Teneffüs edildiğinde insanı daha da hasta edeceği hissine kapıldığı, amonyak, alkol, diyazem ve tentürdiyot kokusu sinmiş beyaz duvarlar haricinde nefret ettiği hiçbir şeyinin olmadığını düşündü kadın

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 19.2 Kb.
tarix20.02.2018
ölçüsü19.2 Kb.


KELEBEK

Teneffüs edildiğinde insanı daha da hasta edeceği hissine kapıldığı , amonyak, alkol, diyazem ve tentürdiyot kokusu sinmiş beyaz duvarlar haricinde nefret ettiği hiçbir şeyinin olmadığını düşündü kadın. Belki , sesleri de dahil edebilirdi nefretine. Geceleri çoğalan, çoğunluğu çığlıklardan oluşan sesler.. Bazı zamanlar, asabiyetlerinden ödün vermeyen, kırışmış suratlarındaki kalın bıyıklarını uzun zaman önce yüzlerinden def etmekten vazgeçmiş dinozor hemşireler, bozulmaya yüz tutmuş sinirlerini daha da bozmaya yeterdi; fakat yine de onları doktorlardan daha çok severdi. Uzun süredir kaldığı bu hanenin “tımar” eğiticileri olan hasta bakıcıların, bu bembeyaz hapishanedeki hasta mahkumlardan daha da hasta olduklarını tahmin ettiği doktorlarla işbirliği yaptıklarını düşündüğü için , onlardan da pek hazzetmezdi.



Beyaz ve uzun koridorlarıyla bu hastane, ona yaşamı boyunca inanmayı reddettiği en iyilerin her zaman daha fazla acı çekeceği gerçeğini okkalı bir tokattan daha sertçe yüzüne vurarak anımsatırdı. Kaldığı cehennemin en alt katından zincir sesleri ve iniltiler gelirdi. Bir üst kattan ise ellere ve bacaklara vurulan kelepçe sesleri duyulurdu. Yedi katlı cehennemin işkence olanakları kat sayıları göğe yükseldikçe azalırdı. Üçüncü katı severdi kadın ; çünkü hemşireler öğle yemeklerinden sonra bu kattaki odalarında buluşup , tımarhanenin dedikodusunu yaparlardı. Kadın , gizlenerek bu dedikodulara kulak misafiri olup , doktorların ve hasta bakıcıların iç yüzlerinin bu şekilde açığa vurulmasından hoşnut olurdu. Hatta bir keresinde, yakalamışlardı kadını onları dinlerken. Yüzlerindeki endişeyi gizleyemeden telaşa düşüp ceplerinden bir kaç nane şekeri çıkarıp tıpkı bir rüşvet gibi kadının eline tutuşturmuşlardı. Hemşireler hastanenin en sağlıklı hastasından çekinirlerdi ; çünkü kadının yapacağı en ufak yorumun doktorlar tarafından dikkate alınacağına şüpheleri olmazdı. Cehennemin dördüncü katı , “ Hemşire, hastaya acil iğne!” emrinin çıktığı kattı. Beşinci kattan genellikle ses seda çıkmazdı. Tıpkı altıncı kattakiler gibi içtikleri ilaçlarla adeta birer sebzeye dönüşmüş olan bu kattaki mahkumların da, değil bağırmaya adım atmaya dahi kuvvetleri kalmazdı . Sinir bozukluğundan kaynaklanan kronik krizler katının bir üstünde, cennete en yakın olan katta kadın kalırdı. Hastalığının teşhisi belli belirsizdi. Çoğu doktor, kadının akli dengesinin yerinde olduğu , tek özel probleminin “aşırı hassasiyet” olduğu konusunda hemfikirdi. Onlara göre hassasiyet her insanda mevcuttu ve kadının hastanede fazladan yer işgal etmesine lüzum yoktu . Aslında kadın da bu durumun farkındaydı. Hayatta en akıllı olanların yerinin zincirler arası olduğunun, ruhu bedenine büyük gelenlerin pranga ve kelepçelerle mahpusluk yaşadıklarının, başkalarının hataları nedeniyle fazlaca düşünenlerin düşünmemek üzere imha edileceklerinin ve bu yedi katlı hapishaneden bozma tımarhane cehennemindeki insan sınıflandırılmasının da farkındaydı ; ama halinden memnundu kadın. Bu cehennem müsveddesi , yaşamak zorunda kaldığı hayatından daha korunaklı bir yerdi. Buradaki deliler dışarıda elini kolunu sallayarak gezinen, yapacağı kötülüklerden habersiz , yahut aksine gayet haberdar olan delilerden daha güvenliydiler, yapacakları delilikler olağandı. Cehennemindeki tek derdi renksiz duvarlardı. Bir de sesler vardı, çığlıklar haricinde , hastaneye ait olmayan ıslak, kamçılı ve sert diye tahmin ettiği sekiz belki de on ayaklı sesler. Son günlerde çokça işitir olmuştu onları. Odasında, koridorlarda, tuvalette, hastanenin her yanında bu sesleri duydukça irkiliyordu. Seslerden kurtulduğu tek yerse yeşilin üç ayrı tonuna rastladığı o geniş hastane bahçesiydi. O sabah soğukkanlılıkla bahçeye gelişinin sebebi de seslerden kaçışıydı besbelli. Bahçenin sağ tarafında üçüncü katta kalan o genç kız sessizce kendisine masal anlatarak adım atmaya çabalıyordu , yanında ise Müzeyyen Hanım, kafasına taktığı bir dizi firketeye elinde tuttuğu ufak makyaj aynası ile bakıyor, her birini teker teker çıkarıp sonra tekrar eski yerine yerleştiriyordu. Gül fidelerinin arkasına tüneyerek hayali kahvaltısını eden o şişman adam yeni demlediğine inandığı çayından bir fincan ikram etmeye kalkışmadan bahçenin sol tarafına doğru yürümeye başladı kadın. Düşünen Adam heykelinin yanındaki banka varmadan karşısında dördüncü kattaki sakinlerden biri çıkıverdi ve bağırmaya başladı:

-“ Anne, benim yaşım kaç?”.

Birkaç adım atar atmaz banka ulaşan kadın, başarılı bir kopyası olan Rodin’in Düşünen Adam heykeline uzun uzun baktı ve bir anda yerinden fırlayıp sert bir tekme attı heykele. Rodin! Metresini delirten o değil miydi sanki? Bir tekmeden daha da beterini hak ediyordu aslında! Deliler içeride, delirtenler dışarıda, kahrolası adalet neredeydi? İnsanı deli edenlerin akli dengelerinin yerinde olduğunu kim söylemişti ? Taşlar, yeşiller dile gelmeliydi, bu düpedüz haksızlıktı! Bulutlar savaş açmalıydı yeryüzüne, bu heykel de tıpkı taş kesilmiş diğer zalimler gibi suçluydu! Ey kasvetli tımarhane, yedi katlı cehennem, yer yarılsaydı da içine girseydin, isyan etseydin keşke! Bu hapishanede tımar edilenlerin suçları delirmek miydi? Asıl suçlular deliliğe sebebiyet verenler değil miydi?

Nefes alışı sıklaşmış, elleri titremeye başlamıştı kadının. Attığı tekmeden ötürü acıyan ayağını ovarak yeniden banka oturdu . Hayıflanarak düşündü. Ne ettiyse yine kendine etmişti. Bu kısa süreli isyanın ardından ayak seslerini tekrar işitmeye başladı kadın. Bu defaki, diğerlerinden oldukça farklıydı. Kulağına öyle ilginç geliyordu ki bu sesler, öyle aheste, öyle heyecanlı. Sol tarafındaki , küçük bir koruluğu andıran ağaçların ilk bölüğündeki o koca ağaçtan geliyor olmalıydı sesler. Adımlar gittikçe çoğalıyordu, on, yirmi, otuz, yüz otuz hatta belki de bine yakın bir alay askerin adımlarına eşdeğerdi duydukları. Yürümüyorlardı sanki , harekete geçmek için hazırlanıyorlardı dar cephelerinde. Yavaşça ayağa kalktı kadın. Derin bir nefes alarak onu çağıran bu seslerin sahiplerini tanımak için tereddüt etmeden ağaca doğru yürüdü hızla. Çok fazla ilerlemeden devasa ağacın alçağındaki dallarına ilişmiş, kimisi uyur vaziyette, kimisi yeni uyanmış havalanmak için kurumayı bekleyen , kirli beyaz, çoğunluğu kehribara çalan krizalitleri fark etti. Şehrin güneyinden geldiğini tahmin ettiği elliden fazla obur tırtıl minicik bacaklarıyla ne kadar da uzun yol yakmışlardı , belki de günlerdir hangi ağacı seçeceklerinde kararsız kalmışlardı. Beyazın birkaç tonundan olan bedenlerine ördükleri şeffaf kozalarından çıkıp kelebek olmayı bekleyen elliden fazla tırtıl. Çok geçmeden yere sadece dinlenmek yada birkaç çiçeğin özünden beslenmek için konacaklardı. Gökyüzünde, bulutlara kadar uçamasalarda, kendi alemlerindeki yedi kat göğün göğsünde yaşayacaklardı. Kendilerini hapsettikleri beyaz kozaların içindeki cehennem, eziyetlerinin mükafatı olarak orada, gökte, kendi kubbelerinde , kendi cennetlerinde dolanacaklardı. Akıldan ve aptallıktan uzak, onlara biçilen bir günlük yahut bir asırlık yaşamlarını süreceklerdi.



Yeryüzünden bakıldığında göğe alabildiğince uzanan yetmişten fazla dalı olan bu koca cennet merdivenini uzun uzun izledi kadın. Kadın neredeydi? Yedi katlı cehennemindeki odasına giderken durmadan soruyordu kendisine, neredeydi? Bir kat yukarı çıkmak cennete biraz daha yakın olmak demekti ; fakat kadın neredeydi? Odasının önünde durakladı , bir adım ilerisi araftı onun için, bir adım gerisi cehennem.. Cennete ulaşmak neden bu kadar güçtü? Kadın kimdi? Düşünen, çok düşünüp çok irdeleyen, onların aldırmadıklarına üzülen, diğerlerinin yanında cılız kalan onca tasasıyla, hayli kırılgan, hayli yalnız.. Kadın kimdi? Bir kat daha yukarı çıkıp kendisini arafa hapsedecek kadar cesareti var mıydı?
Koridor sonundaki merdivenleri yavaşça tırmandı kadın, yetmiş dallık yaşlı ağaçla aynı boydaydı şimdi. Adımları narince birbirini takip ediyordu. Korkuyor muydu? Mutlu muydu? Arafa adım atarken, ne hissettiğini kestiremiyordu. Sesleri işitmeye tekrar başlamıştı. Kulaklarını çınlatan koza içindeki bu çığlıklar , adımlar ve genç kanatlar kurtulmaya mı çalışıyorlardı, anlayamıyordu. Yedi katlı cehennemin sekizinci katındaydı, arafın tam ortasındaydı. Şehirden ve diğer binaların çatılarından daha yüksek bir çatıdaydı şüphesiz. Ağacın tepesindeki dallar, hastanenin terasındaki sağ bölmeye kadar uzanmıştı. Dallara yaklaşırken dans eden kozaları daha da iyi duyuyordu kadın. Uyuyan birer krizalitken, ergin birer kelebeğe dönüşüp uçmak için kanatlarına kan dolmasını bekleyen her ayak sesiyle, karnının içinde derinden hissettiği sancı daha da artıyordu. Sesler sıklaştı, sancı çoğaldı. Arafta ileriye doğru bir adım daha attı kadın, sancı canını yakıyordu, sesler, kanat sesleri durmuyordu. Terasın ucuna gelene dek , ne ses kesilmişti ne de sancısı. Derken bir anda, tıpkı bir bebeğin ciğerlerine havayı ilk kez teneffüs edişi gibi canı yandı, içinden yeni bir nefesin kopuşunu hissetti. Birkaç kelebek kanadı hızla çırpmaya başladı. Kelebek kozaları birer birer düştü toprağa.
Düşüş.. Ürkütmemişti kadını. Hücrelerinden uçarak ayrılan cehennem mahkumlarını izlemek ona keyif vermişti. Kelebek sürüsü yavaşça cennetlerine yükselirken, kadın ellerine baktı. Ayaklarına, bacaklarına. Yeniden kendini keşfedercesine vücuduna baktı. Üzerinde durduğu, kendini hapsetmeyi seçtiği, delilerle cennetini yaratmaya çabaladığı ; fakat bocaladığı hastaneyi süzdü. Dört bir yanı açık arafında, tüm yasakların biteceği yerin başındaydı kadın , ruhunun bedenine olan hapisliği hâlâ sürmekteydi. Orada, aynı gökyüzü altında kendini fetheden iki farklı ırk vardı. İkisi de kendi hapishanelerinde yaşamıştı. Araftan kaçıp, cennetlerine , göğe , kubbelerine ulaşmaları için yumuşak bir rüzgarın onları itmesi yeterliydi. Kadın kimdi? Bir adım attı cehennemine düşüp, cennetine varmayı umut ettiği kaderine. Kadın kimdi? Bir adım daha, araftan kurtuluşa ne de az mesafe kalmıştı. Vücuduna nazikçe dokunan rüzgarı hissetti kadın, gözleri kapalıydı, hafiflemişti. Gözleri, elleri, kalbi ve aklı huzurluydu. O an, göğün boşluğuna adım atan iki ırk belirdi yedi katlı hastananenin yukarısında. Aynı göğe uçan iki farklı ruh, orada her şeye izin vardı.

Nihan YAZICI

İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi



Fransız Dili ve Edebiyatı 4. Sınıf Öğrencisi




Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə