İsmail arabaci kiMDİR


TÜRK DİLİNİN FARKLILAŞMASI



Yüklə 2,91 Mb.
səhifə3/59
tarix31.10.2017
ölçüsü2,91 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   59

TÜRK DİLİNİN FARKLILAŞMASI

İlk önce ülkemizi de yakından ilgilendiren bazı dil ailelerini görelim.


ALTAY DİL AİLESİ

1. Türk 2. Moğol 3. Tunguz (Doğu Sibiryalılar)


TÜRK DİL GRUPLARI

A. Kıpçak Grubu B. Sibir Grubu C. Çuvaş Grubu D. Kaşgar (Çağatay) Grubu

1. Kazak 1. Yakut 1. Çuvaş 1. Uygur

2. Kırgız 2. Dolgan 2. Özbek

3. Karakalpak 3. Şor

4. Altay 4. Hakas

5. Tatar 5. Tuva

6. Başkurt 6. Karagas E. Oğuz (Türkmen) Grubu

7. Nogay 1. Türkmen

8. Kumuk 2. Azerbaycan

9. Karaçay-Balkar 3. Kaşgay

4. Kerkük

5. Anadolu

6. Gagauz



7. Kırım Tatarı
SLAV DİL GRUPLARI

A. Doğu Grubu B. Batı Grubu C. Güney Grubu

1. Rus 1. Polonya (Leh) 1. Bulgar-Makedon

2. Belarus 2. Çek a. Bulgar

3. Ukrain 3. Slovak b. Makedon

2. Sırp-Hırvat

a. Sırp-Karadağ

b. Hırvat

c. Boşnak

3. Sloven


KAFKASYA (YAFET) DİL AİLESİ

A. Kuzeybatı Grubu B. Kuzeydoğu Grubu C. Güney Grubu

1. Abhaz-Abaza 1. Nah 1. Gürcü

2. Ubıh a. Çeçen 2. Svan



3. Çerkes (Adiğey) b. İnguş 3. Zan

a. Kabardey 2. Dağistan a. Megrel

b. Şapsığ a. Avar b. Laz

c. Besleney b. Dargin

d. Bijeduğ c. Lezgi

e. Jane d. Lak

f. Natuhay e. Tabasaran

g. Hatukay f. Rutul

g. Agul

h. Tsahur



i. vb…

Türkiye'deki Türkologlar lehçe terimini yeğleyerek "Türk Lehçeleri" sözünü kullanıyorlar. Türk olmayan Türkologlar ise "Türk dilleri" terimi üstünde ısrar etmektedirler. Biz Türkiye'de kendi konuşma ve yazı dilimiz için çekinmeden sadece "dil" terimini kullanırken, dışarıda da Türkiye Türkçesini "Türk dili" (Turkish language) diye sunuyoruz. Ancak, bir Azeri, bir Özbek veya bir Tatar kendi ana dili için "Azeri dili", "Özbek dili" veya "Tatar dili" terimine başvurdu mu, "Yok, bu yanlıştır, Azeri dili yok, Azeri Türk lehçesi var!" diye ısrar ediyoruz. Bu ise, ister istemez Türkiye dışındaki Türk boylarının arasında bizim biraz "üstünlük" tasarladığımız kanısını yaygınlaştırıyor. Sanki, bizimkisi "Türk dili"de, onlarınki "bizim birer lehçemiz" gibi! Ben Türk dil gruplarının bir DİL olarak tarihte yer almaya başladığı kanısındayım. Çünkü aynı dili konuşan insanların birbirlerini çok rahatlıkla anlaması gerekmektedir. Kıpçak dil grubu veya Sibirya dil grubundan bir lehçeyi konuşan birisini kesinlikle Anadolu’da yaşayan birisi anlamaz. Kaşgar dil grubundan bir lehçeyi konuşan birisini ise Anadolu’daki kimse kendini biraz fazla zorlarsa ancak anlayabilir. Oğuz dil grubu lehçelerini konuşan insanlar birbirlerini çok rahatlıkla anlayabilirler. Türk dünyasında ortak dil tezini savunanlar bence bir ütopyayı savunuyorlar gibi. Kırgızistan’ın bir köyünde yaşayan ile Anadolu’nun bir köyünde yaşayan insanları zorlama ile nasıl birbiriyle anlaştırabileceksiniz. Ama Oğuz Türklerinin tamamen ortak bir dil altında buluşması mümkün olabilir. Çünkü Oğuz Türklerinin birbirine yakın coğrafyalarda yaşıyor olması aradaki bağların kopmamasına ve kültür farklılığına yol açmamıştır. Türkmenistan, Azerbaycan ve Türkiye’de aynı Türkmen boyları yaşamaktadır. Ben şuna eminim, İstanbul Türkçesi bir imparatorluk mirası olduğu için, yapısında öztürkçe kelimeleri çok ihtiva etmiyor olabilir fakat Anadolu’nun ücra bir köşesindeki köyde yaşayan bir Türk, Azerbaycan ve Türkmenistan’daki bir Türk’le çok rahat anlaşabilir. Bizim şu anda köylü şivesi diye küçümsediğimiz şivedeki kelimeleri, Azerbaycanlı ve Türkmenistanlı Türkler kullanmaktalar.

Zaten yukarıdaki dil aile şemalarına bakarsanız ‘Türk’ ile ‘Slav’ kelimelerinin aynı şablona oturduğunu göreceksiniz. Ruslar, Polonyalılar ve Hırvatlar ayrı millet oluyor da; Kazaklar, Yakutlar, Uygurlar ve Oğuzlar (Türkmenler) ayrı millet olamaz mı? Bence olaylara objektif bakmak gerek.Büyük Türk milletinden ortak paydadan geliyoruz ama tarihsel olaylar ve uzak coğrafyalar aynı dilin giderek farklılaşmasını doğurmuştur. Kimse zamanı geriye döndüremez. Biz 80 yılda Güneydoğu Anadolu’ya İstanbul Türkçesini öğretemedik.

Türk dilinin tarihsel ayrılığı kısaca şöyle olmuştur.Türklerin Anadolu'daki sosyo-politik etkinliği özellikle 13. yüzyılda artmaya başlamasından sonra burada ortaya çıkan yazı dili Orta Asya ve İdil-Ural bölgelerindeki Doğu Türkçesi yazı dili geleneğinden koparak ayrı ve bağımsız bir yazı dili olarak gelişmeye başladı ve bu edebi dilde elbette Anadolu’daki Oğuz Türkçesi şivelerinin yani konuşma dilinin özellikleri etkin rol oynadı. Böylece, 13. yüzyıla kadar Türk boylarının birbirinden farklı konuşma dillerinin üzerinde ortak bir yazı dili durumunda olan Ortak Türk yazı dili, Anadolu'daki bu gelişmeyle Doğu Yazı Dili ve Batı Yazı Dili olarak ikiye parçalandı. Eğer Osmanlı Devletindeki resmi yazı dili, Anadolu'daki Oğuz konuşma dili özelliklerine değil de, Orta Asyadan gelen Ortak Türk Yazı Dili geleneğine dayanarak sürseydi, Türk yazı dilinin tarihi gelişimi elbette başka bir boyutta olacaktı. Anadolu'daki yeni yazı dili de daha sonraları, özellikle 18. yüzyılda birbirinden oldukça farklı iki yazı dili, yani biri Osmanlı devletindeki Türkiye Türkçesi ile öbürü Azerbaycan'daki hanlıklarda gelişen Azerice yazı dili olarak olarak ayrılmaya başlar. Bunda elbette İran'daki Safeviler Türk Devleti ile Osmanlı Devleti arasındaki Sünni-şii mezhep farklılığı nedeniyle ortaya çıkan siyasi çekişmelerle, uzun savaşlar ve Kuzey Azerbaycan'daki küçük hanlıklardaki sosyo-politik gelişmeler etkin olmuştur. İstanbul’un fethi ile Osmanlı bir imparatorluk olmuş ve bununla birlikte Türkçe’ye gereken önem verilmemiş, Türkler devlet işlerinde yüksek mevkilere getirilmemiştir. Osmanlı imparatorluğunda sadrazamlığa gelen en son Türk, Fatih Sultan Mehmet zamanında Çandarlı Halil Paşa olmuştur. Daha sonra devletin yüksek kademelerine devşirmeler getirilmiştir.

Moskova'nın resmi dil siyaseti Türk dilinin eski SSCB'deki çeşitli kollarının son 70 yıl içindeki gelişmelerinde etkin rol oynayan inkar edilemez sosyo-politik bir olgudur. Orta Asya'daki aydınlar çar sömürgeciliğinden kurtularak Sovyet rejiminden önce orada arzu ettikleri bir Türkistan devletini kurabilselerdi, kısa bir süre içinde bir Türkistan Türkçesi veya bir Türkistan Türk yazı dili ortaya çıkmış olur ve bunun sonucunda bugünkü Kazakça, Karakalpakça, Kırgızca, Özbekçe ve Türkmence bu Türkistan Türk yazı dilinin birer şivesi durumunda kalırdı. Yani Orta Asyada tek ve güçlü bir Türkistan devletinin var olması, bugünkü Türkoloji bilgilerini altüst etmeye yeterli olurdu. Aynı şekilde, 1920'lerde Türkiye ile Azerbaycan birleşerek tek bir devlet kursalardı, Azerice artık bir yazı dili değil, Türkiye'nin şivesi durumunda olacaktı.

Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuzlar İran'ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu'ya gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye'nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu sahalarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan'da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu asırlarda yazı dili henüz standartlaşmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul şivesi esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran'la birlikte bir başka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin şekilde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de şairidir. 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.



Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Bunun bir tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı idaresinde bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili Osmanlı Türkçesi idi.13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili hâlinde gelişen Doğu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle temasta olmuşlardır. Çağatay sahası eserleri, özellikle Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuştur.

1552'de Kazan'ın düşmesiyle başlayan Rus yayılması 1885'te Batı Türkistan'ın işgaliyle tamamlanmıştır. Doğu Türkistan 1760'larda Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde bağımsız olan Türkler sadece Osmanlı Türkleriydi.19. yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir süreç başlar. Kazan Üniversitesinde hocalık yapan müsteşrik ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuşma dilinin ayrı bir yazı dili hâline gelmesi gerektiği görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya başlar. Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan'da okuyan Kazak aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun bazı yazar ve şairleri, ortak olan Çağatay yazı dili yerine kendi konuşma dillerini yazı dili hâline getirmeye çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve Kazak yazı dillerinin ilk eserleri verilmeye başlar. İlminski'ye karşılık Gaspıralı İsmail, 1884'te Bahçesaray'da (Kırım) çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının her tarafında açtırdığı usûl-i cedit okulları vasıtasıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk dünyasının sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesinde birleştirilmesini ister. Rusya'da Meşrutiyetin ilân edildiği 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili konusu sıkı bir şekilde tartışılır. Gaspıralı İsmail'in tesirinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik fikrini savunurlar ve buna uygun eserler verirler. İlminski'nin fikirleri ise başka müsteşrikler ve Çarlık memurları tarafından yayılmaya çalışılır. İlminski gibi bir papaz ve müsteşrik olan Nikolay Ostroumov 1870'ten 1918'e kadar Türkistan Vilâyetinin Gazeti'ni çıkararak bu gazete vasıtasıyla İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı dili hâline getirmeye çalışır. 1888-1902 arasında çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908 arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete de Çar idaresince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaşmanın zorluğu yüzünden bugüne kadar ciddî şekilde araştırılmış değildir. Ancak 1917'deki Bolşevik ihtilâlinden sonra serbest tartışma ortamı yok edilmiş, İlminski ve Ostroumov'un fikirleri zorla uygulanarak her Türk boyunun konuşma dili ayrı yazı dili hâline getirilmiştir. Bu süreç Sovyetler Birliği'nde 1930'larda tamamlanmıştır. Çin idaresindeki Doğu Türkistan'da ise Uygurca, Çağatay yazı dilinin devamı olarak sürerken 1949'daki komünist idareden sonra mahallîleştirilmiştir. Alfabe değişiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluşturularak farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış bulunmaktadır: 1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi, 3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Balkar Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi, 8) Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi, 10) Başkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15) Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi, 18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (Yakut) Türkçesi, 20) Çuvaş Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluşturma fikrini bırakmış değildir. Tataristan Cumhuriyeti dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney Sibirya'daki Şorların ağızları bazı fonlar ve yardımlar yoluyla yazı dili hâline getirilmeye çalışılmaktadır.

Sosyo-politik nedenlerle Türk dillerinin farklılaşmasının tarihi 600-700 yıl öncesine dayanmaktadır. Gerçi son 100 yüzyılda farklılık belirginleşmiştir ama realite olarak Oğuz (Türkmen) Türk dil grubundan başka bir Türk dil grubunu anlamamızın imkanı kalmamıştır. Türkmenistan’dan gelen Türkmenler sırasıyla Azerbaycan’ı ve Anadolu’yu Türk yurdu yapmışlar ve dillerini bırakmışlardır. Kırgızca ile Anadolu Türkçesinin arasındaki fark abartmasız aynı dil grubu içinde olan İngilizce ile Almanca gibidir. Türk dil grupları farklı olarak gelişmeye devam etmekte ve bu dil gruplarını konuşanlar da fiziki ve kültürel açıdan farklı milletler olma olgusunda yaşamlarını sürdürmektedirler. Fakat herkes ortak tarihlerinin bilincindedir.

Türklerde dil farklılığının oluşmasında din faktörünün de etkisini göz ardı edemeyiz. Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonra Türk diline hızla Arapça kelimeler ve İran coğrafyasından geçen Türklerin dillerine de ayrıca Farsça kelimeler girmiştir. Müslümanlığı hayatlarında daha ön plana alan Kaşgar ve Oğuz Türklerinin dillerinin bu bağlamda birbirlerine daha yakın olması anlaşılabilirdir. Kıpçak Türklerinin, Altay Türkleri hariç hepsi müslümandır. Altay Türkleri şamanisttir. Sibirya Türkleri tamamen şamanisttir. Çuvaş Türkleri hristiyandır. Kaşgar Türkleri müslümandır. Oğuz Türklerinin, Gagauz Türkleri hariç hepsi müslümandır. Gagauz Türkleri hristiyandır. Uzak coğrafyalarda yaşayıp da din farklılaşması yaşayan Türklerin dillerinin de farklılaşmasından doğal bir şey olamayacaktır.

Kaynak: Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN. Tarihten Geleceğe Türk Dili. www.tdk.gov.tr.



BALKANLARI ANLAMAK

Bitmek Bilmeyen Kavgaların Kaynağı

Balkan yarımadası, bir coğrafya parçası olarak adını dahi Türkçeden almış, Türk kültürüne tarih boyunca beşik olmuş, Türk, Slav ve Germen kültürlerinin dönem dönem hâkimiyet mücadelelerine sahne olmuş, dünyanın hem en güzel, hem de en hassas bölgesidir. Balkan tarihi bilinen Türk tarihi kadar eskidir ve Hunlardan itibaren çeşitli Kıpçak Türk boylarının yanı sıra Oğuz Türk boylarının da değişik zaman dilimlerinde bölgeye yerleşmeleri ve kültür katmanları oluşturmaları ile belirlenmiş bir tarihtir. Hun, Bulgar (=Belgur=Beşogur), Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak, Oğuz-Türkmen boyları hemen sayılacak isimlerdir.



Bunun yanı sıra Balkanlarda otokton halkların bulunmadığı da bilimsel araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Yunanlıların ataları sayılan birbirinden tamamen farklı Dor, Aka, İyon, Frig, Trak, Miken gibi kavimlerin de değişik zaman dilimlerinde Mora Yarımadasına geldikleri, buradan Girit ve diğer Ege adalarına yerleştikleri bugün bilinmektedir. Diğer bir Balkan halkı olan Arnavutların (Alban) kavimler göçü sırasında Kafkasya'dan bölgeye göç ederek yerleşmiş İliryalılar tezi genelde kabul edilmektedir. Slavlar ve Slavların türevi sayılan Sırp, Hırvat, Sloven, Boşnak, Karadağlı gibi halklar da bölgeye kuzeyden, Moskova ve civarındaki ormanlık, bataklık bölgelerden göç ederek gelmiş ve yerleşmişlerdir. Romanyalılar, Roma İmparatorluğu kalıntısı Latin kültür grubuna dâhil bir halktır. Bugünkü Bulgarlar ve Makedonlar ise Büyük Türk Bulgar Kağanlığının halklarının güneye, bugünkü Bulgaristan ve Makedonya'ya göç etmiş ve Slav kültürü ile karışarak ve kırılarak oluşmuş yeni birer halktırlar.

Balkanlar'ı anlayabilmek için bölgedeki Türk-İslam tarihinin yanısıra, bölgenin stratejik ve coğrafi önemi üzerinde de durmak gerekir. Büyük bölümü dağlık ve kayalık olan, derin vadilerle parçalanmış ve sık bitki örtüleriyle kaplı Balkanlar'da coğrafi yapının bir sonucu olarak iletişim ve ulaşım her zaman zorlukla sağlanmıştır. ("Balkan" kelimesi de, "dağlık bölge" anlamına gelir.) Ulaşım ve iletişimin zayıflığı ise, birbirlerine komşu olarak yaşamalarına rağmen, kültürel yönden birbirinden çok uzak, hatta birbirine düşman halklar meydana getirmiştir. Etnik farklılıklara, kültürel farklılıklar da eklenince düşmanlıklar daha da artmış, Balkanlar istikrarsızlığa açık bir bölge haline gelmiştir. Balkanlar'da, asırlar boyunca yüzlerce devletin kurulmasının ve yüzlercesinin yok olmasının en önemli nedenlerinden biri farklılıkları düşmanlığa çeviren bu tutucu ve içine kapalı Balkan kültürüdür. Çatışmaların alevlenmesinin altında yatan neden ise, bağımsızlığını ilan eden ülkelerde birbirine düşman ve birarada yaşamak istemeyen azınlıkların yer almaları olmuştur. Balkanlar'daki hiçbir devlet, etnik ve dini yönden homojen değildir. Bu karmaşık durumu şöyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dağılım haritası arasında büyük uyumsuzluklar vardır. Hemen hiçbir etnik grup -Karadağlılar ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatısı altında yaşamamaktadır. Örneğin Arnavutluk'un siyasi sınırları ile Arnavutların yaşadıkları bölgelerin "çakışma" oranı yaklaşık %50'dir. Arnavutların neredeyse yarıdan fazlası Arnavutluk dışında, Kosova ve Makedonya'da yaşarlar. Benzer bir biçimde Sırplar ile Sırbistan arasında da büyük bir uyuşmazlık vardır. 10 milyonu aşan nüfusları ile Balkanlar'ın en büyük etnik gruplarından biri olan Sırplar, Sırbistan'ın dışında iki ülkede daha yaşarlar: Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sırbistan toprakları içinde yaşayan insanların %20'den fazlası Sırp değildir; bunlar kendilerini Sırplarla "can düşmanı" olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki Slav Müslümanları(Boşnaklar)dır. Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle karşılaşırız. Bulgaristan'da Türkler ve Pomaklar nüfusun %15'ini oluşturur. Makedonya nüfusunun %65'i Makedonlardan oluşur, ülkede %25 dolayında Arnavut, %5 Türk ve daha başka azınlıklar yaşamaktadır. Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde 150 bin kadar Türk, ayrıca kuzey bölgelerinde Slav Makedon azınlık yaşar. Bosna-Hersek'te nüfusun %45'i Müslüman, %33’ü Sırp, %17'si ise Hırvat'tır. Elbette bir ülke içinde farklı etnik ya da dini grupların yaşaması bir sorun değildir. Bu tür mozaikler, teorik olarak, "çok etnisiteli, çok kültürlü" bir devlet düzeni ve "bir arada yaşama"ya dayalı toplumsal bir formül içinde yaşatılabilirler, tıpkı Osmanlı da olduğu gibi. Ancak ne yazık ki Balkanlar'daki devletlerin aşırı milliyetçi yaklaşımları, katı ideolojik uygulamaları bu formülü gerçekleştirilemez hale getirir. Bölgedeki devletlerin önemli bir bölümü -ki başlarında Sırbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik ve dini toplum oluşturma amacındadırlar. Bu, kimi zaman Sırbistan örneğinde olduğu gibi "etnik temizlik" çabalarına, kimi zaman da Yunanistan örneğinde olduğu gibi zoraki asimilasyon politikalarına yol açmaktadır. Bu ülkelerin söz konusu baskıcı politikalarında ısrarcı olduklarını ise yıllardır süregelen acı tecrübelerden sonra artık öğrenmiş bulunuyoruz.

Edirne'nin Gerisinde Bıraktıklarımız...

Balkanlar'ın bu karmaşık haritasının çok ilginç bir yönü ise, Türkiye'den Adriyatik'e kadar uzanan bir Türk-İslam kuşağı barındırmasıdır.







Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan Savaşlarından önceki sınırları
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan Savaşlarından sonraki sınırları

1. Avusturya Macaristan İmparatorluğu, 2. Bosna Hersek, 3. Sırbistan, 4. Romanya, 5. Rusya, 6. Karadeniz, 7. Osmanlı İmparatorluğu, 8. Ege Denizi, 9. Akdeniz, 10. Yunanistan, 11. Makedonya, 12. Arnavutluk, 13. Karadeniz, 14. İtalya, 15. Bulgaristan

I. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı'ya karşı birleşen Balkan devletleri, II. Dünya Savaşı'nda Alman ve İtalyan ordularının işgaline uğrayacaklardı.



Önce geçmişe bir göz atalım. 1912'deki Balkan Savaşı'na dek İstanbul'dan yola çıkıp Adriyatik Denizi'ne kadar Devlet-i Ali Osmaniye'nin sınırları içerisinde ilerlemek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk ve hatta bugünkü Yugoslavya'nın sınırları dahilinde kalan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altında idi. Selanik, Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci büyük kenti idi. Dahası, söz konusu Rumeli toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğunu Türkler ve Müslümanlar oluşturuyordu. Batı Trakya ve Makedonya'da zamanında Anadolu'dan göçmüş olan Türkler, Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan bir Türk-İslami halk, çoğunluğu oluşturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya'da yaşayan Arnavutlar da İslam dinini kabul etmeleri nedeniyle Devlet-i Ali'nin "has" tebasından sayılıyordu.

Bu Osmanlı mirasının Balkanlar'da nasıl hala ayakta olduğunu görmek içinse, İstanbul'dan çıkıp Bosna-Hersek'in kuzeybatı ucundaki Bihaç'a bir yolculuk yapmak yeter. Türkiye sınırlarından çıkıp Yunanistan'a girdiğinizde, Türk azınlığın yaşadığı Batı Trakya toprakları üzerinde ilerlersiniz. Burada yaklaşık 120.000 Türk ve 30.000 Pomak soydaşımız vardır ve Yunanistan'ın on yıllardır uyguladığı asimilasyon politikalarına rağmen ısrarla milli ve dini kimliklerini korumaktadırlar. Batı Trakya'nın hemen yukarısında, güneydoğu Bulgaristan'da ise daha kalabalık ve geniş bir Türk azınlık yaşamaktadır. Bulgaristan nüfusunun %12’sini (1.000.000) oluşturan Türkler, ülkenin kuzey ve güneyinde yer alan iki geniş bölgede yaşarlar. Güney Bulgaristan'da batıya doğru ilerledikçe bu kez de Pomakların yoğun olarak yaşadığı bölgelere ulaşırsınız. Pomaklar, Osmanlı zamanında İslam'ı kabul etmiş Kuman Türkleridir. 300.000 civarında nüfusları vardır. Pomaklar ve Türkler, müslüman Çingenelerle ile birlikte, Bulgaristan'ın %18'lik Müslüman nüfusunu oluştururlar. Batıya doğru daha da ilerleyince Makedonya'ya varırsınız. Yunanistan'la Sırbistan'ın arasında sıkışmış olan ve her ikisini de kendisi için bir tehdit olarak gören bu küçük Balkan devleti, stratejik olarak Türkiye'yle aynı saftadır. Dahası, Makedonya'da çok sayıda Arnavut ve sayıları yüksek olmasa da ağırlıkları bulunan bir Türk azınlık yaşamaktadır. Bu iki Müslüman unsur, ülke nüfusunun %30'unu (%25 Arnavut, %5 Türk) oluşturur. Daha da batıya gittiğinizde ise, Türkiye'ye göçmüş olan soydaşları ile Müslümanlığı ve anti-Sırp, anti-Yunan stratejik konumu nedeniyle yine Türkiye'ye yakından bağlı olan Arnavutluk'a ulaşırsınız. Vardığınız sahil, Adriyatik sahilidir. Hepsi bu kadar değil. Arnavutluk'tan kuzeye çıkın, bu kez "Sırbistan içindeki Arnavutluk"a, yani Kosova'ya ulaşırsınız. Kosova nüfusunun %90'ını (2.000.000) oluşturmalarına karşın Sırbistan yönetimi tarafından sistemli bir biçimde ezilen bu Arnavutlar, Müslüman kimliğine ve dolayısıyla "Türkiye ekseni"ne psikolojik olarak bağlıdırlar. Kosova'dan kuzeybatıya doğru ilerlediğinizde ise, Sırbistan ile Karadağ arasındaki sınır boyunca uzanan Sancak bölgesine gelirsiniz. 1912'ye kadar Osmanlı toprağı olarak kalmış olan bu bölgedeki Slav Müslümanları, güçlü bir İslami kimliğe sahiptirler. Sancak'ın bittiği yerde Bosna başlar. Bugün doğu Bosna, Bosna-Hersek Federasyonu'nun Sırp tarafını oluşturan Republika Srpska'ya aittir. Ama işgal edilmiş olan bu bölge biraz yarılsa, İzzetbegoviç'in Dayton Anlaşması'nda bırakmamak için çok direndiği "Gorazde koridoru"nu kullanarak Saraybosna'ya ve oradan da Avrupa Müslümanlığının sınırlarının vardığı en uç noktaya, Bihaç'a varmak mümkündür. Bihaç ‘haçsız yer’ anlamına gelir.

Edirne'den Bihaç'a uzanan bu kuşak, dikkat edilirse, jeostratejik yönden oldukça anlamlı bir hat üzerinde uzanmaktadır. Bu ise tesadüfi bir durum değil, aksine hesaplanmış ve bilinçli olarak oluşturulmuş bir stratejidir: Osmanlı yönetimi, Balkanlar'ı fethettikten sonra bölgede demografik bir düzenleme yapmış ve asırlar süren bir süreç içinde bölgedeki önemli stratejik noktalara Müslüman toplulukları yerleştirmiştir. Bu Müslüman toplulukların bir kısmı Anadolu'dan göç ettirilerek Balkanlar'a yerleştirilen göçebe Türkmen boyları, bir kısmı ise Müslümanlığı sonradan kabul eden (Müslümanlığı sonradan kabul eden, aslen Türk olmayan, ama Müslüman olduğu için bölgede Türk kabul edilen halklar) bölge halklarıdır (Arnavutlar ve Boşnaklar gibi). Kısacası Devlet-i Ali Osmaniye artık yoktur, ama Balkanlar'ı bir uçtan diğer bir uca kat eden bir Türk-İslam kültürü ve medeniyeti onun mirası olarak hala ayaktadır. Sayıları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanları, Edirne'den Bihaç'a kadar uzanan bir hat üzerinde yaşamaktadırlar. Dahası, bu hat üzerinde bazıları 1878'den bazıları ise 1912'den bu yana direnmektedirler.

Balkanların Türk Kimliği

1990'lı yılların başında dini azınlık muamelesini gören Balkanlardaki Müslüman topluluklar, etnik kimliklerini ön plana çıkarmak için daha uygun bir ortam buldular. Bu konuda değişik yaklaşımların izlendiği söylenebilir: Söz konusu Müslüman topluluklardan bir kısım, daha önce tanınmış mevcut bir kimliğe ait olduğunu deklare etti; nitekim Bulgaristan'daki Pomakların ve Makedonya'daki Torbeşlerin önemli bir kısmı kendini Türk olarak tanıtmaya devam etti. Bulgaristan'ın demokratik yönetime geçmesinin arından 1992'de düzenlenen ilk nüfus sayımlarında Gotse Delçev ve Yakorudo'daki Pomakların ana dillerini Türkçe ve kendilerini de Türk olarak deklare etmeleri, bazı Bulgar milliyetçileri tarafından tepkinin gelmesine sebep olmuştur. Gerçi günümüzde Pomakların önemli bir kısmının kendini hala sadece Müslüman olarak tanıttığı söylenebilir. Makedonya'daki Torbeşlerin bir kısmı da 1990'ların başlarında Türkçe eğitim görmeyi talep etmiş, ancak Makedon yetkililer buna karşı çıkmıştır. Burada bir parantez açmak gerekirse, Yunanistan'daki Pomakların Türk kimliği ile neredeyse tamamen bütünleştiklerini belirtmek gerekir. Son olarak bölgedeki Müslümanların bir kısmının komünizmin yıkılmasından sonra da din kimliğini ön planda tutmaya ve kendini sadece "Müslüman" olarak tanıtmaya devam ettiğini belirtmek gerekir. Örneğin Sancak bölgesindeki bazı Boşnakların, "Boşnak" adının sadece Bosna-Hersek sınırları içerisinde yaşayan Müslümanlara özgü olduğunu düşünerek kendilerini eskisi gibi "Müslüman" olarak tanıttıklarını görmek mümkündür. Burada İslam hem milli kimlik, hem de dini kimlik olarak algılanmaktadır.



Günümüzün Balkanlar'ında sadece Kosova, Arnavutluk ve Bosna-Hersek'te Müslüman nüfus çoğunluktadır. Bölgenin diğer ülkelerinde yaşayan Müslümanlar ise, ülke yönetimlerince genel olarak etnik azınlık değil, dini azınlık muamelesini görmektedir. Bunun sebebi, Hristiyan çoğunluğa sahip olan bölge devletlerinin, Müslüman azınlıklarını kendi dominant milletinin kökenlerine dayandırıyor olmalarında yatmaktadır. Örneğin Bulgaristan'daki Pomaklar Bulgar kökenli, Makedonya'daki Torbeşler Makedon kökenli, Goralılar ise Sırbistan'da Sırp kökenli olarak görülmektedirler. Fakat başta Sırplar olmak üzere diğer tüm Balkanların halk bazındaki ekseriyeti Boşnakları, Arnavutları ya da Pomakları, yani Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını "Türk" olarak tanımlamakta sakınca görmemekteler. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların, aralarında yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak algılanmaları. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklüğü ifade etmese de, "Türk Milleti"... Türk", "Müslüman" ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı. "Türk" ya da "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir vizyonun adıdır. Florida Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova, bu durumu şöyle açıklıyor: "Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların birliğini parçalarken, öte yandan tek vücut ve değişmez bir Müslüman cemaati imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı bazında görmektedir. Bir başka deyişle, Balkanlardaki Hıristiyan halklar kendi aralarında milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar geliştirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmiş gibi davranmışlar ve bu yönde bir söylem geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan uygulamasının en açık örneği, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygın olan bir kullanımdır." Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de, milliyetçi söyleme adapte olmadıkları için ve Balkanlar'daki ulus-devlet oluşumları tarafından dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet" sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuşlardır. Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları için dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha öncelikli olmuştur. Bulgaristan'da da durum böyledir; Pomaklar kendilerini Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissederler. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sırplarla ya da Hırvatlarla tamamen aynı etnik kökene sahip olan ve aynı dili konuşan Boşnaklar, bu iki halkla hiç bir zaman bütünleşmemiş, kendilerini hep Osmanlı ekseninde görmüşlerdir. Slav kimliğini genel olarak inkar eden Boşnakların gittikçe, Balkanların en eski yerlileri arasında yer alan İlirlerin bir kavminden geliştiklerini savunmakta oldukları görülmektedir. Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya için de geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı Müslümanlar hiç bir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmış ya da reddetmiş değildirler. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir." Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, "Türk" olarak tanımlanmayı tercih etmişlerdir.

İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki "uzantısı" olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türkü değil, nüfusları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissetmektedirler. Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Üstteki satırları yazan Maria Todorova, bu konuda şöyle söyler: "Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlardaki Türkçe konuşan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda Slav diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler".


Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklükle özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar ve Arnavutlar, Türk kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanlı mirasının Türk etkisine dönüşmesinin açık bir örneğidir". Kuşkusuz bu tarihsel gerçek Türkiye açısından son derece önemli bir stratejik avantajdır. Tüm Balkanlar'da, aslında etnik olarak "Türk" olmamalarına karşın, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır. Bu "fahri soydaşlarımız"ı bize bu denli bağlayan unsur ise, Osmanlı mirasıdır.

İşin önemli bir diğer yönü ise, Balkan Müslümanlarının "Türklüğü"nün aynı zamanda onların düşmanları tarafından da kabul görmesidir. Bu nedenle sözkonusu düşmanlar, kendileriyle aynı etnik kökenden gelen ancak kültürel olarak "Türk" olan bu insanlara karşı tarih boyunca "etnik temizlik"ler düzenlemişlerdir. Balkanlar'daki Slav Müslümanların düşmanları tarafından "Türk" olarak görülmelerinin en somut örneği, Sırplar'ın Boşnaklar'a karşı besledikleri nefrette ortaya çıkar. Sırplar, Osmanlı'nın bölgeye hakim oluşuna dek güçlü bir Krallığa sahiptiler. Ancak 1389 yılındaki Kosova Savaşı, bu Krallığın sonunun başlangıcı oldu. 1459 yılında Sırp Krallığı tümüyle ortadan kaldırıldı ve tüm Sırp toprakları kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi. Sırplar, Osmanlı karşısındaki yenilgilerini hiç bir zaman kabullenemediler. Zaman içinde Sırpların mağlubiyetini "seçilmişlik"le kutsayan farklı efsane ve inançlar gelişti. Özellikle Kosova Savaşı hakkında ilginç inançlar üretilmişti. Bosnalı Müslümanlar, Sırpların gözünde, birer haindiler. Onları "İslamlaşmış Sırplar" olarak algılıyorlardı. Bosnalıların, Sırplara verilen "seçilmişlik" payesini bırakarak, kendilerini Osmanlı'ya sattıklarını düşünüyorlardı.


Bu kompleks ve nefretler, yüzyıllar boyunca bilinçaltında kalmış, ancak dağlara çıkarak Osmanlı'ya karşı direnen "haiduk" (haydut) çetelerinin anılarıyla yaşamıştı. Osmanlı ordularının 1683'teki Viyana bozgununun ardından, Bosnalı Müslümanlara karşı duyulan nefret fırsat buldukça eyleme dönüşmeye başladı. İlk kan, 1702 yılında Karadağ'da döküldü. Başkent Çetine'deki sivil Müslüman nüfusa karşı gerçekleştirilen katliama Istraga Poturica (Türkleşmiş olanların imhası) adı verilmişti. Boşnaklar aslında "Türk" değil, sadece Müslüman olmuşlardı, ama bu ikisi Balkanlar'da aynı anlama geliyordu. Sırp milliyetçiliğinin 1980'lerdeki yükselişinde de hep aynı tema kullanıldı. "Türk", "Müslüman" ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı. Sırbistan'ın radikal milliyetci lideri Slobodan Miloseviç'in Kosova Savaşı'nın 600. yıl dönümünde Kosova'nın başkenti Piriştine'nin yakınlarındaki Gazimestan adlı ovada gerçekleştirdiği ünlü mitingin de teması yine aynıydı. Miloseviç 600 yıl önce yaşanan Kosova yenilgisine atıfta bulunmuş ve "bir daha yenilmeyeceğiz" demişti. Düşman yine aynıydı; Osmanlı. Nitekim mitingin yapıldığı alanın yakınlarında bir yere önceden kan renkli koca bir anıt kondurulmuş ve üstüne de Prens Lazar'ın şu sözleri kazınmıştı: Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir Ve Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmez Onun ne erkek, ne dişi, zürriyeti olmasın Onun hasadı olmasın. (1389-1989)
Tüm bunlar, Balkan Müslümanları kadar İslam aleyhtarı Balkan milliyetçilerinin de İslam ve Türk kavramlarını özdeşleştirdiklerinin işaretleridir. Bu iki kavramı birleştiren ortak zemin ise, elbette ki Osmanlı kimliğidir. Türkiye'ye Osmanlı'dan kalan büyük bir Balkan insiyatifi vardır. Bu bölgede varolan Türk-İslam kimliği, Türkiye'nin önündeki tarihsel bir sorumluluktur. Bu insanları korumak ve harekete geçirmek Türkiye için ciddi bir etki alanı oluşturabilir. 1912'ye kadar bizim olan topraklar üzerinde güçlü bir işbirliği kurmak, doğal bir hak ve sorumluluktur. Balkanlarda yaşayan 10 milyonu aşkın Türk veya Müslüman nüfus açısından Türkiye "ana vatan"'dır. Tarihî ve sosyolojik bağlarla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Balkan göçmenleri aracılığı ile bölge olayları Türkiye'nin hem iç hem de dış ilişkilerini her boyutta ilgilendirmektedir. Türkiye, Balkanlar'da bu şekilde bir etki alanı oluşturmakla diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi güç elde edecektir.

Kaynak: www.dallog.com



BALKANLARDA YAŞAYAN TÜRKLER

Romanya'da Yaşayan Türkler

Eski Türk kavimleri olan Peçenekler, Oğuzlar (Uzlar), Kıpçaklar ve sonra daha birçok Türk boyları Karadeniz'in kuzeyinden gelip Romanya'ya yerleşmişlerdir. XIII-XIV yüzyıllarında Altın Ordu ve sonraki yıllarda Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine giren bölgeye birçok Türk gelip yerleşmiştir. 500 yıla yakın süren Osmanlı hâkimiyet sonunda Romanya'da yaşayan Türkler de ana vatandan kopmuşlardır.



Bugün nüfusları 120 bin civarında olan Türkler, özellikle Tuna nehri ile Karadeniz arasında kalan Dobruca bölgesinde çoğunlukla yaşamaktadırlar. Romanya’nın nüfusunun %10 unu azınlıklar teşkil etmektedir. Bunların en büyüğünü 1.630.000 kişiyle Macarlar oluşturur. Diğerleri ise Romanlar (Çingeneler 500.000), Almanlar (120.000), Türkler (120.000), Ruslar ve Ukraynalılardır. Romanya Türklerinin çoğu Dobruca bölgesindeki Köstence (%85’i), Tulça (%12’si) ve Mecidiye şehirlerinde yaşamaktadır. Romanya’daki Türk azınlığın çoğunluğunu Rumeli Türkü ve Tatar Türkleri teşkil etmekle birlikte Hristiyan Türklerden olan Gagauzlar’ada rastlanmaktadır. Köstence kentinin kültürel yapısında özellikle Kırım Tatarlarının izleri hakimdir. Bugünkü Dobruca bölgesi 5 asra yakın bir süre devam eden Osmanlı idaresiyle bir Türk yurdu haline gelmiştir.
Köstence'de Türkler ve Tatarlar ayrı ayrı dernek kurmuşlar. Daha sonra Türk-Tatar Birlikleri Federasyonu altında birleşmişlerdir. Diğer Balkan ülkelerinde görülen Türk düşmanlığı Romanya’da yoktur. Macar, Leh ve Rus yayılmacılığı karşısında Osmanlılarla anlaşmayı tercih eden Romenler; kendilerinin Osmanlılar sayesinde, Slavlar arasında Latin adası olarak kalabildiklerine inanmaktadırlar.


Bulgaristan'da Yaşayan Türkler

Bulgaristan Türklerinin menşei çok eskilere dayanmaktadır. X ve XII. asırlar arasında Karadeniz'in kuzeyinden gelen Kuman (Kıpçak), Peçenek ve Uzlar bölgeye yerleşmişlerdir. 1371 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeyi fethetmesiyle birlikte bölgeye Anadolu'dan Türkler yerleştirilmeye başlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflamaya başlaması ile birlikte, Balkanlarda Avrupa devletlerinin oynadığı oyunlar ve Rusya'nın Bulgaristan devleti kurma plânlan gereği, Bulgaristan'da Türklere soykırım 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi'nde icra edilmiş, yaklaşık 350 bin Türk katledilmiş, 800.000 Türk Anadolu'ya göç etmek zorunda kalmıştır. 1908 yılında Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan ettiği yıllardan, günümüze kadar Türklere soykırımı, sürgün, açlık ve soğuktan kırma, eğitim ve kültür yozlaşmasına tâbi tutma, Türkleri; Pomak, Müslüman Bulgarlar diye ayırıma tâbi tutma politikalarına devam edilmiştir. Günümüze kadar 5 defa büyük göç yaşanmış, 900.000'den fazla soydaşımız Anadolu'ya göç etmek zorunda bırakılmıştır.



Günümüzde özellikle Rodop dağları, Pirin, Kırcaali, Mestanlı, Eğridere, Hasköy, Şumnu, ve Razgrad bölgelerinde yoğunluklu olmak üzere, 1 milyon Türk ve 300 bin Pomak yaşamakta ve Bulgaristan nüfusunun %15'ini teşkil etmektedir. Bulgaristan, Avrupa’nın nüfusu hızla azalan ülkelerin başında gelmektedir. Şu anda 8 milyon olan nüfusunun 50 yıl sonra 4,5 milyonlara inmesi beklenmektedir. Türk nüfusu ise artma eğilimindedir. 50 yıl sonra bu nüfus dengesinin yarı yarıya olma ihtimali yüksektir.

Özellikle komünizm döneminde topraklarını ve eğitim olanaklarını kaybeden Türkler fakirleştirilerek alt tabaka hâline getirilmişlerdir.

Jirkov yönetiminin baskıları karşısında "Türk Halkının Kurtuluş Hareketi" adlı örgütü kuran Ahmet Doğan, Bulgaristan'da yönetimin değişmesi ile birlikte "Hak ve Özgürlükler Hareketi-Partisi"ni kurmuş, 1990 seçimlerinde 24, 1995 seçimlerinde ise 15 milletvekili ile parlâmentoya girmiştir. Ancak Bulgaristan'da başlayan demokratik gelişmeler sonucu Türkler, "Demokratik Gelişim Hareketi", "Demokratik Adalet Partisi" ve "Türk Demokratik Partisi"ni kurarak sayıyı dörde çıkarmışlardır. HÖH'den sonra gelen TDP, HÖH'ni ihanetle suçlamakta, Bulgaristan Parlâmentosunun anayasa değişiklik teklifi olan "Bulgaristan üniter ve tek milletti bir devlettir" maddesini desteklediklerini, Türkçe okulların açılmamasını ve Türk millî kültürünün gelişmemesini HÖH'ün yürüttüğü politikadan kaynaklandıklarını ileri sürmektedirler.
 

Yunanistan’da Yaşayan Türkler
 

MÖ VI ile MS III'ncü yüzyıllar arasında Pers, Makedon, Roma ve Bizanslıların hâkimiyetine giren Trakya'ya Türkler ilk defa 1263 yılında Selçuklu İmparatorluğu ile ayak basmıştır. Bunu 17 kez boğaz geçişi takip etmiş ve 1354 yılında bir daha dönülmemek üzere Trakya'ya geçilmiştir. Anadolu'dan seçme güvenilir ve savaşçı Türk aileleri bölgeye yerleştirilerek bölge Türkleştirilmiştir. 1460 yılında Mora'nın fethi ile bugünkü Yunanistan tümüyle Türklerin hâkimiyeti altına girmiştir.

1699 Karlofça antlaşması sonucu Ruslar tarafından kışkırtılan ve desteklenen Rumlar ilk defa Mora'da isyan etmişler, batılı devletlerin yardımı ile adım adım genişleyerek Batı Trakya'yı (Lozan Antlaşması ile) ele geçirmişlerdir. Lozan anlaşmasından önce Batı Trakya Bulgaristan’a verilmişti. Lozan anlaşması gereği yapılan mübadele sonucu Batı Trakya hariç diğer bölgelerde yaşayan Türkler Anadolu'ya gelmişlerdir.

Bugün Batı Trakya'da Türkler Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Dimetoka ve Sofulu'da yoğun olarak yaşamaktadırlar. Batı Trakya dışında Rodos, Girit ve İstanköy adalarında da az miktarda Türk bulunmaktadır.

Yaklaşık 8.579 km2'lik bir alanı kapsayan Batı Trakya'da günümüzde 120.000 Türk ve 30.000 Pomak Türk’ü bulunmaktadır. Nüfus istatistiklerine bakıldığında 350-400 bin olması gereken Türk nüfusunun 150.000 binde kalmasının yegâne sebebi, günümüzde de devam eden Yunan baskısı olmuştur.

Yunanistan'ın Türkler üzerinde uyguladığı millî kimliklerini kaybettirecek eğitim ve asimilâsyon politikaları ile Türkleri zayıf bırakmaya çalışmaktadır. Bütün bunlara rağmen yaşamlarını ve kültürlerini korumaya devam eden Batı Trakya Türklerinin %80'i çiftçi olup ekonomik yönden günden güne zayıflamaktadırlar. Sadık Ahmet'in öldürülmesinden sonra Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi başkanlığına getirilen Işık Ahmet, pasif bir tutum sergilemekte, İstanbul'da ikamet ettiği için Batı Trakya Türkleri lidersiz bir durumda bulunmaktadır. 1996 seçimlerinde milletvekili seçilen üç Türk'ün ise sesi, soluğu çıkmamaktadır. İskeçe Müftüsü Mehmet Emin AĞA Türklerin sesi olmaya gayret etmekte, Türkiye'den Batı Trakya Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Taner MUSTAFAOĞLU yoğun bir çaba içinde bulunmaktadır.


 

Makedonya'da Yaşayan Türkler

MS. IV. yüzyılda Türk boylarından Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek ve Kumanların bölgeye gelmesi ile başlayan Türk yerleşimi, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeyi fethetmesi (1389) ile Türkleşmeye başlamıştır. Fethedilen topraklara batı ve kuzey Anadolu'dan getirilen Türkler yerleştirilerek Türk köy ve kasabaları kurulmuştur.

Makedonya'daki Türk nüfusunun tarihî seyri ise şu şekildedir. Makedonya'da 1884 yılında 95.940 Türk yaşamakta iken, 1953 yılında Türklerin sayısı 203.938 olarak kaydedilmiştir. 1961 yılında ise Türklerin sayısının 131.481'e düştüğü görülmüştür. Bu azalmanın en önemli sebebi Türkiye'ye olan göçtür. Bununla birlikte, Türklerin bir kısmının (27.086 kişi) kendilerini Arnavut olarak saydırmaları ile 32.392 Türk'ün ana dili olarak Makedoncayı seçmesi de bu azalmanın önemli faktörlerindendir. Bölgede yaşanan bir diğer karışıklık da Türkiye'deki Menderes hükûmetlerinin aldığı yanlış bir kararla Türkiye'ye doğru olan göçün kontrolsüz bir şekilde gerçekleşmesi idi. Yugoslav kaynaklarına göre bu dönemde 80.000 Türk Türkiye'ye göz etmiş görünürken, Türkiye kaynaklarında bu rakam 150.000'e ulaşmaktadır. Bunun sebebi de Türkiye'ye göç etmek isteyen Müslüman Arnavutların kendilerini Türk makamlarına Türk olarak kabul ettirmelerinde yatmaktadır. Makedonya'da 1971 yılında yapılan nüfus sayımında 108.552 kişi Türk olarak sayılmış, fakat 1981'de bu rakam 86.691'e düşmüştür. Bu düşüşün sebebi ise, Türklerin kendilerini Müslüman, Arnavut veya Romen olarak kaydettirmelerinden kaynaklanmaktadır.

1991 yılında bağımsızlığını kazanan Makedonya'da bugün 100.000'e yakın Türk özellikle Üsküp, Gostivar, Kalkandelen ve Makedonyanın doğusunda yaşamaktadır. Makedonya’nın doğusundaki dağlarda hala dili, giyimi kısacası herşeyi ile Toroslardaki Yörüklerden farkı bulunmayan Yörük Türkler yaşamaktadır. Üsküp tam anlamıyla bir Osmanlı kentidir. Balkan savaşlarına kadar Üsküp’ün nüfusunun büyük bir çoğunluğu Türk’tür. Ünlü şairlerimizden Yahya Kemal BEYATLI Üsküplüdür. Üsküp için Balkanların Bursa’sı demektedir.

Makedonya Cumhuriyeti, 8 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilân etmiş ve ilk olarak Türkiye tarafından tanınmıştır. Bu bağımsızlığa Yunanistan büyük tepki göstermiş, Makedonların Slavlaştırılmış Yunanlılar olduklarını dahi iddia etmişlerdir. Bulgaristan, Makedonya'yı ikinci olarak tanıyan ülke olmakla birlikte Makedon adında bir milleti tanımadığını, Makedonların aslında Bulgar olduklarını iddia etmiştir. Son yıllarda kurulan Türk siyasî parti ve dernekleri Türkler seslerini duyurmaya başlamışlardır. 1990 yılından sonra çok partili sisteme geçen Makedonya'da Türk Demokrat Birliği ilk seçimlere katılmış, daha sonra Türk Demokratik Partisi ismini almıştır. 1994 seçimlerinde 1 milletvekili ile parlâmentoya girebilmiştir. Bugün Makedonya'da, Makedon ve Arnavut milliyetçiliği çatışmakta, Türkler özellikle eğitim ve millî mensubiyette çok ciddi problemlerle karşılaşmaktadırlar.

Kosova'da Yaşayan Türkler

1375 yılında Osmanlı İmparatorluğunca fethedilen Kosova'ya Osmanlı geleneklerine uygun olarak Türkler yerleştirilmeye başlanmıştır. Balkan savaşları sonucu elden çıkan bölgedeki Türkler, krallık ve komünist Yugoslavya döneminde üç büyük göç ve katliama uğramışlardır. 1930 yıllarında toprağı kamulaştırma reformu altında Türklerin ellerinden arazileri zorla alınarak Sırplara verilmiş ve göçe itilmişlerdir. İkincisi ise 1956-60 yılları arasında gerçekleştirilerek Türklerden silâh toplama kampanyası adı altında büyük eziyetlere başlamış ve bunun sonucu ikinci göç meydana gelmiştir.


Yugoslavya'nın parçalanması ile bölgede başlayan Amavut-Sırp çekişmesi sonucu yıllardır özerk bölge statüsüne sahip olan Kosova'nın Sırplar tarafından kendilerine bağlanması sonucunu doğurmuştur.
  Bütün bunlara rağmen Kosova'da kalan resmî istatistiklere göre 12 bin, gerçekte 35 bin civarındaki Türk, oradaki Türk kültürünü yaşatmayı başarmıştır. Özellikle Prizren ve Mamuşa’da çoğunluk olan Türkler bugün kültür dernekleri ve siyasî partileri ile Türk varlığını yaşatma savaşına devam etmektedirler. Prizren Türk televizyonu 2005 yılının ilk aylarında hizmete girmiştir. Çok partili sisteme geçilince, Türk toplumu kendi varlığını koruyabilmek için bir siyasi örgütte toplanma ihtiyacını duymuş ve 19 Temmuz 1990''da Prizren''de Türk Demokratik Birliği Partisi kurulmuştur. Partinin kurulmasıyla bunalımlı günler geçiren Türk toplumu rahatlamıştır. Ayrıca Türk okullarının kapatılması ve Türk soyluların maruz kalabilecekleri ayırımcılık büyük ölçüde giderilmiştir.

 Sancak'ta Yaşayan Türkler

Eski Yugoslavya sınırları içerisinde, bugün kuzeyinde Bosna-Hersek, doğusunda Sırbistan, güneyinde Kosova, batısında Karadağ ile çevrili olan 8687 km2 büyüklüğünde bir vilâyet olan Sancak, XVnci yüzyılda Osmanlı hâkimiyetine girerek Türklerin yerleşmesine sahne olmuştur. Daha sonra 1877-78 Savaşı ile Avusturya- Macaristan İmparatorluğuna geçici olarak verilen Sancak bölgesindeki Türkler, XlX'ncu yüzyılda Rusya'nın teşvikleri ile Sırbistan ve Karadağ'ın soy kırımına uğramışlardır. İşkence, etnik ayrımcılık ve göçe zorlama sonucu Sancak Türkleri Türkiye'ye göçe başlamıştır. 1980 yıllarında TİTO'nun ölümüyle dağılma sürecine giren Yugoslavya, 1991 yılında parçalanınca Sancak bölgesinde Sırp ve Karadağ baskısı tekrar başlamıştır.

Bugün 350.000 Müslümanın yaşadığı ve Türk-Osmanlı karakterini yansıtmakta olan bölgede Sırp-Karadağ ve Bosna-Hersek arasındaki mücadeleye karşı Türkler ve Boşnaklar "Sancak millî Müslüman Meclisini" kurarak haklarını korumaya çalışmaktadırlar. Sancak bölgesinde yaşayan müslümanların toplam nüfusa oranı %67’dir. Bölgede 10.000 civarında Türk yaşadığı tahmin edilmektedir.



Kaynak: www.hurgokbayrak.com



Kataloq: 001703

Yüklə 2,91 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   59




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə