Margaret Weis ve Tracy Hickman Ölüm Kapısı Cilt1 Ejder Kanadı



Yüklə 1.98 Mb.
səhifə23/34
tarix12.08.2018
ölçüsü1.98 Mb.
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   34
Uzun boylu, ince ve yakışıklı Kaptan Zankor'el, kendine büyük hayranlık besler, asil doğmama şanssızlığına uğramış olanlara, yani kraliyet soyundan gelmeyenlere, ya da kısaca

kendisi olmayan herkese en küçük bir saygı göstermezdi.


"Kaptan."
"Teğmen." Bu her zaman hafif bir küçümsemeyle telaffuz edilirdi.
"Maelstrom'a girmek üzereyiz."
"Teşekkür ederim, teğmen, ama kör değilim. Eski, merhum kaptanın kadar aptal da değilim. Fırtına bulutlarını görünce, neredeyse hemen fırtınaya girdiğimizi çıkarabildim. Dilersen, bunu henüz fark etmemiş mürettebata bildirebilirsin."
Teğmen gerginleşti ve açık renkli yüzü kıpkırmızı kesildi. "Tehlikeli bir bölgeye girdiğimizde, bunu kaptana bildirmemin yasalara göre şart olduğunu saygılarımla kaptanımıza hatırlatabilir miyim acaba?"
"İstersen hatırlat, ama ben olsam yapmazdım, çünkü senin başkaldırmanın eşiğinde sendelediğini düşünüyor," diye yanıtladı kaptan, elinde bir dürbünle ejder gemisinin pencerelerinin birinden dışarı bakarken. "Şimdi, kürek dairesine in ve kölelerin gözetimini üstüne al. Son derece uygun olduğun bir görev bu." Son sözcükler yüksek sesle söylenmemişti, ama kaptanın tonundan, böyle söylendiğinin kastedildiği anlaşılıyordu. Teğmen -ve köprüdeki herkes- kaptanın sözlerini son derece açık bir şekilde duydu.
"Başüstüne, efendim," diye yanıtladı Teğmen Bothar'in. Yüzündeki kırmızılık, yerini bastınlmış bir öfkenin solgunluğuna bırakmıştı.
Mürettebattan kimse teğmenle gözgöze gelmeye cesaret edemedi. İniş esnasında kaptan dışında herhangi birinin kürek dairesine gittiği duyulmuş şey değildi. Bu tehlikeli görevi kaptanın kendisi yerine getirmeliydi, çünkü kanatların kontrolü, geminin güvenliği açısından son derece önemliydi. İniş sıra sında tehlikeli bir yer olurdu burası -bir önceki kaptan orada hayatını kaybetmişti. Ama iyi bir kaptan geminin ve mürettebatın güvenliğini, kendi güvenliğinden önce düşünürdü. Teğmenlerinin kürek dairesine indiğini ve kaptanlarının rahatça yukarıda kaldığını gören elf mürettebat, karanlık bir şekilde bakışmaktan kendini alamadı.
Ejder gemisi fırtınaya daldı. Kanatlar fırtınada örselenmeye başladılar. Şimşekler çaktı ve herkesi kısmen kör etti; gökgü-rültüsü gürleyip neredeyse herkesi sağırlaştırdı. Kürek dairesinde, kendilerini kanatlara bağlayan koşumlar takan insan köleler, gemiyi dik ve uçar durumda tutmak için mücadele ettiler. İnmelerini sağlamak üzere, büyüyü en aza indirmek için-kanatlar olabildiğince içeri çekilmişti. Ama kanatlar tamamen çekilemiyordu, aksi halde büyü etkinliğini yitirecek, kontrol dışı düşmelerine ve aşağıdaki Drevlin'e çakılmalarına sebep olacaktı. Bu yüzden hassas bir dengenin koaınması gerekiyordu, iyi havada kolay bir işti bu, ama öfkeli bir fırtınanın ortasında son derece zordu.
"Kaptan nerede?" diye sordu denetçi.
"Görevi ben devralıyorum," diye yanıtladı teğmen. ., Denetçi teğmenin solgun ve gergin yüzüne, kasılmış çenesine, gergin dudaklarına tek bir bakış fırlatınca anladı.
"Belki bunu söylemek uygun değil, efendim, ama onun ye-rine sizin burada olmanızdan memnunum."
"Haklısın, bunu söylemek hiç de uygun değil, denetçi," diye yanıtladı teğmen ve kürek dairesinin önünde yerini aldı.
Denetçi akıllı davranıp hiçbir şey söylemedi. O ve büyünün korunmasından sorumlu olan geminin büyücüsü, birbirlerine baktılar. Büyücü hafifçe omuzlarını silkti; denetçi başını salladı. Sonra her ikisi de işlerine döndüler. Durumları, dikkat

lerini tamamen vermelerini gerektirecek kadar kritikti.


Yukarıda, Kaptan Zankor'el bacaklarını açmış, sarsılan güvertede sağlamca duruyor, dürbünüyle aşağıda dönen kara bulutlara bakıyordu. Geiri, yanındaki bir şezlonga oturmuştu; mide bulantısı ve korkuyla yemyeşil olmuş büyücü, tatlı canını kurtarmak için eline geçen her şeye tutunmuştu.
"İşte, weesham, sanırım Kaldırgaçları görebiliyorum. Dönen bulutların tam ortasında, küçücük." Dürbünü uzattı. "Bakmak ister misin?"
"Atalarımızın ruhlan korusun!" dedi büyücü, ürpererek. Deri, ahşap ve büyüden yapılmış bu zayıf, kırılgan gemide yolculuk yapmak, nereye gittiğini görmeden de yeterince kötüydü. "Bu da neydi böyle?"
Büyücü başını endişeyle çevirdi, sakalsız çenesi korkuyla titriyordu. Aşağıdan bir çarpma sesi gelmişti.
"Kahrolsun o Bothar'in!" diye küfretti Zankor'el. "Ceza görmesini sağlayacağım!"
"Eğer hâlâ hayattaysa," dedi solgun suratlı büyücü.
"Hayatta olmamayı dilese, kendisi için daha hayırlı olur," diye hırladı kaptan, ayağa kalkarken.
Mürettebat arasında hızlı bakışmalar oldu, hatta atılgan ve genç bir elf konuşmak için ağzını açtı, ama arkadaşlanndan biri kaburgalarını dirsekleyince tekrar kapattı. Subaylardan biri isyankâr sözcükleri yuttu.
Korkunç bir an için gemi kontrolsüz bir şekilde, girdap gibi dönen rüzgârın kaprisiyle hareket etti. Mide bulandırıcı bir şekilde dalıp bir rüzgâr dalgasına yakalandı. Neredeyse ters dönüyordu. Yukarı yönelen bir rüzgâr gemiyi yine yakalayıp yükseklere taşıdı, sonra yine aşağı düşürdü. Kaptan haykıra-rak küfrediyor, kürek dairesine doğru birbiriyle çelişen komut lar bağırıyordu, ama güvertenin güvenliğini terk etmemeye dikkat ediyordu. Geir yere çökmüş, yüzündeki ifadeye bakılırsa başka bir meslek seçmiş olmayı diliyordu.
Sonunda gemi doğruldu ve Maelstrom'un göbeğine yüzdü. Hava orada huzurlu, sakin ve güneşliydi. Çevrede dönen bulutlar, burada daha da siyah, daha da telıditkâr görünüyordu. Aşağıda, Drevlin'de, Kaldırgaçlar güneş ışığında pırıl pırıl parlıyordu.
Yenileyenlerin, bilinçli olarak bitmek tükenmek bilmez'fırtınanın göbeğinde inşa ettikleri Kaldırgaçlar, Geglerin yukarı bakıp pınldayan gökkubbeyi görebilecekleri, güneşin sıcaklığını duyabilecekleri tek yerdi. Geglerin burasını kutsal saymaları şaşılacak şey değildi. "Welflerin" her ay buraya inmesi, Kaldırgaçlan daha da kutsal kılmıştı.
Herkesin rahat bir nefes aldığı ve yüzlerine renk döndüğü kısa bir süreden sonra, teğmen köprüde göründü. Atılgan, genç subay bir alkış başlatma cüretini gösterdi. Bu alkış kaptanın kötü kötü bakmasına ve gencin uzun süre subay kalamayacağını anlamasına sebep oldu.
"Pekâlâ, bizi neredeyse öldürmek dışında, aşağıda neleri harap ettin bakalım?"
Teğmenin yüzünden kan akıyordu. Açık renk saçlarına kurumuş kan pıhtılan yapışmış, yanaklan sapsarı, gözleri acıyla koyulaşmıştı. "Halatlardan biri koptu, efendim. Sağ kanat dışa kaydı. Yeni bir halat çektik ve şimdi her şey kontrol altında, efendim."
Yere yıkılmak, bir insan köleyle yanyana dıırup kanadı içeri çekip yaşamlannı kurtarmak için mücadele vermek hakkında tek bir sözcük bile söylenmemişti. Sözcüklere gerek yoktu. Deneyimli mürettebat, ayaklarının altında verilen ölüm-kalım

mücadelesini biliyordu. Belki kaptan da biliyordu, ya da belki mürettebatın yüzlerine yansıyanı okumuştu. Teğmenin beceriksizliği hakkında söylev vermeye kalkışmadı. Yalnızca, "Hayvanlardan1 ölen var mı?" diye sordu.


Teğmenin yüzü karardı. "Bir insan ciddi biçimde yaralandı, efendim -halatı kopan köle. Halat onu yakalayıp duvara çarptı. Bedenine çok fena dolanmıştı, biz kurtarana kadar neredeyse ikiye biçecekti."
"Ama ölmedi, değil mi?" Kaptan zarif kaşını kaldırdı.
"Hayır, efendim. Gemi büyücüsü onu tedavi ediyor şimdi."
"Saçma! Zaman kaybı. Aşağı atın onu. Geldiğimiz yerde onlardan çok var."
"Başüstüne, efendim," dedi teğmen, gözleri kaptanın solunda bir yere sabitlenmişti.
Bir kez daha, elf mürettebatın gözleri birbirine kaydı. İtiraf etmek gerekirdi ki, hiçbiri insan köleleri fazla sevmezdi. Ama onlara karşı belli bir saygı da beslerlerdi, üstelik, şu anda kaptanlarının sevmediği herkesi sevmeye karar vermişlerdi. Köprüdeki herkes -Zankor'el'in kendisi dahil- teğmenin bu emri yerine getirmeye niyeti olmadığını biliyordu.
Gemi, Yaşamhattı'yla buluşma noktasına yaklaşıyordu. Kaptan Zankor'el'in bunu sorun haline getirmeye vakti yoktu. Zaten bunu yapabilmesi için, aşağı inip emrinin yerine getirilip getirilmediğini bizzat kontrol etmesi gerekirdi. Bu da vakarına halel getirir, hatta üniformasına kan bulaşmasına sebep olabilirdi.
"Şimdilik bu kadar, teğmen. İşinin başına dön," dedi kaptan ve dürbününü kaldırarak su boaısunun görünüp görünmediğini kontrol etmeye başladı. Ama teğmeni ne unutmuş, l Elflerce insanları anlatmak için kullanılan bıı so?cıık
ne de affetmişti.
"Bunun için kellesini kopartacağım," diye mırıldandı geiri-ne. Geir yalnızca başını salladı, gözlerini kapatarak korkunç derecede hasta olduğunu düşündü.
Sonunda su boaısunun gökten indiği görüldü ve elf gemisi boruyu yönlendirip, ona eşlik etmek için pozisyon aldı. Boru çok eskiydi. Sartanlar tarafından, Koparılış'tan kurtulanları Arianus'a ilk getirdiklerinde yapılmıştı. Arianus'un suları Aşağı Âlem'de boldu, ama yukarı âlemlerde hiç yoktu. Boru, asla paslanmayan bir metalden yapılmıştı. Karışım, yüzyıllarını, bileşenlerini keşfetmek için harcayan elf kimyagerleri için bir sırdı. Devasa bir mekanizma tarafından işletilen boru, Arista-gon kıtası boyunca uzanan bir milden aşağı sarkıyordu. Her ay bir kere, otomatik olarak, göklerin derinliklerinden, Drevlin kıtasına iniyordu.
Boru kendi kendine inebilmesine rağmen, elf gemisinin Kaldırgaçlara yönlendirmesi ve devasa bir su musluğuna bağlanmasını sağlaması gerekiyordu. Muslukla boru birleştiği zaman gizemli bir sinyal alan Yıksı-diksi, otomatik olarak suyu ' açıyordu. Büyüsel ve mekanik güçlerin birleşimiyle, su borusu 1 boyunca yukarı akıyordu. Yukarıda, Aristagon'da, cifler suyu
*• büyük tanklara dolduruyordu.
1 Koparılış'ın ardından, Aristagon'da ve çevresindeki adalar*> da, ciflerle insanlar barış içinde yaşamışlardı. Sananların ön-f'derliği altında, ırklar yaşam veren sıvıyı eşit olarak paylaşmış-i lardı. Ama Sartanlar yok olduğunda, o güzel barış rüyası paramparça olmuştu. İnsanlar, savaşın suçunu, büyücülerinin etkisi altında kalan ciflerin üzerine atmışlardı. Elfler ise, savaşçı ve barbar olmakla ünlü insanları suçlamışlardı.
Uzun yaşamları, büyük nüfusları ve büyüsel mekanik bilgı

lenyle, cifler daha güçlü çıkmışlardı insanları, Orta Âlem'dekı tek su kaynağı olan Arıstagon'dan sürmüşlerdi insanlar ejderlerin yardımıyla mücadele etmişler, elf kasabalarına saldırılar düzenlemişler, su çalmışlar, kıymetli sıvıyı komşu elf adalarına taşıyan su gemilerine saldırmışlardı


Kaptan Zankor'el'ın yönettiğine benzer bir gemi, nadir bulunan meşeden yapılmış (Sartan bilir nereden bulunmuş), çelik bantlarla tutturulmuş sekiz in vanl su taşıyabilirdi Bir ada sefen sırasında, gemi suyu bu varillerde taşırdı Fakat bu yolculukta, varillerin içinde ciflerin Geglere ödeme olarak verdikleri çöp vardı'
Elfler Geglere aldırmazdı insanlar hayvan sayılırdı Gegler ise böcek l Her ay elf topıaklaıında binken çöp bagkuşlaıınm çektiği arabalaıla liman lara çekılıı Bunda geımleıe yüklemi ve aşağıdaki inançlı çilekeş Gegleıc onlarsız Olta Aleni in yaşay mıayacagı Gegleıe ödül olaı ık gonderılıı

OTUZDOKUZUNCU BÖLÜM

RAHM, DREVLIN AŞAĞI ÂLEM

Yıksı-dıksı'yı Sartanlar yapmıştı, neden ve nasıl yaptıklarını kimse bilmiyordu Yıllar önce elf büyücüleri makine üzerinde kapsamlı bir araştırma yapıp bir suni teon üretmişler, ama yanıtı bulamamışlardı Yıksı-dıksı'nın dünyada bir şey yapması bekleniyordu, ama ne' Suyun daha yüksekteki âlemlere pompalanması önemliydi elbette, ama büyücüler, daha küçük, daha az karmaşık (dolayısıyla daha az muhteşem) bir makineyle bunun başarılabileceğini düşünüyorlardı


Sartanların inşa ettikleri şeyler arasında Kaldıraçlar en etkileyici, en gizemli ve en açıklanamaz olanlarıydı Pirinç ve çelikten yapılmış, mercankayanın içinden yukarı yükselen dokuz devasa kol -bazıları havaya doğru pek çok menka yükseliyordu Her kolun üzerinde, parmaklan altından, eklemlen pirinç menteşelerden oluşan büyük eller vardı Eller inmekte olan elf gemileri tarafından görülebiliyordu ve görenler, bileklerle parmakların -ki bunlar devasa su gemilerinden birini kavrayıp, altın avcımda tutabilecek kadar büyüktüler- hareketli olduğunu anlayabılıyordu
Ellerin ne yapması tasarlanmıştı' Uğruna tasarlandıkları şeyi yapmışlar mıydı' Gene yapacaklar mıydı' Bu pek olası go39S

rünmüyordu. Bir tanesi dışında tüm eller katı bir cansızlık içinde, bir cesedin elleri gibi sarkmışlardı. Hâlâ yaşayan tek el, diğerlerinden daha kısa olan eldi. Kabaca fırtınanın göbeği kadar büyük bir açık alanı çevreleyen, kollarla çevrelenmiş geniş bir çemberin içinde duaıyordu. Kısa kol su musluğunun yanına yerleştirilmişti. Ucundaki el dümdüz açılmış, parmakları birleşmiş, avcu yukarı bakıyordu. Arzu edenin üzerinde durabilmesi için mükemmel bir platform oluşturuyordu. Kolun içi boştu ve içinden, boylu boyunca bir mil geçiyordu. Kolun dibindeki bir kapıdan içeri giriliyor, yüzlerce basamaktan oluşan bir merdiven merkez mil çevresinde dönerek yükseliyor, uzun soluklu ve güçlü bacaklı olanları yukarı çıkmaya davet ediyordu.


Merdivenlere ek olarak, gösterişli oymalarla süslenmiş altın bir kapı, milin içine açılıyordu. Geglerin bir efsanesine göre, bu kapıdan giren biri, gayzerden yükselen suyun hızıyla yukarı fırlardı. Dolayısıyla araca bunu anımsatan bir isim vermişlerdi -Kaldıraç- fakat hatırlandığı kadarıyla hiçbir Geg altın kapıyı açmaya cesaret edememişti.
Burada, bu kolun üzerinde, her ay, başatusta, başpapaz ve bunu hak ettiği düşünülen Gegler toplanarak Welfleri selamlarlar ve verdikleri hizmet için gönderilen ödemeyi alırlardı. Rahm kentindeki tüm Gegler ve çevre sektörlerden gelen hacılar, öfkeli fırtınanın ortasına çıkar, kolların dibinde toplanıp, cennetten düşecek ödüllerini beklerlerdi. Bu tören sırasında Gegler sık sık yaralanırlardı, çünkü Welf gemilerindeki fıçılardan ne düşeceğini bilmek mümkün değildi. (Bir seferinde, pençe ayaklı, fazla şişirilmiş bir divan tüm bir aileyi yok etmişti). Ama tüm Gegler, riske değdiğini düşünüyorlardı.
Bu sabahki tören özellikle kalabalıktı. Habersöyleyenler ve
ciyakanlatanlar aracılığıyla, Limbeck ve tanrı-olmayan-tanrıla-rmın, tanrı-olan-tanrılara, yani Welflere teslim edileceği duyurulmuştu. Sorun çıkacağı beklentisi içinde olan başatusta, hiçbir sorun çıkmaması karşısında hayli alt üst olmuştu. Fırtınalar arasındaki sakin bir havada mercankaya üzerinde acele acele ilerleyen kalabalık sessiz ve düzenliydi -fazla sessiz, diye düşündü başatusta, su birikintileri arasında bata çıka ilerlerken.
Yanıbaşında başpapaz yürüyordu -yüzü küçümseyici bir öfke tasviriydi adeta. Başpapazın arkasındaki tanrı-olmayan-tannlar, düşünülürse, durumu oldukça sakin karşılıyorlardı. Onlar da sessizdiler, hatta başbelası Limbeck bile. En azından başeğmiş ve ciddi görünüyordu. Bu hali başatustaya, asi gencin sonunda dersini aldığını düşünme tatminini yaşatıyordu.
Toplanan bulutların arasından kollar anca görünüyordu. Tüm Drevlin'de yalnızca bir yerde parlayan güneş çelik ve pirincin üzerinde yansıyordu. Haplo kollara, gizlemediği bir hayretle baktı.
"Bunlar da ne demeye yapılmış?"
Bane de sonuna kadar açık ağzı ve faltaşı gibi gözleriyle kollan izliyordu. Hugh kısaca kollar hakkında bildiklerini anlattı -ciflerden duyduklarıydı bunlar ve aslında pek fazla şey bildiği söylenemezdi.
"Neden bu kadar üzücü olduğunu şimdi anlıyor musunuz?" diye sordu Limbeck, endişelerinden başını kaldırıp, ufukta parlayan Kaldıraç'a neredeyse öfkeyle bakarak. "Biz Gegler bildiklerimizi bir araya getirip, Yıksı-diksi'yi incelersek, neden ve nasılını anlayacağımızı biliyorum. Ama yapmıyorlar bunu. Yapmıyorlar işte."
Sinirle bir parça gevşek mercankayayı tekmeledi ve parçanın dönerek fırlamasına yol açtı. Neşeli bir ruh halinde olan

Abf


köpek taşı kovalamaya gitti. Köpek neşeyle su birikintilerinin arasında hoplayıp zıplarken, mahkûmların çevresindeki aynasızlar ona dikkatli, endişeli bakışlar fırlattılar.
"'Neden' tehlikeli bir şeydir," dedi Haplo. "Eski, rahat alışkanlıklara meydan okur; insanların düşünmeden, her ne yapıyorlarsa yapmalan yerine, yaptıklan hakkında düşünmelerine sebep olur. Halkının bundan ürkmesine şaşırmamak lazım."
"Benim fikrime göre asıl tehlike 'neden' diye sormakta değil, yegâne yanıtı bulduğuna inanmakta," dedi Alfred, kendi kendine konuşurcasına.
Haplo onun dediklerini duydu ve bir insan için garip bir fikir olduğunu düşündü, ama zaten bu Alfred de garip bir insandı. Kâhyanın bakışları artık Patryn'in sargılı eline gitmiyordu. Bunun yerine, artık sargılara bakmamaya ve mümkünse Haplo'dan da bakışlarını kaçırmaya çalışıyordu Alfred. Gece boyunca yaşlanmış görünüyordu. Yüzündeki endişe çizgileri derinleşmiş, gözlerinin altındaki torbalann kıvrımları, mor çizgilerle lekelenmişti. Fazla uyumamış görünüyordu. Belki de, hayatının savaşıyla bu sabah yüz yüze gelecek bir adam için garip değildi bu.
Haplo otomatik olarak sargıları çekiştirerek, derisindeki dövmelerin görünmediğinden emin oldu. Ama nedense, bu şimdi gereksiz bir hareketmiş gibi geliyordu.
"Endişelenme, Limbeck," diye bağırdı Bane, büyük makinenin gürültülerinden gittikçe uzaklaştıklarını unutarak. "Babam olan gizemustasına gidince, istediğin tüm yanıtları alırsın!"
Hugh çocuğun ne dediğini anlamadı, ama Limbeck'in irkil-diğini ve korkuyla muhafızlara baktığını, muhafızların ise şüpheyle Prens'i ve arkadaşlannı süzdüğünü gördü. Ekselansla rı'nın söylememesi gereken bir şey söylediği açıktı. Alfred ne cehennemdeydi? Çocuğa göz kulak olması gerekiyordu.
Döndü ve Alfred'in koluna çarptı. Adam başını kaldırdığında, Bane'e doğru işaret etti. Kâhya gözlerini kırpıştırarak Hugh'ya baktı, bir an kim olduğunu hatırlamamış gibiydi, sonra anladı. Kayıp tökezleyerek, ayaklarını insanlar için mümkün olmayacak yönlere atarak, öne doğru seğirtti ve Bane'in yanına geçip çocuğun çelik kollar hakkındaki somlarını yanıtlayarak Ekselanslarının dikkatini dağıttı.
Ne yazık ki, Alfred'in zihni hâlâ önceki gece yaptığı keşifteydi, ne söylediğinde değil. Bane, bir keşif yapmak konusunda kararlıydı ve kâhyanın düşünmeden verdiği yanıtlar sayesinde bu keşfe oldukça yaklaşmıştı.
Önde mahkûmlar, onlann arkasında aynasızlar, en arka-daysa Jarre ve GGIBITçiler yürüyordu. Jarre ile GGIBITçilerin pelerinlerinin, şallarının ve uzun sakallarının altında gümbür-dekler, şıngırdaklar, birkaç düdük ve orada burada üfürükten-sızıldaklar1 saklanmıştı. Geçen gece acilen ve gizli olarak yapılan GGIBIT toplantısında, Jarre herkese şarkıyı öğretmişti. Müziğe yatkın bir ırk olduklarından -yüzyıllar boyunca tüm haberleri habersöyleyenlerden öğrenmişlerdi- GGIBITçiler hızla ve kolayca öğrenmişlerdi. Eve gidip eşlerine, çocuklarına ve güvenilir komşularına söylemişler, onlar da çabucak öğrenmişlerdi. Kimse bu şarkıyı neden söylediklerini bilmiyordu. Jarre bu konuda belirsiz davranmayı seçmişti, çünkü kendisi de bilmiyordu.
Dedikodulara göre, insanlarla Welfler böyle savaşıyorlardı -birbirlerine şarkı söylüyorlar, düdükler üflüyorlar, şıngırdak-1 insanlar gayda (tulum) olarak bilir

lar şıngırdatıyorlardı. Welfler yenildiği zaman (yeniliyorlardı, çünkü ölümsüz değillerdi), Geglere daha fazla hazine vermeye zorlanacaklardı.


GGIBITçiler arasında yayılan bu dedikoduyu duyduğunda, Jarre aksini iddia etmedi. Hem, gerçek de buna benzer bir şeydi zaten.
Kaldıraçlara doğru yürürken, tüm GGIBITçiler öyle hevesli ve heyecanlı görünüyordu ki, Jarre aynasızların planlarını parlayan gözlerinde ve kendini beğenmiş gülümsemelerinde (taşıdıkları aletlerin arada bir gizemli bir şekilde şıngırdamasından, çıngırdamasından, hatta arada bir sızlanmasından sö-zetmeye bile gerek yok) açıkça görebileceklerinden emindi. Gegler, bu törenin bozulmasında bir miktar adalet olduğunu hissediyorlardı. Welflerle yapılan bu aylık törenler, Geglerin maaız kaldığı köle muamelesini sembolize ediyordu. Drev-lin'de yaşayan Gegler (daha çok başatustanın vardiyasından olanlar), düzenli olarak aylık ödemeyi alanlardı ve başatusta tüm Geglerin gelip pay alabilecekleri konusunda ısrar etse de, Drevlin'in geri kalan tüm halkının bildiği gibi Gegler Yıksı-dik-si'ye bağımlıydılar ve yalnızca birkaç kişi (çoğu papaz) işlerini Welflerin huzurlarına çıkıp, ödemeyi paylaşabilecek kadar uzun süre bırakabilirlerdi. Oldukça neşelenmiş olan Gegler savaşa yürüyorlardı. Silahları ellerinde şıngırdıyor, dütdütlüyor, sızıldanıyordu.
Yandaşlanyla yürüyen Jarre, onlara vermiş olduğu talimatları hatırladı.
"insanlar şarkı söylemeye başladığında merdivenlerden yukarı hücum ediyoruz ve ciğerlerimizin tüm gücüyle şarkı söylüyoruz. Limbeck bir söylev verecek..." Yer yer alkış.

"...sonra o ve tanrı-olmayan-tannlar gemiye girecek..."


"Gemiyi istiyoruz!" diye bağırdı pek çok GGIBITçi.
"Hayır, istemiyorsunuz," diye yanıt verdi Jarre aksi aksi. "Ödülü istiyorsunuz. Bu sefer ödülü biz alıyoruz. Hepsini."
Coşkun bir alkış.
"Başatusta tek bir dantel örtü bile alamayacak! Limbeck gemiyi alacak ve yukarıdaki dünyalara gidip gerçeği öğrenecek, sonra gelip gerçeği ilan edecek ve halkımızı özgür kılacak!"
Hiç alkış gelmedi. Hazine sözünden sonra (özellikle de o sıralarda çok popüler olan dantel masa örtülerinden sonra), hiç kimse gerçeğe aldırmıyordu. Jarre bunu fark edip lıüzün-lendi, çünkü bunu anlarsa, Limbeck'in hüzünleneceğini biliyordu.
Limbeck'i düşününce, kalabalığı yararak yavaş yavaş öne ilerledi ve Limbeck'in tam arkasında yürümeye başladı. Kimsenin fark etmemesi için şalını başına örtmüştü. Bakışlarını ve düşüncelerini Limbeck üzerinde yoğunlaştırdı.
Jarre de onunla gitmek istiyordu -en azından gitmek istediğini söylüyordu kendi kendine. Ama konuyu pek de şiddetle tartışmamış, Limbeck kendisine orada kalıp hareketi yönetmesi gerektiğini söyleyince tamamen susmuştu.
Aslında, Jarre korkuyordu. Sanki tünellerde Alfred'le yürürken, bir çatlaktan dışanyı gözetlemiş ve gerçeği bir an görmüş gibi hissediyordu. Gerçek gidip, başka yerde bulduğun bir şey değildi. Geniş, engin, derin ve sonsuzdu ve tek umabileceğin, onun bir kısmını görmek olabilirdi. Ve o kısmını görüp, tüm gerçeğin bundan oluştuğunu düşünmek, gerçeği yalana çevirmek olurdu.
Ama Jarre söz vermişti. Limbeck'i yarı yolda bırakamazdı, onun için ne anlama geldiğini bilirken, olmazdı. Tabii bir de,

bir yalanı yaşamakta olan halkı vardı. Kuşkusuz birazcık gerçek bile işe yarar, bir zararı dokunmazdı.


Jarre'nin çevresinde yürüyen Gegler ödülden paylarına düşenle ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Jarre sessizdi. Gözleri Limbeck üzerinde, sonlan başarı mı, başarısızlık mı olacak diye merak ediyordu.
Başatusta kolun dibindeki kapıya ulaştı. Başpapaza dönerek, neredeyse eli kadar büyük bir anahtarı, törensel bir edayla kabul etti ve kapıyı açtı.
"Mahkûmları getirin," diye seslendi, aynasızlar herkesi öne doğru güttü.
"Şu köpeğe dikkat et!" diye terslendi başpapaz, büyük bir merakla ayaklarını koklamakta olan köpeği tekmeleyerek.
Haplo köpeği yanına çağırdı, başatusta, başpapaz, başatus-tanın kişisel muhafızlarının çoğu ve mahkûmlar kaldıraca doluştu. Limbeck son anda kapıda durarak döndü ve kalabalığa göz gezdirdi. Jarre'yi görünce uzun uzun ve ciddiyetle baktı. Yüz ifadesi sakin ve kararlıydı. Gözlükleri gözünde değildi, ama Jarre, onun kendisini açıkça görebildiğini hissetti.
Gözyaşlarını tutmaya çalışan Jarre, bir elini sevgi dolu bir veda hareketiyle kaldırdı. Pelerininin altında gizli diğer elinde bir silah vardı -bir tef.

KIRKINCI BÖLÜM

KALDIRAÇLAR, DREVLEV AŞAĞI ÂLEM

"Kaptan," diye bildirdi teğmen, yerdeki kalabalığa bakarak, "Avuçta bizi bekleyen sıradışı bir Geg kalabalığı var."


"Onlar Geg değil, teğmen," dedi kaptan, dürbünü gözlerine kaldırarak. "Görünüşlerine bakılırsa, bunlar insan."
"İnsan mı?" Teğmen Avuç'a baktı. Dürbünü kaptandan kapıp, insanları kendi gözleriyle görmek için can atıyordu.
"Buna ne dersin, teğmen?" diye sordu kaptan.
"Sorun çıkacak, efendim. Birkaç yıldır bu hatta görev yapıyorum ve benden önce de babam bu hatta çalıştı, ama Aşağı Âlem'de insanların görüldüğünü hiç duymadım. Bir öneri yapmama izin verirseniz-" Teğmen kendine geldi ve dilini ısırdı.
"Öneri mi yapacaksın?" diye tekrarladı Kaptan Zankor'el, tehlikeli bir ses tonuyla. "Demek kaptanına bir öneri yapacaksın. Önerin ne olabilir acaba, teğmen?"
"Hiçbir şey, efendim. Yetkimi aştım."
"Hayır, hayır, teğmen, ısrar ediyorum," diye yanıtladı Zankor'el, getrine göz atarak.
"Neler olduğunu öğrenmeden yanaşmamamızı önerebilir miyim?"


Dostları ilə paylaş:
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   34


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə