Yazı ve Dipnot’un Sansürü İçindekiler


Küçükaydın’ın Dipnot dergisi Yayın Kurulu’na Cevabı



Yüklə 410,06 Kb.
səhifə5/7
tarix01.12.2017
ölçüsü410,06 Kb.
#33523
növüYazı
1   2   3   4   5   6   7

Küçükaydın’ın Dipnot dergisi Yayın Kurulu’na Cevabı


28 Ekim 2010 00:48

Sayın Baylar,

Yazacak çok şey var ama sadece şunu belirteyim.

Bütün bu aşağıdaki eleştirilerinizi derginizin sayfalarında yapar, yazımı yayınlar ve aynı derginin sayfalarında da eleştirilerinizi yayınlayabilirdiniz.

Bunu yapmadınız.

Fikre karşı fikirle mücadele etmediniz.

Bu nedenle sansürcüsünüz.

Ayrıca, eğer gerçek fikriniz ve gerekçeleriniz bunlar idiyse niye daha önce açıklamadınız?

Bırakın kalitesini veya kalitesizliğini başkaları belirlesin.

"Polemiğin sığ suları" imiş.

Marksizmin bütün temel eserleri polemiktir. Hem de benimkinden çok daha sert ve iğneleyici bir dille yazılmışlardır. Benim yaptığım sadece o geleneğe uygun davranmaktır.

Kürtlük sorununa gelince.

Bu da tam bir komedi. Teorik ve ideolojik sorunlarda Kürtlük Türklük olmaz.

Ayrıca yazımda eleştirilerde örnek aldıklarımın çoğu Kürt değildir de. (Rasim Ozan, Etyen Mahçupyan, Nabi Yağcı, Abbas Vali, Fikret Başkaya, Ali Bulaç vs. Kürt mü?)

Kaldı ki ben kişileri bile eleştirmedim, görüşleri eleştirdim, kişilerin görüşleri sadece bir örnek olarak oradadır. Yazım ortada.

Bakın ben sizin bu mektubunuzu da yayınlayacağım. Okuyucuların aklına, mantığına, sağ duyusuna güvenmek gerekir. Bırakın okuyucu kendi kafasına göre değerlendirsin.

Siz ise, tıpkı Türk devleti gibi, okuyucularınızı "mikroplardan" koruyorsunuz.

Aferim, Türk devletinden iyi şeyler öğrenmişsiniz.

Ve hala gerçek nedenleri ifade etmiş değilsiniz.

Dediğim gibi biçimsel itirazların ardında daima içeriksel itirazlar vardır.

Benim yazım biçimle değil içerikle uğraşıyordu.

Siz ise biçimsel itirazların ardına gizlenerek içeriğe ilişkin gerçek itirazlarınızı ifade etmiyor ve bir içerik üzerine tartışmayı gündemden kaçırıyorsunuz.

Bunun ise Kürtlük veya Türklükle değil, sınıflarla, ideolojiyle ilişkisi vardır.

Demir Küçükaydın


Demir Küçükaydın’ın Fırat Aydınkaya’ya Cevabı


Sayın Aydınkaya,

Şaşırdığınızı söylüyorsunuz.

Uslup ve aşağılama tonundaki” ifadelerimden söz ediyorsunuz.

Nasıl böyle söyleyebilirsiniz?

Ben sadece yapılanın nesnel anlamını ve sonuçlarını ifade ettim. İstenirse bunları olgu ve çıkarsama olarak tek tek tartışmaya hazırım.

Ama bana hiçbir kanıt gösterme zahmetine bile katlanmadan daha ağırları söylendi.

Ayrıca, Dipnot Yayın Kurulu’nun benim gibi “seviyesiz” sözler söylemeye ihtiyacı yoktur.

O elindeki yetkiyle yapar, konuşmaz.



Eylem en “seviyesiz” sözden bile bin kat daha seviyesizdir bu durumda.

*

Durum nedir?



Örneğin birisine canınızı emanet etmişsiniz, o kişi demiş ki, canını bana emanet edebilirsin, korkmana gerek yok. Sonra da sözüne güvenip canınızı, malınızı, ırzınızı emanet ettiğiniz kişi, sizi elindeki bıçakla arkanızdan hançerliyor.

Siz de “Bu yaptığınız arkadan vurmaktır, bu cinayettir, bu kalleşliktir” diye haykırıyorsunuz.

Elinizde hiçbir silah yok. Sadece sözünüz ve aşağılanmaktan, kandırılmaktan duyduğunuz öfke var.

Sizi sırtınızdan hançerleyen katiliniz, gayet nazik ve olgun bir ifadeyle “Sizin bu kadar seviyesiz olacağınızı düşünmemiştik, bizi hayal kırıklığına uğrattınız” diyor.

Siz durumun aynen böyle olduğunu görmüyor musunuz?

*

Tekrar izah edeyim o halde.



Benden yazı istemişsiniz; “sizinle çalışmak bizim onurdur” demişsiniz; yazımın bir Yayın Kurulu’nun onayını alması gerektiği yolunda en küçük bir imada bulunmamışsınız ve bu anlama gelecek hiçbir bilgi yok. Zaten bütün gelenekler ve adalet duygusu bunun aksine olduğundan benim de aklıma bile gelmiyor böyle bir eleme.

Bu sizin elinizdeki silahla beni vurmayacağınıza ve canımı, malımı koruyacağınıza dair bir söz anlamındadır. Ben de sizin sözünüze ve yerleşik geleneklere bakarak, bu benim sizin sözünüze güvenişim.

Siz elinizdeki yetkiyle, benden ısrarla istiyorsunuz ve ben bin bir işim ve sorunum içinde sadece politik bir dayanışma da göstermek için yazı yolluyorum.

Bu benim size canımı ve malımı, sizlerin sözünüze ve geleneklere dayanarak emanet etmemdir.

Ve siz yazımı seviyesiz bulduğunuz için yayınlamayacağınızı bildiriyorsunuz.

Bu bana, “sen seviyesiz bir insansın” diyerek hançeri saplamanızdır.

Ben size mektup yazarak bunun nesnel anlamını söylüyorum. “Sansürcülüktür bu yaptığınız,. Böyle davranırsanız kimse size değer vermez” diyorum.

Bu benim size “Bu yaptığınız kalleşliktir, arkadan vurmaktır, cinayettir” dememdir.

Siz elinizde kanlı hançeriniz, “Bu kadar seviyesiz olmayın, bizi hayal kırıklığına uğrattınız” diyorsunuz.

Bu da Yayın Kurulu’nun bana yolladığı mektuptur.

Siz de Yayın Kurulu ile aynı şeyi söylüyorsunuz. Bana “Ben hançeri saplayan değilim ama size hançer saplayanlara böyle davranmamalısınız” diyorsunuz.

Bu da son mektubunuzdur.

Olay budur. Olayın özünü bu imge anlatır.

Ve siz de bu özü anlamıyor veya anlamamakta ısrar ediyor veya Dipnot dergisi Yayın Kurulu ile ilişkilerinizi bozmamak için anlamıyormuş gibi yapıyorsunuz.

*

Kaldı ki bütün bunlar bir yana, sizin mektubunuzdan öğrendiğime göre, sizi bu yazı “en çok meşgul eden yazı”dır.



O zaman, normal sağlıklı insan sağduyusu, bir kişiyi bile düşündüren bir yazının idari bir kararla yayınlanmamasının fiilen sansür anlamına geleceğini bilir.

Sizi meşgul edenin başkalarını da meşgul etmesini niye engelliyorsunuz?

Bu sansürün ta kendisi değil midir?

Eğer yazı gerçekten berbat bir şeyse, zaten sizleri de meşgul etmezdi.

Kendi kendinizi çürütüyorsunuz.

*

Sayın Fırat, bu benim başıma ilk kez gelmiyor. Daha önce de çok geldi.



Yazılarımın içeriği ile baş edemeyenler her zaman biçimsel gerekçelerin ardına gizlenip tam da bu yaptığınız gibi defalarca yazılarımı yayınlamamak için her şeyi yapmışlardır.

Birkaç örnek vereyim.

Doksanlı yılların ortalarında Sosyalizmin Sorunları diye bir dergi çıkarmaya başlamıştık. Bu dergiye ben de herkes gibi eşit koşullarda ve eşit payda bir yazı yazıyordum.

Ama birinci sayıya yazdığım “Sosyalizmin Sorunları Üzerine Yazı Yazmanın Sorunları – Bilimsel Sosyalizmden Ütopik Sosyalizme” ve ikinci sayıya yazdığım “Enternasyonalizmin Sonu” adlı yazılar çıktığı sayılara damgasını vurduğu, diğer yazılar fiilen gölgede kaldığı için, yazarlar, isimlerinin ve yazılarının fiilen benim yazılarımın ve görüşlerimin yayılma ve tartışılmasına hizmet ettiğini gördüklerinden, daha sonra fiilen yazı yollamadılar ve dergi çıkamaz oldu.

Tabii Derginin bütün teknik pratik işlerini ben yaptığımdan ve gelen ve istenmiş yazıları bir kurul denetiminden geçirmek gibi bir durum olmadığından yazılarım sansür edilemedi. Ama yazarlar yazmayı fiilen boykot ederek derginin ve dolayısıyla yazılarımın yayınlanmasını olanaksız kıldılar. Elbette kimse bunu açıkça belirtmiş değildir.

Bir başka örnek.

Birkaç yıl önce “Tarihi Konuşuyoruz” diye bir sempozyum yapıldı. Önceden sempozyuma gönderilen bildirilerin vs. yayınlanacağı ilan edilmiş olmasına ve bütün diğer konuşmacılar kahve sohbeti havasında konuşmalarına, yazılı bir bildiri sunmamalarına ve iki tane yazılı bildiriyi sunan tek ben olmama rağmen, benim bildirilerim kitaba alınmadı.

O zaman da şimdi Dipnot Yayın Kurulu’nunkine benzer biçimsel gerekçeler getirilmişti.

Bir başka örnek.

Bundan iki yıl kadar önce “Kıvılcımlı Sempozyumu” yapıldı. Orada da önce sunulan bildirilerin yayınlanacağı söylenmişti. Ben de uğraşıp “Marksizm’de Yapı ve Özne Çelişkisi, Kıvılcımlı’nın Katkıları ve Eleştirisi” bildiri sundum ve yazılı olarak sundum.

Kitap yayınlanmaktan vaz geçildi.

Bir başka örnek.

Son yıllarda Marksizm üzerine konferanslar, sempozyumlar düzenleniyor. Bu konuda Türkiye ve dünyada neredeyse tek ve iddialı bir kitap yazan ben olmama rağmen, hiç birisine davet edilmediğim gibi yazdıklarım da yokmuş gibi davranılmakta ve konular öyle tartışılmaktadır.

Şu çok açıktır, ben Türkiye ve dünya sosyalist hareketinde ve toplum bilim alanında ayrı bir damarı sürdürüyor ve temsil etmeye çalışıyorum.

Bu damarın varlığı alışılmış ikilemleri, tartışma konularını ve biçimlerini, gündemleri boş düşürür ve onların nesnel anlamlarını gösterir.

Bu nedenle genellikle benden kimse yazı istemez.

Yazılarım gerek edebi olarak gerek içerik olarak hiç de kötü olmamasına rağmen kimse benden yazı istemez.

İstenirse yanlışlıkla yazı istenir ve yazım geldiğinde de ya biçimsel gerekçeler uydurulup, verilmiş sözler bile çiğnenerek yazılarım yayınlanmaz. Ortada böyle bir yetkinin olmadığı yerde de insanlar yazmaz olur veya hiçbir davet almam, yokmuşum gibi davranılır.

Aslında bu bakımdan bana yaptığınız beni şaşırtmadı, sadece görüşlerimi doğruladı.

Çünkü “yeni bir sosyal bilim” iddiasıyla çıkan bir dergi, eğer bir parça ciddi ise zaten, biricik sosyal bilimin kavramsal temellerinin Marksizm’de bulunduğunu; ancak bu temellerin eleştirel gelişimiyleyeni” denebilecek bir sosyal bilime varılabileceğini; dolayısıyla Marksizm’i içinde taşıyarak aşma dışında “yeni” veya eski bir “Sosyal Bilim”den söz edilemeyeceğini; benim yazdığım, “Marksizmin Marksist Eleştirisi” adlı kitabın iddiasının tam da bu olduğunu ve bunu yaptığını; bilimde ilerlemenin yani daha ilerisinin, ancak bu kitaptaki görüşlerin eleştirisi ve onların tartışılması ile olabileceğini bilir veya bilmelidir.

Dolayısıyla bu dergi, daha ilk çıkarken bu kitaptaki görüşlerle açıktan bir hesaplaşmayı göze aldığı takdirde onun “yeni sosyal bilim” iddiası ciddiye alınabilirdi.

Bütün bunlar olmadığına göre, dergiyi çıkaranların aslında piyasayı kaplamış yüzeysel yargılardan öteye gidemeyen burjuva ve liberal bir eğilimi ifade ettiği benim için bilinmez bir şey değildi.

Zaten ben bunları yazılarımda da açıkça yazarım. Onları okuyan otomatikman bu sonuçlara ulaşır.

Görüşlerimin sizler tarafından bilinmediğini bilmiyor değilim. Bilinse benden yazı istenmeyeceğini de biliyorum. Çünkü benim görüşlerim sizin görüşlerinizi ve kavramsal temellerinizi, paradigmalarınızı reddeder, onların açık veya fiili bir eleştirisidir.

Bu nedenle derginize, bir tür politik dayanışma olarak yazmaya önem verdim. Kürdistanlı aydınların bir çabası vardı ve egemen ulustan bir insan olarak, bu dergiye yazarak dayanışmamı göstermiş olurdum en azından.

Ama benden politik dayanışmanın yanı sıra ideolojik dayanışma ve bir suskunluk beklenemezdi. Benim geldiğim gelenekte, yani klasik, eleştirel, devrimci Marksizm geleneğinde, politik ittifak yapılanlara en sert ve acımasız eleştiriler yapılması gerekir.

Bu nedenle aman bu dergi bana sayfalarında yer vermiş, ona eleştirilerimi yazmayayım diyemezdim.

Keza benim görüşlerimi ve geldiğim geleneği bilen böyle davranacağımı ve davranmam gerektiğini de bilir.

Bütün bunlara rağmen, böylesine kendi sözünüzü çiğneyerek, hem de beni aşağılayan gerekçelerle bir sansür uygulamaya gideceğinizi gerçekten düşünmedim.

Fikirlerine katılmıyoruz, bu görüşlerin dergimizde yer almasını istemiyoruz, bir hata yapıp sizden yazı istemişiz, bizi anlayışla karşılayacağınızı umuyoruz” deseydiniz, bunu anlayabilirdim, bu da sansür ve kendi görüşlerine güvenmemek olmasına rağmen.

Ama “yazın kalitesiz, okuyucularımızı böyle bir seviyesizlikten kurtarmak için yayınlamadık” gibi bir gerekçe, gerçekten en ağır küfürlerden bile daha aşağılayıcıdır.

Benim için bu gerekçenin ardında içeriksel itirazlar olduğu çok açıktır.

Seviyesizlik mi?

Derginizde çok daha kötü ve değersiz yazıları büyük bir onur gibi yayınladığınızı siz benden iyi bilirsiniz.

*

Eskiden Kürdistan’da insanların evine sığının düşmanlarını bile evinde olduğu sürece korudukları ve doyurduklarından söz eden hikayeler anlatılırdı.



Belki de hala bu tür bir geleneğin izlerinin kaldığı zannıyla gerçekten böyle bir sözden dönme ve sansür beklemiyordum.

*

Sanırım sansürün ne olduğu konusunda çok farklı anlayışlarımız var.



Çünkü “ayrıca dönüp yazınızı bir de sansür memuru olarak okudum. Ama samimiyetime inanın, sansür kapsamına girebilecek bir konuyu göremedim. Bu nedenle sansür derken neyi kastettiğinizi pek anlamadım” diye yazıyorsunuz.

Doğrusu, “sansür memuru olarak okumak” nasıl oluyor ben de bunu anlamadım.

Ben Marks’ın sansür üzerine daha henüz gençken yazdıklarındaki gibi bir sansür anlayışına sahibim.

Siz sanıyor muzunuz ki “sansür memurları” sansür yaptıklarını düşünerek okurlar?

Onlar da, tıpkı Dipnot Yayın Kurulu’nun okuyucularını seviyesizliklerden ve kötü fikirlerden korurken yaptıkları gibi, ulusu veya halkı veya çocukları veya genel ahlakı veya başka bir şeyi korumak için yazıların, resimlerin, müziklerin, filmlerin vs. yayınını ve yayılmasını engellerler.

Sansür başka ne olabilir?

Siz sansürü Hukuki bir kavram olarak anlıyorsunuz belki de?

Açıklayamıyorum “sansür memuru” olarak okumanın nasıl bir şey olduğunu.



Fikre fikirle değil, idari kararlarla karşı çıkmak ve onların yayılmasını veya yayınlanmasını engellemektir sansür.

*

Siz bizzat sizin yazı istediğinizden, bu durumda eleme hakkınız olmadığından, bunu bana bildirmediğinizden, derginizdeki yazarları eleştirdiğim için, yazım berbat bile olsa yanlış anlamayı engellemek için yayınlamanız gerektiğinden, daha nice berbat yazıları yayınladığınızdan ve daha onlarca gerekçeden hareketle buna karşı çıkmanız ve gerekirse o yayın kurulundan istifa etmeniz gerekirdi.

Alma siz onlarla dayanışmayı tercih ediyorsunuz.

Politik olarak dayanışmayı anlarım ama teorik sorunlarda, metodolojik sorunlarda dayanışma olmaz.

Siz benimle ilişkinizin biçimi nedeniyle, yani benden yazıyı isteyen siz olduğunuz için, bu zaten peşinen bir eleme anlamına geldiği için, Yayın Kurulu’nun yazımı yayınlanabilir ya da yayınlanamaz bulma hakkı olmadığını gerçeğini es geçiyorsunuz ve tavrınızı ne bana ne de Yayın Kurulu’na karşı buradan hareketle belirlemiyorsunuz.

Elbette her derginin kendisine yayınlama dileğiyle gelen yazıları biçimsel ve içerik olarak bir elemeden geçirme hakkı vardır. Ama bir yazardan belli biçimsel (Sayfa sayısı örneğin) kriterlerle bir yazı istendiği zaman, o artık Yayın Kurulu’nun istediği bir yazıdır, onun tekrar yayınlanıp yayınlanmaması görüşülmez. Çünkü o insan, zamanını, enerjisini verecek, önceliklerini değiştirecektir. Bu nedenle böyle yazı istenirken kimden ne istendiğinin iyi bilinmesi gerekir.

*

Bana yazılan mektupta, görüşlerimin bilindiği ve öyle yazı istendiği belirtiliyor. Yani böyle yazı yazacağım önceden biliniyordu demektir bu.



Çünkü yazının polemik biçiminden, içindeki görüşlere kadar, her şey benim yazılarımda vardır ve savunulur.

Bütün bunlar bilinerek benden yazı istenmiş demektir ve ben de bilinerek istendiğini kabul ederek yazarım ve yazdım.



Görüşlerimi bilerek yazı istediğinizi deklare ettiğinize ve ben bu yazımdaki bütün görüşleri ve biçimleri daha önce de savunup uyguladığıma göre, benden yazı isteyip de yayınlamayı reddetmek benle alay etmektir.

*

Siz hukukçusunuz, benden daha iyi bilirsiniz. Hukukta “reddi hâkim” diye bir şey vardır. Hâkimin tarafsız olamayacağına dair deliller varsa, reddi hâkim talibinde bulunulur veya bizzat hâkim çekilir bazen.



Ben dergiyi ve onun yayın kurulundakilerin kullandıkları kavramları ve anlayışları, ideolojik eğilimleri eleştiren bir yazı yazmışım, bırakalım her şeyi bir yana. Yazının hedefi olan insanların, bu yazıyı yayınlayıp yayınlamamaya karar verme yönünde bir hakkı bile yoktur olağan adalet anlayışı içinde. Çünkü tarafsız olmaları zordur. Tıpkı örneğin çocuğunu dövdüğünüz bir yargıcın sizi tarafsız yargılayamayacağı gibi. Normal olarak bu durumda yargıcın yargıçlıktan kendisi çekilmesi gerekir.

Yani diyelim ki benim yazım içerikçe saçma ve biçimce berbat.

Ama bu durumda bile, bir parça kendisine ve başkalarına saygısı olan bir Yayın Kurulu’nun “bizim görüşlerimizi ve çıkardığımız dergiyi eleştiren bir yazı karşısında biz objektif ve tarafsız olamayabiliriz” diyerek bu konuda karar almasının yanlış olduğunu söylemesi gerekirdi.

Bırakalım bütün diğer yanları bir yana bu kadarcık bile adalet duygusu yok.

*

Sayın Aydınkaya,



Bana “Fakat bu konuda eğer yenilir yutulur sözler yazmadan önce talep etseydiniz daha ayrıntılı bir maille size bilgi verebilirdik.” diye yazıyorsunuz.

Birincisi, “yenilir yutulur” olmayan davranışın bana karşı yapıldığını anlamak ve kabul etmek istemiyorsunuz.

Ayrıca ben niye sizden açıklama talep edecekmişim ki?

Böyle bir talebin kendisi, sizlerin benim yazımı yayınlamaya karar verme hakkınız olduğunu kabul anlamına gelir benim için. Ben bunu kabul etmiyorum.

Ne gelenekler, ne benden yazı istenmiş olması, ne yazımın içeriği bunun doğru olduğu anlamına gelmez.

Ayrıca, eğer birisinin doğru dürüst açıklama yapması gerekiyorsa, benim tepkimden önce yapması gereken sizdiniz.

Ayrıca “Yayın Kurulu size bilgi verecektir” diyorsunuz.

Verdikleri bilgi ortada: “Çapsız ve bayağı bir yazı, okuyucularımızı böyle bir bayağılık düzeyinden korumak için” yayınlamadık diyor özetle.

Bu mu doğru dürüst açıklama?

Bu tabii sizce seviyeli mi oluyor yani şimdi?

Allah beni böyle seviyeden korusun.

*

Teşhir” konusuna gelince.



Bu sosyalistlerin dilinde, yapılan bir haksızlığın duyurulması anlamına gelir.

Tabii eski gelenekler unutulduğu için, “Teşhir” sözünden teşhircilik gibi çağrışımları olabilir yeni kuşakların. Ama ben yanlış anlaşılma bahasına eski terminolojiyi bir provakasyon, unutulmaya karşı bir direniş olarak sürdürüyorum. Bunu da zaten yazılarımda ve yaptıklarımda saçıkça da ifade ediyor ve savunuyorum.

*

Ben sizden açık bir direnişe girmenizi, gereğinde protesto edip çekilmenizi, beklerdim Yayın Kurulu’nun bu davranışları karşısında.



Siz ise, Yayın Kurulu ile dayanışma gösterip belki kapalı kapılar ardında buna karşı eleştiri gibi bir çizgiye girdiniz.

Beni böyle düşünmeye iten bizzat sizin ve Yayın Kurulu’nun mektupları arasındaki farktır.

Böyle davranarak kendinize de kötülük ettiniz, ayrıca Yayın Kuruluna da.

Belki sağlam dursaydınız, Yayın Kurulu’nun kendi yanlışları üzerine düşünmesini sağlayamasanız bile bir yanlış yapıp onunla bütünleşmesini ve böylece çürüyen bir sürece girmesini engelleyebilir, onlara iyilik yapmış olurdunuz.

Ben sizlere iyilik yaptığımı düşünüyorum böyle davranarak.

Maalesef sizin yapmadığınızın yükünü de ben sırtlamak zorunda kaldım.

*

Özetle, biçimsel itirazların ardında öze ilişkin itirazlar vardır.



Yayın kurulu aslında benim yazımı içeriği, dünyaya bakışı vs. onu rahatsız ettiği için yayınlamadı.

Bunu açıktan söyleyecek cesaret ve olgunluğa sahip değildi.

Ayrıca bu benimle açıktan bir teorik çatışmayı davet ederdi.

Bu ise tam da istenmeyen şeydi. Çünkü savaşın kuralıdır, düşmanla onun istediği koşullarda savaşmayı kabul etmemek.

Teorik tartışma alanı hem benim tezlerimi gündeme taşımış olurdu, hem de bu tezleri eleştirmek zordu.

Bu durumda, savaşı eldeki idari yetkilerle sürdürüp, eleştiri silahını kullanmak yerine silahların eleştirisi yapılarak, yazım yayınlanmadı.

Bunun gerekçeleri de biçimsel gerekçeler olarak açıklandı.

Ama bizzat bütün bu davranışlar, tezlerimin doğru olduğunu göstermektedir.

Bugünkü gerici ideolojik iklim ve Türkiye’deki liberallerde ifadesini bulan kavramlar, hem Kürt hareketi içindeki liberal burjuvalarda hem de Beşikçi gibi gerici bir milliyetçilik anlayışına sahip olanlarda çok büyük bir yankı bulmakta, bu ideolojik ve politik savrulmalara yol açmaktadır.

İlk savrulma ABD’nin Irak işgali ve Güney Kürdistan’a koruma ve yüksek petrol gelirleri akıtarak sağladığı koşullar sonucu ortaya çıkmış, o zamanki savrulma PKK’nın yönetici kadrolarından önemli bir bölümünün ayrılması gibi sonuçlara yol açmıştı.

Ancak ABD’nin başarılı olamaması bu savrulmayı durdurdu.

Şimdi AKP kimi “Kürt Açılımları” ile ve Liberallerin ideolojik desteğiyle Özgürlük Hareketi’nin radikal demokrat kanadını yine tecrit etmeye çalışıyor. Aslında Kürt Liberalleri ve “ilkel milliyetçi”lerinin gönlü liberallerin yanında.

Benim yazım bu ittifakın metodolojik kökenlerini açıklamaya yönelikti. O zıt gibi görünenlerin, yani liberallerin ve gerici milliyetçilerin hem sınıfsal hem de derindeki metodolojik ortaklığını ve yakınlığını açığa çıkarmaya yönelikti. Bu tehlikeye dikkati çekiyordu.

Bu tezleri geliştiren yazıya karşı yapılanlar hem yazının doğruluğunu kanıtlamaktadır, hem de savrulmanın çapını ve tehlikenin büyüklüğünü.

Olay budur.

Sınıflar savaşında birinden olmayan diğerinden yana olur otomatikman.

Burada ideoloji ve metodoloji düzeyinde yürüyen savaşta siz hangisinden yanasınız?

*

Şu satırlarınız olayın vahametini hiç kavramadığınızı gösteriyor?



Sonuç olarak yazı yayımlanır veya yayımlanmaz, bu ayrı bir mesele. Kaldı ki yaşam sadece yazılardan ibaret değil. Benim için şahsen yazı kadar yazı sahibinin bazı durumlardaki tavırları da önemlidir. Bu anlamda sizi dost olarak bilen kişilere karşı takındığınız düşmanca tavra ve aşağılayıcı ifade tonuna hayret ettiğimi belirterek bitireyim.”

Sorun bir yazı yayınlama ve yayınlamam sorunu mu?

Ben bütün hayatını sosyalizm mücadelesine vermiş bir insanım.

O sizin “yayınlamama” diye basitleştirip önemsemediğiniz davranış, benim savunduğum fikirlere karşı fiziki bir müdahale, bir suikasttır.

Eğer suikast yapmak dostluğun nişanesiyse, benim onları şimdi adlandırdığım suikastçı sıfatını da onlara karşı dostluğumun bir nişanesi, olarak kabul edebilirler ve etmeliler.

Ben de sizin gibi, sizleri dost olarak biliyorum ve dostum olduğunuzu düşündüğüm için, yaptığınız cinayettir, suikasttır, sansürcülüktür, kendinizi rezil etmektir diyorum.

Bunu niye düşmanlık olarak algılıyorsunuz ki?

Sırtından hançerlemek düşmanlık değilse, “bu yapılan sırttan hançerlemektir” demek niye düşmanlık olsun?

*

Lütfen bu çelişkileri görmezden gelmeyin ve bu sansürcülüğü protesto edip Yayın Kurulu’nun karşısında tavır alın.



Bu davranışlarla uzlaşmak bir süre sonra uzlaşılan davranışları savunmakla sonuçlanır.

Selam ve saygılarımla

Demir Küçükaydın

13 Kasım 2010 Cumartesi



Yüklə 410,06 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin