Ayetin anlamıkendiliğinde (tek başına ele alındığında) gayet
açıktır. Tehdit üslûbu ile Peygamberimize (s.a.a) aldığımesajıteb-liğetmesini emrediyor ve yüce Allah'ın kendisini insanlardan ko-ruyacağınıvaat ediyor. Fakat bulunduğu yer bakımından incelen-diğinde hayret verici bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü Ehlikitab'ın
durumuna değinen, Allah'ın haramlarınıçeşitli şekillerde çiğne-meleri ve ayetlerini inkâr etmeleri gerekçesi ile onlarıkınayan ve
azarlayan ayetler arasında yer alıyor. Zira öncesinde, "Eğer onlar
Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni yaşat-salardı, başlarıüzerinden ve ayaklarıaltından kaynaklanan ni-metler yerlerdi..."ayeti ve sonrasında, "Ey Ehlikitap, sizler Tevrat-'ı, İncil'i ve Rabbiniz tarafından size indirilenleri ayakta tutma-dıkça (yaşatmadıkça), bir şey (temel) üzerinde değilsiniz."ayeti
bulunuyor.
Ayrıca ayetin kendisi ve içindeki cümleler arasındaki bağlantı
üzerinde derin bir incelemeye girişilince insanın hayreti ve şaşkın-lığıkat kat artıyor.
Eğer ayet, Ehlikitap konusuile ilgili olarak aynısöz bütünlüğü
bağ-lamında önündeki ve arkasındaki ayetlere bağlıolsaydıanlamı
şu olurdu: Yüce Allah, Peygamberimize Ehlikitap konusunda indir-diği mesajıvurgulu bir dille tebliğetmeyi emrediyor ve sözün akışı
hasebi ile Rab-binden kendisine gelen mesajdan maksat da, "Ey
Ehlikitap, sizler Tev-rat'ı, İncil'i ve Rabbiniz tarafından size indirilen-leri ayakta tutmadıkça (yaşatmadıkça)..."ayetinde tebliğedilmesi
56 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6
emredilen mesajdır.
Oysa ayetin akışıbu ihtimali reddeder. Çünkü "Allah seni
insanlardan korur" cümlesi gösteriyor ki, Peygambere indirilen ve
duyurulmasıemredilen konu önemli bir konudur ve Peygamberin
şahsıveya tebliğinin başarısıaçısından Allah'ın dini ile ilgili tehlike
içermektedir. Öte yandan Yahudilerin ve Hıristiyanların Peygam-berimize yönelik tehlikelerini, onun tebliği durdurmasına veya bir
süre için ertelemesine yol açacak kadar büyük görmek ve bu ge-rekçe ile Allah'ın onu koruyacağınıvaat etmesine ihtiyaç duydu-ğunu düşünmek de anlamsızdır. Çünkü Medine'ye göç ettiği ilk
günlerde bile Peygamberimiz için böyle büyük bir tehlike söz ko-nusu olmamıştır ki, o günlerde Yahudiler Hayber gibi çatışmalara
yol açacak derecede şiddet ve saldırganlık gösteriyorlardı.
Üstelik bu ayet, Yahudilere yönelik şiddetli bir emir ve keskin
bir ifade de içermiyor. Oysa daha önce Yahudilere bundan daha
şiddetli, daha ağır ve daha sert emirleri tebliğetmesi istenmiştir.
Genel tebliğinde Peygamberimiz bundan daha ağır mesajlarıteb-liğetmekle görevlendirilmiştir. Kureyşkâfirlerine ve müşrik Arap-lara tevhit ilkesini ve putperestlikten vazgeçmelerini tebliğetmiş-tir. Üstelik Kureyşli kâfirler ile müşrik Araplar Yahudilerden ve di-ğer Ehlikitap'tan daha kaba, daha saldırgan, daha kan dökücü ve
daha cür'etli idiler. Buna rağmen yüce Allah onlara yönelik tebli-ğinde Peygamberimizi ne tehdit etmiş, ne de kendisini onlardan
koruyacağınıvaat etmişti.
Şu da var: Ehlikitab'ın durumunu ele alan ayetler, Mâide sure-sinin büyük bölümünü oluşturur. Bu surenin Ehlikitap hakkında
indiği kesindir. Bu surenin indiği sırada Yahudilerin gücü kırılmış,
ateşleri sön-müştü. Başlarına ilâhî gazap ve lânet çökmüştü. "Ne
zaman savaşiçin bir ateşyaktılarsa, Allah onu söndürdü."
Bu yüzden Peygamberimizin (s.a.a) Allah'ın dini hakkında
onlardan korkmasının anlamıyoktur. Çünkü o sırada İslâm'ın ege-menlik alanıiçinde barışortamına girmişler ve Hıristiyanlarla bir-likte cizye vermeyi kabul etmişlerdi. Bu yüzden Allah'ın, Peygam-berimize onlardan korktuğunu ve aldığıemri onlara tebliğetme
konusunda sıkıntıya düştüğünü söylemesi de anlamsızdır.
Üstelik Peygamber (s.a.a), onlara bundan daha önemli emirler
Mâide Sûresi 67 ...................................................................................................... 57
tebliğetmiş, bundan önce daha tehlikeli ve korkutucu durumların
ortasında kalmıştır.
Dolayısıyla bu ayetin anlam bütünlüğü bakımından önceki ve
sonraki ayetlerle ortak bir nitelik taşımadığı, onlarla bağlantılıol-madığı, tek başına inmiş, ayrıbir ayet olduğu hususunda şüphe
etmemek gerekir.
Bu ayet yüce Allah'ın Peygambere indirdiği bir emrin söz ko-nusu olduğunu ortaya koyuyor. Bu emir ya dinin bütünü veya bazı
bölümleri ile ilgilidir. Peygamberimiz bu emri insanlara duyurmak-tan korktuğu için onu uygun bir zamana erteliyordu. Eğer Pey-gamberimizin korku sebebi ile o emri duyurmaktan kaçınmasısöz
konusu olmasaydı, "Eğer yapmazsan, O'nun elçisi olma görevini
yerine getirmemişolursun."ifadesiyle tehdit edilmesine ihtiyaç
duyulmazdı.
Nitekim peygamberliğinin ilk döneminde bu tür vurgulayıcı
emirler almıştı, ama bu emirler tehdit içermiyordu. Şu ayetlerde
olduğu gibi: "Oku yaratan Rabbinin adıyla...."diye başlayan Alak
suresinin bütünü, "Ey elbiselerine bürünen kişi, kalk ve uyar."
(Müddessir, 1-2) "O'na doğru yönelin, O'ndan af dileyin. O'na ortak
koşanların vay hâline!" (Fussilet, 6)Kur'ân'da bunlar gibi başka a-yetler de vardır.
O hâlde Peygamberimiz insanlardan korkuyordu. Fakat bu
korku yüce Allah karşısında kendi canıile ilgili değildi. O Allah yo-lunda canınıfeda etmekten çekinmez, Allah'ın dini uğruna kanı-nın akıtılmasında cimrilik yapmazdı. O, böyle olmaktan çok daha
yüce idi. Onun hayat hikâyesi ve çizdiği görüntü böyle bir ihtimali
tekzip eder.
Üstelik yüce Allah, bütün peygamberleri hakkında bunun ter-sine şahitlik eder. Nitekim O şöyle buyuruyor:"Allah'ın kendisi a-yırdığı şeyde Peygambere herhangi bir sıkıntıyoktur. Bu, Allah'ın
önceden geçip giden peygamberler hakkında da geçerli olan bir
yasasıdır. Allah'ın işi ölçülüp biçilmişbir iştir. O peygamberler Al-lah'ın emirlerini tebliğederler, Allah'tan korkarlar ve O'ndan
başka hiç kimseden korkmazlar. Allah yeterli hesap görücüdür."
(Ahzâb, 38-39)
Allah bu tür farzlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Eğer ger-
58 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6
çekten mümin iseniz, onlardan değil, benden korkun." (Âl-i İmrân,
175)Yüce Allah bir bölüm kulunu, insanlar kendilerini korkuttukla-rıhâlde onlardan korkmadıklarıiçin şöyle övmektedir: "O kimse-ler ki, insanlar kendilerine, 'İnsanlar size saldırmak için yığınak
yaptılar, onlardan korkun.' dediler de bu söz daha da onların i-manınıartırdıve 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.' dediler."
(Âl-i İmrân, 173)
Şöyle demek de doğru değildir: Peygamber öldürülmekten ve
bunun sonucunda yaptığıçağrının boşa gitmesinden ve arkasının
kesilmesinden korktuğu için kendisine gelen emrin açıklanmasını
böyle bir sakıncanın söz konusu olmayacağıbir zamana
erteliyordu. Bu da doğru değildir. Çünkü yüce Allah ona, "Bu ko-nuda senin yapabileceğin bir şey yok." (Âl-i İmrân, 128)diyor. Yüce
Allah, Peygamber öldürülse bile, istediği herhangi bir vesile ile, di-lediği herhangi bir sebeple davetini yürütmekten âciz değildir.
Evet, "Allah seni insanlardan korur."ifadesinin anlamına da-yanılarak şöyle farz edilebilir: Peygamber bu emri tebliğettiği
takdirde İslâm çağrısınıebedî bir zarara uğratacak bir suçlama ile
karşılaşabileceğinden korkmuşolabilir. Bu tür görüşve içtihatlar
Peygambere caiz ve sakıncasızdıve bu gibi durumlardaki korku
Peygamberin kendisi ile ilgili değildi.
Bundan anlaşılıyor ki, bu ayet bazıtefsircilerin söylediği gibi,
peygamberliğin başlangıcında inmemiştir. Çünkü o zaman "Allah
seni insanlardan korur."ifadesinin tek anlamı şu olurdu: Pey-gamberimiz kendisi ile ilgili olaraköldürülür de hayattan mahrum
olur veya öldürülür de İslâmiyet'i yayma çabalarıboşa gider diye
korktuğu için tebliğkonusunda ihmalkârlık ediyor, ağır davranı-yordu. Dolayısıyla bütün bu faraziyelerin hiçbiri muhtemel değildir.
Şu da var ki, eğer bu ayetteki Rabbinden kendisine indirilen-den maksat, dinin özü veya bütünü olsa, o zaman "Eğer bunu
yapmazsan, O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemişolur-sun." ifadesinin an-lamı şöyle olur: Ey Peygamber dini tebliğet.
Eğer dini tebliğetmezsen, dini tebliğetmemişolursun!
Bazıtefsirciler bu ifadeyi şair Ebu Necm'in şu mısrasıgibi
saymak istemişler: "Ben Ebu Necm'im ve şiirim şiirimdir." O tak-dirde ayetin anlamı şöyle olur: Eğer peygamberlik görevini yap-
Mâide Sûresi 67 ...................................................................................................... 59
mazsan, Allah'ın sana ısrarla emrettiği konuya koşmakta ihmal-kâr ve onu tebliğetmekte kusurlu davranmışolma suçunu işlemiş
olursun. Nitekim Ebu Necm'in yukarıdaki mısrasının anlamıda
"Ben Ebu Necm'im ve Benim şiirim, belâgatıve güzelliği ile meş-hur olan şiirimdir" şeklindedir.
Bu ihtimal de geçersizdir. Çünkü Ebu Necm'in kullandığıbu
söz sanatıgenel-özel, mutlak-kayıtlıve benzeri yerlerde söz konu-su olabilir. O zaman bu tür ifade tarzıyla o iki şeyin aynıolduğu i-fade edilmişolur. Buna göre Ebu Necm'in "Şiirim, şiirimdir" sözü-nün anlamı şöyledir: Hiç kimse benim şiir yeteneğimin kayboldu-ğunu veya olaylar beni yıprattığıiçin eskiden söylediğim kalitede
şiir söyleyemediğimi sanmasın. Bu gün söylediğim şiir, dün söyle-diğim şiirin aynısıdır.
"Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçisi olma görevini yerine
getirmemişolursun."ifadesinde ise böyle bir söz sanatıgeçerli
değildir. Çünkü eğer bu ayetin, peygamberliğin başlangıcında
indiği farz edilirse, buradaki elçilikgörevi dinin bütününü veya
özünü tebliğetmek olur ki, o zaman ortalıkta tek şey olur, farklıve
değişik iki şey olmaz ki, "Eğer bu görevi tebliğetmezsen, o görevi
veya o görevin özünü tebliğetmemişolursun" demek doğru olsun.
Çünkü bu farza göre tebliğedilmesi istenilen görev, dinî bilgilerin
tümü demek olan elçilik görevinin özüdür.
Böylece ortaya çıktıki, bu ayet bu içeriği ile peygamberliğin
başlangıcında inmişkabul edilmeye elverişli değildir ki, burada
Peygambere (s.a.a) indirilen mesajdan maksat, dinin bütünü veya
özü olabilsin. Bundan şu da ortaya çıkıyor: Bu ayet peygamberliğin
başlangıcıdışındaki başka bir zaman diliminde dinin bütününü
veya özünü tebliğetme konusunda inmişkabul edilmeye de elve-rişli değildir. Çünkü yine "Eğer bunu yapmazsan,O'nun elçisi olma
görevini yerine getirmemişolursun."ifadesinin anlamsız kalması
problemiyle karşıkarşıya kalırız.
Üstelik, eğer ayetteki peygamberlik görevi ile dinin bütününün
ve-ya özünün kastedildiği farz edilirse, "Ey Elçi, Rabbin tarafından
sana indirilen mesajıtebliğet."ifadesi, ayetin peygamberliğin
başlangıcıdışındaki herhangi bir zaman diliminde inmişolmasıile
uyuşmaz. Bu açıktır.
60 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6
Üstelik, "Allah seni insanlardan korur."ifadesinin, Peygambe-rimizin tebliğinde insanlardan korktuğuna delâlet etmesi sakınca-sıda aynen devam eder.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Peygamberimize
indirilen ve ayetin tebliğedilmesini ısrarla istediği emir, varsayıla-bilecek bütün ihtimalleri dahil dinin bütünü veya özü değildir. O
hâlde bu emrin dinin bir bölümü olduğunu söylemeliyiz. O zaman
ayetin anlamı"Rabbin tarafından sana indirilen hükmü tebliğet,
eğer bunu yapmazsan peygamberlik görevini ifa etmemişolur-sun." şeklinde olur. Bu varsayım, "peygamberlik görevi" deyimin-den maksadın, Peygamberin yüklenmişolduğu dinî görevin tümü
olmasınıgerektirir. Aksi hâlde ifadenin anlamsız duruma düşmesi
sakıncasıaynen geçerli olur. Çünkü "peygamberlik görevi" deyimi
ile söz konusu hükümle ilgili görevin kastedildiği takdirde ayetin
anlamı, "Bu hükmü tebliğet; eğer onu tebliğetmezsen, onu tebliğ
etmemişolursun." şeklinde olur ki, bu ifade açık bir şekilde an-lamsız olur.
Dolayısıyla ayetin anlamı şöyledir: "Bu hükmü tebliğet; eğer
onu tebliğetmezsen, peygamberlik görevinin özünü veya bütünü-nü tebliğetmemişolursun." Bu da doğru ve mantığa uygun bir an-lamdır. Böyle olunca bu ifade, Ebu Necm'in "Ben Ebu Necm'im ve
şiirim şiirimdir." ifadesinin kullanıldığıduruma benzer bir durum-da kalmışolur.
Şöyle bir varsayım da ileri sürülebilir: Bu hüküm tebliğedilmez
ise, peygamberlik görevi ifa edilmemişgibi olur. Bunun sebebi,
dinî bilgilerin ve hükümlerin birbirine sıkısıkıya bağlıolmalarıdır.
Öyle ki, bu karşılıklıbağlılığın gayet sıkıolmasından dolayıözellik-le tebliğkonusunda eğer bir emir ihlâl edilirse, bütün emirler ihlâl
edilmişolur.
Bu varsayım her ne kadar sakıncasız ise de, ayetin devamıo-lan "Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirleri doğru yola
iletmez."ifadesi ile uyuşmaz. Çünkü ayetin bu son bölümünden,
iman etmemişolan kâfir bir topluluğun Peygambere inen bu
hükme karşıçıkmayıkararlaştırdığıveya durumlarının bu hükme
şiddetle karşıçıkacaklarını, bu çağrıyıgeçersiz kılmak, boşa çı-karmak, etkisiz ve faydasız hâle getirmek için ellerinden gelen her
Mâide Sûresi 67 ...................................................................................................... 61
tedbiri alacaklarınıgösterdiği anlaşılmaktadır. Bu yüzden de yüce
Allah Peygamberini onlardan koruyacağını, onların hilelerini boşa
çıkaracağını, onlarıkomplolarında başarıya erdirmeyeceğini vaat
ediyor.
Bu anlam ise, Allah'ın indirdiği herhangi bir hükümle
bağdaşmaz. Çünkü İslâm'ın öğretilerinin ve hükümlerinin tümü
aynıderecede değildir. Bunların içinde dinin direği olan vardır;
bunların içinde yeni ayı(hilâli) görünce dua etmek de vardır. Bun-ların içinde evli birinin zina etmesi vardır; bunların içinde yabancı
kadına bakmak da vardır. Bu hükümlerin hepsi hakkında Pey-gamberimizin korkuya düştüğünü ve Allah'ın ona koruma vaat et-tiğini farz etmek doğru değildir. Bu korku ve koruma bazıhüküm-lerle ilgilidir.
Dolayısıyla bu hükmün tebliğedilmemesinin diğer hükümlerin
tebliğedilmemişolmasınıgerektirmesi, o hükmün ihmalinin as-lında diğer hükümlerin ihmal edilmesi anlamına gelecek derece-de önemli bir konumda olmasından, o hükmün hayat, hareket ve
duygunun kaynağıolan ruh, diğer hükümlerin ise beden mesabe-sinde olmasından kaynaklanmaktadır. Buna göre ayet, yüce Allah-'ın Peygamberimize (s.a.a) dini tamamlayıp istikrara kavuşturacak
nitelikte bir hüküm emrettiğini ortaya koymaktadır. Bu hüküm öy-le bir hükümdür ki, insanların ona karşıçıkması, Peygamberimizin
gayretlerini boşa çıkarabilir, kurduğu din binasının temellerini yı-kabilir, parçalarının dağılıp gitmesine yol açabilir.
Peygamberimiz (s.a.a) bu ihtimali sezdiği ve insanların
tepkisinden korktuğu için bu hükmün tebliğini art arda
erteliyordu. Maksadı, uygun bir fırsat ve güvenli bir ortam bularak
çağrısının başarıya ulaşabileceği şartlarıyakalamak ve çabasının
boşa gitmemesini sağlamaktı. Fakat yüce Allah, kendisine hemen
o hükmü tebliğetmesini emretti, hükmün önemini açıkladı;
kendisini O'nun insanlardan koruyacağını, onların komplolarını
başarıya erdirmeyeceğini ve kutsal çağrıyıalt-üst etmelerine izin
vermeyeceğini vaat etti.
Peygamberimizin (s.a.a) çağrısının alt-üst edilmesinin, İslâm'ın
yayılmasından sonra emeklerinin boşa çıkarılmasının müşrikler,
Arap putperestler veya başkalarıtarafından olmayacağınıdüşün-mek gerekir. Aksi hâlde bu ayet hicretten önce Mekke'de inmişde
62 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6
Peygamberimizin insanlardan korkusu, müşriklerin iftiralarından
ve kendisine yönelik suçlamalarından yanaymışgibi olur.
Kur'ân'ın naklettiği bu iftiraların bazıörnekleri şunlardır:
"O, eğitilmişbir delidir." (Duhân, 14) "O bir şairdir, zamanın
şartlarıiçinde öleceğini bekliyoruz." (Tûr, 30) "O, ya bir büyücü ya
da bir delidir." (Zâriyât, 52) "Siz ancak büyülenmişbir adamın pe-şinden gidiyorsunuz." (İsrâ, 47) "Bu ancak eskilerden öğrenilmiş
bir büyüdür." (Müddessir, 24) "Bu (Kur'ân) eski milletlerin masalla-rıdır. (Muhammed) onlarıadamlarına yazdırmış; bunlar sabahları
ve akşamlarıona okunmaktadır." (Furkan, 5) "Onu (Kur'ân'ı), bir
insan ona öğretiyor." (Nahl, 103) "Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta
direnin. Sizden istenen budur." (Sâd, 6)Müşriklerin Peygamber
(s.a.a) hakkında bu türden daha birçok saçma sözleri vardır.
Bütün bu iftiralar ve hakaretler dinin temelini zayıflatmayıge-rektirecek şeyler değildir. Bunların kanıtladığıtek şey, müşriklerin
ne diyeceklerini, ne yapacaklarınıbilemedikleri ve belirli bir tutum
sahibi olamadıklarıdır. Üstelik bu iftiralar ve hakaretler sadece
Peygamberimize yapılmışdeğil ki, onlarısezince sıkıntıya düşsün
ve gerçekleşmelerinden korksun. Çünkü diğer peygamberler de
onun gibi bu belâlara ve sıkıntılara maruz kalmışlar, ümmetlerinin
bu tür nahoştepkileri ile karşılaşmışlardır. Nitekim yüce Allah, Hz.
Nuh'un ve ondan sonra gelip Kur'ân'da adıgeçen diğer peygam-berlerin karşılaştıklarıbu türden sıkıntılarınakletmektedir.
Eğer bir şey varsa -ki var- bu emrin hicretten ve İslâm toplu-munda dinin yerleşmesinden sonra geldiği düşünülmelidir. O gü-nün Müslümanlarıkarmaşık bir yapıarz ediyorlardı. Bir kesimi
salih müminlerdi. Bir bölümü münafıklardı. Bunlar küçümsenme-yecek bir güce sahiptiler. Diğer bir kesimi hasta kalplilerdi. Bunlar
Kur'ân'ın deyimi ile dışardan gelen sözlere kulaklarıson derece
duyarlıidi. Bunlar Peygamberimize gerçekten veya görünüşte i-nanmışolmakla birlikte onu bir padişah gibi görüyor ve Allah'ın
dininin hükümlerine de beşerî ve millî kanunlar gözü ile bakıyor-lardı. Bu durum bu kitabın daha önceki ciltlerinde tefsir edilen ba-zıKur'ân ayetleri tarafından ortaya konmuştu.
1
1- Âl-i İmrân suresindeki Uhud Savaşına ilişkin ayetler ile Nisâ suresinin
105-126. ayetleri buna örnektir.
Mâide Sûresi 67 ...................................................................................................... 63
Bu yüzden bazıdinî hükümlerin tebliğedilmesi, zihinlerde
Peygamberimizin koyduğu kanunlarla kişisel yarar sağladığıveh-mini uyandırabilir, bu kanunların uygulanmasıile de peygamber
görüntüsünde bir padişah ve yasalarıda din görüntüsünde padi-şahlık kanunlarıolarak algılanabilirdi. Nitekim bazılarının sözle-rinde bu çarpık algılamanın delillerine rastlanmaktadır.
1
Bu öyle bir şüphedir ki, eğer kendisi veya benzeri insanların
kalplerinde meydana gelmişolsa, dinde hiçbir gücün gideremeye-ceği, hiçbir tedbirin düzeltmeyeceği çapta büyük bir yıkım ve zarar
meydana getirir. Demek oluyor ki, Peygambere inen ve kendisine
tebliğedilmesi emredilen bu hüküm, Peygamberimizin faydasına
olacağısanılan ve ona diğer Müslümanların ortak olamayacakları,
hayatî bir imtiyaz sağladığıdüşünülen bir hükümdü. Zeyd olayın-da, çok eşlilik konusunda, ganimetlerin beşte birini alma ayrıcalı-ğında ve bunlara benzer hükümlerde olduğu gibi.
Yalnız şu var ki, eğer ayrıcalıklar Müslümanların genelini
ilgilendirmeyen konularda olmazsa, doğal olarak kalplerde şüphe
de uyandırmaz. Meselâ evlâtlığın eşi ile evlenmek sadece
Peygamberimize mahsus bir imtiyaz değildi. Eğer Peygamber
(s.a.a) dörtten çok kadınla evlenmeyi Allah'ın izni olmaksızın
kendi arzusu ile gerçekleştirmişolsaydı, aynıserbestliği diğer
Müslümanlara da tanımaktan geri durmazdı. Allah adına ve
kendine ayırdığıganimet mallarında ve diğer hususlarda
Müslümanlarıkendine tercih eden tutumu da, bu konularda en
ufak bir şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı.
Bütün bu anlattıklarımızdan şu ortaya çıkıyor: Bu ayet,
Peygamberimizin faydasına olacağıizlenimini veren ve ona
başkalarının da sahip olmak istediği bir imtiyaz sağladığı
düşünülen bir hüküm ortaya koyuyor. Bu hükmün tebliğedilip
hayata geçirilmesi, halkın o imtiyazdan mahrum olmasını
gerektiriyordu. Peygamber de bu yüzden onu açıklamaktan
çekiniyordu. Fakat yüce Allah ona bu hükmü tebliğetmeyi ısrarla
emrediyor ve kendisini insanlardan koruyacağını, bu konuda
komplo kurmak isteyenlerin komplolarında başarıya
ulaşmayacaklarınıvaat ediyor.
1- Osman'ın halifeliğe getirildiği toplantıda Ebu Süfyan'ın söylediği sözler
bunun örneğidir.
64 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr'il-Kur'ân – c.6
Bu açıklama, her iki mezhep kanalıile gelen rivayetlerce de
doğrulanmaktadır. Bu rivayetlere göre, bu ayet Hz. Ali'nin (a.s) ve-lâyeti hakkında inmişve yüce Allah Peygambere (s.a.a) bu mesajı
tebliğetmesini emretmişti. Peygamber, amcasının oğlunu tuttuğu
şeklindeki suçlamalardan korktuğu için bu emrin tebliğini art arda
erteliyordu. Fakat sonunda bu ayet inince bu mesajıGadir-i Hum
konuşmasında tebliğetti ve o konuşmada, "Ben kimin mevlâsıi-sem, Ali de onun mevlâsıdır." dedi.
Ümmetin başında bir velinin olmasının İslâm dini için kaçınıl-maz bir zorunluluk olduğu açıktır. Bir din düşünün ki, bütün insan-lığa, bütün asırlar ve bütün bölgelere sesleniyor. Temel meselele-re, ahlâk prensiplerine, insanın tüm davranışlarıile ilgili bütün ay-rıntılıhükümlere ilişkin ilkeleri bir bütün olarak belirliyor. Diğer
bütün genel kanunların tersine insanların hem bireysel, hem de
sosyal hayatınıdüzenliyor. Böyle bir dinin gerçek anlamda bir ko-ruyucuya ihtiyaç duymayacağıdüşünülebilir mi? Bütün toplumlar
başlarında bir yöneticinin bulunmasınıgerekli görürken İslâm
ümmeti, İslâm toplumu bu sosyal kanunun dışında kalarak başsız,
yöneticisiz ve yürütücüsüz ayakta kalabilir mi? Böyle bir başıboş-luğa, Peygamberimizin sosyal ve idarî uygulamalarına dayanan bir
mazeret bulunabilir mi?
Bilindiği gibi Peygamberimiz herhangi bir sefere çıktığızaman
yerine toplum çarkınıdöndürecek bir vekil bırakırdı. Nitekim
Tebuk seferine çıkmadan önce de yerine Hz. Ali'yi vekil bırakmıştı
da Hz. Ali (a.s), "Beni kadınların ve çocukların başına mıvekil bı-rakıyorsun?" demişti. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) ona şu
cevabıvermişti: "Harun Musa için ne idi ise, sen de benim için o
olmak istemez misin? Yalnız benden sonra başka bir peygamber
gelmeyecek."
Peygamberimiz (s.a.a) Mekke, Taif, Yemen gibi Müslümanla-rın elinde olan beldelere hükümdar yetkileri ile donatılmışgenel
valiler tayin ediyor, sefere çıkardığımüfrezelerin ve orduların ba-şına komutanlar getiriyordu. Bu konuda onun hayatta olduğu dö-nem ile ölümünden sonrasıarasında ne fark var? Tek fark şu ola-bilir: Onun ölümünden sonra bu uygulamaya olan ihtiyaç kat kat
artmışve zaruriliği daha kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Mâide Sûresi 67 ...................................................................................................... 65
"Ey Elçi, Rabbin tarafından sana indirilen mesajıtebliğet."Pey-gambere (s.a.a) resul (elçi) sıfatıile hitap ediliyor. Çünkü ayetin
tebliğedilmesini emrettiği ilâhî hükme en uygun düşen sıfat bu-dur. Bu sıfat, ayetin açıkladığıve Peygamberimize kesin bir dille
Dostları ilə paylaş: |