Margaret Weis ve Tracy Hickman Ölüm Kapısı Cilt1 Ejder Kanadı



Yüklə 1.98 Mb.
səhifə1/34
tarix12.08.2018
ölçüsü1.98 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   34

Margaret Weis ve Tracy Hickman - Ölüm Kapısı Cilt1 Ejder Kanadı

www.kitapsevenler.com

Merhabalar

Buraya Yüklediğimiz e-kitaplar

Görme engellilerin okuyabileceği formatlarda hazırlanmıştır.

Buradaki E-Kitapları ve daha pek çok konudaki Kitapları bilhassa görme engelli

arkadaşların istifadesine sunuyoruz.

Ben de bir görme engelli olarak kitap okumayı seviyorum.

Ekran okuyucu program konuşan Braille Not Speak cihazı kabartma ekran ve benzeri yardımcı araçlar

sayesinde bu kitapları okuyabiliyoruz. Bilginin paylaşıldıkça pekişeceğine inanıyorum.

Siteye yüklenen e-kitaplar aşağıda adı geçen kanuna istinaden tüm

kitap sever arkadaşlar için hazırlanmıştır.

Amacımız yayın evlerine zarar vermek ya da eserlerden menfaat temin etmek değildir elbette.

Bu e-kitaplar normal kitapların yerini tutmayacağından kitapları beğenipte engelli olmayan okurlar,

kitap hakkında fikir sahibi olduklarında indirdikleri kitapta adı geçen

yayınevi, sahaflar, kütüphane ve kitapçılardan ilgili kitabı temin edebilirler.

Bu site tamamen ücretsizdir ve sitenin içeriğinde sunulmuş olan kitaplar

hiçbir maddi çıkar gözetilmeksizin tüm kitap dostlarının istifadesine sunulmuştur.

Bu e-kitaplar kanunen hiç bir şekilde ticari amaçla kullanılamaz ve kullandırılamaz.

Bilgi Paylaşmakla Çoğalır.

Yaşar MUTLU

İlgili Kanun: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. - Ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim

ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü

bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill

alfabesi ve benzeri formatlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."Bu nüshalar hiçbir şekilde

satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması

ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.

T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı

ANKARA

bu kitap Görme engelliler için düzenlenmiştir.



Kitabı Tarayan ve Düzenleyen Arkadaşa çok çok teşekkürler.
Kitap taramak gerçekten zahmet verici bir iştir.

Bu Kitaplar size gelene kadar verilen emeğe saygı duyarak lütfen bu açıklamaları silmeyin.

Margaret Weis ve Tracy Hickman - Ölüm Kapısı Cilt1 Ejder Kanadı

EJDER KANADI


Margaret WEIS

Tracy HICKMAN

Sürüm: 0.1
Kasım 2001

İthaki Yayınları

Katalog Bilgisi:
KONU: Edebiyat, Dünya Edebiyatı, Fantazi, Bilimkurgu

KONU: Edebiyat, Bilimkurgu

BAŞLIK: Ejder Kanadı (Dragon Wing)

YAYINEVİ: İthaki Yayınları

DİZİSİ: Fantastik Kurgu

YAZAR: Margaret WEIS, Tracy HICKMAN

FİYAT: 19,500,000 TL.

BARKOD: 9789758607204

ISBN: 975-86072-0-0

SAYFA: 577

YER: İstanbul

AY: Kasım

YIL: 2001

FİZİKİ: 13,5 x 19 cm., Karton Kapak

MARGARET WEIS
Missoııry'de doğdu ve büyüdü Mıssoury Unıversı-tesı'nde Yaratıcı Yazarlık Bolumu'nu bitirdi Bir yayınevinde 14 yıl sureyle editörlük yaptı Daha sonra fantazya ve rol yapma oyunları konusunda kurgu editörü oldu Bu yıllarda Tracy Hıckman'la tanıştı Bu ıkı-lı tanıştıkları günden itibaren birçok fantastik kurgu kitabına birlikte imza attılar Bunların içerisinde en tanınmışları, Ejderha Mızrağı ve Olum Kapısı Serısı'dır
TRACY HICKMAN
Utah'ta doğdu Ikı yıl Endonezya'da misyonerlik yaptıktan sonra gençlik aşkıyla evlenmek için Ulah'a geri dondu Bir yayınevinde rol yapma oyun tasarım-cılığı yaparken Weıs'le ortak kitaplar yazmaya başladı

EJDER KANADI

ÖNDEYİŞ
"Sakin ol Haplo, içeri gir ve rahat et Otur Aramızda resmiyete yer yok.
"İzin ver, kadehini doldurayım. Bir zamanlar veda içkisi denen şeyi içelim, uzun yolculuğunun şerefine.
"Tatlı, kırmızı şarap sever misin? Ah, yeteneklerim çok ve pek çeşitli, bildiğin gibi, fakat artık inanmaya başlıyorum ki gerçekten güzel bir şarabı yapabilecek tek şey zamandır -büyü değil. En azından eski kitaplann öğrettikleri bu. Atalanmı-zın bu konuda haklı olduklarından kuşkum yok -başka konularda ne kadar hatalı olurlarsa olsunlar. İçkide özlediğim bir şey var, zamanla gelen bir sıcaklık, bir yumuşaklık. Bu tatlı, kırmızı şarap fazla sert, fazla saldırgan. Erkeklerde iyi niteliklerdir bunlar, Haplo, ama şarapta değil.
"Demek yolculuğun için hazırsın. Karşılayabileceğim herhangi bir ihtiyacın ya da isteğin var mı? Söyle, hemen senindir. Hiçbir şey mi?
"Ah, seni gerçekten kıskanıyorum. Uykuda ve uyanıklıkta düşüncelerim her an seninle olacak. Şerefe bir kadeh daha. Sana, Haplo, şüphelenmeyen bir dünyaya gönderdiğim casusa.
"Ve şüphelenmemeliler de. Daha önce bunu konuştuğumuzu biliyoaım, ama yine vurgulamak istiyorum. Tehlike büyük. Eski düşmanlarımız, zindanlarından kaçtığımıza dair en küçük bir iz bile yakalarlarsa, bizi engellemek için yeryüzünü, denizi, güneşi ve gökyüzünü yerinden oynatırlar -bir zamanlar yapmış oldukları gibi. Kulaklarını dik, Haplo. Şu senin köpeğinin bir fare sesine kulaklarını diktiği gibi dik, fakat onların seni işitmesine izin verme.
"Kadehini tekrar doldurayım, Haplo. Şerefe bir kadeh da ha. Bu sefer Sartanlar'a. İçmekte tereddüt ediyorsun. Hadi. Is rar ediyorum. Öfken gücündür. Kullan onu, sana enerji vere cek. Dolayısıyla...
"Sartanlar'a. Bizi olduğumuz şey yapan onlar.
"Kaç yaşındasın, Haplo? Hiçbir fikrin yok mu?
"Biliyoaım -Labirent'te zamanın hiçbir anlamı yoktur. Bırak düşüneyim. Seni ilk gördüğümde, yirmi beşini yeni aşmış görünüyordun. Labirent'tekiler için uzun bir yaşam. Uzun bir yaşam ve bu yaşam neredeyse sona erecekti.
"O zamanı çok iyi hatırlıyorum, beş yıl önceydi. Sen çıktığında Labirent'e tekrar girmek üzereydim. Kanlar içindeydin, zar zor yürüyordun, ölüyordun. Yine de bana öyle bir ifadeyle baktın ki -asla unutmayacağım- zafer vardı yüzünde. Kaçmıştın. Onları yenmiştin. Gözlerinde, coşkulu gülümsemende zafer vardı. Ve sonra ayaklarımın dibine yıkıldın.
"Beni sana çeken şey o ifade oldu, sevgili oğlum. Uzun zaman önce o cehennemden kaçtığımda ben de aynısını hissetmiştim. Ben ilktim, kaçarken canlı kalan ilk kişi.
"Yüzyıllar önce, Sartanlar, hakkımız olan dünyayı kopararak ve bizi zindanlarına atarak hırsımızı terbiye etmeyi düşündüler Senin de bildiğin gibi Labirent'in yolu uzun ve çilelidir.

Topraklarımızın oluşturduğu çarpık bulmacayı çözmek yüzyıllar aldı. Eski kitaplar der ki, Sartanlar bu cezayı, hırsımızın keskinliğini, zalim ve bencil doğamızı zaman ve çile ile yumuşatmak için tasarladılar.


"Onların planlarını aklından çıkarmamalısın, Haplo. Bu senden isteyeceğim şeyi yapmak için sana güç verecek. Sartanlar, bu dünyaya çıktığımız zaman, girmeyi tercih edeceğimiz dört âlemin herhangi birine uyum sağlayacağımızı varsayma cüretini gösterdiler.
"Birşeyler yolunda gitmedi. Belki de neyin yolunda gitmediğini, Ölüm Kapısı'ndan girdiğin zaman sen keşfedeceksin. Eski kitaplardan anlayabildiğim kadarıyla, öyle görünüyor ki, Sartanlar Labirent'e göz kulak olmak ve büyüsünü kontrol altında tutmak zorundaydılar. Fakat, ya kötü niyetle, ya da başka bir sebepten dolayı, zindanın bakımını sağlama sorumluluğundan vazgeçtiler. Zindan kendine özgü bir yaşam edindi -yalnızca tek bir şeyden, hayatta kalmaktan anlayan bir yaşam. Ve böylece, Labirent, zindanımız, bizi, mahkûmlarını tehdit olarak gömıeye başladı. Sartanlar bizi terk ettikten sonra, bize duyduğu korku ve nefretle güdülenen zindan, ölümcül bir yer oldu.
"Sonunda çıkış yolunu bulduğum zaman, Nexus'u, Sartan-lar'ın yerleşmemiz için var ettiği bu güzel toprakları keşfettim Ve kitapları burada buldum. Başlangıçta onları okuyamadım, ama çalıştım, okumayı başardım ve sonunda sırlarını öğrendim. Sartanlar ve bize dair besledikleri umutlan okudum ve kahkahalar attım -hayatımda attığım ilk ve tek kahkaha. Sen beni anlıyorsun, Haplo. Labirent'te neşeye yer yoktur.
"Ama planlanın gerçekleştiği zaman yine güleceğim. Dört ayrı dünya -Ateş, Su, Taş ve Gök- yine bir oldukları zaman uzun uzun kahkaha atacağım."
"Evet. Gitme zamanın geldi. Lordunun gevezeliklerine sa bır gösterdin. Bir kadeh daha.
"Sana, Haplo,
"Benim Labirent'ten çıkan ve Nexus'a gelen ilk kişi olmam gibi, sen de Ölüm Kapısı'ndan geçen ve ötesindeki dünyalar da dolaşan ilk kişi olacaksın.
"Gök âlemi. İyi incele, Haplo. Halkını öğren. Güçlü yanla-nnı ve zayıf yanlanın araştır. O âlemde kaos yaratmak için elinden geleni yap, fakat her zaman tedbirli ol. Güçlerini gizli tut. Her şeyden önemlisi, Sartanlar'ın dikkatini çekecek hiçbir eylemde bulunma, çünkü ben hazır olmadan farkımıza varırlarsa, her şey biter.
"Bizi ele vermektense, ölümü seç. Bu seçimi yapabilecek kararlılığa ve cesarete sahip olduğunu biliyorum. Fakat daha önemlisi, Haplo, böyle bir seçim yapmanı gerektirmeyecek beceri ve zekâya sahipsin. Bu görev için seni seçmemin sebebi bu.
"Bir görevin daha var. O âlemden birini getir ki onu havarim yapayım. Geri dönüp öğretiyi yayacak, benim öğretimi halklar arasında yayacak biri. Herhangi bir ırktan olabilir -elf, insan, cüce. Zeki ve hırslı olmasına dikkat et... ve şekillendirilebilir olmasına.
"Eski bir metinde uygun bir benzetmeye rastlamıştım. Sen, Haplo, ıssızlıkta haykıran bir ses olacaksın.
"Ve şimdi, son bir kadeh. Bunun için ayağa kalkalım.
"Ölüm Kapısı'na. 'Yolun açık olsun.'"

BİRİNCİ BÖLÜM

YRENİ HAPİSHANESİ, DANDRAK
ORTA ÂLEM

Derme çatma araba kaba mercankaya arazide sarsılıp sıçrıyor, demir tekerlekleri, yol olarak kabul edilen şey üzerindeki her tümsek ve çukura takılıyordu. Arabayı çekmekte olan bağkuşunun nefesi buz gibi havada küçük bulutlar oluşturuyordu. İnatçı ve ne yapacağı belli olmayan kuşu idare etmek için bir adam gerekiyordu. Aracın her iki yanında duran dört adam arabayı itekliyordu. Çevre çiftliklerden gelen küçük bir topluluk Yreni Hapishanesinin önünde toplanmış, arabaya ve utanç verici yüküne Ke'lith kenti duvarlarına kadar eşlik etmeyi planlıyordu. Oradaysa, daha büyük bir kalabalık arabanın varışını bekliyordu


Günyanı sona eriyordu. Gecenin Lordlan pelerinlerinin gölgelerini yavaşça öğle sonrası yıldızlarının önüne örterken, gökkubbenin ışıltısı solmaya başladı. Gecenin kasveti bu kafileye daha uygundu.
Köylü halk -genellikle- mesafesini koruyordu. Bunun sebebi bağkuşundan değil -gerçi devasa kuşların aniden dönüp, kör noktalardan yaklaşanlara acımasız gagalar attıkları bilinen bir gerçekti- arabada oturan adamdan korkmalarıydı.
Mahkûmun bileklerine bağlanmış gergin deri şeritler arabanın kenarlarına tutturulmuştu ve ayaklan ağır zincirlere kelep-çelenmişti. Pek çok keskin nişancı okçu arabanın yanında yürüyordu. Tüylü oklarını yaylarına yerleştirmiş, suçlunun kalbine doğrultmuşlardı. Yanlış yöne dönmeye bile yeltenecek olsa, okları bırakmak üzere bekliyorlardı. Fakat bu önlemler arabayı takip edenleri pek rahatlatmışa benzemiyordu. Gözlerini, karanlık ve dikkatli bir şekilde içerideki adama dikmişler, adam kafasını arkaya çevirdikçe artan, saygılı bir mesafeden takip ediyorlardı. Arabadaki bir Hereka iblisi olsaydı bile, yerel çiftçilerin korkusu ve saygısı bundan daha büyük olmazdı.
Adamın görünüşü göze çarpacak ve tüyler ürpertecek kadar etkileyiciydi. Yaşı belirsizdi, devirlerin ötesinde yaşlanmış adamlardandı. Kuzguni saçlarında bir tutam bile gri yoktu. Geniş, eğimli bir alından geriye doğru taradığı parlak saçları, ensesinden itibaren örülmüştü. Şahin gagasına benzeyen çıkıntılı burnu, karanlık ve sarkık kaşlarının arasından fırlıyordu. Sakalı siyahtı ve çenesinin altından iki kısa örgü halinde sarkıyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin arkasına gömülmüş siyah gözleri, sarkık kaşlarının altında neredeyse kaybolmuştu. Kaşlarının altından göründüğü kadarıyla, bu gözlerin derinliğinde yanan ateşi, bu dünyadaki hiçbir karanlık söndüremezdi.
Mahkûm orta boyluydu, belden yukarısı çıplaktı ve her tarafı derin yara berelerle kaplıydı; yakalanmamak için korkunç bir mücadele vermişti. Şerifin en cesur üç adamı o anda yataklarında yatıyorlardı ve iyileşene dek bir-hafta daha yatmaları bekleniyordu. Adam zayıf ve kaslıydı, hareketleri sessiz, akıcı ve zarifti. Görünüşüne bakınca, insan onun Gece'nin eşliğinde yürümek üzere doğmuş ve yetiştirilmiş bir adam olduğunu düşünürdü.
Arkasına dönüp baktıkça köylülerin gerilemesi adamı eğ lendiriyordu. Sık sık arkasına dönüyor, her dönüşünde oklarını kaldıran, parmakları sinirli sinirli seğiren, bakışları liderlerine -ciddi yüzlü genç şerife- dönen okçuları huzursuz ediyordu. Sonbahar akşamının soğuğuna rağmen şerif fena halde terliyordu. Ke'lith'in mercankaya duvarları görüş alanına girince adamın yüzü görünür şekilde rahatladı.
Dandrak Adası'ndaki diğer iki kente göre Ke'lith küçük bir kentti. Bakımsız evleri ve dükkânları bir menka karelik alanı ancak kaplıyordu. Kentin ortasında, yüksek kuleleri güneşin ışığını yansıtan eski bir kale duruyordu. Kalenin duvarları nadir ve kıymetli granit bloklardan yapılmıştı. Bu duvarları kimin yaptığı ya da nasıl yapıldığı artık hatırlanmıyordu. Geçmişi, bugün tarafından, kaleyi ele geçirmek için verilen savaşlarla gölgelenmişti.
Muhafızlar kent kapılarını itip açtılar ve arabanın geçmesi için işaret ettiler. Ne yazık ki bağkuşu, arabanın Ke'lith'e varması ile kopan tezahürata öfkelendi ve olduğu yere çakıldı kaldı. Tekrar yürümeye başlaması için inatçı kuşa tehditler yağdırıldı, diller döküldü ve sonunda araba kapıdan geçerek, Kral Bulvarı olarak bilinen, pürüzsüz mercantaşı yolun üzerine çıktı. Şatafatlı ismine rağmen şimdiye kadar hiçbir kral bu mekâna ayak basmış değildi.
Mahkûmu görmek için büyük bir topluluk hazır beklemekteydi. Şerif çatlak bir sesle emir verdi ve okçular safları sıklaştırarak arabaya yaklaştılar. Öndeki adamlar, sinirli bağkuşu tarafından ısırılma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar.
Kalabalıktan cesaret alan insanlar küfretmeye ve yumruklarını sallamaya başladılar. Mahkûm onlara cüretle sırıttı, görünüşe bakılırsa onları tehditkâr değil, gülünç buluyordu. Ta ki çentikli bir taş arabanın yanından uçup, adamın alnına çarpana kadar.
Adamın yüzündeki alaycı gülümseme yok oldu. Kan sızan yüzü öfkeyle çarpıldı. Yumruklarını sıktı. Şarap şişesinin dibinde cesaret bulan bir grup külhanbeyine doğru atıldı. Adamı arabaya bağlı tutan deri şeritler gerildi, aracın kenarları titreyip sallandı, ayaklarındaki zincirler ahenksiz bir şekilde şıngırdadı. Şerif tiz bir sesle emir verdi -genç adamın sesi korkuyla bir oktav yükselmişti- ve okçular silahlarını hemen kaldırdılar. Fakat hedefleri konusunda bir karışıklık vardı: suçluyu mu hedef alacaklardı, yoksa ona saldıranları mı?
Kaba saba araba sağlam yapılmıştı. Tüm gücünü kullanmasına rağmen içindeki adam ne bağlarını koparabilmişti, ne de onları tutan ahşabı parçalayabilmişti. Çabalamayı bıraktı ve bir kan maskesinin ardından, kasıla kasıla duran serseriye gözlerini dikti.
"Serbest olsaydım bunu yapmaya cesaret edemezdin."
"Yok ya? Cesaret edemezdim, demek," diye eğlendi, yanakları içkiden al al olan genç.
"Hayır, edemezdin," diye yanıt verdi adam sakin bir şekilde. Kara gözleri gence dikilmişti. Bu kömür alevi gözlerde öyle bir düşmanlık ve tehdit vardı ki, genç adam sarardı ve yutkundu. Arkadaşları -devam etmesi için onu teşvik ettikleri halde kendileri epeyce arkada duruyorlardı- suçlunun söylediklerine bozuldular ve daha tehditkâr hale geldiler.
Mahkûm döndü, yolun bir o yanına, bir bu yanına baktı. Bir başka taş koluna çarptı, bunu çürümüş domateslerle, mahkûmu ıskalayıp şerifin suratının tam ortasında patlayan kokmuş bir yumurta izledi. ilk fırsatta mahkûmu öldürmek üzere hazır bekleyen okçular şimdi onun koruyucuları olmuşlar, oklarını kalabalığa çe virmişlerdi. Fakat altı okçuya karşılık, yüz kadar saldırgan vardı. Mahkûm ile korumalarının durumu pek parlak değildi. Tam o sırada yukarıdan gelen kanat vuruşları ve tiz çığlıklar kalabalıktakilerin çoğunun tabana kuvvet kaçmalarına sebep oldu.
Miğferli ve zırhlı sürücülerin yönettiği iki ejder, kalabalığın tepesini süpürerek uçtu ve onları kapı aralıklarına, arayollara dağıttı. Hâlâ yükseklerde süzülen komutanlarından gelen bir emirle ejder şövalyeleri sıralarına geri döndüler. Komutan al-çaldı. Şövalyeler de onu takip ettiler. İnerlerken ejderlerin kanat uçları yolun her iki yanındaki binaların duvarlarını süpü-rüyordu. Kanatlar düzgünce katlandı, uzun kuyruklar arkalarında kötücül bir biçimde sallandı ve ejderler arabanın yanında yerlerini aldı.
Alev kızılı sakallı, göbekli, orta yaşlı bir adam olan şövalyelerin komutanı, ejderini yaklaşması için mahmuzladı. Ejderlerin görüntüsü ve kokusuyla çılgına dönmüş bağkuşu çırpınıyor, uluyor, kıvranıyor, bakıcısına zor anlar yaşatıyordu.
"Sustur şu lanet şeyi!" diye tersledi komutan.
Bağkuşu ustası kuşun başını yakalamayı başardı ve gözlerini gözlerine dikerek hayvanı sabitledi. Gözlerini ayırmadığı sürece aptal bağkuşu' -görmediği şeyi yok saydığından- ejderlerin varlığını unutacak ve sakinleşecekti.
Komutanın koşumlarına, kayıp bir çocuğun yeni bulduğu annesine asılması gibi asılan ve kekeleyip saçmalamakta olan şerifi görmezden gelen komutan, kan ve sebze lekeleri içindeki mahkûma sert sert baktı. l Doğal hayatlaııncla bu devasa kuşlaı ejdeıleıın en sevdıkleıı yıyecektıı Bağ-kuşlaımın kanatlan çok buyuktııı, yumuşak tuyleıle kaplıdır ve ışlevsızdiıleı Yine de güçlü bacaklaıı ile son deıece hızlı koşabilirle! Yük hayvanı olmaya çok elverışlidiıleı ve ınsanlaıın âleminde çokça kullanılmaktadıılaı Elfleı bağ-kuşlaıını itici ve pis bulııılaı
"Sefil hayatını kurtarmak için tam zamanında gelmişim, anlaşılan, Usta Hugh
*' "Bana iyilik yapmadın, Gareth," dedi adam sertçe. Bağlı ellerini kaldırdı "Beni serbest bırak1 Hepinizle dövüşürüm, onlarla da." Başını, gölgelerin içinden onları izlemekte olan, kalabalıktan geri kalanlara doğru salladı.
-î* Şövalye komutanı homurdandı. "Eminim dövüşürdün. O
tür bir ölüm, seni bekleyen ölüme -kelleni taşa dayamaya gö re- çok daha iyi olurdu. Senin hak ettiğinden çok daha iyi, Us ta Hugh. Bana kalsa, karanlıkta sırtına saplanan bir bıçaktan daha iyisini hak etmiyorsun, katil pislik!"
Usta'nın üst dudağında beliren, yumuşak, siyah bıyıklarının vurguladığı kıvrım, solmakta olan aydınlıkta bile görülebiliyor du "Ne iş yaptığımı biliyorsun, Gareth."
"Tek bildiğim kiralık bir katil olduğun ve lordumun ellerin de öldüğü," diye yanıt verdi şövalye kabaca. "Kelleni kurtar mamın tek sebebi, onu lordumun ayaklarının ucuna bırakma zevkini tatmak istemem Aklıma gelmişken, celladı Uç Darbe
Nick diye bilirler. Şimdiye kadar tek darbede kesebildiği bir kelle görülmemiştir."
Hugh komutana baktı ve yavaşça, "Bedeli ne olursa olsun, lordunu ben öldürmedim," dedi.
"Hah! Şimdiye kadar hizmet etmiş olduğum en iyi efendi öldürüldü. Hem de birkaç fıçıpara' uğruna. Elf sana ne kadar ödedi, Hugh? Lordumun hayatını bana geri vermek için şimdi ne kadar istersin?"
Gözleri yaşlarla ıslanan komutan dizginlere asılarak ejderin başını çevirdi. Yaratığın böğrünü, tam kanatlarının arkasından tekmeleyerek havada yükselmesini sağladı. Ejder havada su-1 Fıçıp.ııa. hem elf, hem insan topukl.ıııncla sunclaıt değişini jucıclıı Geleneksel su fıçısı ile olçııltu Bil fıçıpnıa bil fıçı su demektıı
zulerek yılansı gözleri ile, gölgelerde saklanmakta olanlara meydan okudu. Arkasından ejder şövalyeleri de havalandılar. Bağkuşu ustası sulanan gözlerini kırpıştırdı. Bağkuşu yine sessizce yola koyuldu ve araba yolda tangırdadı
Araba ile korumaları Ke'lith Lordu'nun yaşamış olduğu iç kaleye ulaştığında gece çökmüştü. Lord'un bedeni avlunun ortasında uzanıyordu. Parfümlü yağlarla ıslatılmış kömür kristalleri çevresine dizilmişti. Kalkanı göğsüne bırakılmıştı. Soğuk, katı eli kılıcının kabzasını tutuyordu; diğer elinde, gözyaşları içindeki eşi tarafından oraya konulmuş bir gül vardı. Leydi, bedenin çevresinde duranlar arasında değildi, haşhaş şurubuy-la uyuşturulmuş, odasında tutuluyordu. Kendisini cenaze ateşine atmasından korkuluyordu. Kendini bu şekilde kurban etmek Dandrak adasında geleneksel olsa da, bu sefer izin verilemezdi; Lord Rogar'ın karısı lordun tek çocuğunu ve vârisini doğuralı çok olmamıştı. Lord'un en sevdiği ejder de oradaydı, sivri pullar dizili boynunu gururla sallıyordu. Onun yanında, gözlerinden yaşlar dökülen baş seyis, elinde büyük bir kasap bıçağı ile duruyordu. Lord'unun ardından ağlamıyordu. Efendisinin bedenini alevler yutarken seyis, yumurtadan çıktığından beri bakıp büyüttüğü ejderi öldürecek, ruhunu ölümden sonra lord'ıına hizmet etmesi için yollayacaktı.
Her şey hazırdı. Her elde, yanmakta olan bir meşale vardı. Avluda dolaşanlar cenaze ateşini tutuşturmak için tek şeyi bekliyorlardı: lordun katilinin başının ayaklarının dibine konulmasını. iç kalenin savunma sistemleri harekete geçirilmiş olmasa da, meraklıları şatodan uzak tutmak için bir dizi şövalye hazır bekliyordu Şövalyeler arabanın geçmesi için kenara çekildiler,
sonra arkasından yerlerine döndüler. Kemerli kapıdan tangır-dayarak geçen arabanın görünmesi üzerine avluda bekleyenler arasında coşkulu bir uğultu koptu. Arabaya eşlik eden şövalyeler ejderlerinden indiler ve silahtarları ejderleri ahırlarına çekmek üzere koşturdular Lordun ejderi arkadaşlarını görünce bir hoşgeldin -belki de bir veda- çığlığı attı.
Bağkuşu arabadan çözüldü ve uzaklaştırıldı. Bağkuşu ustası ile arabayı itmiş olan dört adam yemek yemek ve lordun en iyi kahverengi birasından paylannı almak üzere mutfağa götürüldüler. Kınında çekilmeyi bekleyen kılıcı ile Sir Gareth, mahkûmun yaptığı her hareketi izleyerek arabaya tırmandı. Hançerini çekerek ahşap latalara tutturulmuş deri şeritleri kesti.
J "Elf lordunu ele geçirdik, Hugh," dedi Gareth alçak sesle, işini yaparken. "Canlı yakaladık. Ejderlerimiz ona ulaştığında ejdergemisindeydi, Tribus'a geri dönüyordu. Onu sorguladık. Ölmeden önce, sana para verdiğini itiraf etti." f "İnsanları nasıl 'sorguladığınızı' daha önce de gördüm," dedi Hugh Serbest kalan kolunu, gerginliğini atmak için esnetti. Diğer kolu da serbest bırakan Gareth onu dikkatle gözledi. "Sormayı akıl etseydin, piç herif insan olduğunu bile itiraf edebilirdi!"
"Lord'umun sırtına saplı bulduğumuz senin kahrolası hançerindi, üzerinde garip işaretler olan, kemik saplı hançer. Onu hemen tanıdım."
"Eminim tanımışsındır1" Şimdi her iki eli de serbestti. Aniden ve hızla hareket eden Hugh'nun elleri şövalyenin kolunu örten zincir zırhın üzerine kapandı. Katilin parmaklan, zırhın zincirlerini adamın etine gömerek sıkıca kavradı. "Ve o hançeri neden ve nasıl gördüğünü ikimiz de biliyoruz!"

Gareth nefesini tuttu, hançeri öne atıldı Hançer ile Hugh'nun göğüs kafesi arasında birkaç santim kaldığında, şövalye, iradesine hakim olmak için çaba göstererek içgüdüsel hamlesini durdurdu.


"Gerileyin!" diye hırladı, komutanlanna saldınldığını görerek kılıçlanın çeken ve yardıma koşmaya hazırlanan arkadaşlarına.
"Beni bırak, Hugh " Gareth sıktığı dişlerinin arasından konuştu. Beti benzi atmıştı, dudaklarının üstünde ter damlalan birikmişti. "Numaran işe yaramadı. Benim ellerimde, kolay bir ölümle kurtulamayacaksın."
Hugh omuzlarını silkti ve alaycı bir gülümseme ile şövalyenin kolunu sıkan elini gevşetti. Gareth katilin sağ elini yakalayıp, kabaca sırtına doğru büktü. Sol elini de yakalayarak deri şeritlerden kalanlarla sıkıca bağladı.
"Sana iyi para ödedim," diye mırıldandı şövalye. "Borcum yok."
"Peki öcünü aldığım kızın ne olacak?" Gareth, omzundan tutup döndürdüğü Hugh'nun suratına zırhlı eliyle bir yumruk attı. Yumruk katilin çenesine isabet etti ve onu arabanın kırılan ahşap latalannın arasından yere yıktı. Usta kendini sırtüstü, avlunun çamurları üzerinde yatar durumda buldu. Gareth arabadan atladı. Mahkûmun tepesine dikilerek ona soğuk bakışlarla baktı.
"Kelleni taşta bırakacaksın, seni katil piç. Getirin onu," diye emretti iki adamına ve Hugh'yu böbreklerinden tekmeledi. Adamın acıyla kıvranmasını tatminle seyretti. Şövalye sertçe ekledi, "Ağzını da tıkayın."

İKİNCİ BÖLÜM



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   34


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə