Ravzât'ul-Cennât (Fi Usûlil-İtikâd)



Yüklə 0,75 Mb.
səhifə17/29
tarix04.01.2019
ölçüsü0,75 Mb.
#90462
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   29

Ahkâm-I Teklifiyye

Farz, vâcib, mendub gibi tâbirlerden, ibâdet fasıllarının hiç biri, hattâ teharet kısmı bile hâli değildir. Bu sebeple en evvel, bu hüküm­lerin bilinmesine ihtiyaç vardır.

Ahkâm hükmün cem'idir. Bir şeyin hükmü, o şeyin gerektirdiği eseridir.

Ahkâmı şer'iye dahi, mükelleflerin fiillerine iktizaen veya muhay­yer olarak, taallûk eden şâriin hitapları eserinden ibarettir.

İcmalen; vücûb, nedib, ibâhat, hürmet, kerahet diye beş ve tafsilen; sekiz kısım sayılarak şöyle tâbir ve tâdad olunur: Farz, vâcib, sün­net, müstahab, mubah, haram, mekruh, müfsid.

Kazâi Rabbani kulun, ya muti' ve müsab olmak veyahut muhalif ve muâkab bulunmak üzere (müptelâ) olmasını icab etmiştir.103

İbtilâ, işlemeye veya terk olunmaya taallûk etmekle, kulların ef âl ve terklerinde, meşru' ve gayri meşru' neviler hâsıl olmuştur.

Farzdan mubaha kadar olan ilk beşi meşruat ve sonraki üçü gayri meşruattır.

İşlenmesi istenilen fillere taallûk eden hitaplar, emirler, terk edil­mesi istenilenlere taallûk eden hitaplar da nehiylerdir.

Emirler, kat'i ve gayri kat'i olduğu gibi, nehiyler dahi kat'i ve gay­ri kat'î olur.

Katillik delâleten olduğu gibi, sübûten de olur. 104

Sübûten ve delâleten kat'î olan emirlerden, farziyet, biri kat'î ve diğeri zarını olanlardan da vücûb tahakkuk eder.

Farziyetin taallûk ettiği şey, farzdır. Farzın hükmü, fiiline sevap ve özürsüz olarak terkine ikap terettüp etmektir, inkâr ve istihfaf edenin kâfir olmasıdır.

Farz, iki kısım olur: Biri farzı ayn, diğeri farzı' kifâyedir.

Farzı ayn, herkese lâzım olup, bir takımının işlemeleri ile diğerle­rinden sakıt olmaz, taharet, beş vakit namaz ve Ramazan orucu gibi...

Farzı kifâye, farz olan kimselerin hepsine ayn ayrı değil, cümle­sine birden lâzım ve zarurî olup, bir takımının istemeleriyle hepsinden sakıt olanıdır, okunmakta olan Kur'ânı dinlemek, hafızı Kur'ân ol­mak, selâm almak gibi.

Farzı kifâyenin sevabı, yalnız işleyene ve terkinin günahı cümlenin üzerinedir.

Bir ibâdetin erkânı ve şartları demek olan, farzlarından birinin terk edilmesinin muktazası, mutlaka ademi sıhhattir. Yâni içindeki farzlardan biri gerek isteyerek terk edilmiş olsun ve gerek unutarak terk edilmiş olsun, o ibadet sahih değildir. İsteyerek terk edene günah dahi terettüp eder.

Vücûbun taallûk ettiği fiil, vâcibtir. Vacibin hükmü dahi amelen farz gibidir. Yâni, işlenmesine sevap ve özürsüz olarak terk edilmesine ikab terettüp eder. İtikaden farzın hükmü gibi değildir ki, vacibi inkâr eden ikfar olunmaz, kurban kesmek, vitir ve bayram namazları kıl­mak ve karib olan muhtacına bakmak gibi.

Vacibin dahi (alel-kifaye) olan kısmı vardır: Şaban ve Ramazan aylarının sonlarında (rü'yet-i hilâl) gibi.

Bir ibadetin vâciblerinden birinin terki, isteyerek olursa keraheti tahrîmiye ile mekruh olmak, sehven olursa, namaz hakkında (sehvi secde) lâzım gelmektir.

Sünnet, Hazreti Fahri Resulün (s.a.) farz ve vâcib olmayarak, muvazabet buyurdukları yâni nadiren terk ile beraber, devam üzere işledikleridir ki, sünneti müekkede dediğimizdir. Gayri müekkedeye müstahab ve mendub isimlen verilir. Ehli usûl indinde, sünnet, iki kısım olup, bir kısmı (sünnetül-huda) dır ki, (mükemmili din) dir. Onun terki, levme müstahak olur: Ezan, ikamet, cemaat gibi. Diğer kısmı, (sünnetüzzevâid) tir. Bunu terkeden, levme müstahak olmaz: Erkânı salâtın tatvili ve Peygamber aleyhis-selâmın yemek, içmek, el­bise, oturmak, kalkmaktaki siyreti seniyeleri gibi. «Allah’ın resulünde sizin için güzel örnekler vardır elbet.» (Ahzab: 21)

Sünnetin muttaki, bizce de mutlaktır ki, hulefâya dahi şâmildir.

Sünnetin dahi kifâye olanı vardır. Ramazanın son on günlerinde

itikâf etmek, teravihte cemaat olmak gibi. (Farzlarda cemaat sünneti aynıdır.)

Sünnetin hükmü, işlenmesinde farz ve vâcibten az sevab terettüp etmek, isteyerek terkine, (ikab değil) itab müterettep olmaktır. (Zira, efdali kurubat farzlardır. Farzların sevabına, başka sevaplar muadil olamaz.)

Müstahap ki, mendub dahi denir. Hazreti Sultânı rüsülün (aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm) bâzı işleyip, bâzı terk buyurdukları ve selefi salihînin severek işledikleri ve diğerlerini dahi terğîp eyledikle­ridir: Bâzı nafile namaz ve oruç gibi.

Müstahabın hükmü, işlenmesinde sevap terettüp etmek ve terkin­de itâb terettüp eylememektir. (Müstahabe, sünneti, gayri müekkede diyenler de vardır.)

Mubah mükellefin işlemek ve işlememek arasında muhayyer bu­lunduğu şeydir. Bunun işlenmesinde sevap ve terk edilmesinde itap yoktur. Eşyada (sıfatı asliye) budur. Sûrei bakara evailindeki «Yer­yüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan da O'dur.» (Bakara: 29) âyeti kerîmesinin tefsirinde bu hususa dair izahat vardır.)

Hallerdeki değişiklik, hükümlerde de değişikliği mucib olur. Me­selâ, haram olmayan şeylerden, yiyip içmek mubahtır. Helakin def'u ref'i için - haram olan şeylerden de olsa - ihtiyaç mikdarmda yemek, içmek farzdır. (Yeyip içilen şey başkasının ise tazmin olunur.) Mü­min için, bu suretle farzın edasında sevap dahi vardır. Yemek ve iç­menin, tehlikenin izalesi mertebesinden ziyadesi, namazı ayakta kı­labilmek ve oruç tutmağa kaadir olmak mertebesine kadar mendup ve müstahaptır. Semirmek için eklü şürb mekruhtur. Doyduktan son­ra yemek, hahamdır, meğer ki, misafirin ikramı için ola.

Mubah, meşruatm tâlisidir. Gayri meşruata gelince, bunlar, neva-hinirı mutaallıkatıdır ki, terki matlub olan şeylerdir. Hem sübûten, hem delâleten kat'î olan nehiylerden hürmet, yalnız bir cihetle kat'î olan nehiylerden kerahet hâsıl olmuştur.

Haram: Hürmetin taallûk ettiği şey haramdır. Ona (muharrem) ve (mahzur) dahi denir.

Haramın hükmü, terkinde sevap ve fiilinde ikab terettüp etmek ve onu helâl veya mubah sayanlar (Allah korusun) küfre varmaktır. İçki içmek, kumar oynamak, ebeveynine âsî olmak gibi. Kerahatin taallûk ettiği şey (mekruh) tur.

Mekruhun hükmü, amelen haramın hükmü gibidir ki, terkinde se­vap terettüp etmek ve işlemesinde ikab korkusu vardır. İtikaden, ha­ram gibi değildir ki, istihlâline küfür terettüp etmez: Midye, istiridye, İstakoz gibi balık cinsinden olmayan deniz mahlûkunu yemek, cuma namazı saatinde alış veriş etmek, abdestte ve gusülde suyu israf et­mek gibi.

Mekruhun mastarı olan (kerahet), (kerahiyet), (kerh), (kürh) ke­limeleri, çirkinlik, sevimsizlik mânâsında lâzım ve bir şeyi sevmemek "ve hoşlanmamak mânâsında müteaddidir. İlk mânânın muteâllıkına (kerih) ve ikinci mânânın muteâllıkına (mekruh) denir.

Şer'î istilâhta, meşrûatm kafi olarak matlub olanına farz ve onun aşağısına vacib denildiği gibi, gayri meşrûatm dahi kat'î olarak menhi bulunanına haram ve onun aşağısına mekruh denilir. Bu mânâya gö­re, mekruh, harama yakın olduğu için (tahrimî) nâmını alır.

Onun bir de (tenzihi) kısmı vardır ki, evvelkinin hilafı demektir. Bunun helâla çok yakın olduğunda eimmemizce ittifak vardır. İhtilâf, vâcib mukabili olarak zikrolunan kısmı tahrîmîdedir ki, onun, İmâmı Âzam ve İmamı Ebû Yûsuf indinde mânâsı haram değil ise de, ona ya­kın demektir, imâm Muhammed indinde ise,o kısmı gayri meşru ha­ram demektir. Şu kadar ki, hakkında kat'î bir hüküm bulamadığı ci­hetle, İmâmı müşarün ileyh kendi kitaplarında ona haram ıtlak ede­meyip, mekruh namını vermiştir.

Sünnetten indel-ıtlâk, müekkede kısmı maksûd olduğu gibi, kera­hetin dahi alel-ıtlâk zikrinde yâni, tenzih kaydı olmadıkça tahrimî kısmı maksuttur. Meselâ, başka su var iken, kendi artığı olan suyu iç­mek ve kullanmak, tenzîhen mekruhtur. Abdestte suyu israf etmek mekruh olduğu gibi, kısmen yâni, pek az sarf ile ,gasli mesih dere­cesine götürmekte mekruhtur.

Müfsid, başlanan ameli bozan ve iptal edendir ki, haram ile mek­ruhun tâlîsidir ve gayrı meşru nevilerdendir.

Müfsîd, abdest vesailindendir. Abdesti bozan şeylere (nevakız) na­mı verilmiştir.

Müfsidin hükmü, vesâiîin gayride, isteyerek ve özürsüz sadır ol­dukta ikab ve sehven sudûrunda ademi ikab olmaktır. Namaz ve oru­cu bozanlar gibi.

Aklu bulûğ cihetiyle, üzerlerine şer'î şerifin emir ve nehyi câri olan kimselerin yâni mükellef olanların, fiilleri, gerek amel ve ibadet nevin­den olsun, gerek olmasın, yukarıda beyan olunan sekiz kısımdan bi-Tine mutlaka girer.

Meşru kisib helâl, rüşvet almak haramdır. İhtiyaç halinde ödünç almak caiz yâni (mubah) ve muhtaç olana Ödünç vermek menduptur. Borcunu ödemek farz olup, güç halde bulunan borçluya kolaylık gös­termek vaciptir. (Ve in kâne zu usretin fenaziretün ilâ meysere) Çün­kü Cenabı Hak «Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar beklemeli-dir» buyurmuştur. (Bakara: 280)

Kendisinin muhtaç olduğu dinî bilgilerini tashih edecek ilmi is-temek her nıüsliman için farzı ayn olup, başkalarına fayda verecek mertebede öğrenmek farzı kifâye ve şer'î ilimlerde derinlere dalma mendup, tefahur ise mekruhtur. Akdi beyi' muktazası olmayarak, ta-raflardan birine menfaat temin eden şartlar müfsid ve yapılan beyi' fasidtir.

Medar ecir ve mesübat, iman ve ihlâs üzerinedir. Herkes iman ile mükelleftir. Küfür kimseye mubah değildir.

Din, vaz'ı ilâhîdir. Sarf vaad ve vaîdinde sadıktır.

«Kim iyilik işlerse faydası kendinet kim kötülük yaparsa zararı yine kendinedir,,» (Fussilet: 46)


Yüklə 0,75 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   29




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin