Muharrem Kaya makaleler adı, Soyadı : Muharrem Kaya İş Unvanı : Doç. Dr


GÖNÜL HANIM, BOZKURTLAR, AĞRI DAĞI EFSANESİ ROMANLARINDA MİTOLOJİK BİR UNSUR OLARAK KUTSAL MEKÄN



Yüklə 1,26 Mb.
səhifə7/16
tarix31.10.2017
ölçüsü1,26 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   16

GÖNÜL HANIM, BOZKURTLAR, AĞRI DAĞI EFSANESİ ROMANLARINDA MİTOLOJİK BİR UNSUR OLARAK KUTSAL MEKÄN
Gönül Hanım, Bozkurtlar ve Ağrıdağı Efsanesi Romanlarında Köken Miti, Folklor/Edebiyat, sayı: 26, 2001/2, s. 105-110.
İnsanlık, var olduğundan beri evreni, hayatı anlamlandırmaya, kendini ifade etmeye çalışmıştır. Bu çabaların sonucunda, ilkel toplumlar itibariyle bakıldığında mitler oluşmuştur.

Mit, ilkel toplum ve insanın dünya, nesneler ve insan davranışlarının kökeni, sebebi hakkında ürettiği inançlar, törenler ve uygulamalardır. On dokuzuncu yüzyılda başlayan mitoloji üzerine çalışmalar, yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra, özellikle mitolojinin içinden bakışla, mitlerin mahiyeti hakkında araştırmalara yönelmiştir. Bu çalışmaların sonucunda etnolog, sosyolog, tarihçi ve din adamlarına göre mit, kutsal gelenekler, ilkel inanışlar, örnek modeller anlamını kazanmıştır.[1] Mitlerde, tanrıların kökeni, nasıl oluştukları (teogoni), evrenin ve evrendeki, dünyadaki şekillenmelerin nasıl oluştuğu, varlıkların nasıl yaratıldığı (kozmogoni), insanın oluşumu (antropogoni), insanla, dünyanın sonu (eskatoloji) üzerine hikâyeler anlatılır. Mitlerin henüz yaşanmakta olduğu ilkel toplumlarda bu mitik hikâyeler, gerçek hikâyeler ve yalancı hikâyeler diye ikiye ayrılır. Burada gerçek ve yalancıdan kasıt, inanç özelliği taşıyıp taşımamasıdır. Dünyanın, insanın, varlıkların, kavramların ilk ortaya çıkışıyla ilgili anlatılan hikâye kutsal olarak kabul ediliyorsa, o gerçektir. Artık inanılmayan, kutsallığını yitirmiş bir hikâye ise yalancıdır. Bu yalancı hikâyeler, halk anlatı geleneğinde, efsane, masal, destan, menâkıbnâme, halk hikâyesi, meddah hikâyesi şeklinde bir gelişim zinciri oluştururlar.[2] Halk anlatı türlerinin bu gelişimi elbette ki toplumların dinî, tarihî, kültürel, sosyolojik değişimlerinin de izlerini taşır.

Mitolojiden romana gelene kadar, anlatılanlar, toplumun yaşadıklarına ve toplumdaki inanışlara, isteklere, korkulara dayandığı için ortak malzemelerin bu türlerce kullanıldığı görülür.

Bunlardan birisi de köken mitidir. Kökenle ilgili mitler, dünyanın yaratılışıyla bağlantılıdır ve kökene dönüş isteğini de içinde barındırır. Kökene dönüş, yaratılışın o güçlü, anlamlı, kutsal anına geri dönüşü içerdiği için önemli bir mit halini almıştır.[3] Çünkü kökene dönüşü çeşitli törenlerle gerçekleştiren insan, o kutsal zamanda ve mekândaki kutsal güçten de faydalanmış olur.

Mircea Eliade, köken mitini kozmogoni mitiyle bağlantılı olarak ele alır. Evrenin, dünyanın yaratılışında gök, yer ve yer altı, yani tanrılar, insanlar ve ölüler dünyası birleşmiştir. Bütün bu unsurları bir araya getiren, merkez konumdaki dağ, ağaç, sarmaşık, merdiven, temel direk birer merkez simgesi olurlar. Bunların haricinde bir ülke, şehir, tapınak da bir evren imgesini ve dünyanın merkezini temsil edebilmektedir.[4]

Bu mitolojik unsurlar Türk mitolojisinde de yer alır. Çalışmamızda bu unsurların, romancılarımız tarafından hangi amaçlarla ve nasıl dönüştürülerek kullanıldığı üzerinde durulmuştur.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun, 1920 yılında yayınlanan Gönül Hanım adlı tezli romanında kökene dönüşün heyecanını anlatan bölümler yer alır. Roman, esir bir asker olan Mehmed Tolun Bey’in, bir Tatar kızı olan Gönül Hanım’ın yardımıyla arkadaşlarını toplayıp Türklerin ana yurdu olan Orhun vadisini ziyaret gitmeleri, sonra İstanbul’a kaçışları ve Mehmed Tolun Bey’le Gönül Hanım’ın aşkları üzerine kuruludur.

Yazar, roman kahramanlarından Bahadır Bey’in ağzından Orhun ve Turfan âbidelerinin bulunduğu yerler “atalarımızın, millî nâmusumuzun beşiği olan ilk yurdlarımız”[5] olarak gösterilir. Bu yerler, Türk milliyetçisi roman kahramanları tarafından öyle bir kutsallığa sahiptir ki “Orhun vadisini Karakorum, Karabalgasun, Koşuçaydam harâbelerini, bu Moğolların, Uygurların ve Türklerin üç eski başkentini –Kâbe’yi tavaf eder gibi- ziyâret”[6] etmek isterler. Bu ziyaret gerçekleşince de Macar Kont Bela’nın ağzından şu yüceltici sözler çıkar: “Şimdi, ulvî mânâlarıyla, Karakorum sahrâlarının göklerini binikiyüz yıl sonra tekrar çınlattığımız şu anda, bu âbidede ecdâdımız bize azim ve fedakârlık tavsiye ediyor. Bugün benim İncil’im Kül Tigin Kitâbesi’dir. Bu dakika, onunla nurlanmış bulunuyorum. Şu yazılar öyle ilâhî bir kitabın satırlarıdır ki, sanki gökten bugün bana inmiştir.”[7]

Bu kutsallaştırmanın sebebi nedir?

Romanın yayınlandığı yıl, bir imparatorluğun yıkıldığı, yeni bir Türk devletinin ölüm kalım mücadelesi verdiği bir döneme rast gelir. Türkçü hareketin ve düşüncenin özellikle II. Meşrutiyet’ten sonra güç kazandığı dikkate alınırsa bu Türkçü yazarın kurtuluşu millî benlikte aradığı görülecektir. Yazara göre Türkleri içinde bulunduğu zor durumdan kurtaracak olan taklit değil, millî benliğe, kökene dönmektir.[8] Bu köken, Türkleri medenî milletler seviyesine çıkartmak için gerekli millî gururu kazandıracaktır.[9] Türklerin birliğini savunan Mehmed Tolun, İstanbul’un medeniyet merkezi olması gerektiğini de ileri sürer.[10] Asya’da ve Avrupa’da bulunan Türkleri eğitim yoluyla aydınlatmak için en uygun merkez İstanbul, en uygun dil de İstanbul Türkçesi’dir.[11]

Nihat Atsız’ın 1946’da Bozkurtların Ölümü ve 1949’da yayınlanan Bozkurtlar Diriliyor adlı birbirinin devamı olan romanları Bozkurtlar adıyla bilinir. Bu romanlarda Gök Türklerle Çinlilerin savaşması, Türklerin yenilip Çin’de esir edilmesi, daha sonra Türklerin ana yurtları olan Ötüken’e geri gönderilmesi ve Çinlilere isyan edip tekrar devlet kurmaları anlatılır.

Ötüken, bu romanlarda, Türklerde devletin yönetimi ve milletin hayatını sürdürmesi açısından merkez konumdadır. Türkler, Çinlilere esir düşüp ziraatle uğraşmaya başlayınca millî benliklerini yitirme tehlikesiyle karşılaşırlar. Sadece toprağa bağlı kalmak onları açlığa sürükler, halbuki Ötüken’de avcılık yapıp hayvan yetiştirdikleri için aç kalmazlar. Ağaçtan yapılmış Çin evlerinde oturmak da onlara ağır gelir.[12]

Türklerdeki savaşçı ruhu yaşatmak için Kür Şad ve Bügü Alp, onları Çin kağanına asker yaparlar. Hepsinin amacı, uygun bir zamanda isyan edip ana yurda, kökene yani Ötüken’e geri dönmektir. Bu yolda ilk isyan başarısızlıkla sonuçlanır; fakat isyanda ölen kırk bir yiğidin ruhu, mitolojide tanrıların mekânı olan bir dağa yükselir. “Bir eliyle tuğu yükseltirken, öteki eliyle duman alana bir işaret yaparak “kalkın” diye haykırdı. Kırk şehit birden kalktılar. Kür Şad eliyle ilerde bir yeri gösterdi. “Oraya” diye gürledi. Gösterdiği yer Tanrı Dağı idi. Tepesinde ataların ruhu dolaşıyordu. Kırk bir şehidin ruhu bir fırtına gibi, bir musiki gibi, bir ışık gibi akarak Tanrı Dağı’na doğru yürümeye başladılar. Onları orada, başlarında Alp Er Tunga olan atalar kafilesi bekliyordu.”[13]

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere hem Kür Şad ve kırk yiğit hem de Tanrı Dağı, atalar kültü çerçevesinde kutsallaştırılır. Tanrı Dağı, bütün yiğit, savaşçı Türklerin ruhlarının toplandığı bir makamdır adeta.

Türk mitolojisinde, dağların, yüksekliklerinden dolayı göğe, dolayısıyla Tanrı’ya yakın oldukları düşünülmüş, kutsallaştırılmıştır. Hun Türklerinde, ölen hakanların mezarlarının büyük dağlarda bulunduğu de bilinir. Ayrıca Anadolu’da ve Orta Asya’da pek çok yerde dağ evliyalarıyla ilgili inançlar vardır.[14] Romanda yer alan dağın kutsallaştırılması unsuru, görüldüğü üzere, Türk mitolojisiyle de ortaklık göstermektedir.

Aynı şekilde kutsallaştırılan Ötüken’e dönmek, Bozkurtlar Diriliyor romanında ele alınır. Kür Şad’ın liderliğindeki isyandan sonra korkan Çin kağanı, Türklerin Çinlileştirilemeyeceğini düşünür ve onları köklerine, yani Ötüken’e gönderir. Böylelikle bu isyan sayesinde Türkler, ruhlarının bozulmasını engellemiş, köklerine, ana yurtlarına dönmüşlerdir. Gök Türkler, Ötüken’e döndükten sonra da tekrar eski güçlerini kazanmışlar, devletlerini kuracak güce erişmişlerdir. Çünkü Ötüken, kutlu yerdir, ayrıca orada doğan da kutludur.[15] Bu kut ne zaman etkisiz hale gelmiştir? Türkler, Çin'in ipeğine, kadınına, parasına kanıp yoldan çıkınca. Orhun Âbideleri'nde de aynı konuların üzerinde durulur.

Gök Türklerin, “Ötüken ana” diye kutsallaştırdığı Ötüken Dağı[16] gibi başka dağlar da romanlarda yer almıştır. Bunlardan birisi de Yaşar Kemal’in Ağrıdağı Efsanesi adlı eserinde yer alır.

Romanda, Beyazıt paşası Mahmut Han’ın atının kaçıp Ahmet’in evinin önüne gelmesi, atın iade edilmemesi üzerine Mahmut Han’ın Ahmet’e ve köylülere baskı yapması; paşanın kızı Gülbahar’ın zindandan kurtardığı Ahmet’le kaçması; paşanın, ikisinin evliliğini, Ahmet’in Ağrı Dağı’nın zirvesinde üç gün içinde ateş yakması şartıyla kabul edeceğini bildirmesi, Ahmet’in ateşi yakıp Gülbahar’la biraraya gelmesine rağmen Gülbahar’ın onu zindandan kurtarabilmek için zindancıbaşı Memo’ya saçından bir tutam vermesini öğrenince kendini Ağrı Dağı’nın yamacındaki Küp Gölü’ne atması anlatılır.

Romandaki bu olayları bir tanrı konumunda seyreden Ağrı Dağı, mitolojide kutsal kabul edilen eski Yahudilerin Sina, Arapların Arafat, Yunanlıların Olimpos, Hintlilerin Himalaya, Moğolların Burhan-Kaldun, Altaylı Türk boylarının Altay Dağı, Çelik Dağı, Altın Dağı gibidir.[17]

Eserde Ağrı Dağı, mitolojide dünyanın eksenini temsil eden dağ olarak belirtilir: “Ağrının tam tepesinde bir ateş harmanı vardır. Doruğun tam ortasından bir kuyu dünyanın ortasına iner. İlk ateş bu kuyudan alınmıştır. İnsanoğlunun gördüğü ilk ateş Ağrıdağının yüreğindeki ateştir. İnsanlar bu ateşi almak istemişler, almışlar da...”[18] Romanda önemli bir yere sahip olan Ağrı Dağı, alıntıdan da anlaşılacağı üzere, yaratılışın başlangıcından beri var olan kutsal bir mekândır. Yunan mitolojisindeki Prometeus’un tanrıların mekânı Olimpos’tan, insanlara getirmek için ateşi çalmasına benzer bir efsanenin anlatıldığı bu bölüm aslında Ağrı Dağı’nın ne kadar güçlü ve geçit vermez olduğunu belirtmek için kullanılmıştır. Yukarıdaki alıntının devamı olan satırlarda bu daha iyi anlaşılır: “Tam bu sırada Ağrı uyanmış, bakmış ki ateşi koparan başını almış gidiyor. Hemen eli ateşli adamı orada, olduğu yerde yakalamış, durdurmuş. Adamı da, elindeki ateşi de o anda, orada dondurmuş. Ağrıdağının yamaçları böyle taş olmuş adamlarla dolu.”[19]

Ağrı Dağı’nın kişileştirilerek anlatılması sadece bununla sınırlı değildir. Romanda Ağrı Dağı’nın zulme, kötülüğe öfkesinin anlatıldığı efsanede de aynı özellik görülür. Bu efsanede birbirini seven çobanla bey kızına, beyin ve adamlarının kötülük yapması, kızın ve çobanın Ağrı Dağı’na saklanması, iki sevgiliyi gizleyen Ağrı Dağı’nın bu zulme öfkelenip köyleri cezalandırması anlatılır. “Ağrıdağı zulme, kötülüğe öfkelenmiş, kaldırmış bir parçasını bunların üstüne yollamış. On beş köy tekmil canlısıyla dağın altında kalmış. Dağ yutmuş onları...”[20]

Bu şekilde canlı bir varlık olarak gösterilen Ağrı Dağı’nın benzerlerine Dede Korkut Kitabı’nda Gökçe Dağlar olarak rastlarız. “Dede Korkut’ta dağlar bir dağ gibi değil; hisler ve duygular ile yuğrulmuş, kişilik kazanmış, birer varlık olarak karşımıza çıkarlar.”[21] Dağları canlı bir varlık olarak görmek, animizm inancıyla bağlantılıdır. Bu inanca göre tabiattaki çeşitli varlıkların içinde kutsal ruhlar vardır. Bu yüzden dağ, ağaç, su, orman vs. kutsanmış, birer kült halinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Romanda Ağrı Dağı, hem tanrı konumunda kutsal bir yeri hem de Ağrı Dağı’nın çevresinde yaşayan halkı temsil edecek şekilde kullanılmıştır. Yaşar Kemal, anlatıcının ve roman şahıslarının anlatımları aracılığıyla bu örtüşmeyi yapar. Mesela, Şeyh, Mahmut Han’dan bahsederken şöyle der: “Bunu bizim yanımıza bırakmaz. Ağrıdağının başına iş açar. Bir şey değil çoluk çocuğu öldürür.”[22] Roman anlatıcısı, Mahmut Han’ın Gülbahar’la Ahmet’e baskı yaptığını öğrenen halkı anlatırken şu ifadeleri kullanır: “Zindanın kuyusundaki kızın üstüne dengbejler türküler çıkardılar, çobanlar, bilurvanlar sesler yaptılar. Bütün Ağrıdağı yasa battı.”[23] “Gökten düşer, yerden biter gibi bir kalabalık, geceyle, Ağrıdağıyla birlikte Mahmut Hanın sarayının üstüne yürüdü.”[24]

Romanda, Ağrı Dağı’nın öfkesini anlatan efsaneye yapılan atıflar, bir leit-motif olarak tekrarlanır. Ağrı Dağı’nın öfkesi artık Ağrı Dağı’nın çevresindeki halkın öfkesi olmuştur artık. Halkın öfkesini de en iyi kavrayan Mahmut Han olmuştur. Şöyle düşünür: “İnsanları, şu dağlardan, ovalardan kopup gelen düşünüyordu. (...) Ama bunun altında çok şey vardı. İnanılmaz bir öfke vardı. Yüz bin yılın başkaldırma duygusu vardı. (...) Bugün benim sarayımın kapısını tutarlar kız bahanesiyle, yarın İstanbul şehrini doldurur Padişahın sarayının kapısını tutarlar başka bir bahaneyle. (...) Yarın zulmü bahane ederler, öbürsü gün vergiyi, öbürsü gün sarayımızı, öbürsü gün ekmeği. (...) Ve bu kalabalığa güç yetmez.”[25]

Demirci Hüso da bu kalabalığın gücünün farkındadır. Hüso, Türklerce kutsal olan demiri işleyen, halk tarafından ateşe taptığı düşünülen, şamana benzeyen birisidir. Hüso, toplanan kalabalığa şöyle der: “Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanmaz. Hiç kimse... Yeter ki böyle birlik olalım.”[26]

Dünya görüşü itibariyle Marksist olan Yaşar Kemal, böylelikle halka, köylülere, işçilere birlik olması gerektiği mesajını iletmektedir. Romanda birbirini seven iki gencin evlenmesi için gücünü birleştiren halk, kötü yöneticiyi dize getirmiştir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bu üç romanda yer alan mitolojik kutsal mekân unsurları, yazarların dünya görüşlerine uygun olarak kullanılmıştır. “Titre ve kendine dön” şeklinde özetleyebileceğimiz görüş, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun ve Nihat Atsız’ın romanlarında dile getirilir. Yaşar Kemal’in romanında ise mitolojik kutsal mekân, adeta halkın kendisinin ve gücünün simgesi olarak kullanılmıştır. Buna benzer unsurlar pek çok romanda bulunabilir, burada sadece üç romandan örnek verilmiştir.

Mitolojik unsurlar, ilk çıkışındaki inanç bağlarından koparak, pek çok sanatçıya, düşünüre ilham kaynağı olmuşlardır. Mitlerin hâlâ kullanılmasındaki en büyük sebep de insanlığın evrensel duygu ve düşüncelerini ifade etmedeki başarısıdır.


[1] Mircea Eliade, Mitlerin Özellikleri, çev. Sema Rifat, Simavi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 9.

[2] Bu gelişim zinciri ve bu türlerin benzerlikleri, farklılıkları için bkz. Muharrem Kaya, Romanlarımızda Türk Destanlarının Devamı, yayınlanmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 1999, s. 12-17.

[3] Eliade, a.g.e., s. 36-39.

[4] Mircea Eliade, Kutsal ve Dindışı, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ankara, 1992, s. 1-46.

[5] Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Gönül Hanım, haz. Fethi Tevetoğlu, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1971, s. 7.

[6] Müftüoğlu, a.g.e., s. 9.

[7] Müftüoğlu, a.g.e., s. 96-97.

[8] Müftüoğlu, a.g.e., s. 6.

[9] Müftüoğlu, a.g.e., s. 8.

[10] Müftüoğlu, a.g.e., s. 20.

[11] Müftüoğlu, a.g.e., s. 22.

[12] Nihat Atsız, Bozkurtlar, Ötüken Yayınları, 11. baskı, İstanbul, 1977, s. 296-297.

[13] Atsız, a.g.e., s. 376.

[14] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, II. Cilt, TürkTarih Kurumu Yayını, Ankara, 1995, s. 430, 437,438.

[15] Atsız, a.g.e., s. 388.

[16] Ögel, a.g.e., s. 439.

[17] Abdülkadir İnan, “Türk Boylarında Dağ, Ağaç (Orman) ve Pınar Kültü”, Makaleler ve İncelemeler, C. 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 253.

[18] Yaşar Kemal, Aðrýdaðý Efsanesi, Toros Yayýnlarý, Ýstanbul, 1993, s. 107.

[19] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 107.

[20] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 104.

[21] Ögel, a.g.e., s. 441.

[22] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 90.

[23] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 87.

[24] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 87.

[25] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 113.

[26] Yaşar Kemal, a.g.e., s. 119.




CUMHURİYET DÖNEMİNDE BİR BATTAL GAZİ ROMANI[1]
Cumhuriyet Döneminde Bir Battal Gazi Romanı, Folklor/Edebiyat, sayı: 27, 2001/3, s. 171-178.
Batılılaşma ve Cumhuriyet

Osmanlı’nın Avrupa karşısında askerî alanda üstünlüğü yitirmesinden sonra başlayan Batılılaşma çabaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla artık geri dönülemez bir hâl almıştır. Özellikle Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde hem devlet kurumlarının yapılanması uygulamaları hem de Doğulu zihniyetin değiştirilmesi tartışmaları Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin oluşumunda belirleyici rol oynamıştır.

Osmanlı’dan beri başlayan Batılılaşma hareketleri bilhassa teknolojinin alınması noktasında yoğunlaşmışken Atatürk’ün yönlendirmesiyle “hayat görüşü ve davranışındaki” değişiklikle tam bir çağdaşlaşma yoluna girmiştir.[2]

Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak yapılan devrimleri kısaca belirtirsek bu zihniyet değişikliğinin temelleri de ortaya çıkar.

1922’de saltanat kaldırılır, 1924’te halifelik, şer’î mahkemeler, şeyhülislâmlık kaldırılır ve medreseler kapatılır, 1925’te tarikatler yasaklanır, şapka yasası, Miladî takvim kabul edilir, 1926’da yurttaşlara kadın erkek eşitliği temelindeki Türk Medenî Kanunu kabul edilir, 1928’de Lâtin rakamları ve alfabesi alınır, İslâmiyet’in devlet dini olması Anayasa’dan çıkarılır, 1931’de metrik sistem alınır, 1934’te kadınlara siyasî haklar tanınır.

Halkçılık ve Cumhuriyet

Görüldüğü üzere bu devrimlerin temelinde, batılılaşmak, dini devlet işlerinden ayırmak, devletin dayandığı meşru zemini hanedandan halka geçirmek vardır. Devletin temel dayanağının halk olduğu bir rejimde idarecilerin halkın kültürüne ve tarihine kayıtsız kalması da düşünülemez. Ayrıca Tanzimat döneminin sonuna doğru başlayıp Meşrutiyet ve Millî Mücadele döneminde iyice güçlenen Türk milliyetçiliği, idarenin halka doğru hareketini özellikle kültür alanında beslemiştir.

Cumhuriyet’ten önce kurulan Türk Derneği (1908-1912), Türk Yurdu Cemiyeti (1911-1912), Türk Ocakları (1912-1931) siyasî çalışmalarının yanında halk bilimi araştırmaları da yapmışlardır. Türk Yurdu (1911-1931 / 1954-1967), Türk Derneği Dergisi (1908-1912), Genç Kalemler (1911-1912), Halka Doğru (1913) dergilerinde Türk kültürü, Türkçe ve Orta Asya’daki Türk kökenli halklar üzerine yazılar yayımlandı. Cumhuriyet’ten sonra kurulan Türk Halk Bilgisi Derneği (1927) devlet kurumlarına bağlı olmadan halk bilimi alanında çalışmalar yapmıştır. 1932 yılından sonra da bu dernek Halkevlerinin bir şubesi olarak çalışmalarını sürdürmüştür. 1928’de Lâtin alfabesinin kabulünden sonra, dil alanındaki devrimleri desteklemek için 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (daha sonraki adı Türk Dil Kurumu) kurulur. Daha ilk toplantıda da Türk dilinin köklerinin araştırılması için çalışmalar başlatılmıştır. 1932’de Halkevlerinin kurulması ile halk kültürü araştırmalarında yoğun ve üretken bir çalışma dönemi başlar. Derlemeler yapılır, çeşitli halkevi dergileri ile bunlar yazıya dökülür, yayınlanmayanlar da arşivlenir.[3]

Türkçü bir özelliğe sahip Millî Edebiyat (1911-1923) döneminden sonra Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Anadoluculuk hareketi kendisini gösterir. Halk edebiyatının, edebiyatımızın ana kaynağı olması gerektiğini ileri süren düşünce yaygınlık kazanır. Beş Hececiler de (Enis Behiç Koryürek, Faruk Nafiz Çamlıbel, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç), bu dönemin ön plana çıkan şairleri olarak dikkati çekerler.

Kültürel Kimlik

Kurulan millî devlete, millî bir kimlik kazandırmak için Atatürk, özellikle tarih ve dil alanındaki çalışmaları yönlendirmiştir. Atatürk’ün Türk Tarih Tezi, Osmanlı’dan önceki Türklerin tarihine yönelmiş; medeniyetin beşiğinin Orta Asya olduğu, buradan göç eden Türkler aracılığıyla medeniyetin dünyaya yayıldığı, Anadolu’da bilinen ilk yerleşik toplum olan Hititlerin de bu göçle gelen Türkler olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır.[4] 1928’deki alfabe değişikliği 1932’de kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulması, bir yönüyle halkın kolay okuyup yazabileceği ve anlayabileceği bir Türkçe ihtiyacını karşılamaya yöneliktir. Ayrıca Türk dilinin eski bir dil olduğunun ve diğer dillere kaynaklık ettiğinin ileri sürüldüğü Güneş-Dil Teorisi ile Atatürk, Türk milletine manevî bir güç vermek istemiştir.[5]

Din alanında da İslâmiyet’in yerine millî bir Türk dinini öneren bir kitap bile yayınlanır. Tek kişinin önerisi olarak ortaya çıkan bu eser, 1934 yılında A. İbrahim tarafından Millî Din Duygusu ve Öz Türk Dini başlığıyla yayınlanır. Bilimle çatışmama, ahlâk, fazilet ve müzik bu dinin temellerini oluşturur. Fakat güçlü bir tepkiye yol açan bu eser toplatılmış, büyük ihtimalle imha edilmiştir.[6] Din alanında en önemli uygulama, Türkçe ibadet edilmeye başlanmasıdır. Bu, Cumhuriyet’in temelindeki milliyetçi zihniyetin, ümmet anlayışına dayanan dinle ilgili en etkili uygulamasıdır.

Matbuat Umum Müdürlüğü

Halka yönelik kültür devriminin bu araştırıcı, tez ileri sürücü faaliyetlerinin yanında Cumhuriyet’in ilkelerinin, halkın edebiyatı aracılığıyla halka anlatılması düşüncesi de oluşur. 1936’da Matbuat Umum Müdürlüğü, Cumhuriyet’in temel değerlerinin halka daha iyi anlatılabilmesi için halk edebiyatının temel eserleri olan halk hikâyeleri, destanlar, masallar ve fıkraların devletin politikalarına göre tekrar yazılmasını isteyen bir yazı yayımlar. Burada özellikle şu iki madde önemlidir:

“1. Halk kitaplarının kahramanlarını halk seviyor. Bu kahramanlar aynen bırakılsın; yalnız bunlar, rejimin ruhuna uygun, yüksek mânalı, yeni vakalar içinde gösterilsin. Böylece halka, sevdiği kitaplar vasıtasiyle telkin etme imkânı hazırlansın. Nasıl ki Miki-Maus tipi daima aynı kalmakla beraber, her filmde ayrı bir mevzuun , ayrı bir muhitin kahramanı oluyorsa, yukarıda adları geçen ve halkın gayet iyi tanıdığı tipleri yepyeni mevzular içinde kullanmak ve böylelikle halkın alışık olduğu kahramanları yeni Türk inkılâp ve medeniyet gayelerine uygun telkinler yapan maceralar içinde yaşatmak istiyoruz.

2. Bu esasa göre ilk olarak şu kitaplar hazırlanacaktır: Âşık Garip, Köroğlu, Ferhad ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Yedi Âlimler, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Şahmaran, Kerem ile Aslı, Nasrettin Hoca.”[7]

Matbuat Umum Müdürlüğü'nün bu teklifini değerlendiren, bu çalışmaların başarılı veya başarısız, yararlı veya yararsız olup olmayacağı konusunda düşüncelerini ileri süren Peyami Safa'dan, Nurullah Ataç'a, Hüseyin Cahit Yalçın'dan Behçet Kemal Çağlar'a kadar pek çok yazar çıkmıştır.

Yeniden Yazıya Geçirilen Halk Anlatıları

Halk anlatılarını yazıya geçiren Muharrem Zeki Korgunal, S. Tevfik Zorluoğlu, Selami Münir Yurdatap, Daniş Remzi Korok, Vasfi Mahir Kocatürk gibi yazarlar, halk anlatı geleneğinde yer verilen bazı unsurları değiştirdiler. Bu şahıslar, eserlerinde, hurafeleri çıkarmak, dinî unsurları azaltmak, kahramanın olumlu özelliklerine yoğunlaşmak şeklinde değişiklikler yaptılar.[8]

Gerek yayınevlerinin halka yönelik kitap satarak para kazanma gerekse yukarıda izah edilen sebeplerle halka halkın anlayacağı dille yeni fikirleri aşılama amaçlarıyla yeniden yazılan pek çok halk anlatısı vardır. Neler yazıldığı hakkında bir fikir vermek amacıyla bunların bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz:

Muharrem Zeki Korgunal’ın yazdığı Yusuf ile Züleyha (1931), Melikşah ile Güllühan (1934), Asuman ile Zeycan (1935), Âşık Kurbani (1935), Bey Böyrek ile Akkavak Kızı (1936), Battal Gazi (1936), Köroğlu (1936), Tahir ile Zühre (1936), Sürmeli Bey (1937), Hurşid ile Mahmihri (1938), Köroğlu Yavrusu Köroğlu’nun Oğlu Kara Hasan (1936), Âşık Garip (1939), Kerem ile Aslı (1940).

S. Tevfik (Öz)Zorluoğlu’nun yazdığı Asuman ile Zeycan (1930), Yusuf Züleyha (1930), Gül ile Sitemkâr (1935), Tahir ile Zühre (1936), Hurşid ile Mahmihri (1936), Âşık Garip (1938), Şah İsmail (1938), Köroğlu Öyküsü (1940).

Selâmi Münir’in yazdığı Elif ile Mahmut (1936), Bey Böyrek ile Akkavak Kızı (1937), Ferhad ile Şirin (1937), Derdiyok ile Zülfüsiyah (1938), Âşık Garip (1938), Gül ile Sitemkâr (1938), Leylâ ile Mecnun (1939), Şah İsmail (1939).

Ayrıca, Kalelizâde K. Şükrü’nün yazdığı Oğuz Han (1932), Vehbi Cem Aşkun’un Oğuz Destanı (1935), Daniş Remzi Korok’un Köroğlu (1937), Vasfi Mahir Kocatürk’ün Ergenekon (1941) bu listeye eklenebilir.

Kozanoğlu’nun Battal Gazi Romanı

Halk anlatılarından hareketle tarihî macera romanı yazanlar da vardır.[9]“Amacım Türk çocuklarının kalbinde kendisine adımızı, dilimizi, bayrağımızı, varlığımızı borçlu olduğumuz bir Türk kahramanının hayalini canlandırmak, kendilerine güvenmelerini, atalarıyla övünmelerini, kendilerini başarıcı görmelerini sağlamaktır.”[10] Battal Gazi Destanı adıyla yayınlanan bu romandaki amaç da aynıdır. Bunlardan birisi olan Aptullah Ziya Kozanoğlu, bunları yazmaktaki amacını bir romanının girişinde şöyle belirtir:

Bu romandaki olay örgüsü, Bizans imparatoru Leon’un başına ödül koyduğu Battal’ın İstanbul’a papaz kılığında gizlice girmesi; Battal’ın bir türlü aklından çıkartamadığı, imparatorun kızı Elenora’yla buluşmaya giderken baskına uğramaları ve arkadaşı Ahmet Turanî’nin yakalanması; onu zindandan kurtarmaya çalışırken Battal’ın da yakayı ele vermesi; daha sonra ikisini Elenora’nın kurtarması; durumun farkına varan Leon’un Elenora’yı bir yem olarak kullanıp Kız Kulesi’ne kapatması; Battal’ın önce kızı kurtarıp sonra da yarışlarda isyan çıkarılacağını öğrenen imparatoru kilisede öldürmesi; İstanbul’da bulunduğu sürece Battal’a yardım eden Mihal’in tahta geçirilmesi ve Battal’ın Elenora ile İstanbul’dan ayrılması üzerine kuruludur. Olaylar dizisine tam bir yakalanma-kurtulma, hainlik-intikam karşıtlığı hakimdir. Merak unsurunun canlı tutulması başarılı bir tarihî macera romanı kurgusunun oluşmasını sağlamıştır. Fakat roman şahıslarının düz tipler olarak gösterilmesi, anlatıcının metne müdahaleleri, romanın olumsuz özellikleri arasındadır.

İkili karşıtlıklar, romandaki olay örgüsü kadar şahıs kadrosu için de geçerlidir. İyi tarafta Battal Gazi, Ahmet Turanî, Elenora, Mihal, casus Mihengi Hindû ve genel olarak Türkler, kötü tarafta ise imparator Leon, muhafız alayı komutanı Kara Yorgi, Abdüsselam ve genel olarak Bizanslılar yer alır. Battal Gazi’nin yanında yer alan Ahmet Turanî, Elenora, ona sonuna kadar sadıktırlar. Hiçbir zorluk karşısında hainlik yapmazlar, Battal’ı yarı yolda bırakmazlar. Fakat Battal’ın düşmanı olan Leon, Kara Yorgi, onu ele geçirebilmek için çeşitli hilelere başvururlar, sözlerini tutmazlar. Çıkarlarına göre hareket ederler. Hristiyan din adamları da aynı şekilde davranırlar. Bizanslılar son derece korkaktırlar. Zaten Bizans hakkında roman anlatıcısının genel düşüncesi de şudur: “İşte 300 yılında kurulan 1600 yıllık Bizans İmparatorluğu, böyle bir köleler, ahlâksızlar, dalkavuklar imparatorluğu idi.”[11]

İdeal kahraman olarak Battal Gazi, romanda yine kahramanın kendi ağzından okuyucuya tanıtılır: “Onlardan çok kuvvetli, onlardan çok cesur, onlardan çok erkek olduğumu [biliyorum]. Bu içinde yalan, riyâ, kancıklık kaynayan şehirde kardeşin kardeşi, oğulun babayı, sevgilinin âşığını, karının kocasını aldattığı bu kahpe şehirde tek erkek olarak dolaşacağım. Vay karşıma çıkmak isteyecek olan karı kılıklı, kancık köpek ruhlu Bizans erkeklerine. Sevdiği adamı sevmediği adamla aldatmağı bir sanat sayan nankör Bizans kızlarının benden çekecekleri var.”[12]

Battal, romanda uzun boylu, güzel yüzlü, gür sesli, kuvvetli, mert, sözüne ve dostuna sadık, kutsal dört kitabı bilen, zeki, silahşor birisidir. Battalnâmelerdeki destan kahramanı Battal Gazi de aynı özellikleri taşır. Destanlarda bunların yanında seyyitliği, kâfirleri öldürmeden önce İslâm’a davet etmesi ve keramet göstermesi üzerinde de durulur. Fakat daha gerçekçi bir anlatım kurmak isteyen yazar, hastaları çabucak iyileştiren, yapılan büyüleri bozan destan kahramanı Battal Gazi’nin bu özelliklerine[13] romanda yer vermez. Romanın sonunda Battal Gazi, arkadaşları tarafından liderliğe seçilmeyince imparatorluğu Mihal’e verir ve Bizans’ı terkeder. Romanda, Battal, seçimle başa gelmeyi ister. Battal, seçimle yönetici olmayınca bu meşruiyetini kaybedeceğini düşünecek kadar demokratiktir.

Ayrıca yazar, Battal’ı laik bir din anlayışının savunucusu olarak göstermek ister; bunu da romanda Battal’ın arkadaşı Ahmet Turanî’nin ağzından verir: “Sen yeni bir mezhep kuracaksın. Yeni bir din değil. Diğer dinlere düşman olmıyacak, Allah’ı; yalnız kilise veya camide para ile gösterilen papazların ve hocaların malı olmaktan çıkaracaksın. Allah insanların kalbinde yaşıyan bir iman olacak. Yahudilerin dininde olduğu gibi Allah ile pazarlık da yok, cennete girmek için dua etmek, Havraya girmek, namaz kılmak, oruç tutmak zorunda değilsin, Allah’ı andığın, var olduğunu bildiğin, düşündüğün, kalbinde duyduğun an nerede ve ne durumda olursan ol dinine olan borçların ödenmiştir. Allah’ın hiçbir nimeti (Hakkından fazlasını almamak şartıyle) haram değildir. Şarap içmek, sevmek ve sevilmek gibi... Cehennem diye korkunç bir yer yok. Yalnız affedilinceye kadar affedici olacaktır. İntikam alıcı ve ceza verici değil. Bir çınar ağacı dikeceksin bir de taş, işte namazgâhın. Kilise, cami, tekke, mescit, manastır, papaz, imam, hoca, hacı yok, bu çınarın altında Allah’ınla baş başa içinden inanarak gösterişe girecek kadar küçülmeden tek başına anlaşabileceksin.”[14]

Kozanoğlu, kitabın başındaki notta[15] “Malatyalı Cafer Battal Gazi”yi “Bektaşilik mezhebi”nin kurucusu olarak gösterir. Halbuki Selçuklular devrinden itibaren Anadolu’da heterodoks zümreler (önce Kalenderîler sonra da Bektaşîler ve Alevîler) tarafından, ata kültü çerçevesinde yüceltilmiştir.[16]

Yazar, kendi, laik bir din ve yönetim anlayışını tarihî gerçeklere uydurarak işlemiştir. Tanrı konumundaki bakış açısına sahip roman anlatıcısı, Bizans’taki yönetim ve toplum yapısını anlatırken şunların üzerinde durur: “Din teşkilâtlanmış, her şehirde İstanbul’daki Patriğe bağlı manastırları köylere kol salan küçük kiliseleri ile birbirlerine ekli bir zincir gibi bütün memlekette tek kara kuvvet haline gelmiştir. Bütün memlekete kol salan ve bir iman kuvveti olarak kullanılması gereken bu hayırlı kuvveti imparatorlar “Allahın vekili” Padişahlar “Müslümanların Halifesi” namı altında politikaya alet edince doğuya vergi özel bir baskı rejimi doğuvermişti. Bir zümre saltanatına dayanarak zamanla hem Ortodoksluğu, hem Müslümanlığı yobazlar elinde bir Kara Kuvvet biçimine sokarak birbirlerinin din adına kanlarını içmelerini sağladı.”[17] Dinin politikaya alet edilmesi üzerinde duran bu bölümler, Cumhuriyet’in temelindeki laiklik ilkesinin ne denli önemli olduğunu vurgulamak için yazılmış gibidir.

Yazara göre Bizans’ın yönetim anlayışı ve toplum yapısı Osmanlı döneminde de devam etmiştir. Yine romandaki anlatıcı şunları anlatır: “Fakat bu kendi eliyle yükselttiği insan oğullarını yeryüzünde Allahın vekili, hattâ oğlu sayan Hıristiyanlık ondan imrenip Allah’ın gölgesi saydığı padişah ve Sultanlara tapan müslümanlık yüzyıllar boyu yeni model köle insanlar yaratacaktı. Bizans’lı adı altında İstanbul’da Rumca konuşan dini politikaya alet etmiş bir grup, orduda Ermenice konuşan silâhı politikaya alet etmiş ayrı bir grup, Anadolu’da da Türkçe konuşan toprakla kavrulmuş diğer bir grup vardı. Lâtin Roma çoktan ortadan kalkmıştı. Şimdiki imparator da, kendinden önceki komutanı öldürüp yerine geçtiği için sarayında ordu dili olan Ermenice ile konuşur, kilisede Lâtince dua eder, çarşıda yerlere kadar eğilip kendisini uğurlıyan tebaasına Rumca küfür ederdi.

Bizans İmparatorluğu İsa’nın doğumundan 300 yıl sonra kurulmuştu. Ama tarihlerin yazdığı gibi başından birçok Rum, Ermeni, Lâtin, hattâ Türk imparatorlar geçmesine rağmen Fatih Mehmed’in İstanbul’u aldığı 1453 yılında da sonu gelmemiş, sadece İmparatorluğun başına bir Türk sülâle geçmişti.”[18]

Bir imparatorluk olan Bizans’a ve onun devamı olarak gösterilen Osmanlı’ya karşı yapılan bu tek bir dil ve tek bir hakim millet olmaması vurgusu, aslında Cumhuriyet’in temelindeki milliyetçi bakışın izini taşır. Halbuki bir imparatorlukla millî bir devlet arasında çok büyük fark vardır. Yazar, kendi döneminin gözlüğüyle yargılarda bulunmaktadır. Yazar, aynı satırların devamında bu durumu daha da açık hâle getirir:

“Aynı köle, aynı bir tek insana tapmak ruhu yeni Bizans’ta da yaşadı. Yeni Bizans İmparatoru (Iklim-i Rum) Sultanı da Türkçe konuştu. Arapça dua etti, Acem diliyle şiir yazdı. Rum diliyle sevişti, Ermenice küfür etti. Padişahın Rum, Ermeni, Acem, Arnavut köleleri o geçerken Allah geliyormuş gibi secde edip yerleri öptüler. Eğilmiyen Türk halkı Anadolu’ya çekildi.”[19]

Yazarın Osmanlı’yı Bizans’a bağlayarak tamamen mahkum etmesi Cumhuriyet’in ilk dönemindeki anlayışa uygun düşer. Bilindiği gibi o dönemde, Osmanlı’ya yönelik “redd-i miras” tavrı bir hayli yaygındır. Divan edebiyatı bile öncelikle Osmanlı’nın bir simgesi olduğu, ayrıca millî olmadığı için reddedilir.[20] Hatta, Ahmet Hamdi Tanpınar, 1930’da Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde divan edebiyatının lise ders kitaplarından çıkarılmasını teklif etmiştir.[21] Abdülbaki Gölpınarlı, divan edebiyatına yönelik bu olumsuz tepkilerin toplamı sayılabilecek Divan Edebiyatı Beyanındadır adlı kitabı yayınlar (1945). Tanpınar’ın ve Gölpınarlı’nın bu tavırları daha sonraki çalışmaları ile bir anlamda tekzip edilmiştir. Fakat dönemin anlayışına, eski kültürü iyi bilen bu yazarların bile katılması, yönetimin kültür politikasının ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Devlet Yönlendirmesi ve Edebiyat

Cumhuriyet döneminde, batılılaşma çerçevesinde açılan sanat kurumları, devletin kültüre müdahalesinin, hatta devlet eliyle batılı bir kültür oluşturma çabalarının göstergeleridir. Bu dönemde, ayrıca Atatürk’ün yönlendirmesiyle yazılan eserler de vardır. Mesela Öz Soy Atatürk’ün isteğiyle 1934’te yazılır ve İran şahının da huzurunda sahnelenir. Yine Atatürk’ün isteği ve düzeltmeleriyle Bayönder yazılır. Münir Hayri Egeli bunu eserin başında şöyle belirtir: “Mevzuda vak’a hemen hemen Ebedî Şefin hayatının sembolleşmesinden ibaretti. Bir fırtınalı günde eşini kaybeden Şef, varını, yoğunu arkadaşlarına dağıttıktan ve idealini gençliğe emanet ettikten sonra ebediyete karışacaktı. Gençlik “Türk medeniyetini dünya medeniyetinin üstüne çıkardığını” haykırırken piyes bitecekti.”[22] Atatürk'ün eserlere müdahalesi bu kadarla sınırlı değildir: “Bayönder, Atatürk’ün üzerinde meşgul olduğu ilk tiyatro eseri değildi. Daha evvel Akagündüz’ün bir piyesine bir cümle ilâve ettiğini ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Akın”ı ile yakından alâkadar olduğunu biliyorum. Behçet Kâmil’in “Tünübuk”u ile de meşgul olmuşlardı. Benim de “Bayönder”den başka daha üç piyesimin üzerinde çok kıymetli notları, irşatları ve tashihleri vardır.”[23]

Ayrıca Reşat Nuri Güntekin’den yobaz din adamlarını ve tekkelerdeki bozulmuşluğu anlatan bir roman yazması istenmiş, böylelikle Yeşil Gece yazılmıştır.[24] Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanı ise 1922’deki ilk baskısı ile 1939’daki altıncı baskısı arasında Osmanlı’yla ve dinle ilgili unsurlar açısından değişikliğe uğratılmıştır.[25]

Pertev Naili Boratav, geçmiş kültürümüzün değerlerine önyargılı bakılmamasını belirterek, böyle bir anlayışın halk edebiyatı ürünlerine karşı tabu yarattığını ileri sürer. Bunun bir örneğini de şöyle anlatır: “Bir ‘Maarif Şurası’nda hatırlarım, çocuk kitapları üstüne tartışılırken, ‘Masallarda padişahtan söz edilmesi, çocukların cumhuriyet düzenine olan bağlarını gevşetebilir; padişahsız, şehzadesiz masallar yazılmalı çocuklar için’ biçiminde düşünceler ortaya atılmıştı.”[26]

Bunlar sadece bilinen örneklerdir. Bunların dışında sanatın diğer alanlarıyla ilgili çeşitli yönlendirmeler de olmuştur. Özellikle güzel sanatlar, müzik ve mimarîye de bu açıdan bakılmalıdır.

Sonuç


Halk edebiyatının ideolojik açıdan kullanılması sadece Türkiye’ye has bir uygulama da değildir. Halkbiliminin yirminci yüzyılda ideolojik açıdan kullanılması on dokuzuncu yüzyıl romantik milliyetçiliğine kadar dayanır. Almanya’da, Norveç’te, Finlandiya’da, Sırbistan’da, İrlanda’da millî gururun uyarılması amacıyla başlayan araştırmalar, özellikle Nazi Almanya’sında ve Sovyet Birliği’nde halk kitlelerini etkilemek amacıyla kullanılmıştır.[27] Mesela, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Sovyetler Birliği’nde yiğitlik ve vatanseverlik duygularını anlatan şiirler derlenir ve cephede savaşanlara yollanır. Fakat savaş bittikten sonra Manas, Dede Korkut Kitabı, Köroğlu gibi eserler “katillerin ve haydutların türküleri ve Marksizmle Leninizmin düşmanı ulusçuluğun zehirli kaynağı” sayılır.[28]

Sanatta, edebiyatta yönlendirme sadece Cumhuriyet döneminde yapılmıştır diye bakılmamalıdır. Günümüzde bunların daha örtük yapıldığı da yazılı ve görüntülü basında gündeme gelmektedir. Fakat ele aldığımız romanın yazıldığı dönem itibariyle bakıldığında halk edebiyatından ideolojik amaçla yararlanma, bu edebiyatın zararına olmuştur. Yeniden kaleme alınan halk hikâyeleri, destanlar okuyucudan gerekli ilgiyi görmemiştir. Sonuçta halk edebiyatı da belirli toplumsal şartların ürünüdür. Bu şartlar ortadan kalktığında ya da farklı düşüncelerle bunlar yeniden yazıldığında o topluma hitap etmekten uzaklaşır.


[1] Mimar Sinan Üniversitesi’nce düzenlenen Sanat ve İnanç Sempozyumu’nda, “Kozanoğlu’nun Battal Gazi Romanı Çerçevesinde Cumhuriyet Döneminde Yönetim, İnanç, Sanat Bağlantısı” başlığıyla 13 Kasım 2000 tarihinde sunulan bildirinin genişletilmiş şeklidir.
[2] Halil İnalcık, “Atatürk ve Türkiye’nin Modernleşmesi”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1992, s. 620.

[3] Arzu Öztürkmen, Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 41-67; Nail Tan, Folklor (Halkbilimi) Genel Bilgiler, Halk Kültürü Yayınları, İstanbul, 1985, s. 24-45.

[4] Azmi Süslü, “Türk Tarihçiliği ve Atatürk”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu, 1. Cilt, 3-6 Ekim 1995, Gazi Mağusa, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1998, s. 338.

[5] Zeynep Korkmaz, “Güneş-Dil Teorisi ve Yöneldiği Hedefler”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, 1. Cilt, Türk Dil Kurum Yayını, Ankara, 1995, s. 779-783.

[6] Turgut Akpınar, “İslâmiyet Yerine Millî Bir Dini Öneren Bir Yazar: A. İbrahim”, Türkler’in Din ve Hukuk Tarihi,İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s. 26-32.

[7] Pertev Naili Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Adam Yayınları, İstanbul, 1988, s. 167; Boratav’ın kaynağı ise Faruk Rıza Güloğul, Halk Kitaplarına Dair, İstanbul, 1937, s. 56-57.

[8] Boratav, a.g.e., s. 161.

[9] Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Muharrem Kaya, Romanlarımızda Türk Destanlarının Devamı, yayınlanmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 1999, 290 s.

[10] Aptullah Ziya Kozanoğlu, Gültekin, Atlas Kitabevi, 16. bs., İst., 1981, s. 5.

[11] Aptullah Ziya Kozanoğlu, Battal Gazi Destanı,Atlas Kitabevi, 8. baskı, İstanbul, 1965, s. 9.

[12] Kozanoğlu, a.g.e., s. 15.

[13] Hasan Köksal, Battalnâmelerde Tip ve Motif Yapısı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1984, s. 57-86.

[14] Kozanoğlu, a.g.e., s. 80.

[15] Kozanoğlu, a.g.e., s. 4.

[16] Ahmet Yaşar Ocak, “Battal Gazi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,C. 5, İstanbul, s. 205.

[17] Kozanoğlu, a.g.e., s. 79.

[18] Kozanoğlu, a.g.e., s. 9.

[19] Kozanoğlu, a.g.e., s. 9.

[20] Mehmet Kahraman, Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar, Beyan Yayınları, İstanbul, 1996, s. 48; Betül Özçelebi, Cumhuriyet Döneminde Edebî Eleştiri 1923-1938, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998, s. 67-71.

[21] Ömer Faruk Akün, “Ahmet Hamdi Tanpınar”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını, C. XII/6, 1962, s. 9.

[22] Münir Hayri Egeli, Bayönder, 1 Akt, Muallim Ahmet Halit Kitabevi, İst., 1934, s. 11.

[23] Egeli, a.g.e., s. 12.

[24] Birol Emil, Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Şahıslar Dünyası 1, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1984, s. 313.

[25] N. Ahmet Özalp, “Edebiyatta Dirijizm: Çalıkuşu Operasyonu I-II”, Kaşgar, sayı: 10-11, Temmuz-Ağustos 1999, s. 29-36, 10-23.

[26] Pertev N. Boratav, Abidin Dino, Güzin Dino, Ferit Edgü, Anouar Abdel-Malek, Kültür Emperyalizmi, Ataç Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1967, s. 36.

[27] Özkul Çobanoğlu, Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara, 1999, s. 165-170.

[28] İlhan Başgöz, “Avrupa Fikir Tarihinde Halkbilim”, Mark Azadovski, Sibirya’dan Bir Masal Anası, girişi yazan ve çeviren: İlhan Başgöz, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, s. 19-21.



Yüklə 1,26 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   16




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə