Jack London Martin Eden



Yüklə 1,69 Mb.
səhifə22/36
tarix24.12.2017
ölçüsü1,69 Mb.
#35856
1   ...   18   19   20   21   22   23   24   25   ...   36

— Hayır, hayır; çok ilgi çekici. Martin hararetle devam etti:

— Evet, medeniyet hakkında ilk izlenimlerini edinmeye başlayan bir vahşiden başka bir şey değilim ben. Bu izlenimler medeni kişiler için eğlendirici bir yenilik oluşturur herhalde.

Ruth:

— Kuzenlerim hakkında ne düşünüyorsun? diye sordu.



— Onları diğer kadınlardan daha çok beğendim. Fazla yapay olmadığı gibi, çok da neşeli insanlar.

— Şu halde diğer kadınları beğendin, ama? Martin başıyla hayır işareti yaptı.

— Şu sosyal durumda kadının sosyoloji öğrenmiş bir papağandan farkı yok. Kadını tutup da Tomlinson gibi yıldızların arasına atsan, yemin ederim döndüğünde kafasında yine de bir tek orijinal fikir bulamazsın. Portre ressamı ise tam manasıyla sıkıcı bir kadın. Kasiyere iyi bir karı olurdu. Hele müzisyen hanım! Parmaklarının ne kadar hassas, tekniğinin ne kadar

365


Martin Eden

mükemmel ifadesinin ne harika oluşu bana vız gelir; gerçek şu ki, müzik hakkında hiçbir şey bilmiyor. Ruth:

— Çok güzel çalıyor, diye itiraz etti.

— Evet, şüphe yok ki müziğin dış kabuğu üzerinde bol bol bol jimnastik yapmış, ama müziğin ruhunu anlamaktan çok uzak. Ona müziğin kendisi için ne ifade ettiğini sordum bilirsin her zaman bunu öğrenmeye meraklıyımdır; müziğin kendisi için ne ifede ettiğini bilmiyormuş meğer. Sadece, müziğe taptığını, müziğin sanatların en büyüğü olduğunu, müziğin kendisi için hayattan bile önemli olduğunu söyledi bana.

— Onları da meslekleri hakkında konuşturmuşsun, diye hücum etti Ruth.

— İtiraf ederim bunu. Bunlar, mesleklerinde başarı kazanamamış kişilerken, bir de başka konular üzerinde nutuk verdiklerini düşün, kimbilir ne işkence çekerdim. Hep, kültürün bütün avantajlarından faydalanılan burasını düşünürüm...

Bir an sustu, sert kenarlı şapka giymiş, dörtköşe ceketli gençlik hayalinin omuzlarımı iki yana sallayarak, odaya girişini seyretti.

— Dediğim gibi, buradaki bütün kadınlarla erkeklerin, ışıl ışıl, parlak kişiler olduğunu düşünürdüm. Ama şimdi, bunları şu kısa zamanda gördükten sonra, bana bir budala sürüsü gibi geliyor, çoğu öyle, geri kalanların yüzde doksanı da sıkıcı.

— Ama profesör Caldwell var. O başka. O adam işte, her santimi, beyninin tek tek her atomu ile tam bir adam o.

r

Jack London



Ruth'un yüzü aydınlandı.

366


— Bana ondan söz et, diye zorladı. Onun büyük, parlak tarafından değil, senin beğenmediğin taraflarından bahset bana. Çok merak ediyorum.

Martin şakacı bir tavırla:

— Belki de kendimi güç bir duruma sokarım, diyerek bir an düşündü. Önce sen anlatsan bana. Belki de sen onda iyi olmayan bir taraf bulmuşsundur.

— İki sömestr onun kurslarına devam ettim, iki seneden beri de tanıyorum; onun için senin ilk izlenimini merak ediyorum.

— Yani kötü izlenimimi demek istiyorsun? Pekala işte söylüyorum. Zannederim senin onda iyi diye varolduğunu düşündüğün her şeye sahip. Hiç değilse, şimdiye kadar tanıdığım erkekler içinde entellektüel tipin en mükemmel bir örneği ama gizli bir utancı olan bir adam.

Martin bağırmakta acele ederek:

— Yok, yok! dedi. Aşağılayıcı, bayağı bir şey değil. Benim söylemek istediğim, onun bence, meselelerin köküne kadar inip de, gördüklerinden korkuya kapıldığı için, kendini hiçbir şey görmediğine inandırmaya çalışan bir adam izlenimi uyandırmasıdır. Belki de iyice açık bir şekilde ifade edemedim bu yoldan sana. Başka bir yoldan söyleyeyim. Gizli tapınağa giden yolu bulup da, o yokla yürümeyen bir adam; belki de hayal meyal tapınağı görüp, sonradan kendi kendini gördüklerinin sadece bir serap, bir hayal olduğuna inandırmaya çalışan bir adam. Yine bir başka ifadeyle, birçok şeyler yapabilecek olduğu halde, yapmakta bir değer görmeyen ve içinden, her an bunları yapamadığına bir pişmanlık duyan; gizli gizli, bunu

367


Martin Eden

yapmaktan elde edeceği kazanca dudak bükmüş olan, ama yine gizliden gizliye, elde edecek olduğu kazancı, bir şey yapmanın sevincini özleyen bir adam. Ruth:

— Ben onu bu yönden incelemedim, dedi. Bu yüzden de senin ne demek istediğini tam anlayamadım.

Martin ona ayak uydurarak:

— Benimkisi sadece gizli bir his, dedi. üzerinde muhakeme yürütmüş değilim. Sadece bir his ve büyük bir ihtimalle de yanlış bir his. Şüphesiz sen daha iyi tanırsın onu.

Ruth'ların evindeki o geceden Martin, beraberinde bir sürü zihin karışıklıkları ile, zıt duygularla döndü. Yanlarına tırmanmaya çalıştığı insanlar, onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Öbür taraftan, başarısı da ona cesaret vermişti. Tırmanış umduğundan daha kolay olmuştu. O, tırmanışa, bu tırmanışa ve yanlarına tırmandığı kişilerden üstündü tabii, Profesör Caldwell hariç. Hayat ve kitaplar hakkında onlardan daha fazla bilgiye sahipti, bunların eğitimlerini hangi deliğe, hangi köşeye fırlatıp attıklarına da akıl erdiremiyordu.

368

XXVI


Okuduklarını, düşündüklerini kaleme almış, beyninin kıvrımlarında dolaşan düşünceleri insanlara anlatmaya başlamıştı. Okuduklarını düşünmüş, yorumlamış, gerektiğinde farklı kimlikler sunmayı başarmıştı. Zamanın ruhu ve bedeni üzerinde oluşturduğu büyük ağırlıkları azimle yenmeyi başarmıştı. Güneşin üzerine doğduğunu görmüş ama aynı güneşin kaybolduğunu da en sert şekilde görmüştü. İşte öyküleri yine 'para etmez' olmuştu. Yine kapısı başarısızlık zinciriyle donanmaya başlamıştı. İşte bu süre içerisinde başarı Martin'in adresini kaybetmiş, postacılar artık kapısını çalmaz olmuş, küçük de olsa çek ve başarı getirmez olmuşlardı. Pazarları ve tatil günleri de dahil olmak üzere, tam yirmi beş gün, otuz bin kelimelik uzun bir deneme olan, "Güneşin utancı" üzerinde çalıştı. Bu, Maeterlinc okuluna yöneltilmiş bilinçli bir hücumdu maddi bilimin zirvelerinden, hayalperestlere yapılan, ama kesinleşmiş gerçeklerle uzlaşabilecek cinsten birçok güzellik ve harikalara da yer veren bir hücum. Bundan az bir zaman sonra bu hücumu, "Hayalperestler", "Ben'in Değer ölçüsü" adlı iki kısa denemesi takip etti. Martin, kısa, uzun denemelerini

369


Martin Eden

dergiden dergiye götürmek için masraflara girmeye başladı. "Güneşin utancı" adlı denemesiyle uğraştığı yirmi beş gün içinde, ucuz yazılarından altı buçuk dolarlık sattı. Bir şakası ona yarım dolar getirdi, önemlice bir haftalık mizah dergisine sattığı bir ikincisi bir dolar kazandırdı. Sonra iki mizahi şiiri, arka arkaya iki dolar ve üç dolar getirdi. Bunun bir sonucu olarak, kredisi de tükendiğinden, bisikletiyle takım elbisesi yeniden rehinciyi boyladı. Daktilonun sahipleri, kiranın peşin olarak ödeneceği hususunda anlaşmaya vardıklarına ısrarla vurgu yaparak, para için feryat edip duruyordu.

Yaptığı ufak tefek satışlardan cesaretlenen Martin, tekrar ucuz eserlere döndü. Belki de hayatını bunlarla kazanabilirdi. Gazetelerin kısa öykü sendikaları tarafından reddedilmiş olan yirmi kadar küçük öyküsü, masanın altında istif edilmiş duruyordu. Gazete öykülerini nasıl yazmamak gerektiğini keşfetmek için bunları yeni baştan okudu ve böylelikle mükemmel bir formül düşünüp buldu. Gazete öykülerinin asla trajik olmaması, kötü bir şekilde bitmemesi ve asla dil güzelliğine, düşünce ustalığına ve gerçek bir duygu tatlılığına sahip olmaması gerektiğini anladı. Duygu bulunmalıydı, hem de bol bol, ama hani gençliğinde tiyatronun zencilere mahsus balkonundan seyrettiği, alkış tufanıyla karşılanan "Tanrı Vatanım ve Çarım İçin" ile "Fakir Olabilirim, Ancak Namusluyum" cinsinden oyunlar da olduğu gibi saf ve soylu duygu bulunmalıydı.

Bu gibi yöntemleri öğrenen Martin, öykülerinin tonu için, "Düşes" adlı esere baş vurdu ve formüle dayanan bir karışım ortaya çıkardı. Formülü şuydu: 1)

370

Jack London



Bir çift aşık birbirinden koparılıp ayrılmıştır. 2) Bir kimsenin veya bir olayın yardımıyla yeniden biraraya gelirler. 3) Düğün çanları, üçüncü kısım, hiçbir zaman değişmeyecekti, ama birinci ve ikinci kısımlar, istenildiği kadar çeşitlendirilebilirdi. Böylece, aşık çift yanlış anlaşılmış sebepler, kaderin bir cilvesi, kıskanç rakipler, öfkeli anababa, dolapçı akrabalar, şeytan gibi bir koruma ve buna benzer bir sürü şey tarafından ayrılabilirdi; bir erkek aşığın cesurca hareketi ya da kadın sevgilinin buna benzer bir hareketi sonucunda, aşıklardan birinin kalbinin yumuşaması ile, şeytan korumanın zorla söyletilmesi, dolapçı akrabaların veya kıskanç rakiplerin aynı itirafı seve seve yapmaları, tahmin olunmayan bir sırrın ortaya çıkması, kızın veya erkeğin sabrı ve bunun gibi sonsuz sayıda sebeplerle yeniden biraraya gelebilirlerdi. Kızı, yeniden biraraya gelişleri sırasında evlenmeye razı göstermek çok çekici oluyordu ve Martin yavaş yavaş buna benzer diğer dokunaklı, çekici hileler keşfetti. Ama sondaki düğün çanlarında hürriyeti kısıtlanıyordu Martin'in; yer yarıîsa, gök çökse, düğün çanları yine de çalınacaktı. Formüle göre öykülere girecek kelimelerin dozu; en az iki yüz, en çok da bin beşyüz olacaktı.

Küçük öyküleri yazma işine iyice kendini vermeden, bunları yazacağı zaman başvurmak üzere yarım düzine kadar tipik form hazırladı. Bu formlar, matematikçiler tarafından kullanılan, tepesinden, altından, sağdan, soldan girilebilen ve sıra sıra çentiklerle sütunlardan meydana gelen uçları bulunup da bu uçlardan hiç kafa yormadan veya düşünmeden hepsi de son derece kesin ve doğru binlerce sonuç çıkanlabi-len marifetli cetvellere benziyordu.

371

Martin Eden



Bu şekilde, formları sayesinde Martin, yarım saat içinde bir düzine kadar öykünün çatısını kurabiliyor, bunları bir kenara bırakarak, istediği zaman canlandırıyordu. Zorlu çalışmalarla yorulduğu günler, yatmadan evvel bunlardan birini doldurabilecekti. Sonradan Ruth'a da itiraf ettiği gibi, bunu yarı uykulu bir halde bile yapabiliyordu. Asıl iş iskeleti kurmaktaydı ki, bu da mekanik bir yoldan oluyordu.

Formülünün faydasını da gördü. İlk öykülerinden ikisini gönderdiği zaman, kendi kendine ilk defa olarak editörlerin kafasını anladığını ve yolladığı öykülere karşılık, mutlaka birer çek alacağını söyledi. Gerçekten de öyküler ona çekleri getirdi; herbiri dörder dolarlık iki çek, öykülerini yolladıktan on iki gün sonra gelmişti.

Bu arada dergilerle ilgili yeni ve heyecan verici keşiflerde bulunuyordu. 'Transcontinental1, "Çanların Sesi" ni yayınladığı halde, çekmek geldiği yoktu. Mar-tin'in ise bu çeke ihtiyacı vardı, tuttu; çeki istemek için bir mektup yazdı. Bütün eline geçen, kendisinden daha çok eser beklediklerini bildiren kaçamaklı bir cevap oldu. iki gün, cevabı bekleyene kadar açlıktan ölecek hale gelmişti, işte bisikletini rehine yeniden o gün bıraktı. Düzenli olarak, haftada iki kere mektup yazıp, "Transcontinental'den beş dolarını istedi, ama tek tük bir cevap alabildi yazdıklarına. "Transconti-nental'in yıllardan beri sendelemekte, hiçbir dayanağı olmayan, yarı zorbalık yarı vatanseverlik hislerini okşayarak istikrarsız satış yapan ve ihsandan farksız ilanlarla yaşayan onuncu sınıf bir dergi olduğunu nereden bilirdi ki? Transcontinental'in editörüyle yönetim müdürünün biricik geçim kaynağının bu dergi ol-

372


Jack London

duğunu, bunların gelirlerini kirayı ödemekten kaçınmak olduğunu tanımadan bilemezdi ki. Kendi beş dolarının ise çoktan yönetim müdürünün cebine indiğini, bu beş doların yönetim müdürünün Alaneda'daki evine yapılan boyada kullanıldığını, boyayı, hafta sonlarında kendisi yapan yönetim müdürünün boyacıların ücretlerini veremeyecek durumda olduğunu ve kiraladığı ilk işçi, altındaki sehpayı çektiği için, boyun kemiği kırılarak hastahaneyi boyladığını da hiç tahmin edemezdi.

On dolara Chicago gazatesine sattığı "Define Avcıları" nın parası da eline geçmedi. Kent Okuma Odasında bizzat gördüğü gibi, makalesi yayınlandığı halde, editörden ses seda çıkmıyordu. Mektuplarını dikkate almıyorlardı. Ele geçtiklerinden emin olmak için birçoğunu taahhütlü gönderdi. Bunun soygunculuktan başka bir şey olmadığı sonucuna vardı, soğukkanlılıkla yapılan bir hırsızlıktı bu. O, burda açlık çekerken, öbürleri onun karnını doyurmak için satmak zorunda olduğu mallarını çalıyorlardı.

'Youth and Age', haftalık bir dergiydi ve yirmi bir bin kelimelik eserinin üçte birini yayınladığı sırada kapandı gitti. Onunla birlikte de Martin'in onaltı dolarına kavuşması hayal oldu.

Hepsinden kötüsü, en iyi yazılarından biri olarak baktığı "Çömlek", onun için kaybolmuş sayılabilirdi. Ümitsizlik içinde dergiler arasında bir karar vermeye çalışırken, bunu Francisco'da çıkan haftalık bir sosyete dergisine, The Billow'a göndermişti. Buraya gön-dermesindeki başlıca sebep; yazı sadece Oakland'ın körfezi geçerek yayınevine varacağı için, neticeye daha çabuk ulaşılabileceğini düşünmüş olmasıydı. İki

373


Martin Eden

hafta sonra bayide derginin son sayısında öyküsünün baştan sona resimlenmiş olarak hem de şeref sayfasında çıktığını görerek son derece sevinmişti. Yazdığı en güzel yazı için kendisine ne kadar para ödeyeceklerini merak ederek kalbi çarpa çarpa evine gitmişti, üstelik öykünün çabucak kabul edilip yayımlanışını düşünmek de, ona zevk veriyordu. Editörün öyküsünü kabul ettiğini ona bildirmeyişi de, sürprizi bir kat arttırmıştı. Bir hafta, iki hafta bir yarım hafta daha bekledikten sonra ümitsizlik çekingenliği yendi ve Martin 'The Billow'un editörüne bir mektupla, muhtemelen bir ihmal sonucunda ufak hesabının gözden kaçmış olabileceğini hatırlattı.

Alacağı para beş doları geçmese bile, Martin, kendi kendine bu parayla, daha bunun gibi yarım düzine, hem de muhtemelen onun kadar güzel öykü yazmamı mümkün kılacak miktarda fasulye ve bezelye çorbası almama yarar ya, diye düşündü.

Cevap olarak, hiç değilse Martin'in hayranlığını kazanan soğuk bir mektup geldi.

"Mükemmel yazınızdan ötürü size teşekkürlerimizi sunarız," diyordu mektupta. "Büroda bulunan bütün arkadaşlar, öykünüzü çok beğendik, gördüğünüz gibi de şeref sayfasını vererek hemen yayınladık. Resimleri beğendiğinizi umarız.

"İkinci defa okuduğumuzda, mektubunuz bizde, sizin üzerinde fiyatı yazılı olmayan yazılara para ödediğimiz gibi yanlış düşünceyle çalışmakta olduğunuz fikrini uyandırdı. Böyle bir alışkanlığımız yoktur; sizin yazınızın üzerinde de fiyatı yazılı değildi. Tabii olarak, öykünüzü aldığımız zaman, bu durumu bilmiş olacağınızı farzettik. Bu talihsizliğe son derece üzüntü duy-

374

Jack London



maktan ve size olan saygılarımızı sunmaktan başka, elimizden bir şey gelmiyor. Yazınız için tekrar teşekkürlerimizi bildirir, yakın bir gelecekte sizden daha çok yazılar bekleriz, v.s."

Ayrıca, 'The Billow'un bedava dergi dağıtmak adeti olmadığı halde, kendisine bir kompliman olarak gelecek yıla ait bir abone kaydı yollamaktan büyük zevk duyduklarını belirten bir de ek not vardı.

Bu tecrübeyi de geçirdikten sonra Martin bütün yazılarının tepesine daktiloyla 'alışılmış bedel üzerinden' kaydını koydu.

Kendi kendine, bir gün bunları kendi alıştığım bedel üzerinden göndereceğim, diye karar verdi.

Bu süre içinde kendinde daha mükemmele ulaşmak için bir ihtiras keşfetti ve bu ihtirasın zorunluluğu altında oturup, "Kalabalık Sokak", "Hayat Şarabı", "Neşe" gibi, "Deniz Lirikleri" ve diğerleri gibi ilk eserlerini yeni baştan yazdı. Yine eskiden olduğu gibi, günde ondokuz saat çalışıyor ve bu, ona az geliyordu. Durmadan yazıyor, durmadan da okuyordu. Çalışma sırasında tütünü terketmiş olmanın verdiği azabı unutuyordu. Ruth'un, onu bu alışkanlığından en zor ulaşılabilen bir köşesine tıktı. Bu muzır otu en çok, kurtarmak için vaadettiği, rengarenk etiketli ilacı dolabının aç biilâç yatağına, uzandığı zamanlar arıyordu; bu hasretini ne kadar bastırırsa, bastırsın, arzu hep eskisi kadar kuvvetli devam ediyordu. Bunu hayatının en büyük başarısı sayıyordu. Ruth'un fikrince Martin, sadece doğru olan bir şeyi yapıyordu. Tütüne engel olacak ilacı eldiveninden artan parayla almış ve bir, iki gün sonra da hepsini unutmuş gitmişti.

375


Martin Eden

Martin'in makineden çıkma öykücükleri, kendisi bunlardan nefret etmesine bunları aşağılamasına rağmen, başarı kazanıyordu. Bunlar sayesinde rehindeki eşyasını kurtardı, faturasının çoğunu ödedi ve bisikletine de yeni birtakım lastik aldı. Öykücükler hiç değilse Martin'in tenceresini kaynar tutuyor ve ona ihtirasını tatmin edecek eserler yazması için zaman kazandırıyordu; öbür taraftan onu ayakta tutan biricik şey, 'The White Mouse'dan aldığı kırk dolar oluyordu. Bütün ümidini buna bağlamıştı. Birinci sınıf dergilerin meçhul bir yazara para vereceklerinden emindi. Ama sorun, birinci sınıf gazetelere yazılarını nasıl kabul ettireceğinde idi. En güzel öyküleri, dememeleri, şiirleri bu dergiler arasında dilenerek mekik dokuyor ve Martin buna rağmen, her ay çeşitli kapaklar içinde, karanlık, sıkıcı, sanattan uzak yazılar okuyordu. Kendi kendine bazen, şu editörlerden hiç değilse bir tanesi, o yüksek gurur koltuğundan inip de, bana sevindirici bir tek satır yazsaydı bari, diye düşünürdü. Eserimin alışılmamış olmasının, onlara uygun gelmemesinin, editörlerin ihtiyatlı düşündükleri için eserlerine yer vermeyişlerinin önemi yok, şüphesiz bunlarda, bunların bir yerinde, şu editörlerin içini de ılıtacak ufak bir takdir kazanacak, bir sıcaklık, br ufak pırıltı vardır elbet. Bunun üzerine hemen kalkar, "Serüven" gibi eski öykülerini, yeniden defalarca okuyarak boş yere editörlerin sessizliğini haklı çıkarmaya uğraşırdı.

Kaliforniya'ya gelen bahar, Martin'e yaramadı. Çünkü Martin'in bolluk dönemini sonlandınyordu bu bahar. Bu sırada gazete öyküleri sendikasının haftalardan beri süren acaip sessizliği de Martin'i endişelendirmekteydi. Derken, günün birinde, makineden

376


Jack London

çıkma öykücüklerinden on tanesi el değmemiş bir halde geri geldi. Ekli olan mektupta, sendikanın ağzına kadar öykü ile dolu olduğu ve bunların yeniden pazara çıkabilmesi için birkaç ay geçmesi gerektiği bildiriliyordu. Martin, bu öykücüklerinin kuvveti üzerinde fazlaca hayale kapılmıştı. Son zamanlarda sendika öykülerinin tekine beş dolar veriyor ve her yolladığını da kabul ediyordu. Onun için Martin, bu on öyküye satılmış gözüyle bakıyor ve bankada elli doları bulunduğunu hesaplayarak, ona göre yaşıyordu. Böylece Martin, kısır bir devreye giriverdi ve ilk çabalarını para vermeyen yayınevlerine, son yolladığı eserlerini de kabul etmeyen dergilere satmaya devam etti. Aynı zamanda Oakland'daki tefeciyi de yeniden ziyaret etmeye başlamıştı. New York'ta çıkan haftalık dergilere sattığı birkaç şaka ile mizahî şiir, güç belâ yaşamasını sağladı. İşte, en büyük aylık ve onbeş günlük dergilere bu sırada mektuplar yazıp, soruşturdu ve aldığı cevapta, bunların istenmeden gelen makalelere aldırış etmediklerini, bunların içeriklerini çoğunlukla, çeşitli alanlarda birer otorite olan şöhretli uzmanlar tarafından sipariş üzerine yazılan makalelerin oluşturduğunu öğrendi.

377

XXVII


Asgari geçim koşullarını bile oluşturamayan Martin yaz mevsimini güçlük, zorluk ve stres içinde geçirdi. Aralıksız yazdı. Yazdıklarını ya gönderdi, ya da elden götürdü. Yazıları okuyup değerlendirenler, editörler ve okurlar tatile çıkmışlardı. Cİç hafta içinde yazıları değerlendirip yanıt veren yayınevleri gitmiş, yerlerine sanki bu yazılan ellerinde tutmak için uğraş veren yayınevleri gelmişti; çünkü yazılarını üç ay, hatta daha fazla alıkoymuşlardı. Yayınevlerinin bu şekilde ağızlarına kilit vurulmuş gibi susuşlarında bulduğu biricik teselli; posta masraflarından kurtulmuş olmasıydı. Yalnız, soyguncu yayınevleri faaliyetlerine harıl harıl devam ediyordu. Martin de bunlara, "Denizcilik Mesleği", "İnci Avcılığı", "Kaplumbağa Avcılığı" ve "Kuzeydoğu Rüzgarları" gibi ilk çalışmalarını gönderdi. Bu yazılarına karşılık bir tek kuruş bile alamadı. Bununla birlikte altı aylık bir mektuplaşmadan sonra, "Kaplumbağa Avcılığı" na karşılık, taviz olarak bir adet traş makinesi kopardığı, "Kuzeydoğu Rüzgarları" için kendisine beş dolar ödeneceği, ayrıca beş yıllık abone kaydı yapılacağı hususunda mutabık kaldığı 'The Acrapolis, yalnızca anlaşmanın ikinci maddesine

379


Martin Eden

uymuştu.


Stevenson üzerine yazdığı bir makale için, Matthew Arnoldvari bir zevk ve delik bir ceple dergi çıkaran Boston'lu bir editörden iki dolar koparmayı başardı. Beyninden kor halinde henüz çıkmış, yeni bitmiş, ikiyüz mısralık zekice bir hiciv şiiri olan "Peri ile İnci", büyük bir demiryolu şirketinin yardımıyla çıkan bir San Francisco dergisi editörünün kalbini kazandı. Editör, mektubunda kendisine, trende nakil ücreti alınmaması şeklinde bir ödeme teklifinde bulununca, Martin de bunun kendi bulunduğu yerde mümkün olup olmadığını sordu. Bu koşul Martin'e uymayınca şiirini geri istedi. Editörün üzüntüleriyle birlikte geri gelen şiiri tekrar San Franeisco'ya, ama bu defa, The Hornet' dergiye gönderdi. Bu dergi üflene üflene birinci kaliteden yıldızlar kadar parlatılan kibirli bir aylık dergiydi. Ne var ki, 'The Hornet' in ışığı daha Martin dogmadan çok önce sönmeye başlamıştı.

Editör, Martin'e şiiri için onbeş dolar vereceğini vaadetti, ama şiir yayınlanınca vaadini unuttu. Bir sürü mektubuna cevap alamayan Martin, kızarak adamakıllı bir mektup döşendi ve bu sefer cevap aldı. Mektubu yazan, yeni bir editördü; Martin'e soğuk bir şekilde, eski editörün hatalarından kendisinin sorumlu tutulamayacağını, "Peri ile Cin' ede zaten aldırış etmediğini bildiriyordu.

Ama Martin'e en zalim muameleyi yapan, 'The Globe' adındaki, Chicago'da çıkan bir dergi oldu. Martin "Deniz Lirikleri" ni açlıktan ölme sınırına gelene kadar yayınlamak istememişti. Şiirler bir düzine kadar dergi tarafından reddedildikten sonra, gelip 'The Globe' un bürosunda yatmaya başladı. Eserin

380


Jack London

bütününde otuz şiir vardı ve Martin, bunların tanesine bir dolar alacaktı. İlk ay dördü yayımlandı ve Martın hemen dört dolarlık bir çek aldı; ama dergiye bir göz atınca, karşılaştığı cinayet kanını dondurdu.

Şiirlerin bazılarının adı bile değiştirilmişti: Meselâ, "Son", "En son" olarak değiştirilmiş, "Ötelerdeki Kayaların Şarkısı" da "Mercan Kayalarının Şarkısı" olmuştu. Bazılarında ise, şiirlerin asıl adları, tamamıyla değişik, hiç uygun ol mayan bir adla değiştirilmişti. Kendisinin "Medusa Işıkları" adını verdiği şiirine editör isim olarak, "Tersine Giden İz'" koymuştu. Ama asıl, şiirlerin içinde yapılan katliam korkunçtu. Martin, homurdandı, terledi, ellerini saçlarının arasına soktu. Cümlecikler, mısralar, kıtalar kesilip doğranmış, yerleri değiştirilmiş, bunlarla akıl almayacak kadar hokkabazca oynanmıştı. Bazen mısralarının, kıtalarının yerine kendinin olmayan mısralar, kıtalar konmuştu. Böyle bir işi deli olmayan bir editörün yapabileceğini aklı almıyordu; aklına en yatkın gelen ihtimal bu ameliyatı hizmetçinin ya da stenografın yapmış olabileceğiydi. Martin, hemen bir mektup yazarak, editörden yayını durdurmalarının ve liriklerini geri göndermelerini rica etti. Rica ederek, yalvararak, tehdit ederek tekrar tekrar yazdı, ama mektuplarına aldıran olmadı. Otuz şiirin hepsi yayınlanana kadar bu katliam her ay devam etti ve Martin her ay o sayıda çıkan şiirler için bir çek aldı.

Gitgide ıvır zıvır yazılara sürüklenen Martin, bu gibi kötü serüvenlere rağmen, 'White Mouse'dan aldığı çekin yarattığı ümitle dayanmaya devam ediyordu. Haftalık zirai dergilerle ticaret gazetelerinde kendine rahat bir alan bulan Martin, dini dergilere kalsa açlıktan

381

Martin Eden



kolayca öleceğini de anladı bu arada. Parasının tamamıyla suyunu çektiği, siyah elbisesinin de rehinciyi boyladığı bir sırada, Cumhuriyetçi Parti il Komitesi tarafından düzenlenen bir yarışmada hedefi tam oniki-den vurdu! üç dalda yapılan yarışmanın bütün dallarına girdi ve bütün yarışma süresince, yaşamak için böylesine zorluklara katlanmak zorunda kalışından ötürü kendi kendine acı acı güldü. Şiiri, on dolarlık birincilik ödülünü, seçim şarkısı beş dolarlık ikincilik ödülünü, Cumhuriyetçi Partinin prensipleri üzerine yazdığı denemesi de yirmi beş dolarlık birincilik ödülünü kazandı. Parayı almak için harekete geçene kadar Martin, sonuçtan gayet memnundu, il Komitesinde işler ters gidiyor olmalıydı; komitenin üyeleri arasında zengin bir bankerle bir senatör bulunmasına rağmen, para görünürlerde yoktu. Daha bu sorunun ateşi küllenmeden, Martin buna benzer bir başka yarışmada da birincilik ödülünü kazanarak, Demokrat Partinin prensiplerini de anladığını ispat etti. üstelik yirmibeş dolar tutan parasını da aldı, ama birinci yarışmadan kazandığı kırk dolan hiçbir zaman alamadı. Günahlarını itiraf edip, kendini affettirmek için Ruth'u özleyen Martin, Ruth'un Oakland'daki evine kadar uzun yolu tepip geri dönmenin çok zamanını alacağına karar vererek, rehinde "bisikleti yerine, siyah elbisesini bıraktı. Bisiklet ona hem idman veriyor, hem çalışabilmesi için zaman kazandırıyor hem de böylelikle Ruth'u görebilmesini mümkün kılıyordu. Bir golf pantalonla eski bir süeter, ona Ruth la birlikte bisikletli akşam gezilerine çıkabileceği doğru dürüst bir kılık edinmişti. Zaten, Ruth'u, Mrs. Morse'un kızını eğlendirme kampanyasını bütün şiddetiyle yürüttüğü kendi


Yüklə 1,69 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   18   19   20   21   22   23   24   25   ...   36




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin