Mâide Sûresi 55-56



Yüklə 2,09 Mb.
səhifə3/45
tarix30.07.2018
ölçüsü2,09 Mb.
#64276
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   45

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Okuduğumuz ayetlerde, Allah'ıve onun ayetlerini alaya alan

Eh-likitab'ıve kâfirleri dost edinmek yasaklanıyor. Onların kötü sı-fatlarından bazılarısayılıyor. Allah'a verdikleri sözleri ve taahhütle-ri bozmalarıve bunların uzantısıolan kötülükleri hatırlatılıyor. Bu

hatırlatmalar, bu surenin amacıolan verilmişsözleri tutmayı, ant-laşmalara bağlıkalmayıteşvik etmeye, antlaşmalarıçiğnemeyi

kınamaya uygun düşüyor.

Bu ayetlerin tek ve kesintisiz bir akışıvar gibidir. Gerçi bazıla-rının ayrıve bağımsız bir inişsebebinin olmasıda mümkündür.

"Ey iman edenler, sakın sizden önce kendilerine kitap verilmişolan-lardan dininizi alay ve eğlence konusu yapanlarıve kâfirleri dost edin-meyin."Ragıp İsfahanî diyor ki: "Hü-züv" kelimesi, birinin arkasın-dan onu alaya almak demektir. Bu kelime alaya benzeyen davra-nışlar için de kullanılır... "La'b" sağlıklıbir gayesi olmayan davra-nışanlamına gelir. (Ragıb'ın sözü burada bitti.)

Bilindiği gibi eğer bir şey kendisine ciddî şekilde önem veril-meyi engelleyen bir niteliğe sahip sayılırsa, o şey alaya alınır. Bu

alayın maksadıo şeyin önemsenmeye lâyık olmadığınıaçıkla-maktır. Öte yandan eğer bir şeyin arkasında gerçek olmayan a-maçlara alet edilmekten başka sağlıklıve mantıklıbir maksadın

olmadığıkabul edilirse, o şey eğlence konusu yapılır.

Dinle alay etmek, onu eğlence konusu yapmak, onun birtakım

asılsız, gayri ciddî ve sağlıksız amaçlara karşılık verdiğini açığa

vurmak içindir. Eğer dinle alay edenler, onu gerçek bir din saysa-lardı, bu dini ortaya koyanı, onu çağıranıve inananlarınıciddî ve

samimî kabul etselerdi, bu dine ve bağlılarına saygıduysalardı,

onu bu konuma düşürmezlerdi. Yani onların dini alay ve eğlence

36 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

konusu yapmaları, dinin hiçbir gerçek ve değer taşımadığı, onun

sadece alaya alınmaya ve eğlence konusu yapılmaya lâyık olduğu

yolunda bir hüküm verdiklerinin delilidir.

Bu ayetten şu sonuçlar ortaya çıkıyor:

1)Dost edinilmesi yasaklanan kimselerin bir niteliği olarak

dini alaya almalarıve eğlence konusu yapmalarının altının çizil-mesi bu yasaklamanın gerekçesine yönelik bir işaret içermekte-dir. Çünkü ruhsal kaynaşmayıve psikolojik, sosyolojik alanlarda

tasarrufu gerektiren dostluk ile dostlardan birinin kutsal saydığı,

hürmet ettiği ve kendi canıdahil olmak üzere her şeyden önemli

gördüğü değerlerle karşıtarafın alay etmesi bağdaşmaz. Böyle bir

kimsenin dost edinilmemesi, ruh ve cisimde tasarruf dizginlerinin

eline verilmemesi gerekir.

2) "Ey iman edenler"ifadesinin "dininizi alay ve eğlence ko-nusu yapanları"ifadesinin karşısına konmasının ve "dininizi"ifa-desinde dinin müminlere izafe edilmesinin ifade ettiği uyum dik-kat çekicidir.

3) "Eğer gerçekten mümin iseniz, Allah'tan çekinin"ifadesi,

"dininizi alay ve eğlence konusu yapanlarıdost edinmeyin"ifade-sini daha genel ve genişkapsamlısözlerle pekiştirir gibidir. Çünkü

iman kulpuna sarılmışolan bir müminin, inandığıdeğerlerle alay

edilmesine, onların eğlence konusu yapılmasına razıolmasıan-lamsızdır. Buna göre bu kimseler eğer iman sahibi iseler -yani bu

din onların dini ise- söz konusu kimseleri dost edinmeme konu-sunda Allah'tan çekinmeleri kaçınılmazdır.

"Eğer gerçekten mümin iseniz, Allah'tan çekinin."ifadesinin

birkaç ayet önce geçen "Sizden kim onlarıdost edinirse, o onlar-dandır."ifadesine işaret olmasıda muhtemeldir. O zaman bu ifa-denin anlamı, "Eğer onlardan değilseniz, onlarıdost edinme konu-sunda Allah'tan çe-kinin." şeklinde olur. Fakat galiba ilk anlam

daha uygundur.

"Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yapar-lar..."Bu ayet, onların müminlerin dinini alay ve eğlence konusu

yaptıklarının somut örneği niteliğindedir. Namaza çağırmaktan

maksat da, günlük farz namazlardan önce okunan ezandır. Söy-lendiğine göre Kur'ân'da ezan sadece bu ayette zikredilmiştir.

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 37

"Onu alay ve eğlence konusu yaparlar..."ifadesindeki zamir

ya namaza veya "çağırdığınız"ifadesinden anlaşılan mastara, ya-ni "çağ-rı"ya dönüktür. Mastara dönük olan zamir müzekker de,

müennes de olabilir. "Bu, onların akıl erdirmeyen bir topluluk ol-duklarındandır."ifadesi, oların davranışlarına cevap niteliği taşı-yan bir ektir. Bununla söz konusu davranışlarının, yani namazıve-ya ezanıalay ve eğlence konusu yapmalarının akıl erdirmeyen bir

topluluk olduklarından kaynaklandığı, bu yüzden dinin emrettiği

bu ibadetler ve amellerdeki kul-luk gerçeğini, bunların Allah'a yak-laştırıcıfaydalarını, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu birlikte

sağlayan özelliklerini kavrayamadıklarıvurgulanıyor.

"De ki: Ey Ehlikitap, bizden yadırgadığınız, sırf bizim Allah'a... inan-mışolmamız... değil midir?"Ragıp İsfahanî, Müf-redat'ul-Kur'ân adlı

eserinde diyor ki: "Bir şeyi sözle veya cezalandırmak suretiyle ya-dırgadığın zaman 'nekımtu'ş-şey'e' veya 'nekamtuhu' dersin. Yüce

Allah buyuruyor ki: 'Sırf Allah ve Resulünün lütfü ile onlarızengin

etmesini yadırgadılar.' (Tevbe, 74) 'Onlardan, sırf aziz ve hamid o-lan Allah'a inanıyor olmalarınıyadırgadılar.' (Burûc, 8) '...bizden

yadırgadığınız...' (Mâide, 59)'Nıkmet' de cezalandırmak anlamın-dadır. Yüce Allah buyuruyor ki: 'Sonunda onlarıcezalandırdık,

kendilerini denizde boğduk.' (A'râf, 136)"

Buna göre bu ayetin anlamı şudur: "Bizden yadırgadığınız veya

hoşlanmadığınız, sırf bu gördüğünüz durum, yani bizim Allah'a ve

indirmişolduğu kitaplara inanmışolmamız ve sizin fasık oluşunuz

değil mi?" Bu ifade halk arasındaki şu sözlere benzer: "Sırf senin

ahlâksız olmana karşın benim iffetli oluşumdan hoşlanmıyor değil

misin?" Veya "Sırf senin fakir olmana karşın benim zengin olu-şumdan hoşlanmıyor değil misin?" İki karşıtın karşılaştırıldığıdi-ğer ifadeler de böyledir. Buna göre bu ayetin anlamı şöyledir:

"Bizden yadırgadığınız, sırf sizin çoğunuzun fasık olmasına karşın

bizim mümin oluşumuz değil mi?"

Bazıtefsirciler, "çoğunuzun fasık kimseler oluşunuz"ifadesi-nin sebep bildirdiğini söylüyorlar. Buna göre ayetin anlamı, "Sırf

çoğunuzun fasık kimseler olduğunuz için bizden hoşlanmıyor değil

misiniz? şeklindedir.

"Bize indirilene ve daha önce indirilenlere"ifadesi, "bize ve

size indirilen kitaplara" anlamındadır. İndirilen kitapların onlara

38 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

izafe edilmemesinde onlara yönelik tariz vardır. Onlar Allah'a ver-dikleri söz-leri tutmadıklarıve kitaplarındaki emirleri yerine getir-medikleri için bu kitaplar onlara inmemişsayılmışve onlar bu ki-tapların ehli kabul edilmişlerdir.

Bu ifadenin anlamı şudur: Biz ne Allah'ın indirdiği kitaplar ara-sında ve ne O'nun peygamberleri arasında ayırım yapmayız. Bu i-fadede, onların Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yaparak,

"Onların bazılarına inanıyor ve bazılarına inanmıyoruz." dedikleri

yönünde bir tariz vardır. Nitekim onlar, "Müminlere inen kitaba

günün başlangıcında inanın, fakat günün sonunda onu inkâr e-din."diyorlardı.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'ıve O'nun peygamberlerini

inkâr edenler, Allah ile peygamberleri arasında ayırım yapanlar,

'Bir kısmına inanıyor, bir kısmınıinkâr ediyoruz' diyenler ve bu-nun arasında bir yol tutturmak isteyenler, gerçek anlamıile kâ-firdirler. Biz kâfirler için onur kırıcıbir azap hazırladık." (Nisâ, 151)

"De ki: "Karşılık bakımından Allah katında bundan daha kötü ko-numda olanlarısize bildireyim mi? Allah'ın lânet ettiği..." Bu ayette yü-ce Allah, Peygamberine (s.a.a) söz konusu dini alay ve eğlence

konusu yapanlara seslenmesini emrediyor. Orta yollu bir ifade kul-lanılarak onların dedikleri kabul ediliyor. Maksat, onlarıkendi söz-leri ile bağlamaktır. Yani eğer onlar Allah'a ve peygamberlerine

indirdiği kitaplara inanıyorlar diye müminleri kınıyorlarsa, asıl

kendilerini kınamalıdırlar. Çünkü onlar Allah'ın lânetine uğradıkla-rı, çarpıtılarak maymunlara ve domuzlara dönüştürüldükleri ve

tağuta taptıklarıiçin daha kötü konumda ve doğru yoldan daha

çok sapıtmışdurumdalar. Bunca kınama sebebi ortadayken, eğer

onlar kendilerini kınamıyorlarsa, bundan daha az kötü konumda

olanlarıkınamak onlara düşmez. Bu kötü konum, eğer Allah'a ve

onun kitaplarına inanmak kötü kabul ediliyorsa, müminlerin iman

etmişlik durumlarıdır ki, bu durum asla kötü olamaz.

Ayetteki "mesûbet=karşılık" kelimesi ile mutlak karşılık kas-tediliyor. Belki de bu kelime istiâre yolu ile akıbet ve ayrılmaz sıfat

anlamındadır. Çünkü "Karşılık bakımından bundan daha kötü"i-fadesinin "Allah katında" ifadesi ile kayıtlanmasından bu sonuç

çıkıyor. Sebebine gelince Allah katında olan şey sabit ve

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 39

değişmezdir. Yüce Allah o şeye hükmetmiş, onu emretmiştir. Şu

ayetlerde buyrulduğu gibi: "Allah katında olan kalıcıdır." (Nahl, 96)

"O'nun hükmünün peşine düşecek kimse yoktur." (Ra'd, 41)Buna

göre bu karşılık, yüce Allah katında olduğu için ayrılmaz bir karşı-lıktır.

Bu ifadede, bir tür dolaylıbiçimde ifade etme sanatıvardır.

Çünkü sözün doğrudan akışının gereğine göre "Lânetleme, çar-pılma ve tağuta tapma, Allah'a ve O'nun kitaplarına inanmaktan

daha kötü ve daha sapık bir durumdur." denmeliydi, "Allah'ın lâ-net ettiği, gazabına uğrattığı, aralarından bir bölümünü çarpıtarak

maymuna ve domuza dönüştürdüğü ve tağuta tapan kimseler,

daha kötü ve daha sapık konumdadırlar." denmeliydi. Ancak bu-rada sıfatıtaşıyanların sıfatın yerine konmuşolduğu kabul edilir-se, problem kalmaz. Çünkü bu üslûp Kur'-ân'da yaygındır. "Fakat

iyilik, Allah'a inanan... kimsedir." (Bakara, 177)ayeti bunun bir ör-neğidir.

Kısaca söylenmek istenen şudur: Eğer bizim Allah'a ve

peygamberlerine indirdiği kitaplara inanmamız, sizce kötü bir şey

ise, o zaman durun, bundan daha kötü olanısize bildireyim de

onu yadırgayın. O da, siz de bulunan sıfattır.

Bazıtefsirciler, ayetteki "bundan daha kötü"ifadesindeki "bu"

ism-i işaretiyle "bizden yadırgadığınız"ifadesinin delâlet ettiği

müminlerin tümüne işaret edildiğini söylemişlerdir. Buna göre sö-zün akışıdüzgündür, hiçbir dolaylıtarafıyoktur. Bu durumda aye-tin anlamı, "Size müminlerden daha kötü konumda olup kınama-nız gerekenlerin kim olduğunu bildirelim mi? Siz kendinizsiniz.

Çünkü siz lânete uğramış, çarpıtılmışve tağuta tapmaya duçar

olmuşsunuz." şeklindedir.

Yine denebilir ki: "bundan daha kötü"ifadesindeki işaret eda-tıyla "bizden yadırgadığınız"ifadesinin delâlet ettiği mastara işa-ret ediliyor. Buna göre ayetin anlamı şöyle olur: "Ceza bakımından

bu yadırgamanızdan daha kötü olanınısize bildireyim mi? Bu ma-ruz kaldığınız çarpıtılma ve lânete uğrama gibi durumlardır."

"Bunlar, size geldiklerinde, 'İman ettik.' derler. Oysa yanınıza kâfir

olarak girmişve kâfir olarak çıkmışlardır..." Yüce Allah, onların kalple-rinde münafıklık olduğuna, müminlerle karşılaştıklarında Allah'ın

40 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

hoşlanmadığıduygularınısakladıklarına işaret ederek, "size gel-diklerinde, 'İman ettik.' derler." buyuruyor. Yani size geldikleri

zaman iman ettiklerini belirtirler, oysa yanınıza kâfir olarak geldik-leri gibi, kâfir olarak da yanınızdan ayrılırlar. Yani onlar yanınıza

gelirken de, yanınızdan ayrılırken de bir tek hâldedirler ki, o da kü-fürdür. Bu hâllerinde hiçbir değişiklik olmaz; sadece müminmiş

gibi görünürler, oysa Allah onların öteden beri içlerinde sakladığı

hile ve düzeni bilir.

"Oysa yanınıza kâfir olarak girmişve kâfir olarak çıkmışlar-dır." ifadesi, bizim "Onların kâfirlik durumu değişmemiştir." sözü-müzle aynıanlamdadır. Orijinalde "çıkmışlardır"ifadesinin başında

yer alan "hum= onlar" zamiri, pekiştirme işlevi yanında onların bu

konuda ön plâna çıktıklarınıve kâfirliklerinin sabitleştiğini de ifa-de ediyor.

Bazıtefsircilere göre ise, bu ayette onların kâfirlikte hâlden

hâle geçtikleri ifade ediliyor.

"Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yemekte birbirle-ri ile yarıştıklarınıgörürsün..."Anlaşılan, ayetteki "ism=günah" söz-cüğünden maksat, müminlere inen ayetlere dil uzatmak, din öğre-tileri konusunda kâfirliği ve fasıklığıgerektirecek pervasızlıkta ileri

geri sözler söylemektir. Bir sonraki ayetteki "...gü- nah söz söyle-mekten ve haram mal yemekten" ifadesi de bu anlamıdestek-lemektedir.

Buna göre bu üç şey, yani günah, düşmanlık ve haram yemek

onların sözlü ve fiilî fasıklıklarının örneklerini oluşturuyor. Yani on-lar hem sözle günah işlerler, ki bu sözlü günahtır, hem de fiilî gü-nah işlerler. Bu fiilî günah ya kendileri ile müminler arasında olur,

ki bu müminlere yönelik düşmanlıklarıdır veya kendi aralarında

olur, ki bu da faiz, rüşvet ve benzeri şekillerde haram mal yemele-ridir.

Onların böyle bir tutum içinde olduklarıvurgulandıktan sonra

arkasından "Yaptıkları şey ne kadar kötüdür!"ifadesi ile bu dav-ranışlarıyeriliyor. Ardından da ilim adamlarıile din adamlarına

yönelik bir kınama geliyor. Çünkü onlar bu yapılanların suç ve gü-nah olduğunu bildikleri hâlde seslerini çıkarmıyorlar, halkıbu

mahvedici suçlarıve günahlarıişlemekten sakındırmıyorlar. Yüce

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 41

Allah'ın bu kınaması şöyledir: "Kendilerini Allah'a vermişâlimler

ile din adamları, onlarıgünah söz söylemekten ve haram mal

yemekten sakındırsalar ya! Yaptıkları şey ne kadar kötüdür!"

"Günah söz söylemekten ve haram mal yemekten"ifadesi,

bir önceki ayetteki "Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve

haram yemekte birbirleri ile yarıştıklarınıgörürsün."ifadesi ile

karşılaştırıldığında ikinci ayette "udvan=düşmanlık" kelimesine

yer verilmediği görülür. Bundan şu sonuç çıkarılabilir: Günah ve

düşmanlık ile, aynı şey kastedilmektedir. Bu da, Allah'ın koyduğu

sınırlarısözle aşmaktır. Bu-nun karşısında fiilî günah yer alır ki,

bunun örneği de haram mal yemeleridir.

Buna göre, "Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram

yemekte birbirleri ile yarıştıklarınıgörürsün." ifadesinden mak-sat, onların günah ve düşmanlık diye tabir edilen sözlü kötülükle-rinden ve haram mal yemelerinde belirginleşen fiilî kötülüklerin-den örnekler sergilemektir.

Ayette geçen "yusariûne=yarışırlar" kelimesinin mastarıolan

"mu-saraat" kelimesi, ağır ve yavaşolmanın karşısında oldukça

hızlıve sür'atli olma anlamındadır. Kullanıldıklarıyerlere göre

sür'at ile acele arasındaki farka gelince; sür'at daha çok organla-rın işi, acele ise kalbin işiyle ilgilidir. Huzu ile huşu, havf (korku) ile

haşyet arasındaki fark gibi. Ragıp İsfahanî, el-Müfredat adlıese-rinde şöyle diyor: "Sür'at, yavaşlığın zıddıdır; cisimler ve fiiller için

kullanılır..."

Bazılarına göre, sür'at ile acele aynıanlama gelir. Yalnız sür'at

daha çok hayırlıişlerde kullanılır. Buna rağmen, -ayette yerme söz

konusu olduğu ve "acele" kelimesinin yermeyi daha iyi ifade ede-bileceği hâlde- "sür'at" kökünden bir kelimenin kullanılması, onla-rın bu yaptıklarında haklılarmışgibi davrandıklarına işaret etmek

içindir.

"Yahudiler, 'Allah'ın eli kolu bağlıdır.' dediler. Elleri kollarıbağlansın

ve söyledikleri sözden ötürü onlara lânet olsun. Tersine, O'nun iki eli de

açıktır, dilediği gibi verir."Kur'ân'ın çeşitli ayetlerinden anlaşılacağı

üzere Yahudiler dinî hüküm-lerin neshedilmesini caiz

görmüyorlardı. Bu yüzden Tevrat'ın nesh-edilmişolmasınıkabul

etmiyorlar ve Müslümanlarıhükümleri neshet-mekle

suçluyorlardı. Aynı şekilde tekvinî olaylarda da "beda"yıcaiz

42 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

görmüyorlardı. Nitekim, "Biz bir ayeti nesheder veya unutturur-sak, ondan daha iyisini veya onun bir benzerini getiririz." (Bakara,

106)a-yetini tefsir ederken ve başka yerlerde bu konuda bazısöz-ler söylemiştik.

Bu ayet, yani "Yahudiler, 'Allah'ın eli kolu bağlıdır.' dediler."

ifadesi de, onların bu genel görüşü ile örtüşüyor gibi görünse de,

yüce Allah'ın onlara cevap niteliğindeki "Tersine, O'nun iki eli de

açıktır, dilediği gibi verir."açıklaması, bu ihtimal ile bağdaşmaz

ve onların bu günah nitelikli sözü rızk konusunda söylediklerine

delâlet eder.

Buna göre burada birkaç ihtimal söz konusudur: Birinci ihti-mal; onlar bu sözü, müminlerin genelinin içinde bulunduğu yaygın

fakirlik ve çektiği geçim sıkıntısından dolayımüminler için söyle-mişlerdir. Bu durumda, istihza yollu yüce Allah'ın mümin kullarını

zenginleştirmeye, onlarıfakirlikten ve perişanlıktan kurtarmaya

gücünün yetmediğini ima etmek istemişolurlar. Fakat bu ihtimal,

bu ayetin Mâide suresinde yer almasına uygun düşmüyor. Tabi ki

eğer bu ayet surenin diğer ayetleriyle birlikte inmişise. Çünkü

Müslümanlar bu surenin indiği günlerde bolluk, geçim rahatlığıve

refah içinde yaşıyorlardı.

İkinci ihtimal; onlar bu sözü kendi sıkıntılarından dolayısöy-lemişlerdir. Yani, başlarına bir kıtlık, bir pahalılık gelmişde bu

yüzden sıkıntıya düşmüş, hayat düzenleri bozulmuşve maddî du-rumlarısarsılmışolduğu için böyle konuşmuşlardır. Nitekim ayetin

inişsebebi hakkındaki bazırivayetlerden de bu anlaşılmaktadır.

Fakat ayetlerin akışıbu ihtimalle bağdaşmıyor. Çünkü bu ayetler-de onların Müslümanlara yönelik düşmanlıklarıve hileleriyle ilgili

bazısıfatlarına değinilmekte, kendileriyle ilgili olarak söyledikleri

günah bir sözden bahsedilmemektedir.

Üçüncü ihtimal; onlar bu sözü, "Kim Allah'a güzel bir borç ve-rir." (Bakara, 245)ve "Allah'a güzel bir borç verin." (Müzzemmil, 20)

gibi ayetleri işitince söylemişlerdir. Bununla, alay ve istihza yollu

Allah'ın elinin kolunun bağlıolduğunu, dinini yaymak, çağrısını

hayata geçirmek için gereken harcamalarıkarşılamaya gücü

yetmediğini söylemek istemişler. Nitekim ayetin inişsebebi hak-kındaki başka bazırivayetlerden de bu anlaşılmaktadır. Bu ihtimal

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 43

daha akla yakındır.

Bu ihtimallerin hangisi geçerli olursa olsun, Yahudilerin el kol

bağlılığınıve bazıolaylar karşısında mağlubiyeti Allah'a izafe et-meleri, dinî inançlarının ve Tevrat'ta yer alan görüşlerin reddet-mediği bir yaklaşımdır. Tevrat, güçlü insanlar gibi bazıetkenlerin

yüce Allah'ıâciz bırakmasını, O'nun bazımaksatlarınıgerçekleş-tirmesine engel olmasınıcaiz görür. Nitekim Tevrat'ta Hz. Âdem

ve diğer peygamberlerle ilgili olarak hakkında anlatılan bazıhikâ-yeler, bunu doğrular niteliktedir.

Buna göre, onların inanç tarzlarında, yüce Allah'ın şanına ve

yüceliğine lâyık olmayan yakıştırmalarıO'na izafe etmenin ceva-zının dayanaklarıvardır. Dolayısıyla onlar bu sözü her ne kadar a-lay etmek maksadıile söylemişlerse de, bunun arkasında bir i-nanç dayanağıvardır. Çünkü insanların her davranışının ardında,

gerçekte onu o davranışa sürükleyici ve cesaretlendirici bir inanç

temeli vardır.

Ayetteki "Elleri kollarıbağlansın ve söyledikleri sözden ötürü

onlara lânet olsun."ifadesi, Yahudilere yönelik bir bedduadır. Bu

beddua ile onların yüce Allah'a izafe ettikleri yakışıksız eksikliğe

benzer bir azaba çarpılmalarıgündeme getiriliyor. Allah'a izafe et-tikleri yakışıksız eksiklik, elinin kolunun bağlıve istediğini gerçek-leştirecek güçten yoksun olduğu iddiasıdır.

Buna göre "ve söyledikleri sözden ötürü onlara lânet olsun."

ifadesi, "elleri kollarıbağlansın"ifadesine yönelik tefsir amaçlıbir

atıftır. Yani, onların ellerinin kollarının bağlanması, Allah'ın kendi-lerine yönelik lânetinin delili ve göstergesidir. Zira Allah'ın sözü,

O'nun fiili ve uygulamasıdemektir. Allah'ın bir kişiye lânet etmesi

onu ya dünyaya veya ahirete ait bir azaba çarptırmasıdır. Buna gö-re lânet, ya onların ellerinin kollarının bağlanmasına denk düşen

veya daha genişkapsamlıolan bir azaptır.

"Elleri kollarıbağlansın"ifadesinin azap hükmünün gerçek-leşmesini haber veren bir cümle olmasıda muhtemeldir. [Buna

göre ayetin anlamı şöyle olur: Onların elleri kollarıbağlandı...] Bu

azap, onların "Allah'ın eli kolu bağlıdır."sözlerinde sembolleşen

küstahlıklarının cezasıdır. Birinci ihtimal daha akla yakındır.

"Tersine, O'nun iki eli de açıktır ve dilediği gibi verir."ifadesi,

44 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

Yahudilerin "Allah'ın eli kolu bağlıdır." şeklindeki sözlerine kökten

reddedici bir kalıpla verilmişbir cevaptır.

"O'nun iki eli de açıktır."cümlesi kudretin varlığınıifade eden

ki-nayeli bir ifadedir. Bu ifade tarzının kullanımıyaygındır.

Yahudilerin "Allah'ın eli kolu bağlıdır."sözlerinde "el" kelimesi

tekil olduğu hâlde, onlara cevap olarak verilen cümlede "el" keli-mesinin ikili sıyga ile kullanılarak "O'nun iki eli"denilmesi, güç ve

kudretin kemâlini, tam olduğunu ifade etmek içindir. Şu ayetteki

"el" kelimesi de aynımaksatla ikili sıyga ile kullanılmıştır: "Allah,

'Ey İblis, iki elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıko-yan sebep nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden miydin?' de-di." (Sâd, 75)Bu ifade tarzında, son derece güç kullanıldığına yöne-lik bir işaret veya de-lâlet vardır. Bu anlamda Araplar, "Senin bu iş-te iki elin yoktur." derler. Bu söz, her türlü gücü ve nimeti redde-den mübalağalıbir ifade biçimidir.

Dil bilginleri "el" kelimesi için bildiğimiz vücut organıdışında

çeşitli anlamlar sayarlar. Kudret, güç, nimet, mülkiyet, egemenlik

gibi... Fakat kelime aslında bildiğimiz vücut organıanlamındadır.

Bunun dışındaki anlamlarda kullanılmasıistiâre yolu iledir. Çünkü

o anlamlar ile bildiğimiz vücut organıanlamıarasında bir tür ilişki

vardır. Meselâ, hayır severlik ve cömertlik ile bildiğimiz el arasında

elin açık olmasıbakımından, mülkiyet ile el arasında tasarruf et-me, tutma, koyma ve kaldırma bakımından bir tür ilişki ve bağlan-tıvardır.

Kur'ân'da ve hadislerde Allah'a izafe edilen "el" kelimeleri

kullanıldıklarıyerlere göre farklıanlamlar ifade ederler. Meselâ

"Tersine, O'nun iki eli de açıktır." (Mâide, 64)ayeti ile "İki elimle

yarattığım varlığa" (Sâd, 75)ayetinde "el" kelimesinden kudret ve

bu kudretin kemâl derecesinde oluşu kastedilmiştir. Bunun

yanında, "Bütün hayır-lar sadece senin elindedir." (Âl-i İmrân, 26)

"Her şeyin egemenliği elinde bulunan Allah ne yücedir." (Yâsîn, 83)

"Egemenliği elinde bulunduran Allah ne kutludur."(Mülk, 1) gibi

ifadelerde "el" kelimesi egemenlik ve sulta anlamında

kullanılmıştır. "Ey iman edenler, Allah'ın ve Resulünün iki elinin

arasında (huzurunda) öne geçmeyin." (Hucurât, 1)ayetindeki "el"

ise huzur anlamında kullanılmıştır.

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 45

"Dilediği gibi verir."ifadesi,"O'nun iki eli de açıktır."cümlesi-nin açıklamasıdır.

"Andolsun Rabbin tarafından sana indirilen, onların çoğunun azgın-lığınıve kâfirliğini arttıracaktır."Bu ve bunu izleyen ayetin sonuna

kadarki ifadeler, cümlelerin akışından anlaşılacağıüzere, "Yahudi-ler, 'Allah'ın eli,kolu bağlıdır.' dediler. Elleri kollarıbağlansın ve

söyledikleri sözden ötürü onlara lânet olsun." ifadelerine açıklık

getirme amacıtaşıyor.

"Andolsun Rabbin tarafından sana indirilen, onların çoğunun

azgınlığınıve kâfirliğini arttıracaktır."ifadesine gelince; bu cümle-ler, Yahudilerin yüce Allah'a karşıküstahça davranmalarının, O'na

"Allah'ın eli kolu bağlıdır." gibi çirkin sözlerle dil uzatmalarının on-lardan beklenmeyecek davranışlar olmadığına işaret ediyor. Çün-kü onlar çok eskiden beri düşmanlıkla ve küfürle damgalanmışbir

kavimdirler ve bu durum, azgınlık ve kıskançlığıonlara miras bı-rakmıştır. Böyle bir karaktere sahip olan kimselerin, başkalarının

yüce Allah tarafından kendilerinin elde edemeyecekleri bir nimete

sahip kılındıklarınıgördükleri zaman azgınlıklarınıve kâfirliklerini

arttırmalarından emin olunamaz.

Yahudiler kendilerini dünyanın efendisi ve önderi olarak görü-yorlardı. Kendilerini Ehlikitap olarak adlandırıyorlar, ilim ve din

adamlarıile övünüyorlar, ilim ve hikmetle iftihar ediyorlar ve diğer

milletleri ümmî (okuma-yazmasız) olarak adlandırıyorlardı. Sonra

on-ların ilmi ve kutsal kitabıkarşısında eziklik duyan bir kavme

"Kur'ân" adında bir kutsal kitabın indiğini gördüler. Oysa cahiliye

döneminde kendileri ile Araplar arasında kendilerinin lehine işle-yen bir saygıdüzeni egemendi. Sonra bu kutsal kitabıinceleyince

gördüler ki, bu kitap kendinden önceki semavî kitaplardan üstün

bir ilâhî kitaptır. Apaçık gerçeği, yüce öğretiyi ve eksiksiz hidayeti

içermektedir. Bunu görünce, övündükleri ve gururlandıklarıilim ve

kitap alanının kendisinde, ezikliğe ve aşağılık duygusuna kapıla-rak hayal uykularından uyandılar, düşmanlıklarınıarttırdılar, az-gınlıklarınıve küfürlerini katmerleştirdiler.

Dolayısıyla azgınlık ve küfürlerinin artışının Kur'ân'a izafe e-dilmesi, onların azgın ve kıskanç nefislerinin, Kur'ân'ın inmesini ve

içerdiği gerçek bilgileri ve açık çağrıyıgörünce küfürlerinde taşkın-lık etmesi münasebetiyledir.

46 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

Şu da var ki, yüce Allah Kur'ân'da birçok yerde hidayeti ve sap-tırmayıkendine izafe eder. Şu ayette olduğu gibi: "Hepsine,

bunlara da, onlara da (müminlerede, kâfirlere de) Rabbinin ba-ğışından pay veririz. Rabbinin bağışından kesilmişdeğildir." (İsrâ,

20)Kur'ân hakkında da şöyle buyruluyor: "Kur'ân'dan müminler i-çin şifa ve rahmet olan ayetler indiriyoruz. Fakat bu ayetler, za-limlere ziyandan başka bir şey arttırmaz." (İsrâ, 82)

Saptırma ve benzeri durumlar, tek taraflıolarak ve durup du-rurken meydana getirilirse, kötü bir şey sayılıp yadırganabilir. An-cak Allah'ın gazabının inmesini gerektiren ve içinde bulunulan sa-pıklığın daha ileri boyutlara varmasına yol açan bir fasıklık ve gü-nahın ardından ceza olarak gelen saptırmanın hiçbir sakıncası

yoktur ve kınanacak bir durum da değildir. Şu ayetlerde belirtildiği

gibi: "Onunla sadece fasık-larısaptırır." (Bakara, 26) "Onlar eğrilin-ce Allah da kalplerini eğriltti." (Saff, 5)

Sonuç olarak Kur'ân'ın onların azgınlıklarınıve kâfirliklerini

arttırmasıdemek, ilâhî tevfikten ve destekten mahrum bırakılma-larıdemektir. Böyle olunca içinde bulunduklarıazgınlıktan ve Al-lah'ın ayet-lerini inkâr etme tutumundan vazgeçip hak çağrısına

uymak suretiyle teslimiyete ve imana yönelmeleri gerçekleşmiyor.

Bu kitabın birinci cildinde, "Onunla sadece fasıklarısaptırır." aye-tinin tefsiri sırasında bu konu incelenmiştir.

Sözün başına dönelim. "Andolsun Rabbin tarafından sana

indirilen, onların çoğunun azgınlığınıve kâfirliğini arttıracaktır." i-fadesi, kendilerini Ehlikitap diye adlandıran, Allah'ın çocuklarıve

sevdikleri olduklarınıiddia eden bu adamların "Allah'ın eli kolu

bağlıdır."gibi edep dışıve seviyesiz sözlerle Allah'a karşıküstahlık

etmelerinden kaynaklanan yadırgama ve şaşkınlığıortadan kal-dırmayıamaçlıyor gibidir.

Azgınlık ve kâfirliklerindeki bu artışonlar için gerekli ve kaçı-nılmaz bir cezadır. Sarf ettikleri o seviyesiz söz de, bu artışın bir

sonucudur ve bunu başka çirkin sonuçlar izleyecektir.

"Leyezîdenne=arttıra-caktır" ifadesindeki lâm-ıkasem ve nun-i te-kit buna delâlet etmektedir.

Ayette azgınlığın kâfirlikten önce yer alması, bunun tersi bir sı-ralamanın yapılmamasıdoğal bir sıralamadır. Çünkü kâfirlik, az-

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 47

gınlığın sonuçlarından ve uzantılarından biridir.

"Onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve

kin saldık." "Onlar"dan maksat Yahudilerdir. Çünkü bu ayetlerin

başında genel olarak Ehlikitap söz konusu edilmişse de, söz akı-şının burasında konu sadece Yahudilerdir. Buna göre bu ifadede

yer alan düşmanlık ve kinden maksat, Yahudiler arasındaki mez-hep ve görüşayrılıklarına dönük düşmanlık ve kindir.

Kur'ân'ın birçok ayetinde bu noktaya işaret ediliyor. Şu ayette

olduğu gibi: "Andolsun, biz İsrailoğullarına kitap, hüküm ve

peygamberlik verdik... Onlar ancak kendilerine bilgi geldikten

sonra aralarındaki çekemezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Şüphesiz, Rabbin kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri

konularda onların arasında hüküm verecektir." (Câsiye, 16-17)Bu

anlamda daha başka ayetler de vardır.

Ayetteki "adavet=düşmanlık"tan maksat, beraberinde fiilî sal-dırıyıgetiren kindir. Buna karşılık "bağda=kin" kelimesi, kalpte giz-li duran kini ifade eder, bu kinin fiilî saldırıyıarkadan getirmesi

şart değildir. Bu ikisinin bir arada olması, başkalarına zulmetmeyi

gerektiren kin ile bunu gerektirmeyen kin anlamlarınıbirlikte ifa-de eder.

Ayetteki "kıyamet gününe kadar" ifadesi, Yahudi milletinin,

dünyanın sonuna kadar varlığınısürdüreceğine açıkça delâlet et-mektedir.

"Ne zaman savaşiçin bir ateşyaktılarsa, Allah onu söndürdü.""A-teşi yakmak" onu alevlendirmek, "söndürmek" ise onun alevlerini

sakinleştirmek, onu etkisiz hâle getirmek demektir. Bu ifadenin

anlamıaçıktır. "Ne zaman savaşiçin bir ateşyaktılarsa" ifadesi-nin "onların arasına... düşmanlık ve kin saldık" ifadesinin açıkla-masıolmasıda muhtemeldir. O zaman ifadenin anlamı, "Onlar ne

zaman Peygambere (s.a.a) ve müminlere karşısavaşateşini kö-rüklediler ise, Allah aralarında anlaşmazlık çıkarmak suretiyle bu

ateşi söndürdü." şeklinde olur.

Ayetten; Yahudilerin, yüce Allah'ın dinine, Allah'a ve O'nun a-yetlerine inandıklarıgerekçesi ile Müslümanlara karşıaçacakları

savaşta kesinlikle hayal kırıklığına uğrayacaklarıanlaşılmaktadır.

Fakat hak dine karşıdeğil de siyasî ve millî üstünlük kurmak

48 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

maksadıile açmak isteyecekleri savaşlar bu ayetin çerçevesi dı-şındadır.

"Onlar yeryüzünde hep bozgunculuk peşinde koşarlar. Oysa Allah

bozguncularısevmez.""Sa'y" hızlıadımlarla yürümek demektir,

"fesaden" ise mef'ulün lehtir. Yani yeryüzünde fesat çıkarmak için

uğraşırlar. Allah ise fesat çıkaranlarısevmediği için fesat çıkarma

emellerini gerçekleştirmelerine fırsat vermez ve böylece çabaları

boşa gider. Yine de doğrusunu Allah bilir.

Bütün bunlar, onların ellerinin kollarının bağlıolduğunun ve

söyledikleri sözden ötürü lânete uğradıklarının açıklamasıdır.

Çünkü onlar Peygambere (s.a.a) ve Müslümanlara karşısavaşa-teşi tutuşturma maksatlarına ulaşamamakta ve yeryüzünde fesat

çıkarma çabalarında başarısızlığa uğramaktalar.

"Eğer Ehlikitap, iman edip sakınsalardı, kötülüklerini örter..."Bu

ayetle tekrar genel olarak Ehlikitab'a dönülüyor. Tıpkıgenel olarak

söze onlarla başlandığıgibi. Bu ayet, onların kaçırdıklarıdünya ve

ahiret mutluluğu nimetine kısaca değinerek sözü noktalıyor. Bu

kaçırılan nimet, nimetlerle dolu cennet ile mutlu hayat nimetidir.

İmandan sonra sözü edilen sakınma (takva), kesinlikle Allah-'ın gazabınıve cehennem ateşini gerektiren haramlardan ve gü-nahlardan sakınmak demektir. Bunlar da Allah'a ortak koşmak ve

hakkında cehennem vaadi bulunan helâk edici diğer büyük gü-nahlardır. Buna göre yüce Allah'ın örteceğini vaat ettiği kötülük-lerden maksat küçük günahlardır. Dolayısıyla bu ayet, "Eğer size

yasak edilen günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin kötü-lüklerinizi (küçük günahlarınızı) bağışlarız ve sizi şerefli ve güzel

bir yere sokarız." (Nisâ, 31)ayeti ile aynıanlamıifade ediyor.

"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni

yaşatsalardı, başlarıüzerinden ve ayaklarıaltından kaynaklanan nimet-ler yerlerdi."Bu ayette sözü edilen Tevrat'tan ve İncil'den maksat,

Kur'ân'da Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya indirildikleri bildirilen iki se-mavî kitaptır. Yoksa Ehlikitab'ın elinde olan ve yine Kur'ân'da tah-rif edildikleri bildirilen kitaplar kastedilmişdeğildir.

Anlaşılan, "Rableri tarafından kendilerine indirilen"den mak-sat, vaktiyle Ehlikitab'ın arasında görev yapmışpeygamberlere ait

diğer kutsal kitaplardır. Kur'ân'ın Zebur adıile andığıDavud Pey-

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 49

gambere ait Mezamir ve diğer kutsal kitaplar gibi.

"Rableri tarafından kendilerine indirilen"ifadesi ile Kur'ân'ın

kastedilmişolmasıihtimali uzaktır. Çünkü Kur'ân içerdiği hüküm-lerle Tevrat'ın ve İncil'in şeriatlarınıneshetmiştir. Böyle olunca

Kur'ân'ın Tevrat ile İncil'i kendisi ile birlikte saymasıve o kitapları

nesheden Kur'ân ile birlikte onlarla amel etmelerini temenni et-mesi doğru değildir.

Kur'ân ile amel etmenin aynızamanda bu kitaplarla amel et-mek olacağınısöylemek de makul değildir. Bu durum İslâm'daki

neshedici hükümlerle amel etmeye benzemez. Çünkü Allah'ın dini

bir olduğu için İslâm'daki neshedici hükümlerle amel etmek,

neshedeni ve edileni birlikte içeren İslâm şeriatının bütünü ile amel

etmek demektir. Bu hükümler birbiriyle çelişmez; sadece bazıhü-kümler süreli ve geçicidir, ama çelişki söz konusu değildir. Böyle bir

şey söylemek de doğru değildir; çünkü yüce Allah bu kitapların hü-kümlerinin "ikame" edilmesinden, yani ayakta tutulmasından, ya-şatılmasından bahsediyor. Bu ifade neshedilen hükümlerle,

neshedilmişolmalarıhasebi ile bağdaşmaz.

Dolayısıyla Tevrat'ın ve İncil'in hükümlerinin ayakta tutulması,

ancak bu iki şeriatın başka bir şeriatla neshedilmemişolduğu dö-nem için söz konusu olur. İncil'e gelince; o, çok az konu dışında

Tevrat'ın şeriatınıneshetmemişti.

Üstelik "Rableri tarafından kendilerine indirilen"ifadesinde

"indirilen"in Ehlikitab'a indirildiği ifade ediliyor. Oysa Kur'ân-ıKe-rim'de Kur'ân'ın Ehlikitab'a indirildiğine dair bir ifade görülmemiş-tir.

Anlaşılan, "Rableri tarafından kendilerine indirilen" ifadesin-den maksat, Tevrat'tan ve İncil'den sonra İsrailoğullarıpeygam-berlerine indirilen diğer kutsal kitaplarla vahiy mesajlarıdır. Davud

Peygamberin Zebur'u ile diğer ilâhî mesajlar gibi. Bu kitaplarıa-yakta tutmaktan, yaşatmaktan maksat, bu kitaplardaki ilâhî şeri-atlarıgenel anlamda korumak, yüce Allah'ın bu kitaplarda açıkla-dığıtevhit ve meada ilişkin bilgilere inanmak ve bu mesajlarıtah-rif etmekten, saklamaktan ve açıkça bir yana bırakmaktan sa-kınmaktır. İşte eğer kendilerine kitap verilenler bu kitaplarıbu an-lamda ayakta tutsalardı, başlarıüzerinden ve ayaklarıaltından

50 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6

kaynaklanan nimetler yerlerdi.

"Başlarıüzerinden ve ayaklarıaltından kaynaklanan nimetler

yerlerdi" ifadesine gelince, buradaki "yemek"ten maksat, mutlak

anlamda nimetlerden yararlanmaktır. İster gıda maddeleri için ol-duğu gibi bildiğimiz yemek anlamında, isterse diğer şeyler için ol-duğu gibi başka yollarla yararlanmak olsun. "Yemek" fiilini mutlak

tasarruf ve yararlanma anlamında kullanmak Arap dilinde yay-gındır ve problemsizdir.

"Başlarıüzer"inden maksat gök ve "ayaklarıaltı"ndan maksat

yeryüzüdür. Bu cümle, onların gök ve yeryüzü nimetlerinden yarar-lanmalarınıve bu nimetlerin bereketleri ile kuşatılmalarınıanla-tan kinayeli bir ifadedir. Tıpkı şu ayette buyrulduğu gibi: "Eğer o

şehirlerin halklarıiman edip sakınsalardı, üzerlerine gökten ve

yerden bereketler (bolluklar) açardık. Fakat yalanladılar. Biz de

onlarıişledikleriyle cezalandırdık." (A'râf, 96)

Bu ayet gösteriyor ki insanoğlunun imanıile iyi amellerinin,

evrensel düzenin insanoğlu ile ilişkisinde onun yararına işleme-sinde etkisi vardır. Eğer insanoğlu iyi olursa, dünya düzeni de iyi ve

yararlıolur, insanoğlunun mutlu yaşamasıiçin gerekli imkânları

sağlar, sıkıntısız ve bol nimetli olur.

Kur'ân'ın çok sayıdaki ayetinde bu gerçek mutlak ifadelerle di-le getirilmiştir. Şu ayetlerde olduğu gibi: "İnsanların elleriyle

kazandıkları(günahlar) yüzünden karada ve denizde fesat çıktı.

Allah, belki dönerler diye, yaptıklarının bir bölümünü böylece

kendilerine tattırır. De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da öncekilerin

sonunun nasıl olduğunu görün. Onların çoğu (Allah'a) ortak

koşanlardan idi." (Rûm, 41-42) "Başınıza gelen her musibet, kendi

ellerinizle kazandığınız (günahlar) yüzündendir" (Şûrâ, 30)Bu

kitabın ikinci cildinde amellerin hükümlerinden söz ederken bu

konuya değinmiştik.

"İçlerinde ölçülü bir kesim var. Fakat çoğunun yaptıklarıne kötü-dür!"Ayetteki "muktesidetun" kelimesinin mastarıolan "iktisad"

ölçülü davranmak demektir ki, bu da her konuda orta yolu benim-semektir. Ölçülü kesim, din ve Allah'ın emrine teslim olma konu-sunda ölçülü olan kimseler anlamındadır.

Bu ifade daha önceki cümlelerin devamıolmayan bağımsız bir

Mâide Sûresi 57-66 ................................................................................................ 51

ni-telik taşıyor ve şunu açıklamayıamaçlıyor: Allah'ın sınırlarını

çiğnedikleri, O'nun ayetlerini inkâr ettikleri, bu yüzden onların top-lumlarının ilâhî gazaba ve lânete uğradıklarıyönünde kendilerine

kitap verilenlere izafe edilen durumların tümü, onların çoğunluğu

hakkında geçerlidir. Çoğunluğu böyle olduğu için de bu çirkin işler

onlara izafe edilmiştir. Fakat bununla birlikte içlerinde ölçülü dav-ranan ve anlatılan niteliklerde olmayan bir kesim de vardır.

Bu da, Allah'ın sözünde ne derecede insafa riayet edildiğini,

hiçbir hakkın çiğnenmediğini, az da olsa hakkın göz ardıedilme-diğini sergiliyor. Bu noktaya daha önceki ayetlerde de değinilmişti.

Fakat o değinmeler bu ayetteki kadar açık değildi. Şu ayetlerde

buyrulduğu gibi: "ve çoğunuzun fasık (yoldan çıkmış) kimseler o-luşunuz...", "Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram

yemekte birbirleri ile yarıştıklarınıgörürüsün.", "Andolsun,

Rabbin tarafından sana indirilen, onların çoğunun azgınlığınıve

kâfirliğini arttıracaktır."


Yüklə 2,09 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   45




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin