Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Ahmet Avni Konuk ÖNSÖZÜ



Yüklə 7,33 Mb.
səhifə86/90
tarix02.08.2018
ölçüsü7,33 Mb.
#65852
1   ...   82   83   84   85   86   87   88   89   90

(Mü’min, 40/45-46)

“ve hâka bi âli fir’avne sûul azâb / En nâru yu’radûne aleyhâ guduvven ve aşiyyen ve yevme tekûmus sâatu, edhılû âle firavne eşeddel azâb”

"Firavun âilesini Allah Teâlâ azâbın kötüsü ile kuşattı. Onlar sabah ve akşam ateşe arz olunurlar. Kıyâmet kâim olduğu gün de, ey Firavun âilesi, azâbın en şiddetlisine girin!" denir;

âyet-i kerîmesi gelmiştir. Firavun bu hükümde dâhil değildir. Çünkü sonraki zamanında îmân etti. Fakat onun âilesi ve çevresi Firavun gibi, îmâna girişip "Biz Benî İsrâîl'in îmân ettiği şeye ve Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'ine îmân ettik" (A'râf; 7/121-122; Şuarâ, 26/47, 48) demediler. Belki Firavun’un görünme yerinde geçici cüz’î rabblık ile açığa çıkmış olan kayıtlı Rabb’e îmân ettikleri halde vefât ettiler. Bundan dolayı mutlak olan Hakk’ın hüviyyetini Firavun’un görünme yerine tahsîs ettikleri ve sınırladıkları için küfür içinde gittiler.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Firavun âilesi hakkındaki görüşlerin bahisle ilgisinin olmadığını beyân buyurarak bu husûsta verilmesi lâzım gelen hükmü izâh etmekten vazgeçtiler de, ölmüş olanların hallerini îzâh etmeye başlayarak buyurdular ve dediler ki:

Muhakkak bilesin ki, Allah Teâlâ can çekişme hâline gelmiş olan her bir kimseyi her halükârda mü’min olduğu halde, ya'nî nebîlerin lisânları ile ulaşmış olan ilâhî haberler nelerden ibâret ise, o şeyleri tasdîk edici olduğu halde kabzeder. Çünkü her bir can çekişen kişi, hastalıklardan bir hastalığın te'sîri altında zebûn olarak kesîf vücûdunun bir çok sıfatlarından o dakîkada ilişiği kesilir. Rûhâniyyet âleminin perdesi olan bu nefsânî sıfatlar kalkınca, can çekişen kişi basîret gözü ile âhiret hâllerini görmeye başlar. Fakat kendisinde henüz dünyevî hayât mevcût olduğundan dünyevî haller de his gözünde görülür. Ve bu görüş sebebiyle âhiret halleri perdlenir. Nefsi tamâmıyla ayrılıncaya kadar son dakîkaları bu hâl ile geçer. Yanında bulunanlar sayıkladığını zannederler. İşte can çekişen kişinin son dakîkalarında âhiret hallerini görüşü ve görmenin ise, zamanında gaybe îmân ile îmân etmediği şeyin gerçekten olduğuna ve hak olduğuna tasdîği gerektirişi yönüyle, her bir can çekişen kişi mü'min olduğu halde kabzolunur. Ve can çekişmekte olan kimselerin hepsi mü'min olduğu halde kabzolunduğu için âni ölüm ve gaflet hâlindeki birini öldürmek mekrûh bir şeydir.

Âni ölümün ta'rîfî budur ki, şahıs içindeki nefesi dışarıya çıkarır ve dışarıdan nefesi içerisine alamaz. Bilimsel ta'bîr ile ciğerlerindeki karbondioksiti dışarı çıkarır ve dışarıdaki havâda bulunan oksijeni ciğerlerine çekemez. İşte bu hal âni ölümdür. Ve şüphe yok ki âniden ölmüş olan kimsenin hâli can çekişen kimsenin hâli gibi değildir. Çünkü herhangi bir hastalığın te'sîri altında onun nefsânî sıfatları devre dışı kalmadığı için âhiret hallerini müşâhededen pedelidir. Ve görmediği şeyin hakîkatine tabi'ki vâkıf değildir. Ve aslâ haberi olmadığı halde arkasından boynu vurulmak sûretiyle gaflet içinde öldürülen kimsenin hâli gibi olan dahi âniden ölen kimsenin hâli gibidir. Bundan dolayı âniden ölen ve gaflet içinde öldürülen kimseler, gerek îmândan ve gerek küfürden, ne hâl üzere bulunurlarsa o hâl üzerine kabzolunurlar. Çünkü her ikisi için de âhiret hallerini müşâhede ederek îmân etmek mümkün olamadı. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz "İnsan ne hâlde olursa, o hal üzere kabzolunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşr olunur" buyurdu. Oysa bu hadîs-i şerîfe bakılınca can çekişen kimse ancak müşâhede sâhibidir. O olduğunu basîreti ile müşâhede etmiş olduğu şeye imân edişi yönüyle îmân sâhibi olmuş olur. Bundan dolayı can çekişmekte olanın kabzedilme halinde bulunduğu hal, îmân hâlidir, müşâhede hâlidir. Şu halde o ancak îmân hâli üzere kabzolunur. Çünkü hadîs-i şerîfte “ne hâlde olursa, o hal üzere kabzolunur” buyurulur

Ve hadîs-i şerîfin Arapçasında geçen “kâne” "harf-i vücûdî ya’nî varlık bildiren harf”tir. Onun zamâna işâret etmesi ancak hallerin karîneleri sebebiyle olur. Şu halde “kâne” bir sıfatın mevcûdiyyetine işâret eder. Ve zamâna işâret etmediği vakit basît harf gibidir. Basît harf diğer bir basît harf ile birleşip kelime olmadıkça ma'nâya işâret etmediği gibi “kâne” kelimesi de hallerin karîneleri olmadıkça "zaman" ma'nâsını ifâde etmez. Nitekim “ve kânallâhu alîmen hakîmâ” (Nisâ, 4/17) denir. "Allah Teâlâ alîmdir ve hakîmdir" demek olur ki, bu cümle: "Allah Teâlâ hazretlerinde ilim ve hikmet sıfatları vardır" ma'nâsına haberdir. Ve aynı şekilde “kâne Zeyd âlime” dediğimiz zaman, Zeyd'in filan zamanda âlim olduğu ma'nâsını kastetmeyip, Zeyd'de ilim sıfatının varlığını haber vermiş oluruz. Fakat önceleri zengin olan Zeyd'in sonradan fakîr olduğunu gördüğümüz zaman “kâne Zeyd ganiyye” der isek, Zeyd'in geçmişte zengin oluşu karînesiyle bu cümlede “kâne” kelimesi zamâna işâret etmiş olacağından bu cümlenin tercümesi “Zeyd zengin idi" şeklinde olur. Ve “kâne” kelimesi hakkındaki tetkîkler Lokmânî Fassı'nda “innellâhe latîfun habîr” cümlesinin îzâhında (13. kısımda) geçmiş idi.

Bundan dolayı can çekişmekte olan kimse, can çekişmesi esnâsında müşâhede ile hakîkatine vâkıf olduğu hallere kesin bilgi ile bilici olduğu halde kabzolunduğu için “ne hâlde olursa, o hal üzere kabzolunur” demek uygun olur. Ve bu cümlenin Arapçasında geçen "kâne" kelimesinin kullanılması uygun bulunur. Çünkü can çekişmekte olan kişi o hal üzere mevcût oldu.

Şimdi “kâne” (Kef), (Elif) ve (nûn) harflerinden oluşmuş bir varlık bildiren kelime olduğu halde, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)in ona "harf-i vücûdi ya’nî varlık bildiren harf” demesi mecâz yoluyladır. Çünkü “kâne” zamâna işâret etmediği vakit harf gibidir. Ve karînenin varlığı ile zamâna işâret ettiği zaman kelimedir. Nitekim yukarıda îzâh edildi.

Sonuç olarak ölüm ânında can çekişmekte olan kâfir ile gaflet hâlindeyken öldürülen veyâ âni ölümün ta'rîfinde îzâh edildiği şekilde âniden ölen kâfir arasında fark vardır. Çünkü can çekişmekte olan kâfir âhiret hallerini müşâhede ile tasdîk edici olduğu halde kabzolunur. Gaflet hâlindeyken öldürülen veyâ âniden ölen kâfir ise böyle bir müşâhede ve tasdîk içinde bulunmaksızın kabzolunmuştur. Ve kâfirin îmânındaki muhtelif yönler bu fassın üst kısımlarında îzâh edildiğinden burada tekrârından kaçınıldı.

Ve ateş sûretinde olan tecellînin ve kelâmın hikmetine gelince. Çünkü o Mûsâ'nın ihtiyacı idi. Bundan dolayı ona çok istediği bir şeyde tecellî etti. Tâ ki ona yönelsin ve ondan yüz çevirmesin! Çünkü eğer ona istediği şeyin dışında olan bir sûrette tecellî etseydi, ondan yüz çevirir idi. Çünkü onun himmeti özel bir istek üzerine yoğunlaşmıştır. Ve eğer ondan yüz çevirseydi, kendi işi üzerine döner idi. Böyle olunca Hak, ondan yüz çevirir idi. Oysa seçilmiş ve yakın olanlardandır. Şimdi onun vâkıf oluşu olmadığı halde, ona onun isteğinde tecellî etmesi onun yakınlığındandır (34).

Tefsîr kitaplarında ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere Mûsâ (a.s.) Medyen tarafına gittiği zaman, Şuayb (a.s.)ın kızı ile evlenmiş idi. Hz Şuayb'den annesini ve kardeşini görmek için, izin alıp âilesiyle berâber yola çıktı. Seferi esnâsında yolu kaybedip "Eymen Vâdîsi" denilen tarafa düştüler. Gece karanlık olmakla berâber hava da pek soğuk idi. O esnâda saâdetli eşi de doğuruverdi. Birâz ateş yakmak gerekti. Cenâb-ı Mûsâ her ne kadar çakmak ile ateş yakmaya teşebbüs ettiyse de bir türlü ateş tutturamadı. O sırada uzaktan bir ateş gördü. O ateşten tarafa gittiği vakit, beyaz ateşle sarılmış yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin yeşil ağaca aslâ zararı yoktu. Ve o çevrede tek bir kişi de yoktu. Mûsâ (a.s.) bu hayret hâlinde iken ağaçtan “innî enallâhu” ya’nî “Muhakkak Ben Allah’ım” (Kasas, 28/30) hitâbı geldi.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz Allah Teâlâ hazretlerinin Hz. Mûsâ'ya böyle ateş sûretinde tecellî buyurarak konuşmasının hikmetini beyân ederek buyururlar ki:

Ateş cenâb-ı Mûsâ'nın muhtâc olduğu bir şey bulunduğu için Allah Teâlâ hazretleri ona istediği bir şeyden tecellî etti ve bu tecellîyi de ona yönelmesi ve ondan yüz çevirmemesi için yaptı. Çünkü cenâb-ı Mûsâ'ya, o sırada istediği şey olan ateş sûretinden başka bir sûrette tecellî etseydi, Mûsâ (a.s.) himmetini ateş aramak gibi özel bir istek üzerine yoğunlaştırdığı için, istediği şeyin dışında olan sûretteki tecellîye iltifât etmez idi. Ve der idi ki: “Bana şimdi şiddetli olarak ateş lâzımdır. Hele ben ihtiyâcım olan ateşi tedârik edeyim de, daha sonra olan şu acâip hâlin araştırmasına girişirim.” Bundan dolayı o tecellîden yüz çevirip ateş talep etmekten ibâret olan kendi işine dönerdi. Şimdi o Hak'tan yüz çevirmiş olurdu ve o Hak'tan yüz çevirince Hak da ondan yüz çevirirdi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadis-i şerîflerinde buyururlar "Kim ki bütünüyle Allah Teâlâ'ya yönelirse, Allah Teâlâ da ona bütünüyle yönelir. Ve kim ki bütünüyle Allah Teâlâ'dan yüz çevirirse Allah Teâlâ da bütünüyle ondan yüz çevirir." Oysa Mûsâ (a.s.) Hakk'ın bir güzîdesi ve yakın olanıdır. Şu halde Mûsâ (a.s.) vâkıf olmadığı halde Allahü Zü'l-Celâl hazretlerinin ona özel isteği olan ateş sûretinde tecellî buyurması, cenâb-ı Mûsâ'nın Hak Teâlâ'ya yakınlığından dolayıdır.

Şimdi Hakîm-i Zü'l-Celâl hazretlerinin bu yolda olan tecellîsi hikmetin aynıdır. Ve bu tecellîden dünyevî muâmeleler sırasında ibret alması lâzımdır. Bahsedilen tecellînin dünyevî işlerde uygulanmasının örneği şudur ki: Bir çocuğun ihtiyacı oyundur. Çocuk ilim tahsiline ve terbiyeye da'vet olunacağı vakit, o ilim ve terbiyenin, çocuğun ihtiyâcı olan oyun yoluyla gösterilmesi lâzımdır. Tâ ki çocuk ihtiyacı olan oyuna yönelince, orada ilim ve terbiyeye kavuşup faydalansın. Aksi halde ta'lîm ve terbiyeden yüz çevirir. Çünkü çocuğun ihtiyâcı değildir. Ve aynı şekilde bu hikmete dayalı olarak Hz. Mevlâna (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’lerinde beyân buyurdukları hakîkatleri ve ilâhî bilgileri latîf ve acâip hikâyeler arkasına saklamışlar ve çocuklara benzeyen gaflet ehlini, bu tür mizâhi hikâyeler yoluyla ciddilik tarafına çekmişlerdir. Nitekim buyururlar:

Tercûme: "Benim beytim beyit değildir, iklîmdir. Mizâhım mizâh değildir, öğretimdir."

Çünkü gaflet ehlinin ihtiyâcı nefsin ferahlaması için komik hikâyeler dinlemektir. Bu gibi kimselere ciddî hakîkatleri dinlemekten usanç ve sıkıntı gelir.

Şiir: Mûsâ'nın ateşi gibi ki, onu kendi ihtiyâcının aynı gördü. Oysa o İlâh idi, fakat onu bilmedi (35).

Bu beyt-i şerîf “onun vâkıf oluşu olmadığı halde, ona onun isteğinde tecellî etmesi onun yakınlığındandır” ibâresinin devâmı olarak getirilmiştir. Bu ibâre ile berâber beytin ma'nâsı şöyle olur: "Hz. Mûsâ'nın ilmi erişmemiş iken Hak Teâlâ'nın ona isteğinde tecellî etmesi, onun Hakk'a yakın oluşundandır. Cenâb-ı Mûsâ'nın ateşi gibi ki, Mûsâ (a.s.) o ateşi ihtiyâcının aynı gördü. Oysa ateş sûretinde tecellî edici olan İlâh idi. Fakat cenâb-ı Mûsâ o ateşten “innî enallâhu” ya’nî “Muhakkak Ben Allah’ım” (Kasas, 28/30) hitâbı gelmezden evvel, onun İlâh olduğunu bilmez idi:"

Ve beyt-i şerîfin yukarıya bağlantısına i'tibâr edilmediği takdirde, ki Abdülganî Nâblûsî ve Dâvûd-ı Kayserî (k.A.sırrahümâ) bu şekilde almışlardır; o halde ma'nâ şu şekilde olur: Hak Teâlâ hazretleri Hudâ yolunun sâlikini kendi yolunda azim ve himmetini yoğunlaştırma zamânında sarfettiği sûretle tecellî buyurur. Mûsâ (a.s.)’ın ateşi gibi ki, Mûsâ (a.s.) o ateşi, ihtiyâcının aynı gördü. Oysa ateş sûretinde tecellî edici olan İlâh idi ilh..."

Abdürrezzâk Kâşânî (k.A.s.) bu beyt-i şerîfin şerhinde buyururlar ki: Mûsâ (a.s.) seçilmiş ve mahbûb idi. Allah Teâlâ onu Şuayb (a.s.)ın sohbetine sevk etmek sûretiyle kendisine çekti, tâ ki ona Hakk'ı ta'rîf edip sevdire. Bundan dolayı Mûsâ (a.s.) üzerine müşâhede talebi gâlip oldu. Ve taayyün âleminde Hakk'ı müşâhede ise, sûretsiz mümkün olmaz.

Çünkü Muhammedî Fass’ta görüleceği şekilde Hakk'ı maddeden soyutlanmış olarak müşâ-hede etmek ebeden mümkün değildir. Ve şehâdet âlemindeki sûretlerin en şereflisi ise ateştir. Çünkü ateşte ilk olarak "nûr" vardır ki, onun nûruylâ çevresindeki eşyâ görülür. İkinci olarak “kahır” vardır ki, kapladığı eşyânın sûretlerini mahveder ve fânîleştirir. Üçüncü olarak "muhabbet" vardır. Çünkü onun nûru li-zâtihî ya’nî kendiliğinden mahbûbtur. Bundan dolayı onun bu sıfatları ile Hakk'ın nûrânî ve kahırsal ve muhabbetsel sıfatları arasında münâsebet mevcûttur. Çünkü âlem sûretleri Hakk'ın nûru ile meydana çıktı. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: “Muhakkak Allah mahlûkatı karanlıkta hálk etti; sonra onların üzerine nûrunu yaydı.” Ve Hak Teâlâ hazretleri bir şeye zâtı ile tecellî buyurduğunda, o şeyin sûretini mahveder ve fânîleştirir. Ve ilâhî nûriyyet muhabbet eseridir. Çünkü nûr li-zâtihî ya’nî kendiliğinden sevilir.

Şu halde tecellî buyuracağı vakit kendi sıfatlarıyla ilişkili olan ateş ihtiyâcının cenâb-ı Mûsâ'da sebep kılınması, Hak Teâlâ hazretlerinin Mûsâ (a.s.)a inâyetinin kemâlidir. Çünkü bu ihtiyâç bir yular gibi Hz. Mûsâ'yı tecellî tarafına çekti. Ve o da himmetini toplayıp bütünüyle muhtâç olduğu ateşe yöneldi. Ve kendisi, ihtiyacının elbisesine bürünmüş olan Hakk'ın hitâbına ehil olmakla, “innî enallâhu” ya’nî “Muhakkak Ben Allah’ım” (Kasas, 28/30) sesini işitti.

Şimdi Hak Teâlâ hazretleri her ferde böylece bir ihtiyâç sebep kılıp onu ihtiyâcı tarafına çeker. Gaflet ehli tabîî pisliklerle kirlenmiş oldukları için "İnnî en'Allâh" hitâbının muhâtabı olmağa ehil değildirler. Bununla berâber Hakk'ın dışında hiçbir mevcût olmayışı yönüyle ve eşyânın hepsinin Hakk'ın görünme yerleri olup, Hakk’ın onların sûretinde açığa çıkışı yönüyle, bütün eşyâ hâl lisânları ile "En'allâh" deyip durmaktadır. Bu tevhîd, ilmî tevhîd olduğu halde gaflet ehli bu ilmî tevhîdden dahi habersizdir. Fakat Hudâ yolunun sâliki olan kimse, mürşidinin emrine tâbi’ olarak çalışıp, kalbini mâsivâ tozlarından ve tabîî pisliklerden pâk edince bir makâma ulaşır ki, orada bu mecâzî olan varlığı fânî olur. İlâhî Cemâl’in perdesi olup müşâhedeye mâni' olan bu vehmî taayyün ve benlik hayâli kalkınca olunca, hem kendisini ve hem de bütün zerreleri Hakk'ın lisânı ile "Ene'l-Hak-gûyâ" görür. Nitekim, Gülşen-i Râz'da Mahmûd Şebüsterî hazretleri buyurur:

Tercüme: "Vehim ve benlik pamuğunu kulaktan çıkar ve Vâhidü'l-Kahhâr'ın sesini işit! Hak'tan sana dâimâ nidâ gelir. Niçin sen kıyâmeti bekleyip durursun? Eymen Vâdî’sine gel ki, hiç beklemediğin halde sana bir ağaç "İnni en'Allâh" desin. Bir ağaçtan 'En'Allâh" hitâbının çıkması câiz olursa, bir bahtı açıktan niçin câiz olmasın?"

Bilinsin ki, Hakk’ın tecellîsi ya sıfatsal veyâ zâtî olur. “Sıfatsal tecellî"de kendisine tecellî olunanın vücûdu vardır ki, fânî olmadığından burada ikilik sürer. Bundan dolayı söz ve idrâk bu mertebede mevcût olduğundan kendisine tecellî olunan kimseye ilâhî hitâb ulaşır. İşte Hz. Mûsa (a.s.)’a ateş sûretinde olan tecellî bu kısımdandır. Buna "sûrî tecellî" de denir. İşte Mûsâ (a.s.)’dan “rabbi erinî enzur ileyke” ya’nî “Rabb’im bana kendini göster, Seni göreyim” (A'râf, 7/143) ricâsı bu mertebede çıktı. Ve Mûsâ (a.s.) bu ricâsıyla Hakk'ı taayyün perdelerinden arınmış olarak görmek arzûsunda bulundu. Oysa görmek, gören ile görülen arasında olan bir bağıntıdan ibârettir. Bundan dolayı ikilik mertebesinde olur. Mûsâ (a.s.)’ın bu sözü, hâşâ cehâletinden dolayı değil idi. Belki sûrî tecellînin üstünde olan "zâtî tecellî"yi ve yükselmeyi talep idi. Nitekim, Hak Teâlâ hazretleri ikilik mertebesinde görmenin mümkün olmadığını beyânen "Len terânî" ya’nî “Sen Beni göremezsin” (A'râf, 7/143) buyurdu. Şimdi Hâk Teâlâ "Ben görülmem" demeyip "Sen beni göremezsin" dedi. Ve göremeyişi cenâb-ı Mûsâ'ya tahsîs etti. Çünkü bu hitâp esnâsında cenâb-ı Mûsâ konuşma hâlinde idi. Ve söz ise vücûd bakıyyesi mevcût oldukça, ya'nî ikilik bulundukça olur. Bundan dolayı "Len terânî" ya’nî “Sen Beni göremezsin” buyurulması "Sende vücûd bakıyyesi oldukça beni göremezsin" ma'nâsını ifâde eder. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri “ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe” (A'râf, 7/143) ya'nî "Sen beni göremezsin. Velâkin dağa bak, eğer tecellî ânında yerinde sâbit ve kararlı olur ise yakın olarak beni görürsün" buyurdu ki, tecellî ânında dağın taayyünü kararlı kalır ve bu tecellî ile mahv ve helâk olmazsa, senin de taayyünün mevcût iken, bu vücûd bakıyyesi ile beni görürsün, ma'nâsındadır. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri dağa tecellî buyurduğunda dağı pâre pâre etti. Mûsâ (a.s.) da kendinden geçmiş olarak düştü. İşte bu "zâtî tecellî" idi. Çünkü zâtî tecellîde, damlanın deryâya karışması gibi, kendisine tecellî edilen kimsenin taayyün damlası zât deryâsında mahv ve yok olup olup gören ve görülen ve görme bağıntıları bir şey olur. Şu halde Cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ hazretleri, Hz. Mûsâ'nın talebini yerine getirerek "zâtî tecellî" ile tecellî buyurdu. Ve Mûsâ (a.s.) bu tecellîden de nasîbini aldı. Mûsâ (a.s.), mahv hâlinden sahv hâline gelip ve fenâdan dönmekle ayıldığında: "Vücûd bakıyyesi ile görünmekten münezzeh ve berî olduğuna îmân edenlerin evveliyim. Ve ikilik hâli sürmekte iken görme talep etmekten döndüm. Zât-ı bahtını tenzîh ve takdîs ederim" (Bkz. A'râf, 7/143) dedi.

Cenâb-ı Mûsâ'nın görme talebi görmenin câizliğine delîldir. Çünkü görme imkânsız olsaydı Mûsâ (a.s.) talep etmezdi; çünkü bu durumda Allah bilgisinde cehâlet lâzım geldiği için nebîlerin imkânsızı talep etmesi câiz değildir. Şu kadar var ki, "zâtî tecellî"de olan görme bizim his gözümüz ile eşyâyı görmemiz gibi değildir. Çünkü bu tecellî vaktinde ne kendisine tecellî edilenin taayyün etmiş sûreti ve ne de çevresindeki eşyânın sûretleri kalır. Görme ancak zâtın zâtını grmesinden ibâret olur. Bu bir haldir ki, bilinmesi zevke ya’nî bizzat hakîkatiyle yaşanmasına bağlıdır. Sözler ve ibâreler ile anlatım bu kadar mümkün olur.

El hamdu lillâhi latîfun habîr”

El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” ya’nî “Hamd âlemlerin Rabb’i Allah içindir” (Fâtiha, 1/2) ve

Allâhu latîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşâu” ya’nî “Allah, kullarına Lâtif'tir. Dilediği kimseyi rızıklandırır” (Şûrâ, 42/19)

Nüshâdan yazılmanın tamamlanması: 9 Kasım 1929, Cumartesi.

Bu şerhin aslı, 1926 senesi kânû-ı sânîsinin 22’ nci cuma gecesi Cerrahpaşa’daki hânenin yandığı sırada yandığı için, ikinci defa olarak şerhine mecbûriyet hasıl olmuş idi. Sonra haber aldım ki ihvandan birisi tarafından bu fass kopya edilerek yazılmış. Fakir de tekrâr ondan nüshâsını alıp yazdım. [A. Avni Konuk]



BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

-26-

BU FASS HÂLİDİYYE KELİMESİNDE MEVCÛT OLAN “SAMEDİYYE HİKMETİ” BEYÂNINDADIR

Bilinsin ki, “Samed”in iki ma’nâsı vardır. Birisi “boşluğu olmayan şey”e derler. Nitekim "Bu masmûd değildir" derler ki, "içi boş değildir" demektir. Diğeri "maksad" ve "ilticâ yeri”dir. Nitekim İhlâs sûresinde “Allâhus samed” (İhlâs,112/2) buyrulmuştur. Hâlid bin Sinân (a.s.) Îsâ (a.s.)’dan sonra, (S.a.v.) Efendimiz'in şerefli gönderilişlerine yakın bir zamanda olarak Aden tarafında ortaya çıktı.

Kavmi önemli işlerinde ona ilticâ eder ve yönelirler ve Hak Teâlâ onun duâsının bereketleriyle üzerlerinden belâları kaldırır idi. Fakat onun emrine muhâlefet ettikleri için kavmi arasında nebîliği ortaya çıkmadı. İşte bu sebeple (S.a.v.) Efendimiz Hâlid (a.s.)’ın nübüvvetine i'tibâr etmeyip “Benim ile Meryem oğlu arasında başka bir nebî yoktur”  buyurdu. Çünkü cenâb-ı Hâlid, vefât edip Berzah hallerini müşâhede ettikten sonra, ilâhî emir ile tekrâr dirilerek berzahî nebîlik ile zâhir olacağını iddiâ etti.

Ve vefâtından kırk gün sonra kabrine kast ve ilticâ ederek kazmalarını kavmine ve evlâdına vasiyet etti. En büyük evlâdı, Araplar arasında, ölünün kabrinin kazılmasının ayıplanmayı gerektirecek bir hâl olduğunu ve eğer kabri kazılsa halk tarafından kendilerine "mezar hırsızı evlâdı" lakabı verilip, bundan da nefislerine âr bulaşacağını beyân ile kabrin kazılmasına muhâlefet ederek onun vasiyetini hiçe saydılar. Bundan dolayı kavmi bütün önemli olan işlerde ona mürâcaat ve ilticâ ettikleri için ve cenâb-i Hâlid vefât ettikten sonra kavmine ve evlâdına kabrine kasd ve ilticâ etmelerini vasiyet ettiği için, Samed ismine görünme yeri oluşu dolayısyla "samediyye hikmeti" Hâlidiyye Kelimesine tahsîs edildi.

Ve Hâlid bin Sinân (as.)’ın hikmetine gelince: Muhakkak o da'vâsı ile berzahî nebîliği gösterdi. Çünkü muhakkak o, ancak ölümden sonra Berzah'ta olan şey ile haber vereceğini iddiâ etti. Böyle olunca kendisinin gömüldüğü yerden çıkarılmasını ve soru sorulmasını emr eyledi; tâ ki Berzah’taki hükmün, dünyâ hayâtı sûreti üzere olduğunu haber versin. Bununla dünyâ hayâtlarında haber verdikleri şeyde şeyde resûllerin hepsinin doğruluğu bilinsin. Şimdi Hâlid'in gâyesi, herkese rahmet olması için, resûllerin getirdiği şeye bütün âlemin îmân etmesi idi. Çünkü muhakkak o, nebîliği, Muhammed (s.a.v.)’in nebîliğine yakın zamanda olmakla şereflenen oldu. Ve bildi ki, Allah Teâlâ (S.a.v.) Efendimiz'i "Rahmeten li'l-âlemîn" (Enbiyâ, 21/107) olarak gönderdi (1).

Bilinsin ki, dünyevî oluşumdan ayrıldıktan sonra sonra rûhların bulunacağı Berzah, soyut rûhlar ve somut cisimler arasındaki "berzah"tan farklıdır. Çünkü vücûdun inişlerinin ve çıkışlarının mertebeleri devirseldir. Ve dünyevî oluşumdan önceki mertebe, iniş mertebelerindendir ki, öncelikle vasıflanmıştır. Ve sonraki Berzah ise çıkış mertebelerinden olup sonralıkla vasıflanmıştır. Ve sonraki Berzah’ta rûhlara katılan sûretler, önceki "berzah"ın sûretlerinin tersine olarak, bu dünyevî oluşumda yapılmış olan amellerin sûreti ve fiillerin netîcesidir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Mesnevî:

Tercüme: "Her bir hayâl ki gönülde yer tutar, mahşer gününde bir sûret olacaktır. Senin vücûduna gâlip bulunan bir sîrete mahsûs olan sûret ile haşr edilmen kaçınılmazdır. Mahşer gününde her bir arazın bir sûreti vardır ve her bir araz sûretinin sırası vardır; ne zamanki senin elinden bir mazluma zulüm erişir, o zulüm bir ağaç olur, ondan zakkum yetişir. Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin nefsini tutarlar.” Ve "Benim ümmetim on sınıf üzerine haşrolur. Ba'zıları maymun ve ba'zıları domuz sûreti üzere ilh..." hadis-i şerîfi bu ma'nâyı beyân buyurur .

Bundan dolayı her iki Berzah'taki sûretler birdiğerinin aynı değildir. Fakat âlem sûretlerinin örneğini içinde bulundururak, maddî olmayan ve rûhânî ve nûrânî cevherden bir âlem olması husûsunda her iki Berzah ortaktır. Ve Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz yirmi birinci bölümünde açıkça beyân buyururlar ki: "Bu Berzah önceki "berzah"tan başkadır. Önceki "berzah"da olan şeyin şehâdet âleminde açığa çıkma imkânından dolayı ona "imkânî gayb" ve ikinci Berzah'ta olan şeyin şehâdet âlemine dönmesinin muhâl olmasından dolayı ona da "muhâl gayb" denilir. Ve önceki "berzah"ın tersine olarak ikinci Berzah'ı keşfeden kimseler azdır. Bunun için bizden çok kimseler, önceki "berzah"ı müşâhede ederler ve dünyevî âlemde olacak hâdiseleri bu "berzah"ı keşfetmiş olmakla bilirler. Oysa ölülerin hallerini keşfetmeye kâdir olmazlar. V’Allâhü’l-alîmü’l-habîr." (Dâvûd-ı Kayserî -kuddise sırruhû- Şerhi).

Şimdi "muhâl olan gayb" olarak isimlendirilen Berzah'ın keşfedicileri az olduğu için, insanlar bu husûsta gelen nebîlerin haberlerini kabûl etmeyip vehim ile karışmış olan cüz'i akıllarının hükmüne tâbi' olarak âhiret hallerini, kimi bütünüyle inkâr eder ve kimi te'vîl eder ve kimi reenkarnasyonunun olduğunu söyler. İşte rahmeten-li'l-âlemîn olan (S.a.v.) Efendimiz'in gönderilme zamanlarına yakın bir zamanda ortaya çıkan Hâlid (a.s.), bütün insanların bu husûsta gelen nebîlerin haberlerini tasdîk etmeleri için, ölüp bu Berzah'ta olan halleri gözüyle görüp müşâhede ettikten sonra, ilâhî emir ile tekrâr dirilerek, oradaki hükmün dünyâ hayâtının sûreti üzere olduğunu haber vermeyi istedi. Ve kendisinin berzahî nebîlikle zâhir olacağını iddiâ ederek, öldükten sonra kabrinin kazılıp, kendisinden Berzah hallerinin sorulmasını vasiyet etti. Fakat kavmi onun vasiyetini tutmadılar, zâyi’ ettiler. Eğer halkın his gözüyle olan bakışları karşısında böyle bir hal gerçekleşseydi, tabi'ki bu hâdiseyi inkâr etmeye mecâlleri kalmaz ve zarûrî olarak îmân ederler ve Hâlid (a.s.)’ın gâyesi olan insanların büyük bir çoğunluğunun îmân etmesi mes'elesi de hâsıl olmuş olur idi.

Ve Hâlid resûl değil idi. Şimdi Muhammed (s.a.v)’in resûllüğünde bu rahmetten çok çok nasîp hâsıl olmasını diledi. Oysa teblîğ ile me'mûr olmadı. Bundan dolayı halk hakkında ilimde çok kuvvetli olmaları için, bundan haz bulmayı murâd etti. Böyle olunca kavmi onu zâyi’ ettiler. Ve Nebî (a.s.) onun kavmini "Onlar zâyi' oldular" diye vasfetmedi; belki onları “Onlar nebîlerini murâdına ulaştırmayışları yönüle zâyi’ ettiler” diye vasfetti. Şimdi acabâ Allah Teâlâ onu niyetinin mükâfatına eriştirdi mi? Şüphe ve muhalefet yoktur ki, muhakkak onun için niyetinin mükâfatı vardır. Belki şüphe ve muhalefet, murâd edilen şeyin mükâfatındadır ki, onun gerçekleşmesini temennî etmek, vücûtta onun gerçekleşmesi ile aynı şey olur mu, yoksa olmaz mı? (2).

Ya’nî Hâlid (a.s.) sâbites ayn’ı i'tibârı ile resûl ise de, varlıksal vücûtta henüz resûllükle gönderilmiş olmadığından,teblîğe me'mûr olmadığı halde,hakkında “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” ya’nî “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 21/107) ve “Ve mâ erselnâke illâ kâffeten lin nâsi” ya’nî “Biz seni ancak bütün insanlar için gönderdik” (Sebe', 34/28) âyet-i kerîmeleri şerefle ulaşan Muhammed (s.a.v)’in resûllüğünde, bu genel rahmetten çok çok nasip hâsıl olmasını murâd etti. Böyle olunca şimdiye kadar, hiçbir kimsenin yapmadığı şekilde Berzah hallerini müşâhede ederek bu hallerden haber vermek sûretiyle, halk hakkında ilimde çok kuvvetli olmaları için, Berzah'ta, o genel rahmetten kendisine nasip verilmesini istedi. Oysa bu hal, o hazretin nasîbi değil idi. Bundan dolayı kavmi onu zâyi’ ettiler. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, gönderilmelerinden sonra Hâlid (a.s.)’ın kızıyla buluştuğunda, ona hitâben “Merhabâ, ey kavmi kendisini zâyi’ eden nebînin kızı!" buyurdular. (S.a.v.) Efendimiz, Hâlid (a.s.)’ın kavmini "Onlar zâyi' oldular" diye vasfetmedi; belki "Onlar, onu murâdına ulaştırmamakla ve onun vasiyetini tutmamakla nebîlerini zâyi’ ettiler " diye vasfetti.

Şimdi acaba Allah Teâlâ Hâlid (a.s.)’ı genel dönük hidâyeti murâd etmekten ibâret olan kast ve niyetinin mükâfâtına eriştirdi mi yoksa eriştirmedi mi? Ve şüphe ve görüş ayrılığı yoktur ki, Hâlid (a.s.) için bu kast ve niyetin mükâfâtı vardır; şüphe ve görüş ayrılığı ancak murâd edilmiş olan genele dönük hidâyetinin mükâfâtındadır ki, acabâ o murâd edilen şeyin vücûtta gerçekleşmemekle berâber sâdecde gerçekleşmesini arzû etmek aynı şey olur mu, olmaz mı? Ya'nî niyetin mükâfâtı amelin mükâfâtı derecesinde midir, değil midir? Şüphe ve görüş ayrılığı bundadır.

Çünkü muhakkak şerîat hükümlerinde birçok yerlerde aynı olduğunu te'yîd eden şey vardır. Namaz için cemâate gelen gibi ki, cemâate yetişemeyip kaçırır. Şimdi onun için cemâate hâzır olan kimsenin mükâfâtı vardır ve fakir olmakla berâber, servet ve mal sâhiplerinin yapmış oldukları hayırlı fiillerden üzerine oldukları şeyi temennî eden gibi. Şimdi onun için, onların mükâfâtına benzer bir mükâfât vardır. Fakat onların niyetlerinde veyâ amellerinde, onların sâdece mükâfâtları benzer. Çünkü muhakkak onlar amel ve niyet arasını birleştirdiler (3).

Şerîat hükümlerinde aynı oluşu, ya'nî niyet ile amel arasında mükâfâtın aynı olduğunu gösteren hâdîs-i şerîflerden birisi budur ki, (S.a.v.) Efendimiz buyurur: "Bir kimse güzelce abdest alıp mescide gittikten sonra, insanları namazı edâ etmiş bulsa, Allâh Teâlâ o kimseye, hâzır olup namaz kılan kimsenin mükâfâtını verir." Demek ki cemâatle namazı edâ etmeye niyet edip de muvaffak olamayan kimsenin kazanacağı mükâfât, cemâatle namazı edâ eden kimsenin kazandığı mükâfâta eşittir. Ve aynı şekilde (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: "Allah Teâlâ bir adama ilim ve mal verir; o kimse de ilmi ile amel ve malı ile sadaka verir. Bir adam da der ki: Eğer Allah Teâlâ bana da ona verdiği şeyin benzerini verse, onun yaptığını yapardım. Şimdi onların ikisi de mükâfâtta eşittir." Oysa birisi hem niyet etti ve hem de amel etti. Diğeri ise yalnız temennî etti. Bundan dolayı bunların arasında görünüşte eşitlik olmaması gerekir. Çünkü niyetle amelin birlikte olması yalnız niyetin olması gibi değildir. Çünkü hayırlı bir amele niyet eden kimse engelleyici sebeplerin araya girmesiyle, o ameli yapmaya muvaffak olmayabilir. Onun için hadis-i şerîfte “Mü’minin niyeti amelinden daha hayırlıdır” buyrulmuştur. Ve hattâ ba'zı hallerde bir kimsenin niyeti hayırlı bir amele olduğu halde, o niyeti kuvveden fiile getirmeye teşebbüs ettiği sırada arzûsunun ve niyetinin tersine olarak hayırlı değil de şer olan bir amel şeklinde de ortaya çıkabilir. Bundan dolayı hayırlı amele niyet ile berâber, ona muvaffak olmak başkadır.

Ve Nebî (a.s.v.) her ikisi ve her ikisinden birisi hakkında açık ve kesin haber vermedi. Ve gözüken budur ki, her ikisinin arasında eşitlik yoktur. Ve bunun için, Hâlid bin Sinân tebliğ etmeyi talep etti; tâ ki kendisi için iki husûs arasında birleştiricilik makâmı geçerli olsun; bundan dolayı iki yön üzerine hâsıl ola (4)

Ya’nî (S.a.v.) Efendimiz yukarıda zikredilen hadis-i şerîflerde cemâate yetişemeyerek namazını cemâatle kılamayan ve zenginin hallerini görüp hayırlar yapmayı temennî eden fakîr için hem niyet ve hem de amel mükâfâtının hâsıl olacağını ve niyet ile amel mükâfâtlarından birisinin verileceğini açık ve kesin olarak haber vermedi. Belki cemâate hâzır olup namazı kılana mükâfât verileceğini mutlaklık üzere beyân buyurdu. Ya'nî cemâatle namazı edâ eden kimsenin niyetine karşılık verilen mükâfâtın mı, yoksa hem niyetin ve hem de amelin mükâfâtının mı verileceğini açıkça buyurmadı. Ve aynı şekilde temennîde bulunan fakîr ile sadaka veren zenginin mutlaklık üzere mükâfâtta eşit olduğunu beyan buyurdu. Bu eşitlik niyette mi, yoksa hem niyet ve hem de amelde mi; bunu açık ve ksin olarak bildirmedi.

Ve gözüken niyetin mükâfâtı ile amelin mükâfâtı arasında eşitlik bulunmamasıdır. Ve işte bu eşitlik olmadığı için Hâlid bin Sinân (a.s.), niyet ile amel arasında kendisine birleştiricilik makâmının hâsıl olması için nebîlik teblîğini ve berzahî nebîlik ile zâhir olup bu husûstaki haber vermeyi talep etti. Böyle olunca kendisine hem niyet ve hem de amel mükâfâtı hâsıl olur. Eğer niyetle amel mükâfâtları arasında eşit oluş olsa idi; o hazret yalnız niyetle yetinip, berzahî nebîlik ile zâhir olmak için külfeti tercîh buyurmaz idi.



Yüklə 7,33 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   82   83   84   85   86   87   88   89   90




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin