Türkiye’nin Demokrasi Sorunu Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir sorun



Yüklə 124,39 Kb.
səhifə1/3
tarix17.08.2018
ölçüsü124,39 Kb.
  1   2   3

ÖNSÖZ

Türkiye’nin Demokrasi Sorunu.........


Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir sorun...
Belki de sorunun boyutları günden güne artıyor...
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz’ın, “Türkiye’nin Demokrasi Sorunu” adlı kitabı, Odamızın 17’inci yayını olarak 1997 yılında yayınlandı. Hemen ardından, “Türkiye’nin Demokrasi Sorunu” adıyla düzenlediğimiz toplantıda da bu çalışma, ayrıntılarıyla ele alındı.
Sayın Gemalmaz, kitabında ve panel konuşmasında, demokrasi ve demokratik yaşamı ihlal eden uygulamalardan örnekler verdi. Üstelik bu uygulamaların kimileri, uzman hukukçuların dışında kimsenin kolay anlayamayacağı, yasalara saklanmış anti demokratik hükümler. Bugün de aynen geçerli ve uygulanıyor.
Panelde raporu çeşitli açılardan ele alan diğer konuşmacılar da demokratik yaşamın başka önemli eksikliklerini vurguladılar. Çeşitli Hükümetlerin gelip gitmesine rağmen, bürokrasinin egemenliği ve direnişinin daha geniş demokratik hakların önünde engel oluşturduğu vurgulandı.
Bu panelin bugün yeniden düzenlenmesi halinde, belki de konuşulacak, altı çizilecek unsurların sayısı daha da artacak.
1997 yılının Nisan ayında düzenlenen panelimizdeki görüşlerin yeraldığı bu kitabın, Türkiye’nin yükselen demokrasi mücadelesinde bir taş olmasını dilerim.
Saygılarımla.

Yahya ARIKAN

İSMMMO Başkanı

Türkiye'nin Demokrasi Sorunu

(7 Nisan 1997)


Oturum Başkanı :

Prof. Dr. Burhan ŞENATALAR (İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi)

Doç. Dr. Semih GEMALMAZ (İ.Ü. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi)

Doç. Dr. Yücel SAYMAN (İstanbul Barosu Başkanı)

Nail GÜRELİ (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı)

Mehmet METİNER (Gazeteci-Yazar)

Fatih ALTAYLI (Gazeteci-Yazar)

Türkiye'nin Demokrasi Sorunu




- Yahya Arıkan


Saygıdeğer konuklar, değerli meslektaşlarım, hoşgeldiniz. Sizlere göndermiş olduğum rapor önce basına tanıttıktan sonra, konuyla ilgili sivil toplum örgütleri meslek odaları, sendikalar ve siyasal partilere gönderildi. Onlar davetli bugünkü toplantıda.

Değerli konuklar ülkemiz karanlık günler yaşamaktadır. Siyasetteki kirlenme ekonomideki bunalım ciddi bir rejim krizini oluşturmaktadır. Siyasal partiler dışında sendikalar meslek odaları, sivil toplum örgütleri bir başka deyişle toplumsal muhalefet, rejim krizini çözecek çözümler üretmek zorundadır. Susurluk'taki kamyon kazasından sonra çetelerin ortaya çıkartılması için, Meslek Odaları "Sürekli Aydınlık Için Bir Dakika Karanlık Eylemi"ni başlatmış, eyleme sessiz çoğunluk ve toplumsal muhalefet sahip çıkmıştır. İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası, Anayasa'nın 135. maddesinde belirtilen sorumluluk doğrultusunda çözümler üretmek üzere bir dizi raporlar hazırlamıştır. Izninizle ve öncelikle Türkiye'nin ekonomik ve siyasal yapısının bir durum tespiti yapmak istiyorum. Ekonomik yönden eflasyon kronik hale gelmiştir. İç borçlar ödenemez hale gelmiştir, işsizlik çığ gibi büyümüştür. Kayıtdışı ekonomi kayıtlı ekonomiye eşdeğer hale gelmiştir. Sigortasız çalışan, sigortalı çalışan sayısına yaklaşmıştır. Mevcut vergi mükellef sayısı ülke nüfusuna göre orantılı değildir. Dolaylı vergi dolaysız vergiden daha çoktur. Toplanan vergi ağırlıklı olarak kesinti yoluyla toplanmaktadır. En büyük pay da ücretlilere aittir. Vergi adaleti yoktur, milli gelirin dağılımında uçurum büyümektedir.

Siyasal yönden ise mevcut anayasa ihtiyaca cevap vermemektedir. Yurttaşlık hakları ihlal edilmiştir. Silah ve uyuşturucu ticaretiyle uğraşan çeteler devleti ele geçirmiştir. Toplum devletin bünyesinde sosyal imkanlarına göre bölünmek istenmektedir. Faili meçhul cinayetler her geçen gün artmaktadır. Yargının bağımsızlığı zedelenmiştir. Savunma yerine mafya iş yapmaktadır. Siyaset kirlenmiştir, devlet şeffaf değildir. Siyasal partiler yasası ve parti içi demokrasi tıkanmıştır. Devletin içinde ırkçı ve dinci siyasal kadrolaşmalarla memur kıyımları yapılmaktadır.

Değerli konuklar, inanıyorum ki anlattığımız bu tespitlere büyük bir çoğunluğunuz hem fikir olacaksınız.Diyeceksiniz ki bizler bu tespitleri biliyoruz, sizlerin çözüm önerileriniz nedir? Müsaadenizle çözüm önerilerimizi de aktarmak istiyorum. Ekonomik yönden acilen bir vergi reformu yapılmalıdır. Bu vergi reformunda, götürü vergisi esası kaldırılmalı, her türlü giderlerin indirim esası getirilmelidir. Vergi oranları düşürülmeli, vergi bilinci geliştirilmelidir. Hayat standartı esası kaldırılmalı, asgari ücret vergi dışı bırakılmalıdır. Rant gelirleri vergilendirilmelidir. Işsizler ordusuna istihdam yaratılmalıdır. Sigortasız işçi çalışması önlenmeli. Bunun için sigorta pirim oranları düşürülmelidir. Işsizlik sigortası yürürlüğe konulmalıdır. BAĞ-KUR, SSK, Emekli Sandığı sosyal güvenlikte tek çatı altında birleştirilmelidir. Tek vergi numarasının yanısıra reşit olan herkese bir vergi numarası verilmelidir. Enflasyon tek rakamlara indirilmelidir. Ülke ve toplum yararına olmayan hiç bir özelleştirme yapılmamalıdır. Toplanan vergilerin nereye harcandığı konusunda devlet şeffaf olmalıdır. Vergi adaleti sağlanmalıdır. Milli gelir adilce paylaşılmalıdır.

Siyasal yönden ise yargının bağımsızlığı sağlanmalıdır. Faili meçhul cinayetler aydınlığa kavuşturulmalıdır. Çeteler yargı önüne çıkartılmalıdır. Devlet içindeki siyasal kadrolaşmaya son verilmelidir. Kadınların ekonomik toplumsal ve siyasal yaşamı, erkeklerle eşit haklarda eşit biçimde ve eşit düzeyde katılması sağlanmalıdır. Yurttaşlık hakları uluslararası normlara getirilmelidir. Eğitimde 8 yıllık kesintisiz eğitim sağlanmalı. Öğrenciler yeteneklerine göre yönlendirilmelidir. 12 Eylül döneminin siyasal sorumluları yargılanmalıdır ve siyasal partiler yasası, seçim yasası dernekler yasası değiştirilmelidir.

Değerli konuklar yine müsaadenizle çözüm önerilerimizi yine raporu hazırlayan değerli hocamız Semih Gemalmaz'ın yeni anayasa ile ilgili görüşleriyle tamamlamak istiyorum. Yeni anayasa bireyden ve birey özgürlüklerinden korkmayan, onu sistemin tehditi olarak kavramayan bir zihniyet üzerine inşa edilmelidir. Siyasal fikirlerin ve idari ajanların her türlü tasarrufu kesinlikle yargı denetimine tabi olmalıdır. Sistem düşünce suçu ve yasaklar kategorilerinden tümüyle arındırılmalıdır. Ölüm cezası kaldırılmalıdır. Dil yasakları dışlanmalıdır. Inanç ve ibadet özgürlüğü güvence altına alınmalıdır. Zorunlu dil eğitimi kaldırılmalıdır. Seçmen yaşı 18, seçilme yaşı 25 olmalıdır. Zorunlu askerlik gönüllü askerlikle değişmelidir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmalıdır. Değerli konuklar bizler Istanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası olarak Cumhuriyetin ilkelerine, laikliğe ve demokrasiye yürekten inanıyoruz ve de farklı rejimlere izin vermeyeceğiz. Bu inançla 1993 yılında "Türk Vergi Sistemleri" konulu bir rapor hazırladık. Bugün, "Türkiye'nin Demokrasi Sorunu"nun raporunu sunuyoruz. "Gümrük Birliği'nin Hukuki Boyutu" konulu raporumuz da hazır. Ancak konunun bütünlüğü açısından, hazırlanmakta olan Gümrük Birliği'nin Ekonomik Boyutu konulu raporla birlikte Ekim ayında sizlerin bilgisine sunacağız. Türkiye'nin Demokrasi Sorunu konulu raporu hazırlayan saygıdeğer hocamız Semih Gemalmaz'a muhasebe camiası adına içten teşekkür ediyoruz. Raporun tartışılmasına katkı sağlayan Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Burhan Şenatalar'a, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli'ye, Istanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman'a, Gazeteci Yazar Fatih Altaylı'ya ve Gazeteci Yazar Mehmet Metin'e de ayrıca teşekkür ediyorum. Müsaadenizle yönetim kurulu adına rapora oy birliği ile sahip çıkan odamızın Danışma Meclisi'nin saygıdeğer üyelerine de teşekkür etmek istiyorum. Değerli konuklar, siyasiler oy kaygısı gütmezse, bizlerin görüşlerine değer verirlerse, bizler sevgi, güven ve hoşgörü ile herşeyin üstesinden geliriz. Saygılar sunarım.

Değerli konuklar bu kez de TÜRMOB Genel Başkanı Sayın Mustafa Özyürek'i konuşmak üzere kürsümüze davet ediyorum.
Mustafa Özyürek

Sayın konuklar, değerli arkadaşlarım, hepinizi saygı ile selamlıyorum. Demokrasi konusu tartışmak için buraya geldik. Sayın Başkan'ın sayılarla ilgili bir tereddütü var. Ne yazık ki bu genelde böyle oluyor. Biz buna alışkınız. Kurumlar Vergisi beyannamesinin nasıl doldurulacağını tartışacağız deseydik, burada oturacak yer bulunmazdı. Insanlar daha fonksiyonel düşünüyorlar. Genelle ilgili konulara biraz uzaktan bakıyorlar. Belki de şöyle düşünüyorlar. Her işin bir taşeronu var bu memlekette. Demokrasinin, özgürlüklerin taşeronları sahipleri bellidir. Yazarlarımız var, medyada saygıdeğer temsilcilerimiz var. Odalarımızla birlikte başkanlarımız var, yöneticilerimiz var, onlar bu işi hallederler. Ama tabii katılım olmadan hiçbir işi halletmek mümkün değildir.

Kısa bir iki şey söyleyeceğim, vaktinizi alacak değilim. TÜSIAD raporu hazırlandığı zaman oldukça ses getirdi. Güzel bir şey. içeriği itibariyle geniş ölçüde bizim de katıldığımız bir rapor. Fakat onu arkadaşlarımla tartışırken dedim ki, bu, demokrat çağdaş bir kaç yöneticinin eseridir. Bir saygıdeğer hocamıza bu çalışmayı yaptırmışlar. Fakat tabanını temsil etmez demiştim. Nitekim kısa bir süre sonra sayın Rahmi Koç'tan başlayarak bu raporun içeriğine katılmadıklarını ifade ettiler. Bizim raporumuzun bir özelliği var. Sayın başkan da açıkladı. Bizim yetkili kurumlarımızın hepsi bu raporun içeriğine katılıyor. Yani demokratikleşme özüne kesinlikle katılıyoruz.

Değerli arkadaşlarım TÜRMOB ve odalarımız, özellikle Istanbul Odamız demokrasiye, çağdaşlığa, laik düzene, düşünce ifade ve örgütlenme özgürlüğüne her zaman saygılı olmuştur. Bu ilkelere her zaman bağlı kalmıştır. Gücü yettiği ölçüde bu ilkelerin hayata geçmesi için elinden geleni yapmıştır. Halkımızın geniş ölçüde katıldığı, "Bir dakika aydınlık için bir dakika karanlık" eylemeni ilk kez Sivas'ta bizim arkadaşlarımız imzalayarak demokratik bir kitle örgütünün desteğini almışlardır.

Ankara'daki kadın yürüyüşüne biz bütün gücümüzle destek olduk katıldık. Ulaşabildiğimiz, yetişebildiğimiz her yerde bu özgürlük mücadelesini demokrasi mücadelesini yapmaya devam ediyoruz. Diğer mesleki örgütlerle, diğer demokratik kitle örgütleriyle bu katılımı gerçekleştiriyoruz. Önümüzdeki günlerde en önemli etkinliklerden biri 1 Mayıs'ın kutlanmasıdır. 1 Mayıs'ın demokrasi ekseninde kutlanması noktasında bizim ısrarımız var. Bazı federasyonların, olayı adeta kamuoyunun gözünden kaçırır gibi kıyıda köşede veya Karabük'te kutlama niyetleri var. Biz diğer örgütlerle birlikte buna karşı çıkıyoruz ve 1 Mayıs'ın mutlaka Istanbul'da kutlanmasını isityoruz. Geçmişte bazı olaylar ceyran etti. O nedenle İstanbul sakıncalıdır, deniliyor. Devletin içine sızan son çeteler de ortaya koymuştur ki devlet istediği zaman her topluluğu toplantıyı provoke edip orada olay çıkarabiliyor. O nedenle Istanbul dışında bir 1 Mayıs kutlamasına razı olmak demek geri adım atmak demektir. DİSK'in böyle düşündüğünü biliyorum. Pek çok demokratik kitle örgütünün böyle düşündüğünü biliyorum. Fakat henüz tartışmamız sona ermedi. Eğer bir yol ayrımına gelirse ki gelmemesini diliyorum. Bölünme çok yanlıştır. Ama korkarım ki Türkiye'de iki ayrı 1 Mayıs kutlamasıyla karşı karşıya geliriz. Bu ayrılıklar nereden çıkıyor? Değerli arkadaşlarım laiklik karşıtı akımların Türkiye'de hangi boyutlara geldiğini hep birlikte yaşıyoruz. Ve bundan çok ciddi rahatsızlık duyuyoruz. Bunu her kurum, özellikle basınımız sürekli ifade etti. Fakat bundan kurtulmanın yolu asker değildir, ordu değildir. Orada toplumda bir ikilem yaşanıyor. Bizim söylediklerimizi, toplumun söylediklerini Milli Güvenlik Kurulu da söyleyebilir. Biz ondan bir rahatsızlık duyuyor değiliz. Ama sanki bunun arkasından, işte çözemediğimiz, bunaldığımız sorunların en iyi çözümünün bir darbeymiş gibi gösterilmesinden son derece rahatsızız. Toplumun sarıkla miğfer arasına sıkışmaması lazım. Çözüm demokrasidir. Demokrasi dışında hiç bir çözümü kabul etmemiz mümkün değildir.

Burada genç yaşta olan arkadaşlarımız var. Biz üç darbe yaşadık. O üç darbenin hepsi de hiç bir sorunumuzu çözmedi. Her sorunumuzu katmerleştirdi. Onun için yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak lazım. Ellbette irticaya karşı elbette şeriata karşı bütün gücümüzle karşı duracağız. Fakat bunun yolu halkımızın demokratik güçlerin bilinçlenmesidir. Olaya sahip çıkmasıdır ve şeriata geçit vermemesidir. Ben bu duygu ve düşüncelerle raporu hazırlayan değerli hocam Gemalmaz'a buradan teşekkür ediyorum. Burada katkı sağlayan panelde konuşmacı olan değerli dostlarıma şükranlarımı sunuyorum, hepinize teşekkür ediyorum. Sağolun arkadaşlar.

Değerli konuklar panelin oturum kısmına geçiyoruz. Panelin oturum başkanlığını yapmak üzere kürsüye değerli hocamız Istanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar'ı, raporun kaleme alınmasına rapor haline getirilmesinde çok büyük emeği olan Istanbul Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Sayın Semah Gemalmaz hocamız. İstanbul Barosu Başkanı Doç. Dr. Sayın Yücel Sayman. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sayın Nail Güreli. Gazeteci yazar Sayın Mehmet Metiner. Gazeteci Yazar Sayın Fatih Altaylı. Panelin başarılı geçmesi dileğiyle ben hepinize saygılar sunuyorum.
Burhan Şenatalar

Değerli dinleyiciler, sayın basın mensupları. Panelimizin birinci bölümünü açıyorum. Panelde şöyle bir sıra izleyeceğiz. Önce sayın konuşmacılar, 20'şer dakikalık bir süre kullanacaklar. Ondan sonra, sizlerin soru ve katkılarınızı almak istiyoruz. Sonra tekrar makul bir zamanı sayın konuşmacılara bırakacağız. Saat 17.00'de toplantıya en geç bu saatte son vereceğiz. Bu toplantıyı düzenleyen ve raporun hazırlanması için girişimde bulunan Istanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası'na hepiniz adına teşekkür ediyorum. Hepiniz sözcüğünü kullanırken sadece burada bulunanları kastetmiyorum. Burada bulunan veya bulunmayan, demokrasiden yana çağdaş, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinden yana, buraya katılamamış tüm doslarımız adına teşekkürde bulunuyorum. Son derece önemli bir hizmet gerçekleştirmişler. Rapor çok ciddi bir rapor. Bu raporun tartışmaya açılması da aynı derecede ciddi bir çaba. Burada sayı belki özellikle düzenleyicileri tatmin etmemiş olabilir. Fakat bunu dahi bir de şöyle bir açıdan düşünmemiz de yarar var. Örneğin Sayın Güreli buradan çıkıp iki ayrı toplantıya gideceğini belirtti. Ben sabah yine buna benzer bir başka toplantıdaydım. Türkiye'nin demokrasi sorunu çok ağır olduğu için gerçekten buna benzer bir çok etkinlik ve toplantı gerçekleştiriliyor. Ve bazı durumlarda kişiler diledikleri kadar bir katılımı gerçekleştiremeyebiliyorlar.

Sayın Özyürek'in çok değişik bir ifadesi oldu "Demokrasi taşeronları" diye. Bu gibi isimler, biliyorsunuz sonradan kısaltılıyor. Biz, dolayısıyla bu tanıma göre, şimdi "DEM-TAŞ-DER" olarak toplanmış bulunuyoruz. Fakat tabii taşeron kelimesi aynı zamanda Türkiye'de bildiğiniz gibi fazla ticari bir anlam taşıdığı için, kendimize "Demokrasi sorumluları" falan dersek daha nötr kaçabilir. Ticari olmayan bir ifade olabilir. O yüzden "SOR-DER" olarak toplanmış bulunuyoruz.

Aslında aynı salonda cuma, cumartesi günü TÜSES vakfının düzenlemiş olduğu bir toplantı vardı. O da çok güzel geçmişti. Bunun da tartışma bölümünün çok yararlı olacağından yüzde yüz eminim. Demokrasi sorunu dediğimiz zaman tabiİ demokrasinin kendisinin sorun olduğunu düşünmüyoruz. Demokrasi ile ilgili bir sorunumuz var. O da demokratikleşememe sorunumuz. Tabi bu sorun sadece bizimle de sınırlı değil. Demokratik diye baktığımız bütün ülkelerde temsili demokrasinin boyutlarıyla ilgili sınırlar da var. Yani bugün hiç bir ülke için şu ülkenin demokrasisi mükemmeldir demek mümkün değil. Demokrasi için hatta belki bir son durak düşünmek dahi doğru değil. Demokratikleşme belki de hiç bitmeyecek bir süreç, hiç bir zaman son amaca ulaşılamayacak bir yolculuk. Ama biz bu yolculuğun maalesef çok başındayız. Ve çok başında olduğumuz için de sivil toplum örgütlerine çok büyük görev düşüyor. Ve Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası, Türkiye'nin oda dünyasının yeni bir ortağı, yeni bir türü. Fakat ona rağmen çok ciddi katkılar yapıyor demokratikleşme sürecine. O bakımdan ben onları kutluyorum. Sadece bu toplantı için değil, demokratikleşme sürecine sürekli ve kararlı biçimde yaptıkları tüm katkılar için. Bu toplantıda daha ziyade mevzuat günlüğü ile ilgili sorunlar üzerinde duracağız. Yani demokratikleşememe sorununun şüphesiz ekonomik yönleri var. Sosyolojik yönleri var, uluslararası yönleri var. Bunların hepsi aslında iç içe geçiyor. Ama burada daha ziyade anayasa ve yasalarla ilgili, siyasal rejimimizle ilgili sorunlar üzerinde ağırlıklı olarak duracağız. Dileyenler şüpesiz diğer yönler üzerinde de görüşlerini açıklayacaklardır. Ama toplantının çok verimli olabilmesi için yazılmış olan metin çerçevesinde odaklaşırsak o metnin bir anlamda hakettiği ilginin bir kısmını verebilirsek. Bu çalışmamız daha verimli ve amaca uygun gerçekleşmiş olur diye düşünüyorum.

Şimdi sayın konuşmacıların 20 dakikalık süreyi aşmayacaklarını umuyorum. Ben 20 dakika dolarsa hatırlatmada bulunacağım. Programda gözüken konuşmacılarımızdan Sayın Yavuz Önen, TMMMOB ve İnsan Hakları Vakfı Genel Başkanı dün bildirdiği mazereti nedeniyle katılamayacak. Dolayısıyla bir fire vermiş durumdayız. Bundan sonraki toplantılara katılabileceğini umuyoruz. Ve şimdi ilk konuşmayı yapmak üzere ben mikrofonu sayın Semih Gemalmaz'a veriyorum. Buyrun.
Semih Gemalmaz

Teşekkürler sayın başkan. Efendim ben önce Oda'ya çok içten teşekkürlerimi bir kez daha arzetmek istiyorum Çok ciddiye aldığım bu tür katkılar sürecinde benim de yeralmamı sağladılar. Ve verimli bir işbirliği ortamı gerçekleştirdik. Kendi adıma çok memnunun. Bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Raporun, kural olarak okunduğunu varsayacağım. Ve asıl olarak değerli panelistler görüşlerini açıklayacaklar. Onun için ben sadece genel çizgilerle raporu özetlemeye gayret edeceğim. Ve vaktinizi almayacağım.



"Türkiye'nin Demokrasi Sorunu" başlığı, aslında sayın başkanın açılış konuşmasında söylediği gibi demokrasinin kurumsallaştırılamaması sorunudur. Bu konuda genel bir konsensüs var. Yani demokrasinin yetersizliği, demokratik sistemin yetersizliğine ilişkin bir genel konsensüs var. Farklı siyasal görüşlere, inançlara, kökenlere sahip çevreler bu konuda birleştiler. Türkiye'nin demokrasisi yeterli değil. Acil ve ivedi kapsamlı bir demokratikleşme gerçekleştirilmelidir. Yine sayın başkanın işaret ettiği gibi olası bir demokratikleşme aslında çok boyutludur. Ama burada, mesleğim hukukçu olduğu için özellikle hukuk ağırlıklı bir değerlendirme yaptım. Geçmişe yönelik daha derinlemesine bir analiz de yapılabilirdi. Fakat o tür bir değerlendirme çok daha başka sorunların tartışılmasını gündeme getireceği için zorunlulukla bir alan sınırlaması yaptım. Özellikle son 30 yılı, yani 1960'tan itibaren olan devreyi ele aldım. Bunun içinde de bilhassa son 17 yıl, 1980 darbesinden bu yana olan evre üzerinde odaklaştım. Böyle bir odaklaşmayı zorunlu kılan önemli verilerimiz var aslında. Biliyorsunuz 12 Eylül 1980 kuditasının ardından Türkiye'de bir defakto rejim yürülüğe kondu ve 83 sonbaharında yapılan genel seçimlerden sonra yanlış anlaşılmıyorsam 6 aralık 1983'te TBMM Başkanlık Divanı'nın kuruluşuna dek olan sürede bu defakto rejim bütün kurumlarıyla, kurullarıyla işlerlik kazandı. Defakto rejim, adı üstünde keyfi rejim, fiili rejim, hukuksuz rejim, hukukun dışında bir rejim... Bu rejim ciddi bir yasa üretme politikasıyla karşımıza çıktı. Ona ilişkin çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir veriyi takdim etmek isterim. 12 eylül 1980'le 6 Aralık 1983 arasındaki iki yılı aşkın süre içinde 600'in üstünde yasa çıktı. Buna kanun hükmünde kararnameleri ekleyelim. Milli Güvenlik Konseyi 5 generalden oluşuyordu. Konsey'in bildiri ve benzeri diğer formlarda ürettiği ve yasa etkisi doğuran mevzuat da eklenince, 900'ün üzerinde hukuk belgesi ya da yasal belge değişik adlar altında bu süre içinde üretilmiş oldu. Eklemek isterim söz konusu devrede üretilen mevzuat bu saydığım 900'ü aşkın belgeden ibaret değil. Normlar hiyerarşisinde daha alt dereceli olan tüzük, yönetmelik, genelge gibi diğer formlardaki belgeler verdiğim rakama dahil değlidir. Bunları da işin içine katarsanız Türkiye'de söz konusu dönemde binlerle ifade edilen bir yasa üretim süreci yaşandı. Bu çok mu önemli? Evet çok önemli. Şöyle bir karşılaştırma ile tablo çok daha açık ortaya çıkar. Biliyorsunuz Cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, monarşik teokratik Osmanlı'nın yıkılıp yeni bir devletin, yepyeni bir devletin kurulmasıyla ortaya çıktı 1920'lerde. Ve 1920'li yıllarda, yaklaşık 10 yıllık bir süreden sözediyorum, üretilen yasa sayısı, çıkartılan mevzuatın toplamıyla 1980-83 arasındaki daha kısa bir süredekilerin aşağı yukarı dörtte birine karşılık geliyor. Çıkartılan mevzuat karşılaştırıldığında arada akıl almaz, büyük bir fark ortaya çıkmaktadır. Onun için sadece teknik, hukuki açıdan bakıldığında zaman söylüyoruz ya, 12 Eylül'de Türkiye'nin politik rejimi, düzeni, baştan aşağı yeniden yapıldı. Bu doğrudur. Verdiğim veriler, takdim ettiğim arzettiğim veriler bunu açıkça belirtmektedir. Eğer şununla da karşılaştırmak istiyorsak, daha önceki kudetalarda, yani 1960 darbesi ve onu izleyen defakto rejim, 1971 muhtırası ve onu izleyen ara rejim döneminde de bu yoğunlukta bir yasalaştırma gerçekleştirilmemiştir.

Peki nedir genel karakteristiği? Gene herkesin bildiği bir tespittir. Kısaca yenileyeyim. Bu mevzuatın karakteristiği bireyden korkan, anti özgürlükçü, anti demokratik olmasıdır. Onun için sözü eveleyip gevelemeye gerek yok. Türkiye'nin 1997 Nisan'ı itibariyle içinde bulunduğu cendere, 1980-83 döneminde üretilen anti demokratik mevzuat giysisinin kendisidir. Biz nisan 97'de bu giysiye sığmıyoruz. Toplum bu giysiye sığmıyor. Bütün problem yahut problemin çok önemli bir boyutu zannediyorum burada odaklaşıyor. Birinci kısa tespit bu.

İkinci tespit, Türkiye'nin Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana gelen patolojisiyle ilgili. O 1980 sonrasında yoğun bir biçimde karşımıza çıktı, onu biraz sonra açıklayacağım. Ama Cumhuriyet tarihinin bütününe egemen olan bir patoloji, hastalık görünüyor. O da Cumhuriyet tarihinin yaklaşık yarısında, bu ülke istisnai yönetim usulleriyle yani olağanüstü rejimlerle yönetilmiştir. Başka bir deyişle, bu ülkede Cumhuriyet tarihinin yarısında, yönetimler, hükümetler, bu ülkeyi olağan rejim normlarıyla, kurallarıyla, usulleriyle yönetmeyi becerememiştir.

Şimdi hızla yakın tarihe geliyorum. Türkiye'de en son yasal usullere uygun olağanüstü rejim ilanı 1978 tarihinde sıkıyönetim olarak gerçekleşmiştir. 1980-83 arasında adı sıkıyönetim olan, ama aslında defakto rejimi olan olağan rejim sıkıyönetimin kavramlarını kullanıyor, ama onu da olağan rejimin sıkıyönetimiyle karıştırmamak gerekir. Onu da dahil ediyorum. O süreçlerden geçerek 1987'ye kadar sıkıyönetim yürülükte kalmıştır. 1978-1981. Peki sıkıyönetim uygulamasına son verildiği 1987'de gerçekten sıkıyönetim bitti mi? Hayır. Daha akıl almaz bir şey, hukuka apaçık aykırı, insan hakları prensiplerine apaçık aykırı bir normdan hareketle, sıkıyönetim mahkemeleri bakmakta oldukları davaları sonuçlandırana dek o davaları görmeye devam ederler hükmünden yola çıkıldı ve sıkıyönetim biçimsel olarak kaldırılmasına karşın 1993 aralığına kadar bir yasa değişikliği gerçekleştirildi. O tarihe kadar sıkıyönetim Türkiye'de fiilen sürdürülmüştür.



Peki sıkıyönetimden ibaret bir patoloji mi? Hayır. Yine hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Türkiye'de bir diğer istisnai yönetim usulü olağanüstü haldir. Ve sıkıyönetimin tedrici olarak aşamalı biçimde kaldırılması sürecine koşut bir gelişme ile sıkıyönetim kaldırılan yerlerde olağanüstü hal uygulamasına geçilmiştir. Hatırlatayım meraklılar için, 1982 Anayasası ile olağanüstü hal rejimi Türk hukukuna şırınga edilmiş ve hemen bu alanı düzenleyen spesifik yasa, Olağanüstü Hal Yasası da çıkartılmıştır. 1961 Anayasası'nda olağanüstü halden sözeder, fakat 1961 Anayasası'nın yürürlüğü döneminde hiç bir zaman Olağanüstü Hal Yasası çıkartılmadığı için böyle bir istisnai yönetim usulunu biz 1960-1980 arasındaki dönemde yaşamadık. Tek yaşadığımız o dönemde, sıkıyönetim formuydu. 1984'ten itibaren de Türkiye'de olağanüstü hal isminde istisnai yönetim usülü uygulanmaktadır. En son ve ne acıklı ki, 31 Aralık 1997 tarihi itibariyle dört ay daha bu olağanüstü hal, ülkenin dokuz ilinde güneydoğudaki dokuz ilinde devam eden olağanüstü halin uygulanmasının devamı konusunda bir karar alınmış ve bu da parlamento tarafından onaylanmıştır. O halde 1978-1997 Nisan'ı arasında, Türkiye'de istisnai yönetim usullerinin uygulanmasına hiç ara verilmemiştir. Sayın beyler bayanlar bu süre 20 yıldır. Bu rejimin altında yaşayan insanlar, özellikle Güneydoğu'da yaşayan insanlar, hayatlarının hiç bir evresinde demokrasi soluğu alıp verememiş insanlardır.


Yüklə 124,39 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə