Aile bağlari ana-baba hakkı ve itaat



Yüklə 105.41 Kb.
tarix27.10.2017
ölçüsü105.41 Kb.

AİLE BAĞLARI

Ana-baba hakkı ve itaat


“Efendimiz (s.a.v):

- Allah yolunda yapılan harcamadan daha üstün olan harcamayı bilir misiniz, buyurdu. Sahabiler:

– Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler. Efendimiz (s.a.v):

– Evladın anne babasına harcamasıdır, buyurdu.”(Hadis-i Şerif; Humeydî; İbn Ebi’d-Dünya)



İslâm, insan hayatını bütün boyutlarıyla kuşatan bir ahlâk sistemidir. Müslüman kimse kendisine, ailesine, komşularına, çevresindeki insanlara hatta hayvanlara ve tabiata karşı ahlâkî davranmakla sorumludur. Bütün bu sorumluluklar “kulluk” adı altında değerlendirilir.

Her müslüman farz ibadetlerinin yanı sıra içinde bulunduğu şartlara göre üzerine düşen vazifeleri yerine getirmekle mükelleftir. Anne babaya hürmet ve iyilik bu mükellefiyetlerin en önemlilerinden biridir.


Anne-babaya iyilik eden Allah (cc) katında çok sevimli bir amel işlemiş olur


Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v)’in anne babaya hürmet gösterilmesi hususunda pek çok emir ve tavsiyesi vardır. Yukarıdaki hadis-i şerif de anne babaya iyilik ve yardımı teşvik etmekte, bu kapsamda yapılacak harcamanın Allah yolunda yapılandan üstün olduğunu müjdelemektedir. 

Anne babaya iyilik yapmaya dair hadisler arasından en meşhuru anne hakkının önceliğini belirten şu hadis-i şeriftir.

Ebu Hüreyre r.a. anlatıyor:

“Bir adam Allah Rasulü s.a.v.’e gelerek;

– Ey Allah’ın Rasulü, kendisine iyi davranma ve haklarını koruma hususunda en öncelikli kişi kimdir, diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.:
– Annendir, buyurdu.

Ben;


– Sonra kim, diye sordum.
– Annendir, buyurdu.
– Sonra kim, diye sordum, üç defa ‘Annendir’ buyurdu. Ondan sonra kim gelir, diye sorunca:
– Sonra baban gelir, buyurdu.” (Müslim; Ahmed b. Hanbel; İbn Mâce)

Aile, insan hayatının en temel unsuru ve kalbidir. Sevgi, muhabbet, merhamet, şefkat gibi bütün güzellikler bu çekirdekten tomurcuk verir. Kulun aile içindeki haklara dikkat etmesi, Allah’a karşı bu nimetin şükrünü eda etmesidir.

Anne hakkında dilimize atasözü gibi yerleşmiş olan şu hadis-i şerif, aile içinde annenin konumunu ve haklarının büyüklüğünü etkili bir şekilde ifade etmektedir:

Cennet, annelerin ayakları altındadır.” (Kudâî, Süyûtî)


Son asırda yaşamış meşhur alimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen (rh.a.) bu hadis hakkında şunları söyler: Bir mümin, cennete girebilmek için annesine karşı çok mütevazi olmalıdır. Annesinin rızasını kazanmaya çalışmalıdır. Onun hizmetlerini düşünerek kendisine daima teşekkür etmelidir.
Annelere karşı kötü hareketlerde bulunmak ise büyük manevi sorumlulukları beraberinde getirir.”

Şu hadis-i şerif de anne babaya hürmet ve hizmetin evlat için fırsat olduğunu belirtir:“Allah Rasulü (s.a.v) bir gün minbere çıktı, geri indiğinde Cebrail’in kendisine şöyle söylediğini buyurdu:

– Kim anne babasına veya onlardan birinin yaşlılığına ulaşır da günahları bağışlanmazsa, Allah onu hayırdan uzaklaştırsın.” (Tirmizî; Ebû Davud; İbn Mâce)
Anne baba evlat için Allah rızası kapısının anahtarıdır. Nitekim Efendimiz (s.a.v) anne babanın duası hakkında şöyle buyurmuştur:
“Kelime-i şahadet ve anne babanın duası hariç, her şeyle Allah arasında bir perde vardır.” (Tirmizî)
Bir başka hadiste Efendimiz s.a.v. kabul edilen üç dua arasında anne babanın duasını da saymıştır. (Buharî; Taberânî)
Anne baba hakkı o kadar önemlidir ki, teyze, amca, büyük kardeş gibi akrabalar arasındaki hukuk da anne babaya benzetilerek açıklanmıştır. Teyze ‘anne yarısı’, amca ‘baba yarısı’ olarak ifade edilmiştir. Bir hadis-i şerifte de büyük kardeşlerin küçük kardeşlerin üzerindeki hakkının, babanın evlatlar üzerindeki hakkı gibi olduğu ifade edilmiştir.
Anne baba hayatta olduğu sürece onlara hürmet etmek, isteklerini yerine getirmek, sıkıntılarını gidermek bir evlat için vazifedir. Bu yüzden evlat anne ve babasına zekât veremez. Çünkü onlara bakmak zaten görevidir.
Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v) anne baba vefat ettikten sonra, onların arkadaşlarına hürmet etmek, arada ziyaret etmek gerektiğini ifade buyurmuştur. Ebeveynin memnuniyeti Allah katında o kadar kıymetlidir ki, onların arkadaşlarının memnun edilmesi bile önemlidir.

Anne babaya hürmetin gerekliliği ve ölçüsü de en açık şekilde ayet-i kerimede belirtilmiştir:

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara "öf!" bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: "Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsrâ, 23-24)

Unutulmamalıdır ki “Veysel Karâni’nin kavuştuğu bütün ihsan ve dereceler, annesine yaptığı iyilik sebebiyledir.” (Riyazü’n-Nasihîn)

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

Allâh’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın…” (en-Nisâ, 36)

Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik! Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.(İşte bunun için:) «Önce Bana, sonra da ana-babana şükret!» diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.” (Lokmân, 14)


Anne-babanın yüzüne sevgiyle bakmak dahi ibadet olarak yazılır


“Ana-babanın yüzüne sevgi ile bakmak ibadettir.” (Ebu Nuaym) 
Resülullah (sav) anne-babanın yüzüne şefkatle bakanın sevabı hususunda şöyle buyurmuştur: 
“Kim ana-babasının yüzüne şefkat ve merhametle bakarsa, Allah Teâlâ onun için makbul olan bir haccın sevabını yazar.” (Nehcu’l- Fesaha)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Ana-babanın yüzüne merhametle bakana, hac ve umre sevabı yazılır.” buyurunca: “Günde bin defa bakarsa da böyle midir?” denildi. Cevaben buyurdu ki: 
“Günde yüz bin defa baksa da...” (Riyazü’n-Nâsihin)

 

Bir adam Resulullah’a (s.a.v) gelerek:



 “Ya Resulullah! Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, senin Allah’ın peygamberi olduğuna inanıyorum. Beş vakit namazı kılıyor, malımın zekâtını veriyor ve Ramazan orucunu tutuyorum.”dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) :

“Anne ve babasına karşı gelmedikçe bunları yerine getirerek bu hal üzere ölen, şüphesiz kıyamet günü nebîlerle, sıdıklarla ve şehitlerle (inanç ve imanları çok kuvvetli olanlarla) -iki parmağını yan yana getirerek- böylece birlikte olacaktır.” buyurdu. (İmam-ı Ahmed, Taberânî) 

Amr b. As r.a.’ın anlattığına göre, bir adam Peygamberimiz s.a.v.’e gelerek cihada gitmek için izin istedi. Peygamberimiz de ona, “Annen baban sağ mı?” diye sordu. Adam “Evet” deyince Rasulullah s.a.v.: “Önce onların rızasını al.” buyurarak anne baba rızasının önemine dikkat çekti. (Buharî, Edeb, 9)

“Ana-babasına iyilik eden evlat, Peygamberlerle beraber Cennete girer.” (İmam Rafii) 

“Başkalarının hanımlarına iffetli davranın ki; sizin hanımlarınız da iffetli ve namuslu olsunlar. Babanıza ve büyüklerinize iyilik yapınız ki; çocuklarınız da size iyilikte bulunsunlar.” (Hâkim) 

“Ana-babanıza ihsan ederseniz, çocuklarınız da size ihsan eder.” (Taberani) 

“Kesinlikle makbul olan üç dua vardır; zulme, haksızlığa uğrayan kimsenin duası, misafirin duası ve ana babanın çocuklarına duaları…” (Tirmizî)

“Kelime-i şehadet ve anne babanın evladına yaptığı dua hariç her şey ile Allah-u Teâlâ arasında bir perde vardır.” (İbnü’n-Neccar)


"Babanın duası perdeyi deler (kabul makamına ulaşır)." (Kütüb-i Sitte)

Anne-baba Cenab-ı Hakk’ın (cc) emirlerine uymakta kişiye engel oluyorsa itaat etmeme hakkına sahiptir.


Anne ve baba kâfir bile olsa onlara karşı insani vazifeler, evlatlık alaka ve hürmeti gösterilmelidir. Ancak anne-baba Cenab-ı Hakk’ın (cc) emirlerine uyma noktasında kişiye engel oluyor, haramlara girmesi için zorluyorsa onlara itaat etmeme hakkına sahiptir. Mesela anne-baba çocuğunun namaz kılmasını istemiyorsa çocuk bu hususta anne-babasını dinlemez. Çünkü namaz emri Rabbimizin bir emridir. Bu hususta anne-babanın rızasına bakılmaz.

Nitekim “Ana babanın çocuğa her emrettiğine çocuğun itaat etmesi ve her yasak ettikleri şeyi yapmaması icap etmez.” Bu görüşte âlimlerin ittifakları vardır. Haram veya helal oluşu kesin olmayan şüpheli işlerde ana babaya itaat lazımdır. Haram olduğu bilinen işlerde onlara itaat etmek icap etmez. Âlimlerin çoğu bu görüştedir. Çünkü şüpheden kaçınmak takvadır. Ana babaya itaat ise kesin bir emirdir.” (İmam Gazâlî) 


Kur'ân-ı Kerim bu konuya şu ifadeyle son noktayı koymuştur:


“Bununla berâber eğer (anne-baban), hakkında bir bilgi sahibi olmadığın şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, o takdirde onlara itaat etme; ama onlara dünyada iyilikle sahip çık! Ve bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra dönüşünüz ancak banadır; o zaman size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” (Lokman, 15) 
“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.” (Ankebût,8)
“Tirmizî'nin rivayetine göre:
Ana-babaya iyilik etmeye dair olan bu ayet (Ankebut: 8), Sa’d İbni Ebî Vakkas hakkında nazil olmuştur. Bu sahabenin annesi, Ebû Süfyan'ın kızı idi. Sa’d İslâm'ı ilk kabul edenlerden olup, annesine ziyade hürmet ve iyilik ederdi. Oğlunun kendisine düşkünlüğünü bilen anne, bir gün oğluna şöyle dedi: 
“Bu yeni ortaya çıkan din nedir? Allah'a yemin ederim ki, ne yemek yiyeceğim, ne içeceğim, ta ki eski dinine dönersin; yahud böylece ölür giderim ve sana da:
"Ey anne katili! "denir.”
“Bunu söyledikten sonra kırk gün yemek yemedi, bir şey içmedi. Nihayet oğlu Sa'd yanına varıp dedi ki: 
“Ey anneciğimi Senin yüz tane canın olsa ve teker teker bunlar çıksa, bulunduğum hak dini yine terk etmem. İstersen yemeğini ye, istersen yeme.”

Anne ümidini kesince, artık yemeğe ve içmeğe başladı.


Bu hadise arkasından da Allah Teâlâ (c.c) bu ayet-i kerime ile anaya-babaya iyilik etmeyi, şirkte onlara uymamayı emretti.” (İbn-i Kesir)  

Hızır Aleyhisselam’ın talebesi

Alim ve evliyanın büyüklerinden, altı büyük hadis kitabından birinin müellifi Muhammed Tirmizî k.s. ilim öğrenme arzusu ile yandığı gençlik günlerinde iki arkadaşıyla anlaşıp başka yerlere gitmek, oralarda ilim hayatına devam etmek istedi. Bu karar ve anlaşmayı annesine açıkladı. Annesi buna çok üzülerek:

– Yavrucuğum! Ben zayıf, kimsesiz ve hastayım. Benim hizmetlerimi sen yapıyorsun. Beni yalnız, çaresiz kime bırakıyorsun, dedi.

Bu sözler genç Muhammed’in içine dert oldu, arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmayı bozup seferden vazgeçti. İki arkadaşı ise ilim yolculuğuna çıktılar. Buna ziyadesiyle üzülen Muhammed Tirmizî ne annesinden ayrılabildi ne de gönlünden ilim aşkını silip atabildi. Bazen yalnız kaldığı zamanlarda ağlardı. Yine bir gün mezarlıkta oturmuş ağlıyor ve “Ben burada cahil ve ilimden mahrum kaldım, arkadaşlarım alim gelecekler” diye düşünüyordu. Bu sırada aniden, nuranî yüzlü, tatlı sözlü bir ihtiyar çıkageldi ve:

– Oğlum niye ağlıyorsun, diye sordu. O da başından geçenleri anlattı.

Bunun üzerine o zat:

– O iki arkadaşını kısa zamanda geçmen için her gün sana ders vermemi ister misin, diye sordu. O da:

– Evet isterim, dedi.

Bunun üzerine bu nur yüzlü ihtiyar üç yıl boyunca her gün ders verdi. Muhammed Tirmizî üçüncü yılın sonunda bu mübarek zatın Hızır Aleyhisselam olduğunu anladı. Şöyle demiştir:

– Bu büyük nimet anne babamın rızası ve duası bereketiyle ihsan olundu.



Anne duasıyla velayet

Evliyanın büyüklerinden Muhammed Bakibillah k.s. da şöyle anlatmıştır:

“Manevi terbiyeye ilk girdiğim günlerde muhterem annem, kararsızlığımı ve zayıflığımı görünce mahzun kalple ağlayarak Allah Tealâ’ya yalvarıp şöyle dua etti:

– Ey Rabbim! Seni istemekte her şeyden vazgeçmiş, gençliğinin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur ya da beni daha fazla yaşatma. Çünkü oğlumun maksadına kavuşamamasına, bu yüzden yaşadığı ıstıraba dayanamam.

Annem çok defa gece yarıları dışarı çıkar, Allah Tealâ’ya böyle yakarır, dua ederdi. O dua ve yalvarmaları sebebiyle Cenab-ı Hak lutfeyleyip yolumu açtı. Allah Tealâ benim adıma ona güzel karşılık, bol sevap versin.”

İnsanın veli olmasına vesile olacak kadar kıymetli olan anne babanın haklarına riayet etmemek elbette düşünülemez. Aksi durum ancak büyük bir ahlâkî düşüklüktür.



Anne babaya asi olmak

Ebeveynin evlatları üzerindeki hakları o kadar fazladır ki, bunları ödemek çok zor, hatta imkansızdır. Efendimiz s.a.v. bu konuya şöyle dikkat çekmektedir:

“Hiçbir evlat babasının hakkını ödeyemez. Şayet onu köle olarak bulur ve bedelini ödeyip azat ederse babalık hakkını (ancak o zaman) ödemiş olur.” (Müslim; Ebu Davud)
Anne babanın kalplerini kıracak her türlü kötü söz ve davranıştan kaçınmak, hem insan olmanın hem müslümanlığın gereğidir. Anne babaya asi olmak ise büyük günahların başında yer alır. Nüfey bin Hâris r.a. şöyle anlatıyor:

Rasulullah s.a.v. bir gün:

– Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi, diye üç defa sordu. Biz de:

– Evet ya Rasulallah, dedik. Efendimiz:

– Allah’a şirk koşmak ve anne babaya itaatsizlik etmek, buyurduktan sonra yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve;

– İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak, buyurdu.

Bu sözü o kadar çok tekrar etti ki daha fazla üzülmesini istemediğimiz için keşke sükût buyursalar da yorulmasalar diye arzu ettik. (Buharî)

Vefatlarının ardından

Anne babamızın ahirete irtihaliyle de onlara karşı olan görevlerimiz sona ermez. Bir sahabi:

– Vefatlarından sonra anne babam için yapmam gereken bir iyilik var mı, diye sorunca Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurdu:

– Evet, dört iyilik vardır:

• Onlara hayır duada bulunmak.
• Allah Tealâ’dan bağışlanmalarını dilemek.
• Varsa vasiyetlerini yerine getirmek.
• Dostlarıyla ve akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar vasıtasıyla var olmuştur. (Buharî)

ÇOCUKLARIN ANA-BABA ÜZERİNDEKİ HAKLARI

Bir gün adamın birisi yanında oğlu ile birlikte Hz. Ömer’e (r.a) gelerek evladının kendisine karşı geldiğinden dert yandı. Adamın şikayetini dinleyen Hz. Ömer (r.a) oğluna niçin böyle davrandığını sordu. Anne babanın evladı üzerindeki haklarını sıralayıp Allah’tan korkması gerektiğini hatırlattı. O zaman genç çocuk “Ey müminlerin emiri, çocuğun baba üzerinde hiç hakkı yok mudur?” diye sordu. Hz. Ömer de (r.a); “Evet vardır. Çocuğa iyi bir anne yani evlenirken iyi bir eş seçmesi, doğunca güzel bir isim koyması, ona Kur’an-ı Kerim’i ve farz ibadetlerini öğretmesi, evlenecek yaşa gelince evlendirmesi, çocuğun babası üzerindeki haklarındandır” buyurdu.

O zaman çocuk tekrar; “Vallahi, babam Müslüman kadınları bırakıp dört yüz dirheme satın aldığı bir cariye ile evlendi. Bana güzel bir isim vermedi. İsmimi böcek manasına gelen Cu’la koydu. Bana Kur’an-ı Kerim’den ve ibadetlerden hiçbir şey öğretmedi” dedi. Bu sözler üzerine Hz. Ömer çocuğun babasına dönerek; “Oğlum bana itaat etmiyor’ diyorsun. Halbuki o sana karşı gelmeden önce sen onun haklarını çiğnemişsin; şimdi kalk ve oğluna karşı vazifeni yap” diye adamı uyardı.

Çocuğun hakları gözetilmeli

Allah Teala kendisine ibadetten sonra anne ve babaya itaati emretmiştir. Çünkü insanın dünyaya gelişi ve yetişmesinde anne ve babanın çok büyük hakkı vardır. Bu hak hiçbir şeyle ödenmez. Ancak anne babanın da çocuklarına karşı bazı sorumlulukları, yani çocuğun da anne baba üzerinde hakları vardır ve bu hakların gereği son derece titizlikle yerine getirilmelidir.


Mesela bir insan çocuğunun rızkını gözettiği kadar ahlak ve terbiyesine de ihtimam göstermelidir. Aç kalmasından yahut büyüdüğünde muhtaç duruma düşmesinden korktuğumuz evlatlarımızın günaha düşmesinden, ahlaksızlığından da korkmalıyız. İyi okullarda okutup iyi eğitimli olmasını istediğimiz evlatlarımızın din eğitimine de aynı ciddiyetle eğilmeliyiz. Ancak o zaman ümmet-i Muhammede, ülkesine, anne babasına, kendisine, kısaca tüm çevresine hayırlı bir evlat yetiştirmiş sayabiliriz kendimizi.

Çağı suçlamak yerine…

Şimdiki anne babalar çocuklarının hayırsızlığından dert yanıyor, kendi çocuklukları ile kıyaslama yapıp zamanın gençliğini suçluyor. Evet, zaman ahir zamandır ve hayasızlığın adeta yüceltildiği günümüzde insanın maneviyata olan ihtiyacı görmezden gelinmeye başlanmıştır. İnsanın ibadetlere sarılması, haramlardan sakınması çok daha zorlaşmıştır. Ancak bilinmelidir ki Yüce Rabbimiz’in ayeti kerimede bildirdiği gibi “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar” (Bakara, 268) ve “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah, 5).

Yani hangi devirde olursak olalım, şartlar ne olursa olsun evlatlarımıza güzel ahlakı kazandırmamızda, dini vecibeleri benimsetmemizde hiçbir şey engel değildir. Yeter ki biz gayret edelim, niyetimizi sağlam tutup, Rabbimiz’in inayetini umarak bu yola baş koyalım. Unutmayalım gayret kuldan, tevfik Allah’tandır.

Anne baba önce iyi örnek olmalı

Anne babaların çocuk yetiştirmede göstermeleri gereken en büyük gayretleri ise evlatlarına örnek olmaktır. Zira alimlere göre çocuklar sözden çok hareketlere bakar. Anne babası neye ihtimam gösteriyorsa kendisi de o hassasiyetle büyür.

Allah Teala, Rahmet Peygamberimiz’in (s.a.v) şahsında bütün aile reislerine şu emri vermiştir: “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et…” (Taha, 132) Şimdi düşünelim, kendisi namazlarına dikkat etmediği halde evladından namaz şuuru bekleyen bir anne babanın bu beklentisi ne derece mantıklıdır? Yahut kendi anne babasına karşı gelen birinin, evladının kendisine saygılı olmasını beklemesi ne derece tutarlıdır?

Ana-baba hakkı suiistimal edilmemeli

Yüce dinimiz anne baba haklarına çok büyük önem vermiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi anne baba hakkını hiçbir şeyle ödememiz mümkün değil. Bu anlamda evlatlar olarak bize düşen her durumda anne babamızın gönlünü hoş tutmak, rızasını kazanmak olmalıdır. Ancak anne babaların da bu hususta dikkatli olmaları gerekir. Çocuğunun da bir nefsi olduğunu unutmamalıdır. “Hakkımı ödeyemezsin” diyerek sürekli çocuğundan bir şeyler beklemek bir noktadan sonra evladını bıktırabilir, isyana sürükleyebilir. Bunun için evlatlarımızın nefislerini zorlamamaya dikkat etmeliyiz. Zira her durumda, onların üzülmesi aslında bizim üzülmemiz demektir.



Lokman (AS) oğluna nasihati
Lokman Hakim'in oğluna nasihatları'nın bir kısmı şöyledir: ''Ey oğlum! Dünyâ derin deniz gibidir. Çok insanlar onda boğulmuştur. Gemin takvâ, yükün imân, hâlin tevekkül olsun, umulur ki kurtulursun.''

Ey oğlum! ''Âlimlere karşı övünmek, akılsızlarla inatlaşmak ve meclislerde, toplantılarda gösteriş yapmak için ilim öğrenme! İhtiyâcım yok diyerek de ilmi terk etme.''

Ey oğlum! ''Allahu Teâlâyı anan, hâtırlayan insanlar görürsen onlarla otur. Âlim olsan da, ilminin faydasını görürsün ve ilmin artar, sen ehil isen, sana öğretirler. Allahu Teâlâ onlara olan rahmetinden seni de faydalandırır. Allahu Teâlâyı zikretmeyenleri görürsen onlardan uzak dur.''

Ey oğlum! ''Horoz senden daha akıllı olmasın! O, her sabah zikir ve tesbih ediyor, sen ise uyuyorsun.''

Ey oğlum! ''Seçilmiş kullara teslim ol, kötülerle dost olma.''

Ey oğlum! ''İnsanlara iyilikleri emir ve nasihat edip kendini unutma! Yoksa mum gibi olursun. Mum insanları aydınlatır, fakat kendini yakıp eritir.''

Ey oğlum! ''Yalandan çok sakın! Çünkü dinini bozar ve insanların yanında mürüvvetini azaltır. Bununla hayânı, değerini ve makâmını kaybedersin.''

Ey oğlum! ''Kötü huydan, gönül dağınıklığından sakın. Sabırsız olma, yoksa arkadaş bulamazsın. İşini severek yap, sıkıntılara katlan. Bütün insanlara karşı iyi huylu ol.''

Ey oğlum! ''Hep üzüntülü olma, kalbini dertli kılma. İnsanların elinde olana tamâ etmekten sakın. Kazâya râzı ol ve Allahu Teâlâ'nın sana verdiği rızka kanâat et.''

Ey oğlum! ''Dünyâ geçici ve kısadır. Senin dünyâ hayâtın ise azın azıdır. Bunun da azının azı kalmış, çoğu geçmiştir.''

Ey oğlum! ''Tövbeyi yarına bırakma, çünkü ölüm ansızın gelip yakalar.''

Ey oğlum! ''Sükût etmekle pişmân olmazsın. Söz gümüş ise sükût altındır.''

Ey oğlum! ''Helâl lokma ye ve işlerinde âlimlere danış, işlerini nasıl yapacağını onlara sor.''

Ey oğlum! ''Âlimler meclisine devâm et. Bahar yağmuru ile yeryüzünü yeşillendiren Allahu Te'âlâ, âlimlerin meclisindeki hikmet nûru ile de müminlerin kalbini aydınlatır.''

Ey oğlum! ''Amel ancak yakîn (Allahu Teâlâya olan ilim ve mârifet) ile yapılır. Herkes yakini nisbetinde amel eder. Amel noksanlığı, yakin noksanlığından gelir.''

Ey oğlum! ''Bir hatâ işlediğinde hemen tövbe et ve sadaka ver.''

Ey oğlum! ''Ölümden şüphe ediyorsan uyku uyuma. Uyuduğun ve uyumak mecbûriyetinde kaldığın gibi, ölüme de mahkûmsun. Dirilmekten de şüphe ediyorsan, uykudan uyanma. Uykudan uyandığın gibi öldükten sonra da dirileceksin.''

Ey oğlum! ''Helâl kazanç ile yoksulluktan korun. Yoksul kimse şu üç musibetle karşılaşır: Din zayıflığı, akıl zayıflığı ve mürüvvetin kaybolması.''

Ey oğlum! ''Merhamet eden merhamet bulur. Sükût eden selâmete erer, hayır söyleyen kâr eder, kötü konuşan günâhkar olur, diline hâkim olmayan pişmân olur.''

Ey Oğlum! ''Dünyâ malından yetecek kadarını al, fazlasını âhiret için hayra sarfet, Sıkıntıya düşecek ve başkasının sırtına yük olacak şekilde tembellik etme.''

Ey oğlum! ''Sakın kimseyi küçük görüp hakâret etme. Çünkü onun da senin de rabbiniz birdir.''

Lokman Hakim'in oğlu: Babacığım, insanda hangi haslet daha iyiydir? diye sorunca; ''Temiz, hâlis din.''buyurdu. Eğer iki haslet olursa? ''Din ve mal'', üç haslet olursa? ''Din, mal ve hayâ.'' buyurdu. Dört haslet olursa? dedi. ''Din, mal, hayâ ve güzel ahlâk.'' buyurdu. Beş haslet saymak icâbederse diye sorunca; ''Din, mal, hayâ güzel huy ve cömertlik.'' buyurdu. Altı haslet sayarsak deyince; ''Ey oğlum! Allahu teâlâ her kime bu beş iyi hasleti verdiyse, o kimse mümin ve muttakidir. Allahu Teâlâ katında veli ve sevgilidir. Şeytanın şerrinden uzaktır.'' buyurdu. Oğlu: Babacığım, insandan en kötü haslet hangisidir? dedi. ''Allahu Teâlâyı inkârdır'' buyurdu.

Hafs bin Ömer'den rivâyet edildi ki: Lokman Hekim, yanına bir hardal torbası koydu ve oğluna nasihat etmeye başladı. Her bir nasihatte bir hardal tânesini çıkardı. Nihâyet hardalları tükendi. Sonra da;

Ey oğlum! Sana o kadar nasihat ettim ki, şâyet bu nasihatler bir dağa verilseydi, dağ yarılır, parça parça olurdu'' buyurdu.

***

Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye nasihatler


Ey oğul ! Beysin... Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... 
Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... 
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, 
adalet sana... Kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana... 
Ey Oğul ! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... 
Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana... 
Ey Oğul ! Sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz. 
Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın. 
Ey Oğul ! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. ALLAH YARDIMCIN OLSUN.

Ey Oğul , İnsanlar vardır, şafakta doğar, gün batarken ölürler ! 
Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir ! 
İki paralık güneşe aldanıp sonrada karda, ayazda kavrulup gitme 
Güçlüsün akıllısın söz sahibisin !
Ama ; Bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin, öfken ve benliğin bir olup aklını yener ! 
Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. 
Azminden dönme ! 
Çıktığın yolu taşıyacağın yükü iyi bil ! 
Her işin gereğini vaktinde yap. 
Açık sözlü ol ! Her sözü üstüne alma ! 
Sözü söz olsun diye söyleme ! 
Ananı atanı say bereket büyüklerle beraberdir ! 
Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbetin ortadan kalkar, itibar olmaz. 
Üç kişiye acı ; Cahiller arasında alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene! 
Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. 
Büyüklenme! Düşmanını hor görme ! Düşmanını çoğaltma!
Kardeşlerin Birbirine Karşı Görevleri:

1) Kardeşler arasında samimi bir sevgi ve birlik olmalı,


2) Kardeşler birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. Hiç bir şey bu birliği bozmamalı, kardeşleri birbirinden uzaklaştırmamalı,
3) Miras, para ve mal gibi şeyler, maddi çıkarlar, kardeşlerin arasını açmamalı, aralarındaki birliği bozmamalı,
4) Büyük kardeşler küçükler için ana, baba gibidir. Küçükler büyüklere saygı göstermeli, onlara karşı gelmekten, kırıcı söz ve davranışlardan sakınmalı. Büyükler de küçükleri korumalı, sevgi ve merhamet göstermelidir,
5) Kardeşler birbirlerine iyilik yapmalı, birbirlerinin menfaatini kendi menfaati gibi gözetmelidir.
Hısım ve Akrabalara Karşı Görevlerimiz - Komşulara Karsı Görevlerimiz:

Komşumuz ve akrabamız Müslüman olmasa bile onlarla iyi geçinmek, eziyet etmekten sakınmak, iyi davranışlar içinde bulunmak görevimizdir. Bununla beraber onlara iyiyi, güzeli, hakkı, hakikati güzel bir şekilde anlatmamız da gerekmektedir.



SILA-İ RAHİM


Kendinize Bir İyilik Yapın: Sıla-i Rahimi Ciddiye Alın 

Ağaç dalıyla gürler” denir. Kişi, akrabasının çokluğuyla güçlenir, kuvvet bulur anlamına gelen bu söz üzerinde bugün psikolog ve sosyologlar da sıkça duruyor. Psikiyatr Alper Evrensel, intihar vakalarının çokluğu ile kişilerin yalnızlaşmasının paralelliğinden bahsediyor.

Sılaya hasret kalanlar, sıla-i rahimi elbet daha iyi anlatırlar. Çünkü onlar için sıla ve sılayı vatan yapan hısım-akrabalar ayrılmaz ikili gibidir. Halk şiirlerimize ve türkülerimize motif motif nakşedilen memleket ve akraba sevgisine karşı artık çoğumuz ilgisiziz. Toplum olarak bir hafıza kaybı mı yaşıyoruz diye endişelenmeden edemiyoruz. Zira önceleri “evin bereketi” olarak gördüğümüz büyüklerimizi, şimdilerde başımızdan savmanın en pratik yollarını arıyoruz. Herhalde bunun için, ana babalarımızı, nine ve dedelerimizi “daha rahat etsinler” ve “huzur bulsunlar” bahanesiyle huzurevine bırakıyoruz.

Evlerimizden bereketin ve huzurun kayboluşunda, eşler arasında geçimsizliklerin, boşanmaların artmasında sıla-i rahimin önemi ne kadar diye düşünmek çoğumuzun aklına bile gelmez. Oysa Allah ve Rasulü’nün akraba ziyaretine verdiği önceliği idrak etsek, yaşadığımız pek çok sıkıntının sebepleri arasında “cezası da sevabı da tez verilen” akraba ziyareti hususundaki gevşekliğimizin bulunabileceğini fark ederiz.



Akrabalarımız kimler?

Hısım akrabayı ziyaret etmek, onlarla görüşüp ilgilenmek, yardıma ihtiyaç duyduklarında maddi destek sağlamak şeklinde izah edilen sıla-i rahim, Kur’an’da bize emredilen vazifelerin başlarında yer alıyor: Nahl suresinin 90. ayetindeki “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder” ifadesinden anlıyoruz ki akrabalık bağını gözetmek tavsiye değil emir hükmünde. Yüce Rabbimiz iyilik edeceğimiz kimseleri sıralarken önce anne-babayı hemen ardından da akrabayı zikrediyor. Anne-babaya ve akrabaya iyiliğin, iman etmenin hemen arkasından sırlanması da konunun ehemmiyetini yansıtıyor.

Efendimiz’in (s.a.v) “Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin; zira sıla-i rahim akrabalar arasında sevgiye, malda bolluğa ve ömrün uzamasına vesiledir” hadisine bakarak öncelikle günümüz hayat şartlarındaki “yabancılaşma”dan kurtulup kaynaşmanın yollarını araştırmalıyız. Mesela çoğumuz ninemizin kardeşinin kızını veya annemizin dayısının çocuklarını bilmeyiz. Hatta kendi dayımızın veya amcamızın çocuklarıyla bile pek sık görüşmeyiz. Akrabalarımız kendi soyumuzdaki kan bağı olan kişilerle birlikte evlilik nedeniyle oluşturulan yeni akrabalık ilişkisi halkasındaki kişileri de içeriyor. Çocuklarımız ve onların soyundan gelenler, ana, baba, dede ve ninelerimiz ve onların zürriyetinden gelen (yukarı doğru) atalarımız, kardeşlerimiz, onların çocukları ve torunları, hala, dayı, teyze ve amcalarımız ve onların çocukları soyumuzdan akrabalarımızdır. Evlilik bağıyla oluşturulan akrabalık ilişkisi ise sıhri hısımlık olarak karşımıza çıkar. Bize düşen, bu akrabalarımızın kimler olduğunu öğrenmek ve gerekli vazifelerimizi yerine getirmektir.

Sıla-ı rahim yalnızca ziyaret etmek değildir

Peki sıla-i rahimde bulunmak yani akrabanın hukukunu gözetmek nasıl olur? Kendilerini ziyarete giderek hal hatır sorabiliriz, yakınımızda yaşamıyorlarsa telefonla bağlantı kurabiliriz, üzüntülü ve sevinçli günlerinde yanlarında bulunmaya gayret gösteririz. En önemlisi, yardıma ihtiyaç duyuyorlarsa hele fakirlerse maddi destek sağlarız. Bu bize Allah’ın emri. Çünkü fakirlerin hakkı öncelikle zengin akrabasından sorulur ardından toplumdaki diğer zenginlerden.



Efendimiz akrabanın da en iyisiydi

Dinimizle ilgili bilgileri hayatıyla gözümüzde somutlaştıran Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) akrabalarıyla ilişkisi de yine Allah’ın hoşnutluğuna uygundu. Efendimiz’in (s.a.v) baba tarafından akrabaları bir hayli kalabalıktı. Bununla birlikte dayısı, sütannesi, sütbabası ve sütkardeşleri de bulunmaktaydı. Efendimiz (s.a.v) sütannesi vasıtasıyla akraba olduğu kişileri de gerçek akraba olarak görürdü. Yakınları sayıca çok fazlaydılarsa da O, akrabalarının hepsine yeterince ilgi gösterirdi. Onları sık sık ziyaret eder, hatırlarını sorar, ikramda bulunur ve gerekirse maddi gereksinimlerini karşılardı.

Bir gün sütannesi Hz. Halime, Efendimiz’i (s.a.v) görmek için Mekke’ye gelmişti. Hz. Hatice (r.anha) ve Sevgili Peygamberimiz onu görünce çok sevindi. Kendisini misafir ettiler ve güzel yemekler ikram ettiler. Hz. Halime köylerine yağmur yağmadığı için ekinlerinin kuruduğunu, ağaçların meyve vermediğini anlattı ve Efendimiz’den yardım istedi. Peygamberimiz Hz. Halime’nin bu haline çok üzülmüştü. Hatice validemizle konuşup çare aramaya başladılar. Kendisine kırk koyun bir de deve hediye ettiler.

Sıla-i rahim yapacağımız kişilerin başında anne babamız geliyor. Müslüman olmasalar dahi dinimiz onlara güzel muameleyi şart koşuyor. Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma’yı, annesi Müslüman olmadan önce ziyarete geldiğinde, ona nasıl davranacağını bilemiyordu. Acaba ona iyilik etmeli miydi? Yoksa soğuk mu davranmalıydı? Bu konuyu Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) açtı. Efendimiz kendisine, Müslüman olmasa da annesine mutlaka iyi davranmasını, hizmette kusur etmemesini tavsiye etti.



Bizimle küs olan akrabamıza nasıl davranmalıyız?

Bir gün sahabe-i kiramdan biri, “Ya Rasulallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlarsa bana kaba davranıyorlar” deyince Efendimiz (s.a.v), “Eğer dediğin gibi isen onlara sıcak kül yutturmuş oluyorsun. Sen böyle davrandıkça Allah’ın yardımı seninle beraberdir” şeklinde yanıt verdi. Peygamberimiz’in (s.a.v) sıcak kül teşbihinden çıkarılan anlam, muhataplarının yüzüne sıcak kül serpmek; böylece onların yüzünü kül rengine boyayarak mahcup etmek şeklinde yorumlanıyor.

Akrabaya iyilik yapmanın üç şekli bulunuyor: Birincisi, yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermek. Bu davranış modeli güzel olmakla beraber sakıncalı tarafları da var. Çünkü burada iyilik, karşıdan iyilik görmeye bağlanmış. İkincisi, akrabaya karşılık beklemeden iyilikte bulunmak. Bu anlayışta olan kimseler birinci gruptaki insanlardan daha üstün kimseler olarak sınıflandırılıyor. Üçüncüsü ise kötülük eden akrabaya iyilikte bulunmak. İyiliklerin en güzeli ve en değerlisi bu. Ne de olsa iyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik ise er kişinin kârıdır. Bu son davranış biçimi, aralarında düşmanlık olan kimseleri bile candan bir dost haline getirebiliyor. Kötülüğü iyilikle savmanın önemini, Fussilet suresinin “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur” (Fussilet, 34) ayeti ile daha iyi kavrıyoruz. Allah Rasulü de (s.a.v) “Seninle ilgisini kesenden sen ilgini kesme! Sana vermeyene sen ver! Sana kötülük edeni bağışla!” buyurarak dostça ve emin bir şekilde yaşamanın formülünü veriyor.

Akrabalık ilişkisi doğal terapi etkisi yapıyor

Günümüz insanını bunalıma sürükleyen ciddi açmazlardan biri de akraba, komşu ve arkadaşlarla sağlıklı bir iletişimin kurulamaması. Çoğumuz büyüklerimizden veya nostalji yüklü kitap ve filmlerden bilir ve hissederiz ki eskilerin dostluğu ve akrabalığı bir başka imiş. Terk edildiğinde cezası acele verilen akrabalık bağı, ülkemizde tamamen boş verilmemiş olacak ki, ruhsal rahatsızlık vakaları hala, diğer ülkelere nazaran daha az yaşanıyor çok şükür.

“Ağaç dalıyla gürler” denir. Kişi, akrabasının çokluğuyla güçlenir, kuvvet bulur; anlamına gelen bu sözün geçerliğini bugün psikolog ve sosyologlar da vurguluyor. Memory Center Psikiyatri Uzmanlarından Alper Evrensel, intihar vakalarının çokluğu ile kişilerin yalnızlaşmasının paralelliğinden bahsediyor. Daha sıcak ilişkilerin yaşandığı köy ortamlarında akrabalık ve komşuluk ilişkilerinin, kişiyi ciddi sıkıntılara karşı koruduğunu ifade ediyor ve ekliyor: “İş kaybı, fakirlik, arkadaşsızlık, işten ayrılma veya çeşitli çevresel olumsuzluklar intihar düşüncesine sebebiyet vermişse, bu kişiyi teskin edecek, arayıp hal hatır soracak, yakın ve samimi kişilerin varlığı ruhsal bozukluğu ortadan kaldırabilir. Kalabalıklaşan şehir ortamında yalnızlaşan; büyük sitelerde küçücük ailesiyle akrabalarından uzak yaşayan insanlarımız ruhsal sıkıntılara yakalanma açısından nispeten fazla risk altıda. Çekirdek aile dediğimiz yalnızca anne-baba ve çocuklardan müteşekkil yapılarda akrabalık bağı daha zayıf kalıyor. Dünya belli bir yöne doğru akıyor ve biz uyum sağlıyoruz. Gençlerimizin, büyüklerden uzak, daha maddiyatçı, mal birikimi kaygısıyla kendi işinden başka şeyleri düşünemeyecek tarzda programlanmaları sorunlarımızın temelini oluşturuyor.”

Bireylerin neden koptuğunu ve ruhsal sıkıntıların niçin yaygınlaştığını bu şekilde açıklayan Alper Evrensel’e göre sosyalliğin dolu dolu yaşandığı nitelikli gerçek ilişki, günümüzde ancak akrabalarla paylaşılabiliyor. “İnsan yaradılışı itibariyle sosyal. Toplum içinde yaşıyor ve iletişim kurabileceği ortamlara ihtiyaç duyuyor. Günümüz şartlarında ise çoğu ilişki sanal. Hemen yanı başınızdaki iş arkadaşınızla dahi selamdan öteye gidemeyen ilişkiniz olabiliyor. Aynı otobüste, aynı odada, aynı apartmanda, aynı sitede ama dünyalar kadar uzak ve ‘iyi akşamlar’ı geçemeyen sığ diyaloglara sahip olabiliyoruz. Böylece kişi ancak akrabalarıyla yaşadığı ilişkiden keyif alır hale geliyor.”



“Akraba ziyareti ile kendimi daha güvende hissediyorum”

Bunaldığı zamanlarda akraba ziyareti yaparak rahatladığını anlatan Hasan Bey’in sözleri konunun insan psikolojisi açısından önemini anlamamıza yardımcı olacak nitelikte. “Ben eskiden akrabalarımla çok nadir görüşüyordum. Telefonla arama konusunda dahi ihmalkardım. O zamanlar kendimi çok zayıf ve güçsüz hissettiğimi söyleyebilirim. Sıkıntılar karşısında yapayalnızdım. Bir gün bir dostumdan ‘akrabalık bağını koparan kişiden Allah’ın rahmetini kestiğini’ öğrendim. Bu beni çok etkiledi. Kendi kendime ‘Yaşadığım bunca dert, korku ve kaynağını bilmediğim nice sıkıntılarımın sebebi akrabalık ilişkilerimi kesmem mi acaba?’ diye düşünmeye başladım. Yoksa akrabalık bağını kestiğim için bana verilen bir cezayı mı çekiyordum? Bu vesile ile yaptığım bir akraba ziyareti sonucu eve geldiğimde kendimde müthiş bir enerji ve rahatlama hissettim. Şimdi arkamda büyük bir sevgi gücünü hissedişim ve Allah’ın rahmetinin üzerimde oluşu bilinci ile kendimi güçlü, kuvvetli ve en önemlisi huzurlu hissediyorum. Kuvvetli akrabalık ilişkisinin zamanımızda bireylerin yakalandığı birçok psikolojik rahatsızlığı tedavi edeceğine inanıyorum.”

Evet devir değişti. Şimdi 21. yüzyılı seyrediyoruz. Fakat insan olarak bizim fıtri ihtiyaçlarımızın değişmemesi gibi Yaratıcımız’ın gönderdiği kanunlar da değişmedi. Anne-babamızı ve onların merkez olduğu halkada tüm akrabalarımızı Yüce Rabbimiz bizim için seçti ve bu bağları koruyup gözetmemizi, her birine gereken ilgi ve yakınlığı, elimizden gelen yardımı sunmayı da kendisi emretti. Başka medeniyetlerden yanlış etkilendiğimizi gösteren toplumsal ve bireysel rahatsızlıklarımızın çoğalması da gösteriyor ki kültürümüze, inanç değerlerimize sahip çıkma adına ciddi bir rehabilitasyona ihtiyacımız var. Eğitimden yönetime kadar her sahada, aileyi koruma, akrabalık ve komşuluk bağlarını kuvvetlendirme yönünde yeni dinamiklerle, yeni formüllerle bu noktada iyileştirme yapmanın tam zamanıdır.

Akrabalık bağını kesenler meclisimizde bulunmasın”

Câbir b. Abdullah (r.a) şöyle anlatıyor: “Rasulullah’ın (s.a.v) meclisinde oturuyorduk. Buyurdu ki: “Akrabalık bağını kesenler bugün meclisimizde bizimle birlikte oturmasın.” Bir genç kalktı, aralarında kırgınlık olan teyzesinin yanına gitti, özür diledi, teyzesi de onu affetti. Sonra dönüp meclise geldi. Rasulullah şöyle buyurdu: “Akrabalık bağını kesen birinin bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez!”

Akrabalık bağı Arş-ı âlâ’ya tutunarak şöyle der: “Beni koruyup gözeteni Allah koruyup gözetsin. Benimle ilgisini kesenden Allah rahmetini kessin.” Cenab-ı Hak bu niyazı kabul eder ve şu karşılığı verir: “Ey akrabalık bağı! Seni gözeteni gözetirim. Seninle ilgiyi kesenden ben de ilgimi keserim.”

“Faizin en katmerlisi, bir Müslümanın ırz ve namusuna haksız yere sataşmaktır. Sıla-i rahim (akrabalık bağı) ile Allah’ın Rahman ismi, birbirine kenetlenip bir şebeke oluşturmuş damarlar gibidir. Kim akrabalık bağını keserse Allah ona cenneti haram kılar.”
KUŞAK ÇATIŞMALARININ KAYNAĞI NE?

-Eskiden büyüğe saygı vardı, nerdee annemizin babamızın yanında böyle ayaklarımızı uzatacaktık!


-Şimdiki gençler çok dayanıksız, biz bunların yaşında yorulmak nedir bilmezdik...
-Nedir bu zavallıların yedikleri ayol, hamburger cips... Karın doysun da sağlıklı mı yarayışlı mı umurlarında değil. Biz dolmalarla, su börekleriyle, cacıklarla, şerbetlerle büyüdük. Ama şimdi nerdeee...
-Bizim zamanımızda ne böyle internetler ne cep telefonları vardı...
Diye bir yığın şikayet sıralayan orta yaş-yaşlı kuşağın yanında gençlerden şu tip tepkileri duyar olduk:
-Öyle yorgunum ki peder ya, düşünme bunları, rahat ol. Ayaklarım kokmuyo ki!
-Siz bizim kadar kafa patlatmamışsınız derslere bence. Baksana evden dershaneye, sınavlardan etüte koşturup duruyoruz. İnsanda hal mi kalıyo?
-Atın ölümü arpadan olsun annecim, hem sen hamburger yediği için ölen gördün mü?
-Sizin zaman geçti annecim, teknolojiye ayak uydurmak lazım...
Duymaya alışık olduğumuz bu karşılıklı atışmaların ve anlaşmazlıkların temelinde “kuşak çatışması” denilen olgu yatıyor. Ve bu olgu da hem gençleri hem de yetişkinleri zora sokan sorunlardan birini oluşturuyor.
Her bireyin kendi yaşamış olduğu zamanın sosyo-kültürel çizgisi, teknik imkanları vb. farklılıkları sebebiyle elde ettiği hayat tecrübesi değişiklilik gösteriyor. Bir iki kuşak sonrasında “eski”ye atılan düşünceler, kavramlar, hayat felsefeleri yeni nesil için çatışma sebebi olarak karşımıza çıkabiliyor. Bununla birlikte hayata ve insana dair temel “doğrular” olduğu yerde durmaya devam ediyor.
KUŞAK ÇATIŞMALARININ KAYNAĞI NE?

Çocukken ailesinin sözünden çıkmayan, onların dediklerini tek doğru olarak kabul eden fert, gençliğe adım attığında ilkin arkadaşlarından ve girdiği sosyal ortamlardan etkilenecek ve ailesine karşı bir tavır almaya başlayacaktır. Bu, kendini aileden bağımsız bir birey olarak görme isteğinin doğal bir sonucudur. Dolayısıyla gençle ebeveynin birçok fikri uyuşmayacak, tezatlıklar yaşanacaktır.

Doç. Dr. Sefa Saygılı gençlik ve yaşlılık dönemlerinin anlayışının, dünyaya bakışlarının ve psikolojilerinin farklı olduğunu belirterek aralarında çatışma olmasının olağan sayılabileceğinin altını çiziyor. Ve şunları ekliyor: “Özellikle eski kuşak ile yeni gelişmeler, kitle iletişim araçları kuşaklar arasındaki zıtlığı daha da derinleştirmiştir. Şimdiki çocuklar cep telefonu, bilgisayar oyunları ve çizgi filmler ile büyümektedir. Eski değer yargıları ve yaşam anlayışı değişime uğramıştır. Eski kuşaklar yeniliklere ayak uydurmakta güçlük çekerler. Geleneklere, eski hayat görüşüne bağlıdırlar. Gençler ise yeniliklere açıktırlar. Toplumda kendilerine yer edinme çabasındadırlar. Haksızlığa dayanamazlar.”

GENÇLER ÇATIŞMAYA GİRMEKLE NE ANLATMAK İSTİYOR?

Genç nesiller, çevre ve şartların hızlı değişimi karşısında kendilerini yenilemede ve uyum sağlamada bir kuşak öncekilere oranla daha hızlılar. Mesela yeni geliştirilen bir elektrikli araba üretimini duyan bir yetişkin bunu garipseyebilir, uygulanabileceğinden kaygı duyar ya da kendisi kullanmak istemeyebilir. Ama aynı haberi genç bir delikanlı büyük bir sevinçle ve heyecanla karşılayabilir, hatta hemen o arabadan bir tane de kendisine alınmasını ister.


İşte o anda çatışma başlar. Ve belki de istenmeyen noktalara kadar gidebilir.

Genç nesil meraklı, her türlü değişime açık ve istekli. İşte bu açıklık, kendisinin başta ebeveyni olmak üzere büyüklerine tepki vererek tartışmaya girmesine sebebiyet veriyor. Peki acaba gencin büyüklerine karşı gelmekle anlatmaya çalıştığı bir şeyler de var mı? Bu sorunun cevabını Doç. Dr. Sefa Saygılı şöyle veriyor: “Genç artık kendinin de büyüdüğü, yetişkin insan olduğu mesajını vermek istiyordur. Kendisine karışılmasına karşı çıkar, çünkü onun da aklı ve fikri vardır. Aslında anne babasının dediklerine ve tavırlarına ihtiyacı vardır ve dikkat kesilir, ancak direkt müdahale edilmesini de kabullenemez. Onu yok ve bilgisiz sayan tepeden inme direktiflere tahammül edemez.”


Dolayısıyla genç; “Beni görün, duyun, dinleyin, farkıma varın, sözlerimi dikkate alın, ama üzerimde baskı kurmaya çalışmayın” demek istiyor. Yetişkinler olarak şunu kabul etmeliyiz ki, gençlerin bize ne kadar ihtiyacı varsa bizim de gençlerin düşüncelerine ihtiyacımız var. Çünkü en başta gençler yeni fikirlere ve gelişmelere yetişkinlerden daha açık, daha yatkınlar. Aynı zamanda fiziksel ve zihinsel güçlerinin doruk noktasında olduklarından bireysel ve toplumsal projeleri hayata geçirmede daha dinamik, daha tesirli olacaklardır. Hal böyleyken her ne kadar zaafları da olsa genç kuşağın iyi bir destek ve itici güçle insanlığı istenen seviyeye taşıyacakları görünen bir gerçektir. O halde gençlik de büyüklerinin fikir ve tecrübelerinden faydalanmayı göz ardı etmemelidir.

“SİZ HALA ANNENİZİN MARGARİNİNİ Mİ KULLANIYORSUNUZ?”

Meselenin bir de şu yönü var: Evet, büyükler gence baskı yapmamalı, kendini ifade etme özgürlüğü vermeli ama genç de bu rahatlık içerisinde saygı ve edep sınırlarını aşarak çatışmaya sebebiyet vermemeli.


Psikolog Mücahit Gültekin batılı eğitim modellerindeki serbest uygulamaları eleştirirken bu anlayış nedeniyle gencin, yaptığı her şeyin ebeveyni tarafından anlayışla karşılamasını beklediğini ifade ediyor ve şöyle devam ediyor: “Batılı anlayışa göre anne baba gence baskı yapmamalı, onun özel yaşamına saygı göstermeli, arzu ve isteklerini gerçekleştirmesine fırsat vermelidir. Neden? Çünkü ergenlik dönemi gencin kimlik edindiği bir dönemdir. Fırtınalıdır, gergindir, otoriteye isyan dönemidir. Bu bakış açısına göre ergenin her yaptığı ‘gelişimsel dönemin bir ürünü’ gibi algılanmakta ve normalleştirilmektedir. Örneğin pek çok eğitimcinin kafasında ergenliğin ‘otoriteye isyan’ dönemi olduğu gibi bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayış zaten gencin anne babasına karşı gelmesini doğallaştırmaktadır. Bu çok tartışmalı bir anlayıştır.

Gençliğin kimlik edinme dönemi olduğu bir bakıma doğrudur. Bu da anne babanın ve tecrübeli kişilerin rehberliğine daha çok ihtiyaç duyduğunu gösterir. Gençliğin otoriteye isyan döneminde olduğu gibi bir anlayışın bilimsel bir temeli yoktur. Hatta bunun tam tersi pek çok gözlem söz konusudur. Gençler bir otoriteye itaat etmeye gerçekte daha eğilimlidir. Çünkü bu dönemde aidiyet bilinci gelişir. Ancak bana kalırsa mevcut sosyo-kültürel koşullar ebeveyn ve çocuğun arasını açacak beslemeler yapıyor. Anne babaya benzemek açıktan kınanıyor, eleştiriliyor. Anne baba aslında kendi çocuğuyla değil konjonktürün dayattığı anlayışla mücadele ediyor. Yani bir bakıma mevcut materyalist değerler anne babanın karşısına kendisi çıkmıyor, çocuğunu çıkarıyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Örneğin şu reklam repliği bu çatışmanın körüklediği anlayışı çok iyi yansıtıyor: ‘Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?”

Sonuç olarak denebilir ki gençler ve yetişkinler arasındaki uyuşmazlıklar, kuşak çatışmaları bir yere kadar normal. Ancak bu durumu gencin her olumsuz hareketinin açıklaması gibi görmek, yani gence hata yapmada sınırsız bir özgürlük alanı sağlamak doğru değil. Dikkat edilmesi gereken şey gencin yaşını, içinde bulunduğu dönemi göz ardı etmeden anlayışlı olmak ama temel doğruları da bir kenara bırakmamaktır. Gencin hatalarının üzerini örtmek değil, onu anlayacağı dilden uyarmak ve bu şekilde güzel olana sevk etmektir.

______________________________________

KAYNAK:

-AİLE SAADETİ, AİLE REİSİ OLARAK PEYGAMBER EFENDİMİZ,

-AİLEDE SAKLI CENNET(MEHMET ILDIRAR)

-Kendinize Bir İyilik Yapın: Sıla-i Rahimi Ciddiye Alın 

Neslihan BEYHAN • Haziran 2008 - 33.sayı semerkandaile

-KUŞAK ÇATIŞMASI NEREYE KADAR NORMAL? 
Nurbahar AYDIN kaleme aldı, Mart 2011 - 66.sayı semerkand aile

-Ana Baba Hakkı 


Selim GÜNEŞ kaleme aldı,  • Mayıs 2011 - 149.sayı semerkand
HAZIRLAYAN: ABDÜLHAKİM ARIKAN – 07 OCAK 2012

Not: Bu yazıda konu ile ilgili değişik kaynaklardaki açıklamalar, istenilen ana başlıklar altında toplanmıştır. Sohbetçi arkadaşların bu yazıyı en az üç defa okumaları, önemli yerleri işaretleyip sohbet anında buraları okumaları, diğer kısımları ise akıllarında kaldığı kadarıyla anlatmaları faydalı olacaktır.






Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə