MüSLÜmanin ahlâKI


Kalbin Kinden Salim Kalması



Yüklə 1,06 Mb.
səhifə12/29
tarix09.01.2019
ölçüsü1,06 Mb.
#94126
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   29

Kalbin Kinden Salim Kalması

İnsanın üzüntülerini yok edip rahat bir hayat sürmesi, vesvesesiz ve kedersiz yaşaması için kalp huzurundan daha büyük bir te'sir düşünülemez. Ki insan, bu huzuru sayesinde kini bertaraf eder, başkasının nimete kavuşmasından ra­hatsız olmaz, bilakis insanlar bu nimet Allah (c.c.)'tan bilip bu durum karşısında sadece Resulullah (s.a.v.)'ın şu had­isini hatırlar: "Allah'ın bana ve kullarından herhangi birine bir nimet isabet ederse mutlaka o Sendendir. Senin ortağın yok, birsin. Hamd ve şükür yalnız Sana'dır."243 Bu hu­zurlu kalp sahibi, birine bir musibet gelirse ona üzülür. Al­lah (c.c.)'a ondan bu musibetin kaldırılması için dua eder. Günahlarının affedilmesi için niyazda bulunup Resulullah'ında (s.a.v.) Rabbına şöyle iltica ettiğini hatırlatır: "Allah'ım! Sen affettiğinde çok büyük çapta affedersin. Hiç günah işlemeyen kul kim ki? Bu şuurda olan mü'minin alnı açık, Rabbinden ve hayatından memnun, kalbi kör, hased ve kinden arınmış şekilde rahat bir hayat yaşar.

Muhakkak ki kin kalb için öldürücü bir hastalıktır. Yarık bir kabdan bir sıvının akıp gitmesi gibi, hain bir kalpten de îman çekip gider.

İslâm, kalbe büyük önem verir. Katı bir kalp, iyi amelleri yok eder, yönlerini değiştirir ve safvetini tersine çevirir imanla parlayan bir kalbin ameli az da olsa, Allah (c.c.) tarafindan mübarek ve bereketli kılınır. Böyle bir kalb hayra çok meyleder. Abdullah b. Amr (r.a.) rivayet ediyor: "Resulullah (s.a.v.) 'a insanların en faziletlisi kimdir? diye soruldu. "Mahsun kalp ve doğru bir lisana sahip olandır." buyurdu. Ashab: "Biz sâdık lisanı biliyoruz. Fakat mahzun kalb nedir? dedi. O, (s.a.v.): "İçinde haset, kötülük, azgınlık ve günah olmayan, takvalı ve tertemiz olan kalbdir" dedi. 244

İçinde hiçbir ferde karşı nankörlük bulunmayan, güzel mu­amele, karşılıklı yardımlaşma, sevgi ve yüksek muhabbet ba­ğları üzerine kurulan tek topluluk İslâmî cemaatlardır. On­lar Kur'an'ın kendilerini vasıflandırdığı gibidirler. Bunların arkasından gelenler şöyle derler: "Ey Rabbimiz bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan kardeşlerimizi yargıla. İman etmiş olanlara kalblerimizde bir kin bı­rakma, ey Rabbimiz şüphesiz ki sen çok esirgeyicisin ve çok merhametlisin."245

Adavet, dallarını yükseltip etrafa yayınca îmanın taze dal­larını kırıp gider. Merhamet ve emniyet duygularını soldurur... (Allah korusun) böyle bir durum karşısında yapılan tüm farz ibâdetlerden de bir hayır sağlanmaz. Şahsın artık böyle amellerden, kötülükleri işlemeye karşı herhangi bir is­tifadesi kalmaz. Bu düşmanlık, çoğu kez sahibini, mü­rüvvetini yok edecek küçük günahlarla, lanet edilmesini mucip kılacak büyük günahları işlemeye sevk eder.

Kötülükleri teşhir eden bir göz devamlı olarak karanlıklar içinde baktığı için iyilikleri görmeyip kötülükleri çok büy­ütür. Kin ve kuruntulardan dolayı yalan ve desiseler kur­maya çalışır. Tüm bunlar İslâm'ın çirkin görüp sakınılmasını emrettiği hususlardır. Hatta İslâm bunlardan vazgeçmeyi en büyük fazilet olarak görür. Resulullah (s.a.v.) şöyle buy­urur: "Size sadaka, namaz ve oruçtan daha faziletli amelden haber vereyim mi?" Ashab, "Evet" dedi. "O, insanlar arasını düzeltmektir. Çünkü insanlar arasını bozmak traş edicidir.Ben sizlere sakal traşı edenlerden konuşmuyorum. O, dini traş (yok) edendir"246 dedi.

Şeytan bazen akıllı insanları puta taptırmak konusunda başarısız düşebilir. Fakat o, insanlar arasında fitne yerleştirmek suretiyle onları tehlikelere düçar edip Rablerinden uzaklaştırır. Öyle ki onlar, puta tapan birinin içine düş­mediği zulüm ve günahlara bulaşmış olurlar. Evet, şeytan bunu insanlar arasında düşmanlık tohumları yaymak sure­tiyle gerçekleştirir. Bu tohumlar filizlenince insanların huzur ve istikballerini yakıp kül eder, fazilet ve insanî bağlarını kirletir.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Şeytan, arap yarı­madasında insanların kendisine ibâdet etmelerinden umut kesti. Fakat o, hâlâ insanlar arasında fitne yerleştirmekten ümidini kesmemiştir"247

Kalb; kötülük işlendi mi içinden sevgi gider ve safvetini kaybeder. İnsan bunun sayesinde katılık ve inat içerisinde bocalayıp durur. Allah (c.c.)'ın emirlerini çiğner ve yer­yüzünü fesada boğar. İslâm çoğalıp semere vermeden ve kafi düşmanlık hâlini almadan önce, böyle kötü bir durumu halleder. İnsanlar mîzaç ve anlayışlarında farklıdırlar. Or­tada önleyici tedbirler ve engeller olmazsa hayata atıl­dıklarında çeşitli sıkıntı ve sapmalar baş gösterir. Bundan dolayıdır ki, İslâm, mensuplarına ayrılık ve fitneyi önleyecek tüm tedbirleri emretmiş ve onların kalbine muhabbet ve kar­deşlik tohumlarını ekmek suretiyle de tefrika ve uzak dur­maktan sakındırmıştır. Sana kötülük yapandan yüz çevirip üzülmen mümkündür. Fakat, bu iki müslüman arasını aç­acak boyutlara ulaşmamalıdır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Aranızdaki bağları koparmayın. Birbirinize yüz çevirmeyin, birbirinize buğz ve haset etmeyin. Allah'ın kardeş kulları olunuz. Bir müslümanm kardeşine üç günden fazla dargın durması helal olmaz.248

Diğer bir rivayet şöyledir: "Bir müminin diğer mümin kardeşine üç günden fazla dargın durması helal olmaz. Üç gün geçince biri diğeriyle karşılaşsın ve selâm versin, (ken­disine selâm verilen) cevap verirse ikisi de hasıl olacak ecir de müşterek olurlar. Cevap vermezse vebal (günah) ona aittir. Böyle yapmak suretiyle bir müslüman dargınlıktan kur­tulmuş olur."249 İslâm üç günlük müddeti mevcut olan hiddetin sönmesi ve öfkenin sakinleşmesi için koymuştur. Müslüman (selamdan sonra eskisi gibi) müslüman kardeşlerini ziyaret edecek, on­larla olan bağlarını pekiştirecektir. Onun ayrılığı toplanmış bir bulut yığını gibiydi. Rahmet rüzgarları gelip onu dağıtınca artık ufuk aydınlanmış demektir. İnsan, olup biten nizalar karşısında ya zâlim, ya da mazlumdur. Başkasına saldırıp hakkını gasp etmişse bu zulümden vazgeçip kendisine çeki düzen vermelidir. O, bilmelidir ki hasmını rıza ve tatmin edecek davranışlarda bulunmadıkça onun kalbinden kin ve nefreti çıkmaz. İslâm böyle durumlardan insanın hasmıyla sulha girişip gönlünü almasını emreder. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim müslüman kardeşine ırzı veya herhangi bir maksatla zulm yapmışsa içinde para ve altının olmadığı kıyamet gününden önce (bu dünyada) helallaşsın; aksi tak­dirde iyilikleri varsa yaptığı zulmün nisbetinde kendisinden alınır. Ve onun (zâlimin) üstüne yüklenir."250 İslam, boy­nunda başkasının hak (ları) bulunana böyle nasihatte bulunur. Başkaların da hakkı olana ise yumuşak, müsamahak­ar, geçmiş hataları af ve mazeret taleb edildiği takdirde kabul ile karşılamasını emreder.

Özürleri kabul etmemek büyük bir hatadır. Hadis-i şerifte şöyle denilmiştir: "Kim müslüman kardeşinin mazeretini ka­bul etmezse, haksız yere mal gasb edenin hatası gibi hata olur". Başka bir rivayette de şöyledir: "Kim mazeretleri kabul etmez, havz-ı kevsere uğramaz."251

İslâm, bu açık irşad ile, zâlim-mazlum her iki taraftan gelecek kin ile savaşmış böyle mikropları yerinde hâl etmiş karşılıklı dürüst ve adil muamelelerle, İslâmî cemiyeti yük­sek bir zirveye çıkarmıştır. İslâm, yanardağ gibi alevlenip sahibinin kalbinden çıkmayan düşmanlığı küçüklük ve de­ğersizlik nişanesi olarak kabul etmiştir, içinde düşmanlık kini saklayanlar, hasımlarına karşı alevlenip köpürmek eziyyet ve fesat çıkarmak için her çareye başvururlar. İbn Abbas (r.a.), Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu nakled­er: "Sizin, en kötüleriniz tek başına oturup kalkanlar, hiz­metçilerini dövüp yardımını men edenlerdir." . Daha sonra da: "Bunlardan daha kötü olanlardan haber vereyim mi?" dedi. Onlar, "Arzu ederseniz buyrun," dediler. O, (s.a.v.): "İn­sanlardan buğz edip, insanların da kendilerinden buğz ettiği kişilerdir" buyurdu. Sonra "Bunlardan daha kötü olanlardan haber vereyim mi? buyurdu. Onlar, "Arzu ederseniz buyrun" dediler. O, (s.a.v) “hatayı afvetmiyen mazeretleri kabullenmeyen ve kusuru bağışlamayanlardır" buyurdu. Daha sonra da: "Sizlere bunlardan daha da kötüsünü haber ve­reyim mi? buyurdu. Onlar, "Dilersen buyur, Ey Allah'ın Re­sulü!., dediler. O, (s.a.v.): "İyilikleri umulmayan ve köt­ülüklerinden de emin olunmayan kişilerdir" buyurdu.252

Bu hadisin sıraladığı kişiler, kinin kabarıp, kötülüğünün şiddetlendiği durumlar için misallerdir. Cahiliyyet döneminden beri insanlarca kinin, kötü ve düşük kimselerin bir sıfatı olduğu kabul edilmektedir. Kinden, mürüvvet sahipleri uzak durur. Antere şöyle der: "Yüksek meziyetli insanlar kin beslemezler, tabiatında öfke olanlar da yüceliklere eriş­emezler".

Öte yandan, herkesce bilinmesi gereken ve İslâm'ın men ettiği diğer bazı kötülükler de vardır. Tüm bunlar, değişik görünüm arzetmelerine rağmen tek illetten kay­naklanmaktadır. O da kin' dir. Suçsuz insanlara iftira etmek; en büyük cinayetlerden sayılmıştır. O, (iftira) suçsuz kİşilerin mahkum kılınıp gerçekleri ters çevirdiği için, İslâm nazarında en büyük yalan şekillerinden biri kabul edil­miştir... Aişe (r.anha.) şu hadisi rivayet eder. Resulullah (s.a.v.): "Sizler Allah (c.c.) katında en kötü ribânın hangisi ol­duğunu biliyor musunuz?" dedi. Ashab, "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler. Resul-i Ekrem (s.a.v.): "Allah'ın in­dinde en kötü ribâ, müslümanın ırzını (haysiyet ve şerefini) ihlal etmektir" buyurduktan sonra şu âyeti okudu: "Erkek mü'minlere işlemedikleri (bir günah) yüzünden eza edenler de muhakkak bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş(ler)dir.253

Şüphesiz ki kasıtlı olarak insanlarda kusur aramak ve on­ları hata içinde görmek düşüklük ve şahsiyetsizliktir. İslâm, iftiradan doğan bazı suçlara âcil cezalar öngörmüştür. Âhirette ise tüm iftira suçlarına verilecek ceza daha çetin ve daha şiddetli olacaktır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim ki birinde olmayan bir şeyi sadece onu ayıplamak mak­sadıyla, iftira maksadıyla zikrederse Allah (c.c.) söylediği şeyi ispatlayıncaya kadar onu cehennemde hapsedecektir.254 Diğer bir rivayet de şöyledir: "Kim, söylemediği halde sırf onu dünyada rencide etmek maksadıyla birine bir kelime ile iftira ederse, Allah (c.c.)'ın onu ispatlayıncaya kadar ateşte eritmesi bir hak olur."255

Böyle birinin söylemiş olduğu şey iftira ve yalan olduğu için böyle bir şeyi nasıl ispathyabilir?.. Sağlam bir kalb, sahibine eliyle yapamadığı takdirde, kalbiyle insanlar için her zaman hayrı temenni etmesini emreder.

Kim de, insanlara iftira edeceği husus bulamadığı için, çe­şitli desise ve yalanları uydurmaya çalışıyorsa, o da hâin ve yalancının tâ kendisidir. "Kötü sözlerin, îman edenlerin içinde yayılıp duyulmam asını arzu edenler (yok mu?) Dünyada da, âhirette de onlar için pek acıklı bir azap vardır (Onları) Allah (c.c.) bilir, siz bilmezsiniz."256

Allah (c.c.)'ın insanların ayıplarını gerçek de olsalar mah­fuz tutmalarını güzel bir hareket olarak görmesi, kendisinin fazl-u keremindendir. Bir müslüman için gerekli yerde bazı şeyleri söylemesi caiz olduğu halde, din kardeşinin ayıplarını teşhir etmesi caiz değildir. Temiz kalb sahibi bir şahıs, in­sanlara afiyet dileyip onların elemleriyle kederlenir. Ay­ıpları ifşa etmek, perdeleri yırtmak, gizlilikleri ortaya çı­karmak mü'minin şanından değildir...

Bundan dolayı da İslâm, gıybeti haram kılmıştır. Çünkü gıybet, rahmet ve safvetten uzak kindar ve öfkeli kalbin bir eseridir.

Ebu Hureyre (r.a.) şu hadisi rivayet eder. Resulullah (s.a.v.) ashabına: "Gıybet'in ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Onlar, "Allah ve Resulü daha iyi bilir," dediler. Resul-i Ekrem: "Gıybet, müslüman kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmandır" dedi. Ashâbtan biri: "O kardeşimde söylediğim şey varsa (yine gıybet mi olur?)" Evet onda olanı söylemen gıybet, olmayanı söylemen iftira sayılır."257

İslâm'ın muhabbeti devam ve tefrikayı önleyici ted­birlerinden biri de dedikoduculuğu haram kılmasıdır... Çün­kü dedikodu (muhabbet) sarfveti silip kalbleri tersine çevirir.

Resulullah (s.a.v.), ashabından gönül kırıcı nahoş hareketleri duymayı nehy ederdi. "Sizden biriniz, ashabım hakkında (gü­zel olmayan) şeylerden bana haber vermesin. Ben gönül ra­hatlığı içinde aranızdan ayrılmak istiyorum."258

Bir kusur gören onu büyütüp yaymasın. Kötü bir söz söy­lendiği yerde bırakılırsa (çoğu kere) unutulup gider. Bazen kötü bir kelime savaşlara sebebiyet verir. Çünkü bu söz nak­ledilmek suretiyle "Feryat" ve "îmdat" şeklinde kelimelerle kıvılcımlarını etrafa yayar. Allah'ın Resulü şöyle buyurur: "Dedikoducu cennete girmez. "259 Hadisteki "Nemmam" bazı rivayetlerde "kattab" şeklindedir.

Âlimler her iki kelimenin aynı mânâya geldiğini söylerler. Bazıları da iki kelimeyi şöyle tefsir etmişlerdir.

En-nemmam: Bir toplulukta bulunup onların sözlerini başka yere nak­ledendir. El kattab: Başkasının haberi olmadan ko­nuştuklarını nakledendir. Bir diğer rivayet şöyledir: "Kin ve dedikodu (sahipleri) ateşliktir. İkisi, müslüman birinin kal­binde bir araya gelmez,"260 Kinin meydana getirdiği kötü neticelerden bazıları da, kötü zan, ayıpları araştırmak, in­sanların eksiğim açığa vurmaktır. İslâm, bunların tümünü şiddetli bir şekilde yasaklamıştır.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim bir mü'minin gör­düğü bir kusurunu setr ederse Allah (c.c.)'da onun kıyamet gününde (bir kusurunu) setr eder."261

"Kim bir mü'minin bir ayıbını örterse sanki canlı olarak to­prağa gömülmek istenen bir kız çocuğunu kurtarmıştır.” 262 Çoğu kere başkalarının gizli ayıplarını teşhir etmeye çal­ışanlar açıkta günah işleyenlerden daha fazla Allah'tan uzaklaşırlar. Çünkü, günahları teşhir etmek için fırsat kol­lamak bizzat o günahları işlemekten daha çirkindir. Şu iki şuur da çok farklıdır.

a) Allah'ın emirlerini muhafazada gayretkâr ve koruyucu şuurunda olma ile.

b) Allah'ın kullarını sevmeme ve onları zelâl etmeye firsat kollama şuurudur.

Birinci şuur, (sahibini) bu hususta en yüksek zirveye çıkarabilir. O, bu durumda insanların kusurlarını araştırma, dert ve elemlerine, sevinme gibi çirkin bir ahlâktan uzaktır. Sağlam bir kalb, sahibini dünyevî istismardan kurtaran bir fazilettir. Şöyle ki, başkasının kârla çıktığı yere kendisi za­rarla çıkabilir. Başkalarının ilerlediği yerde kendisi ger­ileyebilir. Herkese zarar dileyecek kadar insanın menfaatçı olması, kendisi için alçaklık ve haddi aşmaktır. Evet! O hiç birşey değil- sadece sahibi için hüsrandır.

Müslümanın geniş fikirli, yüce ufuklu ve ince duygulu ol­ması gerek. O, meselelere kendi kısır ve şehvanî arzularıyla değil, umumi maslahatlar açısından bakar. Kin besleyenlerin tümünün iç âlemlerinde adavet ateşi alevlenir durur. Çünkü böylesi kişiler elde etmek istediklerini kazanamadıklarına ve başkalarının eline geçtiğine şahit olmaktadırlar. İşte esas on­ları rahatsız eden felaket budur. Şeytan elde etmek istediği şeyin Âdem (a.s.)'e geçtiğini görünce kendisi gibi, adı geçen şeyden herkesi mahrum bırakmaya çalıştı... Kuran bu hu­susu şöyle nakleder... "(İblis) öyleyse dedi (madem ki) sen beni azgınlığa mahkum ettin ben de bu sebeple andolsun ki onları (saptırmak için) senin doğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra andolsun, onların ön­lerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından ken­dilerine geleceğim, (musallat olacağım) sen de onların çoğunu şükredici (kimse) ler bulmayacaksın."263

İşte bu şeytanvâri rahatsızlıktır ki kin besliyenlerin kal­binde alevlenip onları ifsâd etmektedir. İslâm insanlara bu

çirkin hareketten uzak durmalarını emretmiş ve daha yüce gayeler edinmelerini tavsiye etmiştir.

Enes bin Mâlik şunu anlatıyor: "Biz Resulullah (s.a.v.)'in yanında oturuyorken: "Şimdi cennetlik biri yanımıza gir­ecektir" dedi. Yanımıza, sakalından abdest suları damlayan ve ayakkabılarını sol elinde tutan biri girdi. Ertesi gün Resulullah (s.a.v.) aynısını tekrar söyledi. Yine aynı adam ilk günkü vaziyetiyle girdi. Bundan sonra Resulullah (s.a.v.) kal­kıp gitti. Abdullah bin Amr'da (r.a.) adamı takib etti ve ona: "Ben babamla münakaşa ettim ve üç gün eve gitmemeye ye­min ettim. Bu üç gün için beni evinde barındınrsan seninle gelirim" dedi. Adam: "Buyrun" dedi. Enes (r.a.) anlatıyor:

Abdullah bin Amr (r.a.) bizlere onunla (adamla) üç gün kaldığını ve gece namazına hiç kalkmadığını ancak yatağında, namaza kalkıncaya kadar Allah (c.c.)'ı tefekkür et­tiğine şâhid olduğunu, konuştuğu zaman da sadece hayrı ko­nuştuğunu müşahede ettiğini anlattıktan sonra şöyle devam etti: "Üç gün geçtikten sonra, nerdeyse yaptıklarını hakir gör­ecektim. Ona: "Ey Abdullah, benimle babam arasında ne bir tartışma, ne de bir kırgınlık vardı. Ancak Resulullah (s.a.v.) üç defa senin hakkında "Şimdi yanımıza cennetlik biri gir­ecektir" dedi. Her defasında senin girdiğine şâhid olduk. Bu­nun için senin hâlini yakından takip etmeyi ve sana uymayı istedim. Onun için sizin evde kaldım. Fakat senin böyle büy­ük sayılacak bir amelini görmedim. Resulullah (s.a.v.)'in medhlerine seni lâyık eden nedir?" O,: Yaptıklarımın tümü se­nin gördüklerinden ibarettir dedi Ben, ondan ve dolaşıp ay­rılınca beni çağırıp şöyle dedi: "Yaptıklarım senin gör­düklerinden ibarettir. Ancak, hiçbir müslümanın kötülüğünü ve zararını istemiyorum. Allah (c.c.)'ın verdiği nimetleri kıs­kanmıyorum". Abdullah: "İşte esas seni bu makama yükselten amel budur" dedi.264

Başka bir rivayet de şöyledir: "Ey kardeşimin oğlu yap­tıklarım senin gördüklerinden ibarettir Ancak ben, hiçbir müslümana kin beslemedim."265

İslâm, haset etmeyi haram kılmış, Allah (c.c), Pey­gamberine (s.a.v.) hasedin şerrinden kendisine sığınmayı emretmiştir. Çünkü haset, sahibini ve insanları rahatsız edip göğüslerde yanan bir kordur. İnsanlardan nimetin zeval bul­masını temenni eden kişi, cemiyetin kendisinden korunması gereken âfettir. O, öyle bir kişidir ki, hiçbir hususta ken­disine güven duyulmaz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Bir insanın üzerinde cihad esnasındaki toz "Allah (c.c.) yo­lunda kendisine isabet eden her türlü cefa ile cehennem sıc­ağı biramda bulunamayacağı gibi, iman ve haset de bir müminin kalbinde bir araya gelmez."266 "Hasetten sa­kınınız. Çünkü, haset, ateşin odunu yaktığı gibi iyilikleri yok eder.267 Nimete erişmiş kişileri çekemeyen, onları yokluk ve perişanlık içinde görmek isteyen şahıs karanlıklara bo­ğulmuş ve hakikatlerden uzak olan birisidir. O, her şeyden evvel dünyaya mağlub olmuş, dünya için ağlayan ve dün­yadan büyük hisseye sahip olmuş kimseleri çekemeyen bi­risidir. Böyle bir düşünce her iki dünya hayatı için de ha­talıdır. Bilakis ahiret için cehalet ve gafletin tâ kendisi olup, âhire hazırlığından nasibsiz kalmaktır ki, böyle bir hazırlığa Önceden girmesi gerekip, muvaffak olamadıklarında üzül­mesi îcab eder...

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan (dert)lere bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki, ancak Allah (c.c.)'ın fazl-u ke­remi ile, rahmetiyle işte yalnız bunlara sevinsinler. Bu, onların toplayıp durdukları (bütün dünyalıklar)dan daha hayırlıdır. "268

Hasetçi biri, azimsiz, korkak, Rabbı ve Rabbının kâinattaki nizamından habersiz biridir. Çünkü böyle biri herhangi bir husustaki bir faydayı kaybettiği zaman kaz­ananları aldatmaya çalışır. Şâir şöyle der: "Delikanlıya, ça­lışma hususunda yetişemedikleri için, hepsi ona düşman ve rakib kesildiler". Böyle biri hemen Rabbine yönelip, onun fazl-u kereminden istemelidir. Çünkü Allah (cc.)'ın ha­zineleri sâdece birine mahsus değildir. Bundan sonra da el­den gelen imkanlarını kullanarak çalışmaya koyulmalıdır... Çünkü insan birinci girişte elde edemediği hususları ikinci girişte elde edebilir. Şüphesiz ki bu başkalarını çekememezlikten daha şereflidir.

Haset ile tamah, haset ile gıpta, haset ile çirkinden kaçma, gerçek verme ile men'etme terimlerini karıştırmamak gerek. Bu hususlar arasında büyük farklar vardır.

TAMAH: Çalışmada üstün başarılar elde etme çabasıdır. Bu ise Allah (c.c.)'ın iyi kullarının özelliklerindendir. Süley­man (a.s.) şöyle duada bulunmuştur: "Ey Rabbim! Beni ba­ğışla. Bana öyle bir mülk ver ki benden sonra hiç kim­sede olmasın. Muhakkak ki Sen, bütün dilekleri verensin."269 Bir de Rahman olan Allah (c.c.)'ın gerçek kulları şöyle duada bulunurlar:



"Ey Rabbimiz! Bize zevcelerimizden ve ne­sillerimizden gözlerimizin sevinci olacak iyi kimseler ihsan et. Bizi takva sahiplerine önder yap, derler. "270

Esbaba tevessül ederek Allah(c.c.)'ın fazl-u kereminden istemek, birine gelen bir nimeti kıskanmak değildir.

GIPTA: İnsanın Allah tarafından başkalarına verilen ni­metlerin aynısını kendisi için dilemesidir. İnsanın başkasının sahip olduğu nimete göz dikmesi bazen fitneye, boş kuruntuya, faydalı bildiği fakat aslında zararlı olan şeyleri dilemeye sebebiyet verir. İşte bundan dolayıdır ki, İslam; taleb edilmesi gereken ve uğrunda yarışmanın da caiz olduğu hususları beyan etmiştir Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur": "Sadece iki hususta gıpta edilir:

1. Allah'ın kendisine mal verdiği ve bu malı hak uğrunda sarfedenin hâli,

2. Allah (c.c.)'ın kendisine hikmet verdiği ve bu hik­metle amel edip onu başkasına öğretenin hâli."271

Hadiste geçen haset (gıpta) nimetin aynısını kendisi için temenni etmektir. Yoksa onun zevalini istemek değildir. Esas gaye kişinin varmak istediği hedefin yüce ve parlak bir meziyyet olmasıdır. Basit şeylere kuruntular bağlamak in­sanın düşük tabiatlı olmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan uğrunda çaba gösterilmesi sadece pişmanlıkla ne­ticelenen diğer bazı meseleler vardır ki, böyle durumlar, Al­lah'ın başkasına bir nimet verdiği veya fıtrî bir kabiliyet bahşettiği için kin besleme ile neticelenmektedir. Bu kin sâdece Allah (c.c.)'ın verdiği nimete karşılık yapılmaktadır. Evet, başka hiçbir sebep yok... Bu ve benzeri hususlar için Allah (c.c.) şöyle buyurur:



"Bir de Allah'ın bâzınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi ka­zandıklarından bir payı vardır. İstediklerinizi Allah'ın fazlından ve kereminden isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi hakkıyla bilendir."272

Bu durumlardaki yanlışlığı hoş görmemek vacip olan adaletin ikâmesi nevinden olup zem edilen hasetten değildir.Birisinin hak ettiğinden fazlasını alması veya lâyık olmadığı makama getirildiğinden dolayı hoşlanmamanız güzel bir has­let olup, umûmî maslahat içindir. Bunun zem edilen hasetle âkası yoktur.

İslâm insanın ruhunu, temiz duygularla süsleyip cemiyete olan kin pisliğinden temizlemek için her an kontrol eder. Ruhlar, hergün her hafta ve her yıl İslâm'ın koruyucu paklayıcı kontrolünden geçer. Bu kontrol sayesinde gözler (ha­ramdan) temizlenir. Çünkü îmanla alakası olan bir kalbin içinde kin namına birşey kalmaz.

Günlük bir kontrol olan namazdan payın alınabilmesi için İslam,kalbin temizliğim ve (mü'minlerin) düşmanlığından ve aldatmasından hâlî kalmamasını şart koşmuştur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Üç kişi vardır ki namazları başlarının üzerinden bir karış yükselmez:



1. Kendisini istemeyen bir cemaata imamet yapan kişi,

2. Kocası kendisinden razı olmadığı halde geceleyen kadın,

3. Birbirine dargın olan iki mü'min kardeş."273 Haftalık kontrolde mü'minin yapması gereken birçok hu­sus vardır. Bu esnada Allah için yaptıklarını gözden geçirir. Vicdanını temizler. Şayet kontrol neticesinde kalbini sağ­lam olarak bulduysa kurtulur. Yok eğer kin, öfke, tahammül edememe ve kızgınlık gibi günahlarla kirlenirse yarış mey­danında geç kalır.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Ameller her pazartesi ve perşembe günleri Allah'a takdim olunur... Bu (iki) günde, Al­lah kendisine ortak koşmayan herkesi affeder. Ancak aral­arında düşmanlık olan iki mü'min bu aftan mahrum kalır. Allah (c.c.) "Bu ikisini barışıncaya kadar terkediniz" diye em­reder.”274

Senelik kontrolde ise bu kadar uzun mesafeden sonra artık mü'minin kalbinde düşmanlık, kin namına hiçbir şeyin kal­maması tüm nefsânî arzulardan sıyrılması gerekmektedir. Dünyada Allah(c.c.)'ın (Mü'min) kulları için rahmet rüzgarları vardır. Bunlardan ancak temiz gönül ve hoşgörülü in­sanlar istifade edebileceklerdir. Bu konudaki hadis şöyledir: "Allah (c.c.) Şaban ayının onbeşinci gecesinde kullarının ah­valini kontrol eder. Kendisinden mağfiret talebinde bu­lunanları affeder. Birbirine kin besleyenleri ise olduğu gibi terkeder."275

Ardarda olan bütün bu kuruluş anlarından sonra kal­binden buğz tohumlarını temizlemeyen kişi, cehennemi hak etmiş demektir. İslâm ahkâmınızı emirleriyle uslanmayanın hakkı ateşin içine yerleşip günah ve kirleriyle beraber yanmasıdır.

İslâm'ın hoş görmediği düşmanlık ile bundan kaynaklanan diğer bir husus hevâ, dünyalık tamahkârlık, dünya lezzeti ve metaı için olan düşmanlıktır. Allah (c.c.) için hoş­lanmamak, hak için buğz etmek, şeref için ayaklanmak ise başka şeylerdir. Mü'min ömür boyu, Allah (c.c.)'ın emir ve hududunu çiğneyen fasıklardan yüz çevirip dargın durabilir. Onlara buğz edip, düşmanlığını ilan etmesinde de herhangi bir sakınca yoktur.

Bilakis böyle bir boykot gerçek iman ve Allah' (c.c.) için olan İhlasın nişaneleridir. En yakın akrabalarımız olsa bile Allah (c.c.) kendi düşmanlarından uzak durmamızı em­retmiştir. "Ey iman edenler! Babalarınızı, kardeşlerinizi, eğer küfrü sevip onu îman üzerine tercih ediyorlarsa, veliler edinmeyin. İçinizden kim onların velilikleri altına girerse onlar zâlimlerin tâ ken­dileridir. "276

Mü'minin Allah (c.c.) hususunda kusurlu davrananlara ceza olması için belirli süre uzak durması günah değildir. Re­sulullah (s.a.v.) bazı hanımlarından kırk gün uzak durmuş, Abdullah bin Amr (r.a.) oğluyla Resulullah'ın bir emrini reddettiği ipin ömür boyu konuşmamış ve onu terketmiştir. Ba­bası ona, kadınların camilere gitmesinin mubah olduğuna dair rivayetlerde bulunduğu halde kendisi bu hükme yak­laşmıyordu.277

.


Yüklə 1,06 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   29




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin