Kastamonu hayati



Yüklə 4.31 Mb.
səhifə27/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4.31 Mb.
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   ...   112

5- Çarşıda yazıcılara varıncaya kadar: "Hocanın yazılarının yazılmaması..." hakkında tebliğat-ı şifahiyede bulunmak suretiyle yazıcı ve avukatlara nüfuz etmesi...

6- Kastamonu'da bana hizmet eden ve ayrı koğuşta mevkuf bulunan hizmetçimin hizmetine çok şiddetle muhtaç olduğum hastalığım sırasındaki taleb ve ricalarımın reddedilmesi; aşikâr bir garaz-ı şahsî hissiyle muavin Cemil'in aleyhimde olarak hareket etmekte bulunduğundan; mûma -ileyhin reddiyle yerine başkaca bitaraf ve hakikat- perver bir müddei umuminin ikame ve tayin buyrulmasını ehemiyetle rica ederim. 15. 3. 1944

Denizli Cezaevinde Mevkuf

SAİD-İ NURSİ (126)

Yine aynı savcının kanunsuz hareketinin bir nümunesini de Üstad Hazretleri bir parça müdafaatında şöyle gösteriyor:

"Mahkûmiyetimize hükmeden mahkemeyi ve aleyhimizdeki hakimlerini ebedi mahkûm eden bu tecziye ve ta'zibimizde en acınacak ve düşmanları da rikkate getirecek en garibi şur ki: Bu dokuz ay zarfında her vesileyle şahsıma kanunsuz ihanet etmek ve za'af ve ihtiyarlığım için muhtaç olduğum hizmetçilerimden sebebsiz men'etmek ve müdafaalarımı yazdırmak için hapisteki arkadaşlarımla konuşturmamak ve temas ettirmemek ve gürültüden çok müteessir olduğum, hususen ibadet vaktinde ve kaç defa şekva ettiğim halde, yanı başımda gayet haylaz gençleri

468

bulundurup benim damarlarıma dokundurmak, hatta bilâ istisna bütün şahsî arzularıma aksi ile muamele etmek ve arkadaşlarıma ehemmiyet



(126)Denizli Dosyası-1 S:15

469


1316 sizliğimi söyleyip beni çürütmek ve haylazları hürmetsizliğe teşvik fikriyle: "Said işi düşse gelir elimizi ayağımızı öper" demek ile(!) o mevhum cem'iyyet-i sivasiyyeyi(!) bozmak için ihanetlerine karşı; hadsiz şükür olsun ki, sabır ve tahammül ihsan edildi(127)"

Gadderane kanunsuzlukların bir üçüncü nümunesi de, Üstad Hazretleri doktorlar heyetine yazdığı istid'asına karşı bir cevab -Yine savcı muavini Cemil Söylemez'in müdaheleleriyle- alamaması üzerine, bilmecubriye emniyet müdürlüğü ve zabıtasına yazdığı bir dilekçesinde görülmektedir. Şöyledir:

"Emniyet dairesindeki hey'et-i zabıtaya bir maruzatımdır:

Efendiler! Benim başıma evham yüzünden gelen hadise ile hey'et-i

zabıta, emniyet-i dahiliye cihetiyle çok alâkadardır diye size de bir hakikatı beyan edeceğim. Çünkü hem Kastamonu'da, hem Ankara'da, hem Isparta'da taharri memurları ve komiserler bizim esrarımızı anlamak için çok temas ettiler.. Kastamonu zabıtası bildiki, biz zabıta vazifesine endişe vermek değil, belki yardım ediyoruz.. Ve Isparta zabıtası dahi müteaddit temasında bizi ve Risale-i Nuru ve Şâkirtleri asayiş ve inzibat cihetinde yardımcı ve dost görmeye başladılar. Hatta en mahrem esrarımızı ki, Isparta müdde-i umumisi dinlemesinden telâş ettiği halde, bilâ tereddüt Isparta zabıtasına verecektim ve benimle gelecek sivil komiser ile gönderecektim. Fakat beni kelepçelediler. Onlar da gelmediler. Ben de gönderemedim.

Evet, gerçi şahsım itibariyle ehemmiyetsizim ve kıymetim yok. Fakat kırk senedir memleketin çok yerleriyle alâkadar olmuşum. O yerlerde ciddî dostlarım ve hakiki kardeşlerim, Risale-i Nur dersinde arkadaşlarım kesretle varlar. Eğer onların vaziyeti inzibat ve asayiş lehinde olmasaydı, elbette şimdiye kadar vukuatları görünecekti. Halbuki hem Eskişehir mahkemesinde hem bu defada, vukuata binaen değil, belki imkanata bina edilmiş.. Yani yapmış diye ilişmiyorlar. Belki yapabilir diye evham yüzünden ilişiyorlar. İşte buranın zabıtasına en mahrem esrarımı -bilapervaiçine alan müdafaatımı isterlerse takdim edeceğim. Çünki ekser vilâyetlere Risale-i Nur ve şâkirtleri girmişler. Herhalde Denizli'ye eğer girmemişse, girecek... Böyle hasbî, fahrî bir tarzda, fenalığı, ahlâksızlığı, anarşiliği, serseriliği izaleye ciddî çalışan ve te'siratını Kastamonu'da ve Isparta havalisinde gösteren yılmaz ve geri çekilmez bir inzibat kuvvetini, buranın Emniyet dairesi nazara alıp asayiş lehinde isti'mal etmek varken; bu

470

kuvvete şüpheli ve müttehem nazarıyla baksa, bir kaç cihette zarardır diye arzediyorum.



(127)Aynı eser S: 66

471


1317

Ben buranın adliyesine karşı ehemmiyetsiz şahsımı değil, belki memlekete zararsız bir surette menfaatlı ve kıymetli Risale-i Nur ve şâkirtlerini nazara alıp müdafaa ettiğim halde; "Sen kendini müdafaa et ! diye beni acib bir cânî tarzında herşeyden ve konuşmaktan tecrid ve haps-i münferide ve sıhhatime ve ihtiyarlığıma tam dokunacak bir şekilde soktular. Bir kaç gün bir doktor geldi.. Öyle bir acele ile baktı ki , güya müttehem ve vatana muzır bir şahsiyetin sıhhati ne ehemmiyeti var? diye manasını fehmettim. Daha onlara yazdığım istirhamnameyi vermedim.

Şimdi en son size de müracaat ediyorum. Bu gurbette hiç dost bulmayan ve herkes ona müttehem nazarıyla bakan bir adamın derdini de dinlemek gerektir.Bir vazife ile bir sivil polis gönderebilirsiniz.Ta ki hakikat-ı hali anlasın, size haber versin.. ve Isparta ve Denizli adliyelerine karşı müdafaatımın suretini size getirsin.. Ve zabıtayla Risale-i Nur şâkirtlerinin ortasında anlaşmamazlık girmesin.

Haps-i Münferidde

SAİD-İ NURSİ (128)"

Baştan buraya kadar nümunelerini verdiğimiz müdafaa kısımlarında görüldüğü üzere, Hz.Üstad hakkında isnad edilen suçların hülasaları şöylece sıralanabilir:

1- Gizli cemiyet kurup hükûmet icraatıyla mübareze etmek..

2- Dini alet ederek şahsî nüfuz te'min etmek..

3- Cumhuriyet ve Atatürk inkılablarına karşı mübareze etmek...

Evet, bunlar ve benzeri gibi çok basit ve hiçbir zaman Bediüzzaman hakkında isnad edilmesi mümkün olmayan ve hiçbir surette bu gibi küçük ve basit ve cüz'î işler onun şanına yakışmıyan isnadlarla mahkemeye verilmesiyle; Bediüzzaman'ın muazzam ve cihan değer ve bütün müşkilleri halleden ilmî müdafaaları meydana çıkmasına vesile olmuştur.

Böylece Hazret-i Bediüzzaman, keskin ve gayb-bin, dekaik-aşina ferasetiyle Keşfettiği ve müdafaalarında hakikî çehresini ve maskeler gerisinde sırıtan riyakâr yüzünü açığa çıkarıp ortaya koyduğu meselenin gerçek tarafı ki; Zahiren Beşinci Şua' Risalesi vasile edilerek, pek geniş ve büyük çapta hücum ve taarruzlarının asıl mahiyeti Beşinci Şu'a olmayıp, belki iman-ı billah hakikatını ve Vücud ve Vahdaniyet-i İlâhiyye imanını güneş gibi ispat edip gösteren "Asa-yı Musa. Miftah-ul İman ve Hizb-ül Ekber-i Nuri" gibi Nur Risaleleri olduğudur. İşte Hazret-i Üstad bu mevzuda, hapisteki tale

472


(128)Sirac-ün Nur-2, S: 319

473


1318 belerine şu kesin ve hakikatlı malûmatı vermektedir:

"Aziz Sıddık kardeşlerim, bize karşı bu geniş ve ehemmiyetli hücum ve tecavüzun hakiki sebebi Beşinci Şu'a olmadığını, belki Hizb-ün Nurî ve Miftahül-İman ve Hüccetûllahil-baliğa olduğunu bu fecirde bir ihtar-ı manevî ile hissettim. Dikkatle Hizb-ün Nuriyi kısmen okudum. Miftahı da düşündüm. Zındıklar küfr-ü mutlak mesleğini bu iki keskin elmas kılınçların darbelerine karşı muhafaza edemediklerinden, bir parça az siyasetle münasebeti bulunan Beşinci Şua'ı zahir bir sebep gösterdiler. Hükûmeti iğfal edip aleyhimize sevkettiler.

Aynen bu ihtar ile beraber hatıra geldi ki; Bir kısım zaif kardeşlerimiz muvakkaten vazgeçseler, belki kendilerini bu belâdan kurtarabilirler diye izin vermek istedim. Birden ihtar edildi ki: Bu derece alâkası devam eden ve iki defa bu imtihana giren ve mukabilinde bu kadar zahmet çektikten sonra, faydasız zararlı kalben vazgeçmek değil, belki yalnız onları aldatmak için sırf zâhiri bir içtinab gösterebilir. Yoksa hem kendine, hem bizlere, hem kudsî mesleğimize zararı dokunur, cezası olarak aksi maksadı ile tokad yer.

SAİD-İ NURSİ (129)"

Hazret-i Üstad aynen bu mevzu gibi,1952'de verildiği İstanbul Gençlik Rehberi mahkemesinden sonra da buyurmuşlardır ki; "Gizli dinsizlerin asıl hedefleri Gençlik Rehberi'ndeki tesettür meselesi değil, belki ondaki onların bellerini kıran "Hüve Nüktesi" ve Nur Âleminin Bir Anahtarı Risalesindeki tahkikî iman dersleri olduğu halde; “Rehberi bahane ettiler” mealinde bir beyanı

olduğu olduğu malumdur. İşte aynı hakikat ve mahz-ı hak olan Hazreti Üstad’ın bu beyanları gösterir ki; Türkiye’de dinsizlik ve bolşeviklik yerleştirmek için, kanunlar perdesi arkasına

saklanıp, kendilerine siper ederek; Hazret-i Üstad’a isnad ettikleri maddeler vev’inden bir kaç sahte maske bulmuşlar ve bunlara dinî inkişafı hükümetlere ve kanunlar eliyle baltalamak işini maalesef bir derece becermişlerdir.

Lâkin hakiki çehreleri ve oynadıkları rollerin arkasındaki maskeli sahte yüzleri iman dahisi olan Hazret-i Bediüzzaman gibi bir ehl-i feraset ve hakikatın hurdebin ferasetiyle keşfedilmiş ve Risale-i Nurun iman hizmetiyle maskeleri düşürülmüş ve şeytanî plânları tar u mar edilmiştir Elhamdülillah...

474

(129) Denizli Kastamonu Lahikaları aslı S: 79



475

1319


ALTINCI KISIM: Nur talebelerinin ileri gelenlerinden bazılarının kısacık birer müdafaalarıdır ki, kısa ve öz olmasını Hazret-i Üstad emretmiştir (130) Bu müdafaalardan sadece iki üç nümune alabileceğiz. Geri kalan kısmını bilhassa Osmanlıca Şualara havale ediyoruz:

1- Nur talebelerinden Hüsrev Altınbaşak'ın 3 Şubat 1944 günü Denizli Ağır Ceza mahkemesinde okuduğu ifadesinden bazı bölümler:

"dini eserlerini okuyup yazmakla, cidden istifade ettiğim Bediüzzaman Hazretleriyle uzun senelerden beri yakından alâkadarlığımı kesmiş değilim. Risale-i Nur nâmındaki eserlerinin hemen hemen hepsini de okumuş bulunuyorum. Barla'da, Isparta'da, Eskişehir hapishanesinde kendisiyle beraber bulundum. Daha sonra da muhaberemi kesmedim. Ben bu vatanın bir öz evlâdı ve Türk milletinin bir ferdiyim. Dindarlık ve Müslümanlığın telkin ettiği faziletkârlığının hakikaten meftunuyum. İyi olmak ve iyilik edenleri sevmek ve iyi olanlarla arkadaşlık etmekle iftihar ederim. Daha bu gibi yüksek seciyeler arkasında koşan bir ferdim. On iki seneden evvel Hakkın lütfiyle Bediüzzaman Hazretlerine vasıl olmuş ve eserlerini okumuşum. Müslümanlık dininin pek büyük kudsiyetine ve pek yüksek fazilet telkin ettiğine bu eserleri okumakla muttali' oldum. Asar-ı Nurun ve müellifinin; bu milletin iki hayatlarının saadetlerine çalıştıklarına o kadar bariz deliller gördüm ki; bu delail karşısında hayran olmamak elden gelmiyor...

Sebeb-i ittihamım olarak ileri sürülen, evimde aramada bulunan Risale-i Nurun bazılaınnda bugünün görüşüne uygun gelmiyen bir iki cümle ile, bazılarında imzalarımın bulunması ve Üstad'ım Bediüzzaman'a yazdığım eski ve yeni mektuplarımın ele geçmiş olmasıdır. Te'lifleri eski olan yüz kırk küsur Risalenin hepsi de Eskişehir mahkemesi safahatından geçmiş risalelerdir. O mahkeme, şimdi huzurunuzda bulunan beş altı arkadaşımla, bana yüzaltmış üçüncü maddeye istinaden kanaat-ı vicdaniye üzerine, ihtimal ile ceza verirken, yüz küsur arkadaşımızı beraet ettirmişti. Bugünkü ittiham edilmek istenildiğimiz isnadlar, o günde de vardı. Tarikatçısınız... Cemiyetçisiniz... Halkı hükûmet aleyhine teşvik ediyorsunuz!..

Ben yüksek mahkemenize arzederim ki, bizler hakikaten ehl-i garazın kurbanı bi-günah kimseleriz.Hem içimizde esaretin acısını tatmış olanlar var. Millet ve hükûmet mefhumunun ne demek olduğunu bilmiyorlar değiliz. Eski cezamıza yeni bir ceza daha ilâve etmekle, bizi daha çok

476


ezmeyiniz. Eskişehir mahkemesinde söylediğim şu sözlerimi, şimdi bu yüksek mahkemenizde de tekrar ediyorum: Bize Üstad'ımız tarikat dersi vermiş değildir. Hem Üstad'ımız yalanı asla irtikab etmezler. Siyaseti çoktan ter

(130)Denizli-Kastamonu Lahikası S: 79

477

1320 kettiğini daha Isparta'da iken, kerratla ağ'ızlarından işittim. Hem de biz hiç bir cemaatin mensublarından değiliz. Ancak şu Müslüman milletin dindar birer ferdiyiz.



HÜSREV(131)"

2- Nur talebeleri büyüklerinden ve Denizli Hapishanesinde tutuklu iken vefat eden Şehid-i merhum Hafız Ali Efendi'nin mahkemede okuduğu ifadesinden bazı bölümler:

“... Ben Risale-i Nuru hakaik-i İmaniye ve kur'aniye ve kevniyeyi kat'î bürhanlarla izah edip, insanların yüzünü ahirete çeviren, dünyadan ziyade ahirete sevkeden mukaddes bir eser bulup, binler menfaat görmüşüm.

Garaibtendir ki: Bu sır iddianamede keşfedilip "Dünyayı unutturacak derecede telkinat-ı diniye verilmiş" diye yazılı olduğu halde, siyasî cemiyetçi, tarikatçı, halkı hükûmet aleyhine teşvik ediyorlar diye olan ittihamlarla nasıl kabil-i te'lif oluyor?

Evet, ben Risale-i Nurdan hemen ekser parçalarını anlıyarak okuduğum gibi, Üstad'ım Said-i Nursi'nin dahi on iki seneye yakındır en gizli ve en ince esrarına kendimi vâkıf biliyorum. Ben ne Risale-i Nurda ve ne de Üstad'ımda emniyet ve asayişe zarar verecek bir emare ve bir meyil görmediğim gibi, asayiş ve emniyetin temel taşlarını onlardan öğrendim. Müddet-i ömrümde mahkeme safahatlarını ancak bu defa gördüğüm gibi, şu benim gibi suçlu olarak huzurunuzda bulunan cemaat-ı nuriyenin de ifadelerinden, benim gibi olduklarını anlıyorum. İşte böyle sırf ahireti için Kur'anın i'caz-ı manevisinden gelen Risale-i Nuru okuyup kendi istifadesine çalışan bir ehl-i Kur'anı ve ehl-i âhireti cezalandıracak bir kanun tasavvur etmediğim gibi, ittiham edildiğim siyasî cemiyetçilik ve tarikatçılık ve halkı hükümet aleyhine teşvik etmek gibi suçlarla hiç bir alâkam olmadığından yüksek mahkemenizden beraetimi taleb ederim.

HAFIZ ALİ(132)”

(131)Osmanlıca Şualar S: 338

(132)Osmanlıca Şualar S: 340

478

1321


3- Hazret-i Üstad'a Kastamonu'da beş altı sene hizmet ve kâtiblik yapmış değerli din âlimi Mehmed Feyzi Efendi'nin mahkemede okuduğu müdafaasıdır:

"Yedinde beşyüzseksen cild kütüb-ü ilmiye ve diniye bulunduğu resmen sâbit olan bir insanın ilme ne kadar müştak ve hakikata ne kadar âşık olduğuna başka bir delile lüzum yoktur. Böyle bir insanın yakınında bulunan bir din âliminin ilminden alâkasız kalması hiç düşünülemez. Miletin saadet ve selâmetini yegâne hedef tanır, dünyevi hiç bir emel taşımaz muhterem bir zatın hizmetini edişim ve onun feyzinden tefeyyüz etmek kasdını güdüşüm büyük bir cürüm telakki edilmiş.

Ben Risale-i Nur müellifi olan Üstad'ımı beş senedir tanırım. Üç senedir mütemadiyen hakaik-i imaniye ve Kur'aniyeyi ders almak için yanına gittiğim gibi, eserlerini de okudum. Ne eserlerinde ve ne de kendi fikrinde bize isnad edilen suçlarla alâkadar bir kelime bile görmedim. Ben yüksek seciyeli bir milletinin bir ferdi ve bu vatanın bir evlâdıyım. Ben Risale-i Nuru hakaik-i imaniye ve Kuraniyyeyi izah ve ispat eden imanî ve dinî, hak ve hakikat bir eser olarak biliyorum. Hem meydandadır. Bu hakikat yüksek vicdanlı hey'et-i hâkimenin tetkikatında tezahür edeceğinde şüphem yoktur. Asla yalana tenezzül etmem.

Yemin ederim ki, hiç bir cemiyet ve tarikatla alâkadarlık yoktur. Efendim, dindar bir adamın hedefi siyaset olamaz. Biz işin hakikatını biliyoruz. Dindar bir adamdan hıyanet beklenemez.

Said-i Nursi'ye hizmet mes'elesine gelince: İlminden çok istifade ettiğim bir zata hizmeti ma'aliftihar yaptığımı burada tekrar ederim. Bundan pişman değilim.

Dilimi Kürtçeye çevirmekliğim iddiası ise, çok gariptir. Bir insan lehçesini değiştirebilir mi? Benim küçüklüğümden beri lisanımın bu tarzda olduğuna beni bilen bütün Kastamonu'lular şâhiddir.

Sakal mes'elesine gelince: Büsbütün acib bir iddiadır. Peygamberimizin sünnetini genç yaşımda tatbik edişimi cürüm sebebi addetmek, akideme ve hürriyetime karışmaktan başka ne ile izah edilebilir?...

Ben Üstad'ımın evine mütemadiyen zabıtanın gözü önünde giriyordum. Polis dairesi tam karşımızda bize bakıyordu. Polis dairesinden dinlense, görüştüğümüz işitilirdi. Bir cem'iyetin serkâtibi olarak işlerini senelerce

479

çevirmiş olan bir insanın uzun müddet zabıtanın gözü önünde, irtikâb-ı cürümden çekilmemesine imkân var mıdır?



Mektupların mahiyetine gelince, bunlar sorulan mesail-i diniye ve ilmiye-. ye müteallık ve Risale-i Nur nasıl âsar-ı ilmiye ise, bu mektuplar da aynı

480


1322 eserin eczalarıdır. Bunlarda hiç bir siyasî taraf düşünülemez. İlim, siyaset olamaz. Risale-i Nura şâkirt olmak, sadece o kitapları okumaktan ibarettir ki, bu da bir vazife-i diyanettir... Şayet bu halis ve her türlü riyadan âzade vaziyetim bir ceza görmekliğime sebeb teşkil edecekse, Hasbunallah ve ni'mel vekil demekten başka elimden ne gelir?...

M. FEVZİ PAMUKÇU

4- Plevne kahramanı Sadık Paşa'nın öz torunu Taşköprülü Sadık Bey'in müdafaatından:

"Üstad'ım Bediüzzaman Said-i Nursi'yi mukaddes ve hak dinimizi nurlandıran ve ebede kadar nurlandıracak olan Kur'an-ı Azimüşşanı tefsir ve teşrih eden bir din âlimi olarak biliyor ve tanıyorum. Kanunda müsarrah din hürriyetinden ferden istifade ederek; dinî ve imanî, ahlâkî ve içtimaî bilgilerimi kuvvetlendirmek ve bilmediklerimi öğrenmek gayesiyle, ilk ve hazırlık tahkikatlarında isimlerini söylediğim Üstad'ımın Risale-i Nur eserlerini okudum ve bir ikisini de yazdım... Makam-ı iddiaca serd ve iddia edilen tarikatçılık ve cemiyetçilik hakkında veya dinî mukaddesatı alet ederek devletin emniyetini ihlâl edecek bir tarzda hiç bir imaya dahi muttali’ olmadım.. ve böyle bir mevzuya dair hocamı ziyaretimde bir söz ve bir fikir dahi duymadım ve hissetmedim...

Üstadım Bediüzzaman'ın Kızıl Îcaz namında mantığa dair eseriyle, Şark ve Garpta ilm-i mantığın me'hazı olan İbn-i Sinaları geride bırakan ve Risale-i Nur ile, İslâm âleminde eserleri menba-ı ilim olan Fahr-ı Razi, Sekkakî, Seyyid Şerif-i Cürcanî ve Taftazanî gibi ilm-i beyan ve akaid ulemalarına tefavuk eden bir âlimin eserlerini okumanın ne dereceye kadar bir şuç teşkil edeceğini düşünemiyorum.

Gençlik sarhoşluğunda sermaye-i hayatımı dünya ve ahiretine zararlı ve ifrat bir derecede israf ile geçirmiş ve bazı uygunsuz ahval bende müzmin bir iptilâ halini almıştı. Ancak bu dinî ve imanî ve ahlâkî ve içtimaî eserleri okumaklığımla tehzib-i ahlâk yoluna dönebilmişimdir...

Vukufsuz, behresiz münekkidler tarafından noksan zabıtnamelere ve cesaret-i ilmiye ve medeniye sahibi olmadıklarından tarafgirane mütalaalarına binaen tanzim ettikleri gayr-i ilmî ehl-i vukufun raporlarına değil, ancak ve ancak o hakikat üzerinde selâhiyet-i ilmiyesi müsellem ve muhakkak Ülemadan müteşekkil ehl-i vukufun vereceği bitarafane raporla tecellî edeceğini takdiri şüphesizdir. Bu hakikatta merkez-i hükümette selâhiyetdar makamatın tensib ve ta'yini ile teşekkûl eden ve beyn-el milel

481


tanınmış yüksek ilim adamlarından ve profesörlerinden müteşekkil ehl-i vukufun

482


1323 tetkikatıyla Risale-i Nurun hazine-i Kur'an'dan aldığı kudsî ve ulvî felsefe ve beyanının cerhedilmez bir hakikat olduğu şüphesizdir...

M. SADIK DEMİRELLİ(133)

5- Merhum Tahiri Mutlu Ağabeyin ifadesidir:

"Ben Isparta'nın Atabey nahiyesinden olduğum halde, Bediüzzaman Hazretlerini Kastamonu vilâyetine gittikten sonra, müteveffa kardeşim Hafız Ali delâletiyle beş sene evvel tanıdım ve Nurlu eserlerden kısmen okudum ve yazdım. O zamana kadar gafletle geçen gençliğimin sarhoşluğundan beni kurtarmaya âmil olan Risale-i Nurun müellifıne karşı duyduğıım bir iştiyakla kendisini ziyarete Kastamonu'ya kadar gittim. Kendilerini bizzat ziyaret ettim. Gerek Üstad'ım Bediüzzaman Hazretlerini ziyaretimde ve gerek eserleri olan Risale-i Nurda ve gerekse Risale-i Nura talebe olanlardan şimdiye kadar bize isnad edilen halkı hükûmet aleyhine teşvik etmek.. Veya siyasî bir cemiyet teşkil etmek.. Ve yahut tarikatçılık etmek gibi suçlardan hiç bir şey ne işittim ve nede gördüm. Ben saf ve temiz ruhlu arkadaşlarımın ahiretlerine ve imanlarına hizmet etmek maksadıyla hizbül Kur'an ile Hizb-ün Nuriyi, parası şahsıma ait olmak üzere sevgili Üstad'ımın müsaadeleriyle tab' ettirdim. Daha sonra sevgili Üstad'ımın müsaadelerine bakmıyarak beşyüz adedini bin lira mukabilinde Ayet-el Kübra risalesini mü'min kardeşlerimin istifadelerini temin maksadıyla eski harfle tab'ında mahzur görmediğimden ve esasen o eser sırf imanî ve uhrevî bulunduğundan tab' ettirmiştim. Her nasılsa tab' edilen nüshalarının tamamı sandığıyla beraber, biz hapse konulduktan sonra müdde-i umumilikçe Isparta istasyonundan alınmış...

Yukarda arz ettiğim gibi, hayırhahlıktan başka cemaatlarında ve risalelerinde ve üstadlarında birşey görmedim. Bu zümre-i nuriyenin içine kendimi en son girmiş bir şâkirt biliyorum. Arkadaşlarıma iyilik etmekten beşka bir gaye takib etmediğim şüphesiz şimdiye kadar anlaşılmış olduğu kanaatıyla, şu ifademin, diğer kardeşlerim gibi hüsn-ü niyetle söylenmiş bir ifade olarak kabulünü yüksek mahkemenizden diler, beraetimi taleb ederim.

Atabeyli


TAHİRİ MUTLU(134)

(133)Osmanlıca Şualar S: 354

(134)Osmanlıca Şualar S: 357

483


1324

6- Merhum Ahmet Feyzi Kul'un müdafaasıdır.

"İddia makamı bizi zorla cem'iyetçi yapıp, bir kısım temiz ve fazilet âşıkı

vatandaşları her ne pahasına olursa olsun, tecziye ettirebilmek maksadıyla, bir türlü mevhum cem'iyetçilik teranesini elden bırakmıyor. Halbuki ne safahat-ı muhakeme ve ne de vesaikin tetkiki, iddia makamının bu iddiasını haklı çıkaracak sarih ve müsbet hiç bir delil tesbit etmiş değildir...

İlk iddianamede şahsım için serdedilen bir çok indî ittihamlar meyanında, yüz doksan beş parça kitabın yedimde bulunması keyfiyetidir ki, sorguya verdiğim ve bilâhare iki defa mahkeme-i âliyenize sunduğum itiraznamede cevap verilmiş. Bu âsârın listesi evrak arasında yoksa, bunların esamîsinin hakikatinin tavazzuhu namına Aydın'dan sorulması taleb edilmişti...

Makam-ı iddianın bizim vaziyetimizi anlamadığı ve anlamak istemediği mes'elelerden birisi de; laikliğin telâkkisi tarzında rastlanır. Memleketimizde en çok su-i tefsire ve su-i isti'male uğrıyan bu tabir, devlet rejiminin hakiki mahiyetini kavramıyan bir takım sathî beyinler nazarında, sadece dindarlık düşmanlığı manasına alınıyor. Fransızca'da "Cismani" demek olan bu tabir, Ruhanî teokratik kelimesinin zıddıdır. din ve mezheb ve akide meselelerinin daha çok bitaraf olması istenilen idare işlerine karıştırmamak demektir. Evet yalnız idarecilikte dinî icabların dışında kalmak demek olan bu tabir, hiç bir zaman dini imha etmek, dinî hayatı baltalamak, dindarlığı ta'yib ve takbih ve tezyif ve tazyik etmek manasına gelmez. Bil'âkis amelî mahiyette vicdan hûrriyetlerine azamî derecede yer vermek ve bu meyanda dinî serbestiyi de en yüksek derecede tanımak demektir. Din vazifelerinin ifası, din hakikatlarının öğrenilmesi ve bu hakikatlara uygun kanaât ve iman taşınması ve kanaatların dindarlar arasında izharı gibi dinî hayatın tecelliyatı olan safhalar ise, bu hürriyetin tezahür tarzıdır. Maalesef akidesizliği ve maneviyatta mahrumiyeti yegâne meziyet ve mazhar-ı mübahât bir irfan ve ilericilik nişanesi addeden ve sırf bir eser-i taklid olarak; Garbın eskimiş, çürümüş, iflâsa uğramış ve amelî sahada insanlık ve fazilet fikirlerini ifna suretiyle ruh-u insaniyeti yıkmış olan hayat, bazı inkarî mesalik-i felsefesini, hakikatın yegâne tarz-ı ifadesi zanneden bir kısım sathî beyinler, dinî hayatın vatandaşta tecellisi fıtrî ve zarurî olan bu muhtelif tezahürlerini lâiklik prensibine bir tecavüz ve taarruz telâkkî etmektedirler. Vatandaşın mesela malümat-ı diniyesini öğrenmek için cehdi ve bu uğurda hüsn-ü zan ettiği herhangi bir ilim menbaına müracaat etmesi ile; dinî esasları vesile ittihaz ederek siyaset

484

propagandacılığı yapması ve iddia makamının her vesileyle belirttiğine göre, dinî hüküm halinde idareye sok



485

1325 mak için icra-i faaliyet etmesi, başka başka şeylerdir. Birisi dinî hayatın ve memleketimizde temel hak olan vicdan hürriyetinin bir zarureti, diğeri de bir siyaset dalavereciliğidir.

İşte iddia makamının bir türlü anlamak istemediği budur. Makam-ı iddia dinî hakikatları öğrenmek için, her nasılsa bir ilim menbaı etrafına toplanmış görünen saf vatandaşları, bazı şahsî ve samimî kanaât-ı diniye taşımalarından dolayı bir siyasî cemiyet manasında görmek istiyor. Bu hayatı yaşayan biçareleri, "Devletin laikliği ile muaraza ediyorlar. Devletin prensibini yıkmak istiyorlar" şeklinde gösteriyor. Vatandaşın yakın bir mazide hakaik-i İslâmiyeyi Avrupa âlem-i Hıristiyaniyetine karşı müdafaa için seçilmiş yegâne bir irfan menbaının ilminden hissemend olmasını bir türlü hazmedemiyor. İşte biz bu haksız ve sakat görüşünün kurbanıyız. Bu görüşte ısrar eden ve bir sürü bîgünah vatandaşları haksız yere bu damga ile damgalıyarak, ceza görmelerini can u gönülden istiyen muhterem müdde-i umumi, bu emelinin tahakkuku için en yüksek ilmî nüfuz ve otoriteyi haiz bir ilim ve ihtisas heyetinin raporuna, devlet merkezinde en yüksek adlî makamın manevi mürakabesi altında, reddedilmez edilleye müsteniden yapılan esaslı inceleme neticesine de saygı göstermiyor. Bilâkis şahsiyetleri meçhul, ehemmiyetsizlikleri ve garazkârlıkları malum eski ehl-i vukufun gayr-i ilmî ve sırf hissî temayûlâtını tercih ediyor... Ve bu ilmî ve resmî ve en yüksek ehliyete mâlik heyetin kanaatlarını, yüksek mahkemenin takdir hakkına bir nevi müdahale telâkki ediyor. Kendi hissiyatlarının mürevvici olan diğerlerinin, bizim gizli bir teşekkül vücuda getirdiğimiz şeklindeki karar ve kanaatlarını her nedense mahkemenin takdir hakkına saymıyor.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   ...   112


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə