Yaklaşan Genel Seçimler Üzerine


ŞEMDİNLİ'DE KİM SAVAŞIYOR?



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə5/31
tarix07.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
#91581
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31

ŞEMDİNLİ'DE KİM SAVAŞIYOR?

 

    Şemdin'lide 17 Temmuz'dan itibaren çatışmaların sürdüğü bilinmekte. Gerek yazılı, gerekse de görsel medyada gün, hatta saatler geçmiyor ki çatışma haberleri verilmesin. Ulusal televizyon kanallarında çatışmalar üzerine akla gelmedik her türlü yorumlar yapılmakta. Kimileri PKK'nın düzenli savaş aşamasına geçtiğini dahi iddia etmekte. Şemdinli ve çevresinde yürütülen çatışmaları kimileri Suriye'nin, kimileri de İran'ın kışkırttığını söylemekte, hatta bazıları Türkiye'nin Suriye politikasına karşı İran'ın bir misillemesi olarak nitelendirmekte. Son dönem çatışmalarda Suriye, İran ve Irak'ın Türkiye'ye karşı takındıkları tavırlar birer faktördür ama bunların hiç birinin belirleyici olmadığını özellikle belirtmeliyim.



    Temmuz ayından bu yana yoğunlaşan olayları daha iyi anlayabilmek için kısa geçmişte ortaya çıkmış bazı olayları değerlendirmek gerekir. Kimileri dönüm noktası olarak Dersim'de Hüseyin Aygün'ün kaçırılmasını, kimileri özellikle 23Temmuz'dan itibaren Şemdinli'de yoğunlaşan çatışmaları, kimilerileri de 20-08-2012'de Antep'te çocukları katleden bombalama eylemini almaktadır. Bana kalırsa bunların hiçbiri de dönüm noktası değildir. Eğer illaki bir dönüm noktası alınması gerekiyorsa, 2011'in 13 Temmuz'unda yapılan Silvan saldırısı temel alınmalıdır. Çünkü Silvan saldırısı, Öcalan'ın derin devlet odaklarının elinden alınmasına bir tepkidir. Derin devlet güçleri, Öcalanı istedikleri gibi kullanamayacağını anlayınca, Hükümeti tehdit için Silvan baskınını gündemleştirmiştir. Yani Silvan olayından sonra derin devlet, Öcalan'ı elinden kaybetmiştir. Bu tarihten itibaren Öcalan üzerinde hükümet denetim kurmaya başlamıştır. Aslında KCK falan baştan itibaren uydurma bir oluşumdu. Yani KCK hükümetin MİT aracılığıyla Öcalan'ı denetim altına almak için derin devlet güçlerine karşı yürüttüğü bir operasyondu. İhtiyaç duyulan denetim sağlandıktan sonra tasviye edildi. Öcalan, değişen güçler dengesine bağlı olarak artık yeni yerini belirlemiş oldu. Derin devlet denilen oluşumun tekrar Öcalan üzerinde etkili olacağını sanmıyorum. Bu karanlık güçler yeterli olmasa da önemli ölçüde darbeler almıştır. Elbette bu yeterli değildir. Türkiye’de Gladyo’nun Kürt ayağına, yani PKK ayağına dokunulmadığı sürece, derin devlet güçleri, değişik biçimlerde zaman zaman siyasal sürece müdahale edecek fırsatlar ortaya çıktığında, bu fırsatları değerlendirmeye devam edecektir. Ama geçmişte olduğu gibi belirleyici konumda olamayacaklardır. İşte son dönemde Şemdinli-Beytüşşebap-Şırnak bölgesinde yaşanan olayları bir de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Derin devletin yeniden canlanma ve yaşanan siyasal sürecte yeniden belirleyici konuma gelme çabaları olarak görmek gerekir. Yani Ortadoğu'nun içinde bulunduğu siyasal ortamı bir fırsat görerek içte iktidar kavgasıyla bütünleştirmek istemekteler.

    Eylemlerin biçim ve kapasitesine bakıldığında, karanlık güçlerin emir ve komutasında hareket edildiği rahatça görülecektir. Eylem biçimleri arada bir karakol baskınlarıyla asker öldürme, daha çokta sivil halkın malına ve canına kastetmedir. Çocukları öldürüyorlar, yol kesip halkın kamyonlarını yakıyorlar, şantiye basıp makinaları kırıp döküyorlar, esnafa kepenk kapattırıyorlar. Sonuçta bölge halkını göçe zorlamak için gayret gösteriyorlar. Doksanlı yıllara geri dönüş için her türlü çabayı yürütmekteler. Kargaşa ve kaos onlar için kolay kazanç kapısıdır. Ama olaya sadece bu çerçevede değil, biraz daha geniş bir perspektiften bakmada yarar var. O zaman PKK ve sivil görünümlü uzantılarının amaç ve hedefleri daha iyi anlaşılır.

    Ülke içinde kıyasıya bir iktidar kavgası var. İçte yürütülen iktidar mücadelesine paralel Ortadoğu’da pazarları yeniden bölüşüm kavgası var. Ortadoğu'da yeniden bölüşüm savaşının odağında da her zaman olduğu gibi, petrol ve doğal gaz yatakları bulunmaktadır. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarıyla birlikte Ortadoğu ile daha fazla ilgilenir olmuştur. Artık Türkiye’de Ortadoğu, Kafkas ve Doğu Akdeniz bölgelerinde yürütülen paylaşımda ‘Ben de varım’ demektedir. Oysa Ortadoğu, uzun yıllardan bu yana, ABD-Büyük Biritanya ve İsrail ittifakıyla Türkiye’ye kapatılmıştır. Zaten ikibinli yıllara kadar da Türkiye’nin ekonomik gücü bu ittifaka karşı çıkabilecek düzeyde değildi. İktidar, Ortadoğu ve dünya genelinde güçler dengesini tüm yönleriyle değerlendirmelerde bir çok noktada yanlışlara düşmesine karşın, özellikle Ortadoğu ve Akdeniz’de varlığını hissettirmeye çalışmaktadır. İktidarın önüne koyduğu bu hedeflerle, Türkiye'nin ekonomik, askeri ve siyasal gücünün ne oranda orantılı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ama en azından çokyönlü politik uygulamalar içine girmesi ve bu doğrultuda bazı noktalarda ilerlemeler kaydetmesi, uluslararası planda bir çok çevreyi rahatsız etmekte.

    İçinde bulunduğumuz koşullarda Ortadoğu’ya yönelmiş bir Türkiye, AB'nin, daha çokta Almanya'nın Bölgedeki çıkarlarına ters düşmekte. İşte son dönemlerde Şemdinli’de yaşanan olayların arka planında Almanya vardır. Hem Batı ile ilişkilerini devam ettiren, hem de Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika ile ilişkiler geliştiren bir Türkiye en fazla Almanya'nın işine gelmemektedir. Almanya bu bölgelerde İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nin politikalarına karşı Türkiyesiz etkin bir tavır sergilemesi pek olanaklı değildir. Bu nedenle Almanya derin devleti Türk derin devletiyle sıkı bir ittifak içinde PKK'ye her türlü imkanları sunmakta. Finanas Almanyadan, yöneticilik yerli derin devletten, vurucu ekipmanların önemli bir kesimi de Suriye, İran ve son dönemlerde az da olsa Irak'tan temin edilmektedir. Tüm bu tarafların çıkarları şu anda çakışmaktadır. Yeni bir İttihat ve Terakki arayışı içinde olan Almanya, Türkiye'nin özellikle Ortadoğu ve Doğu Akdenizden çekilmesini ve aynı zamanda Kafkas-Avrupa arası enerji koridoru üzeride tam anlamıyla söz sahibi olmak istemekte. Suriye içişlerine doğrudan müdahale edilmesine karşı misilleme yapmakta, İran ise, Suriye'de savaşan muhalefin yanında olan Türkiyeyi bir noktada oyalayıp Bölge'de yalnızlaşmanın önüne geçmek istemekte. En azında Esad iktidarının yıkılışını üzün bir süreye yaymaya çalışmakta. Irak'ta Nuri El Maliki iktidarı ise İranla birlikte hareket etmekte. Bu arada İsrail'in izlediği sinsi politika başlıbaşına irdelenmesi gerekir. Türkiye'de derin devlet Bölge'nin içinde bulunduğu böylesine karmaşık ilişkiler ağının ortaya çıkardığı bu fırsatı kaçırmak istememektedir. Daha anlaşılır bir biçimde anlatacak olursak, Şemdin'li-Beytuşşabap hattında devam eden çatışmarara komuta edenler, Musa Anter'in katilini yıllardır bu bölgede saklayanlardır.

21.09.2012

BAKİ KARER

  

 

SURİYE’YE KARŞI MİSİLLEME



 

     Bugün Suriye’den ateşlendiği iddia edilen top mermileri Akçakale ilçesinin merkezine düştü. Son geçilen haberlere bakılırsa 5 ölü ve 15 yaralının olduğu söylenilmekte. Akçakale’ye birkaç yüz metre ötede sürdürülen çatışmaların bu ilçede hayatı yaşanmaz hale getirdiği biliniyordu. Sadece Akçakale değil, tüm sınır boyunun güvenli olmadığı ortadaydı. Bu nedenle Türkiye ile Suriye arasında her an bir çatışmanın çıkabileceği kaygısı taşınıyordu. Nihayet bu kaygı bugün için çok sınırlı da olsa karşılıklı sınır çatışmasına dönüşmüş durumda. Bunun uzun süreli olacağına ihtimal vermiyorum. Türkiye’nin bir düzüne top atışı ile karşılık vermesiyle sınırlı kalacaktır.

    Şu anda Türkiye’nin topyekün bir savaş başlatacağını sanmıyorum. Hükümet hem iç kamuoyu nezdinde zor durumda kalmamak, hem de Suriye yöntimine gözdağı vermek için misilleme yapmayı bir zorunluluk olarak görmüş durumda. Ayrıca uluslararası alana da mesajını vermiş oldu.

    Suriye üzerinden yeni bir Ortadoğu haritası şekillendirilmek isteniyor. Ama bunun pek öyle kolay olamayacağını tahmin etmek zor değil. Mezhep ayrımı üzerinden şekillendirilmeye çalışılan yeni haritanın çok kanlı olacağını tahmin etmek güç değil. Ortadoğu’da mezhep farklılıklarına dayalı çatışmaların ve savaşların bir kaç onyıla yayılma ihtimali de vardır.

    Türkiye’nin Ortadoğu’da diktatörlüklerin yıkılması sürecinde özgürlük isteyen halkların yanında tavır alması doğru bir politikaydı. Ama giderek bu sürecin mezhep kavgasına dönüşme tehlikesi karşısında daha gerçekçi bir tutum takınabilirdi. Bu anlamda Bölge’nin güçler dengesini daha bir gözden geçirmesi gerekiyordu. Yaptığı en önemli hata, Suudi Arabistan ve Katar ittifakını temel almasıydı. Bu ülke iktidarlarının da birer diktatör olduğunu gözardı etmeyecekti. Böylesi bir ittifak, Türkiyenin özgürlükler karşısındaki tutumunu sorgulamayı da beraberinde getirdi. Oysa bölgede oluşan siyasal ortam daha bağımsız hareket etmeye elverişliydi. Ayrıca hükümet Suriye’de çok aceleci davranmakla kalmadı, Rusya’ya rağmen sonuç alacak biçimde hareket etti. Avrupa’nın kayıtsız kalacağı, ABD’nin çok fazla başını ağrıtmayacak bir taktik izleyeceği daha başından belliydi. Rusya’nın daha başından itibaren alternatif bir güç olduğunun hesaplanması gerekirdi.

    Ortadoğu’da etkin olma mücadelesinde geri plana düşen Iran’ın takındığı ve gelecekte takınacağı tutum da dikkate alınmak zorunda. İran dış destekten tümden yoksun kalsa da, kullanabileceği argumanlara sahiptir; bunlardan biri de, mezhepler arası çatışmadır. Nitekim şimdiden Körfez ülkelerinden başlayıp Irak’ı da kapsayacak biçimde Lübnan’na kadar uzanan bir bölgede mezhep ayrımına dayalı bir hat oluşturmuş durumdadır. Türkiye, oluşturulan bu fay hatlarında birini seçmeden hareket etme olanağına sahiptir. Fay hatları üzerinde durarak politika belirleme, gelecekte ateş içine düşmeyi getirebilir. Yani mezhep ayrılığı üzerinden hareket ederek kazanılacak bir şey yoktur. Bu noktadan hareketle, Ortadoğu’da ortak hareket edilecek temel ittifakcı güçlerin yeniden belirlenmesine ihtiyaç vardır. Suriye’de Esad iktidarı er veya geç yıkılmaya mahkumdur. Önemli olan, Esad sonrası oluşacak iktidarın mezhepsel ayrımı tümüyle dıştalamasıdır. Türkiye böyle bir iktidarın biçimlenmesinde belirleyici rol oynayabilir.

    Suriye’deki iktidar kavgası Türkiye içinde de safların belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. CHP ve irili ufaklı müttefikleri; BDP gibi suni oluşumlar statükonun, yani diktatörlüklerin yanında tavır almıştır.  Bu kesimin bir süre önce Hatay’da düzenlediği protesto, Almanya dazlaklarının göçmenlere karşı düzenledikleri protestoları anımsatmaktan uzak değildi. Aradaki fark, bu protestoların ‘sol’ ve ‘sosyal demokrasi’ adına yapılmış olmasıdır. Protestoyu düzenliyenlerin savaş karşıtlığı ile diktatörlük karşıtlığını birbirine karıştırdıklarına inanmıyorum. Tüm bu çırpınışlar, CHP ve müttefiklerinin çıkışsızlığının ifadesidir.  CHP ittifakının bir ayağı da Suriye’de PYD (Demokratik Birlik Partisi)dir. PYD güçleri Kürt halkına karşı kullanılan Şebiha güçleridir. Esad sonrasında Süriye’de Kürt halkının PYD’yi muhatap alacağını sanmıyorum. Esad tarafından ellerine verilmiş silahlarla halkı susuturmaya çalışsalarda uzun vadede başarılı olacaklarına ihtimal vermiyorum. Kürt halkı giden Esad’ın yerini bir başka Esad’ın almasını kabullenmeyecektir.   

     Sonuç olarak, Türkiye’nin tek başına Suriye’ye karşı savaşa gireceğini düşünmüyorum. 2013′ün Nisan ve Mayıs ayları, Esad iktidarının devam edip etmeyeceğini belirleyecek  aylar olacaktır.

Baki Karer

03.10.2012



 



TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ

 

    Türkiye Suriye ilişkileri son dönemlerde epeyce gerginleşti. Başbakan Erdoğan’ın, ‘sabrımız taşmak üzeredir’ yönlü tehditvari demecinden sonra, uluslararası alanda diplomasi trafiği hızlandı.       


    Suriye sorunu, Orta doğu genelinde birçok denklemi içinde barındıran bir sorundur. Çözümü pek o kadar kolay değildir. Giderek genişletilerek uygulanan yaptırımlarla veya askeri işgalle bir anda çözümlenecek bir sorun olduğu söylenemez.

    Çözümsüzlüğün en temel nedeni, örgütlü bir muhalefetin olmayışı. Halk üzerinde yıllardır sürdürülen acımasız baskı, demokratik bir muhalefetin örgütlenmesini engellemiştir. Sokaklara egemen olan korkusuz kalabalıktır. Demokrasi ve özgürlük isteyen kitleleri iktidar alternatifi haline getirecek örgütlü bir yapı ortaya çıkmadığı koşullarda, Esat rejimini yıkma, Orta Doğu’da uzun süreli bir savaşı göze alma demektir.

    Başbakan Erdoğan’ın tehditkâr konuşmasına rağmen, Türkiye’nin ilk müdahale eden bir ülke olacağına, ihtimal vermiyorum. Böyle bir tutum takınılması, tüm arap dünyasını karşıya alma demektir. Türkiye, Arap toplumları nazarında yeni bir Osmanlı olarak görülmeye başlanır. Bu, ister istemez, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin dikte edeceği her politikaya harfiyen uymayı getirir. Dolayısıyla, Tek Şeflik ve Menderes döneminin politikalarına geri dönüş demektir.

    Suriye sorununun diğer bir boyutu ise, Lübnan Hizbullahı ve İran’dır. Askeri müdahale bu güçlerle de sürekli çatışmayı getirir. İran hem siyasi hem de ticari açıdan Türkiye’ye karşı tavır almamazlık yapamaz. Çünkü İran, bölgede kendini yanlızlaştırma politikaları karşısında sessiz kalmayacaktır.

    Türkiye açısından dikkate alınması gereken diğer bir sorun da, İsrail’dir. Suriye’de iktidarın yıkılması ve olası bir iç savaşa sürüklenmesi, İsrail’in her açıdan işine yarar. Suriye’nin safdışı edilmesi, İsrail’in rahat nefes alması demektir.

    Nereden bakılırsa bakılsın, Suriye’ye karşı askeri müdahalede Türkiye’nin öncülük yapması, ABD ve AB’ye hizmet eder.

15.08.2011

BAKİ KARER

 

LİBYA’YA ASKERİ SALDIRI

 

    Son iki gündür Libya’ya Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa öncülüğünde askeri bir saldırı başlatıldı. Saldırı, Kaddafi iktidarına karşı ayaklanan sivil halkı koruma adına başlatıldı. Anlaşılacağı üzere, Irak’a taşınan ‘demokrasi’ Libya’ya da taşınacakmış!.. Bu duru mu bugünlerde Muhteşem Süleyman dizisinden dolayı pek populer olan bir sözcükle tanımlayacak olursak, ne âlâ! Açık ki, Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk hareketlerinden pek rahatsız olan eski klasik sömürgeci güçlerin ABD ile birlikte birden bire ‘demokrasi’ iştahı kabardı. Yemen’de ve Bahreyn’de çağdışı iktidar güçleri demokrasi için ayaklanan halka karşı her türlü şiddeti uygulamaya devam ederken, hatta yer yer katliamlar yaparken, Libya için ‘demokrasi’ istemi önplana çıkartıldı. Suudi Arabistan, Bahreyn’ne ve Yemen’e halk ayaklanmalarını bastırmak için askeri birlikler yollarken ses seda yok. Neden? Çünkü Bahreyn ve Yemen’de iktidarlar düşerse, Suudi Krallığı daha fazla ayakta kalamaz. Bahreyn’de reform adı altında ufak tefek değişiklikler yapılarak mevcut iktidarla yol alınmak istenirken, Yemen’de halkın demokrasi istemlerini boşa çıkarmak için elden gelen her çaba sarfedilmekte. Emperyalist saldırganlık ve ikiyüzlülük gizlenemez olmuştur.



     Kaddafi iktidarına karşı elbette tavır alınmalı, ama yeni iktidar Libya halkının özgür iradesiyle belirlenmeli. Emperyalist güçlerin zoraki dayatacağı iktidar biçimi, Kaddafi iktidarından daha beter olacağı açıkça ortadadır. Bu nedenle Libya’nın işgaline karşı çıkılmalı. Emperya list güçler, bu ülkenin zengin yeraltı kaynaklarını bölüşmek için katliamlar da dahil ellerinden gelen her vahşeti uygulayacaklarını şimdiden ilan etmişlerdir. Bugün Irak’ta, yakın geçmişte Kongo’da ve Cezayir’de yapılan kitle katliamları Libya’da yapılacaktır. Bu gidişle Ruanda türü katliamlar dahi devreye sokulacaktır. Emperyalist güçlerin saldırıları sonucu Karzai türü bir iktidar kurabilirler, ama bu Libya için bir çözüm olmayacaktır, sadece süreci uzatmaya hizmet edecektir. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da halkın özgürleşmesinin önü alınamayacaktır.

 

BAKİ KARER



22.03.2011

 

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN

 

 

    12 Haziran seçimlerine fazla bir süre kalmadı. Partiler birbirleriyle kıran kırana bir rakabet yürütmekte.  Gerek iktidar partisinden gerekse de muhalefet partilerinden kitleleri cezbedecek vaadler ileri sürülmekte.Cumhuriyet Halk Partisi’nin özellikle yoksul kesimlere, işsizlere yönelik sosyal güvence programı dikkat çekicidir. Milliyetçi Halk Partisi’nin de bu doğrultuda bir açıklaması var ama tek başına iktidar alternatifi olmadığı için, silik kalmakta. BDP tarafından beslenen MHP’nin, önümüzdeki süreçte pek ciddiye alınacağını sanmıyorum.



    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin açıkladığı ‘Çılgın Proje’ diye adlandırılan kanal projesinin yabana atılacak bir poroje olmadığını da söylemeliyim. Bu proje belki halkın günlük yaşamına hemen etki etmeyecek ama uzun vadede, hem stratejik, hem de ekonomik açıdan Türkiye’ye çok ciddi getirileri olacaktır. Çevre düzenlemeleriyle birlikte bu proje hayata geçirildiğinde, İstanbul’un, hemen hemen her açıdan Tokyo ya da Newyork’la eşit bir şehir durumuna yükselme olasalığı yüksektir. Açılacak yeni kanal için 15-20 milyar dolarlık bir maliyetten bahsedilmekte. Bu büyük bir mebladır. Bu maliyetin kaynağı bildiğim kadarıyla henüz açıklanmış değil. Ama bu konuda madalyonun bir de öbür yüzüne bakmak gerekir. Günümüzde bu tür projeler geliştirilirken, ülke genelini gözardı etmemek gerekir. Türkiye henüz alt yapı sorununu halletmiş, buna bağlı olarak sanayileşmede ve sermaye birikiminde çok ileri adımlar atmış bir ülke değildir. Bu anlamda, sadece kanala harcanacak 15-20 milyar dolar, ülke genelinde değişik alanlarda altyapının modernleştirilmesine yatırılsa, ekonomik ve sosyal gelişmeye çok daha ciddi ivmeler kazandıracağı bir gerçektir.

    Önümüzdeki genel seçimin en önemli özelliklerinden biri, Gerek iktidar partisi, gerekse de Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket partisi’nin seçim proğramlarında halkın sosyal yaşamını yükseltmeye yönelik projelere ağırlık vermeleridir. BDP ise bambaşka bir bulvarda seyretmekte. Sisteme olabildiğince nefes aldıran, en ‘yalın’, en ‘sade’ seçim taktiklerine başvurmakta. Buna, bir nevi entekrasyon sancısı da denilebilinir. Günümüz koşullarında entekrasyon bürosu olarak görev ifa etme pek o kadar kolay değil elbette. Bir de bu nedenledir ki, temsil ettiğini iddia ettiği Kürt halkına karşı, kaddarca bir politika geliştirmekte. Kürtlerin her birini, egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda kullanılacak kum torbası olarak görmekte.Şimdiden Saddam’ı aratır hale gelmişlerdir. Bu gidişle önümüzdeki süreçte asker ve polise gerek kalmayacaktır.

    BDP, demokrasi, özgürlükler vb.sorunlar sözkonusu olduğunda, köşe kıvırmada o kadar ustalaşmış ki, saray içi ayak oyunlarını geride bırakıyor. Demokrasi ve özgürlükler üzerine tartışmaların, çözüm önerilerinin yoğunlaştığı her kritik dönemde, ağızlarına tutuşturulan yaprak düdüğü öttürmeye başlıyorlar, hem de hiç değiştirme zahmetine girmedikleri nağmeyle; yüzer-gezer yata özgürlüüük! Ya da ‘Bugün kutsal doğum günü, kutlamalıyız, hatta kutsamalıyız, hurra! Bazen bunları da yeterli görmeyip, ‘O bizim son peygamberimizdir, eline ayağına sürünmeliyiz’ diye çığlıklar atmakta. Nereden bakılırsa bakılsın, kelle korkusundan kaynaklanan hünkâr yağcılığı...

    Karanlıkların prensi ise;

    ‘Devletle görüşeceğim, görüştüm, görüşüyorum’ diyor ve hemen ekliyor; ‘Bekleyin, doğumumu kutsayın, söylediklerimi trennüm edin ve ayetleştirerek sokakalarda namaz kılın, bu yeni bir dindir, abdest almanıza gerek yoktur’ yönlü fetvalar vermekte.

    Fetvaları sorgulayanlar, yüzer-gezer yatta ağırlanana soruyorlar;

    -Kiminle, Başbakanlıkla mı görüşüyorsun?

    -Hayır, Başbakanlıkla değil.

    -Genel Kurmaylıkla mı?

    -Hayır, yani alt düzeyde ya da diyelim üst düzeyde...

    -Milli İstihbaharat Teşkilatıyla mı?

    -Hayır, ama...

    -Peki, kiminle, nasıl bir devletle görüşüyorsun?

    Kızgınlıkla yanıt vermekte;

    -Açıklayamam! Benim annem de Türktür.

    Ve kızgınlıktan hızını alamıyor, devamla;

    -Kestiririm, astırırım, öldürtürüm... Silahlı, silahsız ve kadın, erkek, çocuk demem! diyor

    -Kimse ses çıkartmayacak, biliyorsunuz, devletle görüşüyorum. Açıklayamam! o kadar.

    Peki, ne zaman açıklayacak acaba? Açıklayacağını sanmıyorum. Otuz yıldır hangi mihraklarla görüşmeler yapmışsa yine aynı mihraklarla görüşmelerine devam ettiği bir sır değildir. Kokuşmuş dehlizlerin prensi başka nasıl olunur?

    İşte, demokrasi ve özgürlüklerin önüne engeller koymada ustalaşan Barış ve Demokrasi Partisi denilen silahlı-külahlı takımın seçim proğramının özeti, kısaca budur.

    Bu seçimin de iktidar partisi lehine sonuçlanacağını sanıyorum. Yaygın işsizlik, rüşvet ve kayırmalara karşın, orta sınıfın ve hatta işçi kesiminin önemli bir kesimi henüz iktidardan ümidini kesmiş değil. Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarı döneminde özellikle sağlık alanında getirdiği düzenlemeler, 12 Haziran 2011 seçimlerinde önemli bir rol oynayacaktır. Yetersiz de olsa bu düzenlemelerden halkın çok memnun olduğunu söylemeliyim. Ama yine de, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi, yüzde ellilerin üzerinde oy çoğunluğu elde edeceğini sanmıyorum.

    Cumhuriyet Halk Partisi klasik oy oranının biraz üstüne çıkabilir ama tek başına iktidar olamaz. Kitlelerin güvenini henüz kazanmış değildir. Güven verememesinin bir nedeni de, kendi içinde birliğini sağlamamış parti görüntüsü vermesidir. Yıllardır uygulanan globalist ekonomi politikalar sonucu, klasik Kemalist tabanda bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bu, CHP’yi daraltan başlıbaşına bir faktördür. Bu nedenledir ki, 12 Haziran seçimlerinde liberal politikaların temsilcilerine ön sıralarda yer vermiştir. Bununla taban kaybını telafi etmeye çalışmaktadır. Değişen sosyal yapıyı yeni farkettiler, bu nedenle tutunulacak yeni zemin arayışı içindeler. Ergenekon tutuklularına sahiplik sadece bir bahanedir. Bu yönelim, CHP’de hem örgütsel alanda, hem de ideolojik planda bir dizi yeni bunalımları da beraberinde getirecektir. Kitleler bunun farkındadır. İşte bir de bu nedenden dolayı, 12 Haziran 2011 seçimlerinde tek başına iktidar alternatifi olamamaktadır.

    12 Haziran seçimlerinden sonra oluşacak meclis, bir ihtimalle, ilk defa sivil anayasa yapacak bir meclis olacak. Bu nedenle, seçimlerden sonra başlayacak süreç, oldukça sancılı bir süreç olacaktır. Epeyce çatışmalı geçecek bu süreçte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ne oranda direngen davranacağını kestirmek oldukça zor. Özellikle BDP-MHP cephesi, askersiz bir anayasa yapılmasına karşı. CHP’de bu cephenin çabalarının perde arkasını yönlendirecek gibi gözüküyor. Elbette AKP, tek başına, gerçekten sivil, demokratik bir anayasa yapacak olgunluğa ve anlayışa sahip değildir. Sürecin ne kadar çatışmalı geçeceği, biraz da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tutumuna bağlıdır. Demokratik kurum ve kuruluşların takınacağı aktif tutum, gerçekten demokratik bir anayasa yapılmasında etkili olabilir.  Seçim sonrası dönemde, 12 Eylül Anayasasından kurtulma mümkündür. BDP ve dayanağı Kandil’in, asarım-keserim tehditlerinin arkasında yatan esas neden, sivil, demokratik bir anayasa yapılmasının önüne set çekmedir. Yani derbe çığırtkanlığı bunun için yapılmakta.

 

BAKİ KARER



10 MAYIS 2011

   


 

ORDUDAN İSTİFALAR

 

    Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, ordu personalinin haklarını yeterince savunamadıklarını iddia ederek istifa ettiler. Üstelik iç hizmetler tüzüğüne ve yasalara aykırı olarak istifa ettiler. Bildiğim kadarıyla, ordudan toplu istifa edenler, divan-ı harbe verilir ve cezalandırılır. Toplumun çoğunluğu, yasaların ve hukuk kurallarının dışına çıkmak için, Türkiye’de general olmak gerektiğinin bilincindedir.



    Yasadışı işlere karışma gerekçesiyle savcılık tarafından tutuklanmış muvazzaf general ve subayların rütbelerini yükseltmek için verdikleri çabaya, ‘personal hakları’ demekteler. Bir devlet görevlisi veya herhangi bir kişi sanık sıfatı ile yakalanmışsa, normal hukuk kuralları içinde mahkemenin vereceği karar beklenilir. Mahkeme sonucu ya suçlu olarak görülür ya da suçsuz. Hukuk üstünlüğü bu noktada gündemleşir. Hukukta cezai müeyideler asker sivil ayrımı yapılmadan uygulanır. Demokrasinin temel prensibi budur. Tutuklanan devlet görevlilerinin terfi ve atamaları, mahkeme kararı beklenilmeden, birşey olmamış gibi yapılmak istenmesi, hukuk kurallarını çiğneme ve sonuçta demokrasiye karşı tavır almadır. Bu açıdan bakıldığında, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet kumutannlarının istifası demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleşmesine karşı alınmış bir tavır, hatta tehdittir. Eskiden birkaç değil, bir generalin bile sivil mahkemelerce yakalanması ve hapse atılması, darbe nedeni olabilirdi. Ama günümüzün dünya ve Türkiye konjöktörü buna elvermiyor.   

    Aslında tartışılmalar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapılanması üzerine yürütülmelidir. Bugün generallerin ve alt rütbedeki subayların çoğunluğu ya Osmanlı dönemi subaylarının torunları ya da Balkan ve Kafkaslardan göç etmiş varlıklı ailelerden gelmekteler. Halkın içinden çıktığını iddia eden bir kurumun, halka karşı bu derece baskıcı oluşunun bir nedeni de budur. Bırakalım Şemdinli’nin, Suruç’un köyünden birinin TSK içinde yükselemsi, Askeri okula bile alınmamaktadır. Aynı biçimde Niğde’nin, Yozgat’ın bir kasabasından Mehmetin, Ayşe’nin çocuğunun askeri okula alınması ve yükselmesi de olanaksız. Terfi ve atamalar elit kesimin kendi içinde paslaşmasıdır.

    Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 600.000 bine varan asker ve subaylarla gereksiz yere şişkin tutulması da başlıbaşına tartışılmalı. Bu şişkinliğin ülke ekonomisine yüklediği yük, Ordu yönetiminin umrunda değil. Üstelik bu kadar şişkinliği kaldıracak teknolojik gelişmeye de sahip değil. Niteliksiz bu kabarıklık, sanayileşmenin ve teknolojik gelişmelerin önünde başlı başına bir engel oluşturmaktadır.

    TSK her ne kadar bolca modernlikten bahsediyor olsa da, hemen her dönemde gelişmelerin gerisinde kalan bir bir yapılanmaya sahiptir. Zaman zaman uğradığı değişimler iç dinamiklerden hareketle değil, dış dinamiklerin zorlamasıyla olmuştur. Bu anlamda özellikle soğuk savaş döneminde tamamen ABD ve Avrupanın çıkarlarını temel alan örgütsel değişimlere gidilmiştir. Bu da ister istemez, ülke gerçekliğiyle ters düşmesini sağlamıştır. Halen köylülüğün ağır bastığı toplumsal koşulara özgü yapılanmada ısrarcı davranmakta. Bu tutum değişimi, dönüşümü sancılı kılmakta. Aslında istifaların bir nedeni de, toplumsal değişime karşı ayak diretmeden kaynaklanmıştır.

    Yine, TSK, sürekli laikllikten, cumhuriyetten bahsetmiştir ve hatta bunların koruyucusu olark kendini görmüştür. Bir nevi zorlama bir yükümlülüğün altına girmiştir. Halkın koruyucu hale gelmesini istememiştir. Bu nedenle hemen her dönemde siyasete yön vermeye çalışmıştır. Laikliği,demokrasiyi ve cumhuriyeti farklı kategorilerde ele almıştır. Demokrasiyi, cumhuriyet ve laiklikle hiç özdeş görmemiştir. Laikliği salt din ile devlet ilişkisini birbirinden ayrılmasına indirgemiş, cumhuriyeti ise, ordudan emekli olmuş generallerin cumhurbaşkanı atanması olarak görmüştür. Ama tüm bu anlayışlar günümüz Türkiye koşullarında tümüyle geçersizleşmekte. Artık her kurum ve kuruluş gibi yerine çekilmenin dönemi gelmiştir. Dış ticareti 130 milyarı bulmuş bir ülkede askerin siyasete hükmetmesi mümkün değildir. Giderek yaygınlaşan küçük sanayi işletmeciliği, büyük sanayinin ulaştığı sermaye boyutu, ordunun seksen yıllık klasikleşmiş alışkanlıklarını törpülemektedir. Liberal pazar ekonomisinin ortaya çıkardığı sosyal yapıda,ordunun öncülüğüne artık gerek görülmemektedir. Toplum, özgürlüklerin olabildiğinde genişletilmesinden yanadır. Zaten özgürlükler geliştiği, sanayileşmede ileri adımlar atıldığı oranda laiklik toplum tarafından benimsenir. Hukukun herkes için uygulanır hale gelmesi özgürleşmeyle, laikleşmeyle orantılıdır.

    Bu noktada Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rolünü çok fazla abartmamak gerekir. Ama yine de AKP ve hükümetinin yaptığını önemsememek hatalı olur. Bir yol ayrımına gelinmiştir ve bu yol ayrımında hükümet generallerin yasadışı isteklerine boyun eğmemiştir, dik duruş sergileyebilmiştir. Batının klasik liberal partileri olma yolunda adım atmıştır. Bu tavrını demokratik bir anayasa yapmada da gösterebilirse, önemli oranda kendini kanıtlamış olacaktır. Yani generallerin istifası, Ordu için ne kadar bir dönüm noktasıysa, bir o kadar da AKP için dönüm noktasıdır.

    Her iki taraf için dönüm noktası olarak görmemin bir nedeni de, bundan sonra toplumda yapay kutuplaşmaların önemli oranda azalmasının önü açılacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Giderek çetrefilli, içinden çıkılmaz  hale getirilmeye çalışılan Gladyo davaları başarıyla sonuçlanır ve uzun yıllardan bu yana Türkiye’nin başına bela hale getirilen bu örgütlenme dağıtılırsa, toplumsal yapı kendi mecrasında ilerleme şansı elde edecektir. Bu durum ister istemez sekülerleşmeyi derinleştirecek, her sınıf tabaka özgürce gelişme şansı elde edecektir. Bu noktada Cumhuriyet demokrasiyle bütünleşecek, laiklik ve özgürlük eş anlamlı olacaktır. Laiklik ve İslamcılık adına cemaatçilik yapanların toplumsal yapıyı yönlendirme çabaları, majinal düzeye çekilmiş olacaktır.

 

 13.08.2011



BAKİ KARER

                   

“AÇILIM” ÜZERİNE

 

 



    Son dönemlerde yazılı basında ve ekranlarda hemen herkes ‘açılım’ konusunu tartışmakta. Herkes önerilerde bulunmaya ve projeler üretmeye özel bir çaba göstermeye başladı. Yapılan tartışmaların ortak noktalarından dikkati çeken önemlisi, hemen hepsinin de ‘Gayet mahrem’dir damgasına riayet etmesidir. Kimse sorunu esas boyutlarıyla tartışmadan yana tavır alma cesareti gösteremiyor.

    Kürt aydınlarında ve belli bir düşünce akımını temsil ettiğini iddia eden çevrelerde ise neredeyse tam bir suskunluk hakimdir diyebilirim. Terk edilmişliğin, alternatif olamamanın ve siyasal alanda alternatifler üretmeden yoksun kalmanın üzüntüsü var. Böylesi bir noktaya gelmelerine neden olan etmenlerin irdelenmesi gerekir.

Gelinen nokta itibariyle bir dönem, ağır adımlarla da olsa kapanmak üzeredir. Her şey lüks yatta kafa kafaya verilerek pişirilmiştir. Geride kalanlara düşen görev, masalarına servis yapılanları yemektir;ister lezzetli olsun, ister ekşi. Elbette yememe özgürlüğüne sahipler, fakat açlıktan midesi alt üst olmuş hiç kimse, reçele bulandırılmış kılçıklı hamsi de olsa beğenmeme lüksüne sahip değildir.

****


    Bahsedilen evreye nasıl ve niçin girildiğinin açılımını değil anlatımını yapmaya çalışacağım. Gerek iç gerekse dış konjöktürlere bakıldığında‘dağlı Türk’lerden Kürtlere doğru inen bir yolun açılmaya çalışılacağını görmekteyiz.

Adım adım çoktan uygulamaya konulmuş bir projenin sonlandırılmasına doğru yol alınmakta. Ekonomik, sosyal ve bunlara bağlı olarak iç siyasette yaşananlar bahsadilen alanda atılan ve atılacak adımlarda önemli rol oynamıştır. Gelinen noktada sermaye gücü bürokrasinin etkinliğini, önemli oranda sınırlandırmıştır, hatta buna kırılmıştır denilebilinir. Ordunun gücüde tam anlamıyla olmasa da epyce geriletilmiş bir konuma çekilmiştir, ama buradan çok daha fazla gerilere çekileceğini sanmıyorum.

    Anadolu ve İstanbul sannayi burjuvazisi artık Kandilli’de ve Cudi’de hayali hırpıtlarla kavga eden ordunun vesayetinden kurtulmak istemektedir. Fiilen görev yapan bazı subayların, emekliye ayrılmış generallerin ve bunların sivil uzantılarının tutuklanmasının altında yatan bir neden de budur. Böylece gizli ellerin yaratmış olduğu Kandil’inin iç desteği büyük oranda sonlandırılmış olundu. Nasıl darbeler dönemi geçmişte kalmışsa bir takım bahanelerin arkasına sığınılarak tehditlerle siyasal iktidarlara çeki-düzen verme ya da ‘balans ayarı’yapma dönemleri de tarihe karışacaktır. Sonuç olarak burjuva demokrasisi hayatın her alanında kurumlaşmaya yönelik daha ciddi adımlar atacaktır. Tüm kimliklerin tanınma sürecine girilecektir. Bu bir anlamda kimlik siyasetinin terk edilmesini, buna parelel olarak sınıf mücadelesine doğru kayışı getirecektir. Sınıf mücedelesinin yükselişi bazı çevrelerin iddia ettiği gibi kimliklerden uzaklaşmayı gerektirmez. Açıkçası anti parantez içinde belirtmek istediğim konu şu; karanlık güçlerce yaratılmış yapay çatışma ortamı sadece Kürt kimliğine karşı değildi, aynı zamanda işçi sınıfının, tüm ezilen emekçi yığınların mücadelesini köreltmeyi de hedeflemişti. Böylesi bir engelin tedricen de olsa ortadan kaldırılmaya başlanması, önümüzdeki süreçte işçi sınıfının, emekçi yığınların iktidar olmayı da hedefliyecek bir biçimde ekonomik, sosyal ve rafah düzeyini yükseltme çabalarına ivme kazandıracaktır.

    İçte yaşanan böylesi siyasal gelişmelerin, dışta, özellikle de Irak ve Ortadoğudaki politik alanda değişimlerle bağlantılı olmadığını düşünemeyiz. Amerika Birleşik Devleti’nde Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte İsrail biraz geri plana çekilmiştir. Bu bir anlamda Türkiye’nin önplana çıkartılmak istenmesinden kaynaklanmıştır. Zaten İsrail’in bölgede bir denge unsuru olması mümkün de değildir. Ama Türkiye, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu üçgeninde hem tarihsel bağlarıyla hem de ekonomik ve askeri gücüyle, bulunduğu yerin jeopolitik yapısı da dikkate alınırsa, kurulması istenen dengenin dayanılacak bir ayağı durumdadır. Türkiye’nin bu bölgeler için bir denge unsuru olarak kabul edilmesinin bir nedeni de Rusya’dır. Gerek Avrupa Birliği, gerekse de Amerika Birleşik Devleti Türkiye’nin bu bölgelerde rolünü oynayabilmesi için özellikle de Kürt kimliğini inkar siyasetini bir tarafa bırakmasını istemektedir. Yani tüm kimlikleri kabul edecek bir yapılanmada bulunmasını istemektedirler. Devlet de içinde bulunduğumuz koşullarda tüm farklılıkların kendini ifade etme özgürlüğüne kavuşmasının gerekli olduğunu görmeye başlamıştır. Milyonlarca nüfusa sahip Kürt kimliğini kabul etmeyen bir Türkiye’nin Çin’de Uygurlara karşı uygulanan baskıyı protesto etmesi gülünçtür. İşte bu tür acaipliklerden, ikiyüzlülüklerden kutulduğu oranda demokrasiyi içine sindiren bir ülke konumuna gelecektir.

    Bu noktada bile burjuvazi sahip olduğu niteliklerden dolayı bir dizi ayak oyunlarını elden bırakmıyor. Sorun şurada yatmakta: Bugüne kadar sergilenen ayıpları direk mi itiraf edecek yoksa yarttığı devlet Kürdünü mü kullanarak kabul edecek? Çözüm çoktan bulunmuş! Yaratılan devlet Kürdüne itiraf yaptıracaklar. Yani bu sefer, aslen Kürt olupta Türklüğe mağlup olmuş ya da devşirilmiş olana itiraf yaptırılacak. Böylece burjuvazi, tüm günahlardan ve ayıplardan arınmış olacak.

    Getirilecek önerilerin tümü de devletin birimlerince çoktan kararlaştırılmış önerilerdir. Önümüzdeki 10-15 yıllık süre içinde kademe kademe uygulamaya konulacaktır. Bunlardan bir kaçı bugün için kabul edilmez olarak adlandırılsa da 20018-20020 yllarında gayet normal karşılanacaktır. Üzerinde karar verilmiş paket aşamalı olarak çoktan uygulamaya konulmuştur.

    Sonlandırmadan bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum. Bahsedilen açılımlarla birlikte Türkiye’nin Musul ve Karkük’ü işgal edeceği, Misak-ı Milli sınırlarını genişleteceği tartılşılmakta. Tüm bunlar afakı, bir kaç tane hayalprestin düşünceleridir.  Daha doğrusu Ülkemizde sürkeli askeri iktidar istiyenlerin ve dolayısıyla kan akışından beslenenlerin çıkardığı tartışmalardır. Türkiye sınırlarla oynamayacak. Sınırların değişimi yüzyıl savaşının göze alınması demektir. Bu nedenle uygulanan ve uygulanacak reformlarla Türkiye Balkanlarda Kafkaslarda ve Ortadoğu’da bölgesel bir güç olacaktır. Türkiye’nin ilerleyişi bu yöndedir.

    Sonuç olarak, hangi biçimde olursa olsun, entrikalara son verilmesi ve akan kanın durdurulması kadar güzel bir şey olamaz.

 

BAKİ KARER



07.08.2009

MISIR’DA İKTİDAR YIKILDI

 

    Evet, nihayet beklenen oldu; Hüsnü Mübarek devlet          başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. Zaten dün akşam yaptığı açıklama gidici olduğunu gösteriyordu. Halkın tepkisi karşısında daha fazla dayanması mümkün değildi. Bunun Mısır halkı için ileri bir adım, bir kazanım olduğunu söyleyebiliriz. Uzun maratonun birinci etabı halkın zaferi ile sonuçlanmıştır. Mısır’da yıllardan bu yana ilk defa halkın tepkisiyle bir iktidar gitmek zorunda kalmıştır. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; bu ülkede halk, tarihte ilk defa kendini yönetmek için harekete geçmiştir. Ne kadar ve nereye kadar başarılı olacağı önümüzdeki süreçte ortaya çıkacaktır. Her ülkede iktidar mücadelesi çok denklemlidir ama Mısır’da daha çok denklemlidir. Mısır’da daha çok denklemli oluşunun esas nedeni de, bu ülkenin tüm Arap dünyasında oynadığı rolden ve öneminden kaynaklanmakta.



    Hüsnü Mübarek tüm yetkilerini güvenlik konseyine devretti. Bu,  ordunun iktidarı direk devralması demektir. Zaten ordunun baştan beri protestolara karşı direk tavır almayışının bir nedeni de bu idi, yani rezerv olarak yedekte tutulmuştur. İktidardaki bu değişimi, bir geçiş dönemi olarak nitelendirebiliriz. Mısır’da yapılacak yeni anayasanın bizdeki 1961 anayasası kadar geniş özgürlüklere sahip olacağına ihtimal vermiyorum. Ama en azından serbest seçimlerle sivil iktidarların belirlenmesinin yolu açılacak ve halkın geçmişe göre daha iyi ekonomik ve sosyal imkânlara kavuşmasını hedefleyecek bir sürecin başlangıcı olacaktır. Demokrasinin inşası için uzun bir yolçuluğa çıkılmıştır. Mısır’ın ekonomik ve sosyal kalkınmışlık düzeyi dikkate alındığında, bugün için bundan daha ileri hedeflerin gerçekleşeceğini düşünmek biraz hayalprestlik olur. Kaldı ki, Mübarek iktidarına karşı ayaklanan kitlelerin, ordunun iktidarı geçici de olsa devralmasına razı olması, bunu göstermekte.

    Ordunun şu andaki konumunu bahane ederek, halk yığınlarının ileri bir demokrasi için elde ettiği kazancı küçümseme, gerçeklere gözü kapamadır. Hüsnü Mübarek iktidarının yıkılmasında iç dinamikler belirleyici olmuştur. ABD ve B.Avrupa, yıkılan iktidarla daha onyıllarca giderdi. ‘Devrim değildir’ diyerek olup bitenleri küçümseme, bu direnişin Mısır halkı ve gelecekte Arap dünyasında oynayacağı rolü de inkâr etme demektir. Mısır’da halkın direnişiyle elde edilen kazanımlar sonucu, yapılacak ilk serbest genel seçimlerle sivil bir iktidar kurulursa, işte o zaman Arap dünyası çok ciddi alt-üst oluşlara gebe kalacaktır. Ne Suudi, ne Ürdün ve ne de diğer Arap ülkelerindeki iktidarlar koltuklarında rahat oturamayacaklar. Bu iktidarlar açısından belirsiz bir süreç başlamış olacak. Korkularını yenmiş kitlelerin gücünü her an enselerinde hissedecekler.

    Tunus, Yemen ve Mısır’da halk ayaklanmalarını, ABD’nin BOB projesine bağlayanlar var. ABD tarafından düğmeye basıldığı yönünde yorumlar, tartışmalar da yapılmakta. Ortadoğu’da son yaşanan ayaklanmaların ortaya çıkış biçimi, hedefleri ve zamanlaması doğru tahlil edilirse, bu yorum ve tartışmaların ne kadar geçersiz olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki, yıkılan iktidarların ABD’nin her isteğine boyun eyen iktidarlar olduğunu unutmamalıyız. Yani gidenler, ABD’nin işbirlikçileridir. Ancak yeni iktidarların oluşumunda, ABD’nin manipülasyonlar yapmayacağını söyliyemem. Şu ya da bu biçimde müdahalede bulunacakdır. Ne oranda müdahalede bulunursa bulunsun, yaşanan süreçte halkın demokratik istemleri ağır basacaktır.

 

11.02.2011



Baki Karer

 



Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə