Ö. 1119/1707 [?] Türk saz şairi



Yüklə 1,11 Mb.
səhifə7/25
tarix05.09.2018
ölçüsü1,11 Mb.
#77458
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   25

Âşûrânın menşeiyle ilgili bu iki yorum dışında bazı tarih, hadis ve fıkıh kitap­larında yer alan haberler, bu günü Hz. Âdem'in tövbesinin kabul edildiği, Hz. Yûnus'un balığın karnından çıkarıldığı, Hz. Mûsâ ve îsâ'nın doğduğu, Hz. Süley­man'a mülkün verildiği, Hz. Davud'un tövbesinin kabul edildiği, Hz. Peygam­berin geçmiş ve gelecek bütün günah­larının affedileceğine dair kendisine Al­lah tarafından teminat verildiği ve Mek­ke'den Medineye hicret ettiği.gün ola­rak tavsif ederler (Diyarbekri, İ, 360). Ne var ki bunları ilmen doğrulama imkânı olmadığı gibi bir kısmının yanlışlığı da ortadadır. Meselâ Hz. Peygamber'in Me­dine'ye hicreti 10 Muharrem'de değil 12 Rebîülevvel'de gerçekleşmiştir. Bunun dı­şındaki rivayetlerin ise İsrâiliyat'a da­yandığı kabul edilmektedir.

Hz. Nûh zamanından beri bütün Sâmî dinlerde makbul sayılan âşürâ gününde oruç tutmak yahudilere farz kılınmıştı. Onlar, yedinci ayları olan Tişrin'in onun­cu gününe rastlayan âşûrâyı bayram te­lakki ederek birtakım merasimler icra eder ve bir yıllık günahlardan temizlen­mek üzere oruç tutarlardı (Levililer, 16/ 30-34, 23/27). Câhiliye devrinde Kureyş'in de tuttuğu âşûrâ orucunu Hz. Peygam­ber bi'setten önce tutmuş, sonra bir ara terketmişse de Medine'ye hicret edin­ce Hz. Musa'nın şeriatına uyarak rama­zan orucu farz kılınıncaya kadar bir veya iki sefer o da bu orucu tutmuş ve müs-lümanlara da tutmalarını emretmiştir. Hatta bu konuda henüz bir emir bulun­mamakla birlikte Resülullah münâdîler çıkararak âşûrâ orucunu halka duyur­muş, geceleyin oruca niyet etmeyenle­rin günün yarısında haberdar olsalar da­hi o andan itibaren oruca başlamalarını emretmiş (Buhârî, "Şavm", 69), ancak ra­mazan orucunun farz kılınmasıyla bu orucu isteğe bırakmıştır. Ramazan oru­cunun farziyetinden önce yirmi dört sa­at devam eden âşûrâ orucunun bu ta­rihten itibaren müstehap olduğunda it­tifak eden âlimler, Hz. Peygamber'in bu konudaki emrinin ramazan orucundan önceki dönem için vücûb ifade edip et­meyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe ile bazı Şâfiîier âşûrâ orucu­nun önceleri vacip olduğunu, fakat bu hükmün ramazan orucu ile neshedildi-ğini, Hanbelîler ve bir kısım Şâfiîier ise müstehap olduğunu kabul etmişlerdir.

Hz. Peygamber'in âşûrâ orucunu tut­mayı yahudilerden öğrendiğini, fakat aralarının bozulması üzerine bu orucu terkedip ramazanı farz kıldığını öne sü­ren müsteşrik Caetani (İslâm Tarihi, III, 207-208) İle VVensinck'in (El2 (Fr.|, I, 726) iddiaları son derece sübjektif ve hatta art niyetin bir ifadesidir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, Araplar'm Câhiliye devrinde âşûrâ gününe Önem verip oruç tuttukları, Hz. Peygamber'in de bi'set­ten Önce bu oruca devam ettiği sahih rivayetlerle sabittir. Esasen Caetani'nin, bu haberin sadece Âişe rivayetiyle yalnız Buhârî'de bulunduğunu söylemesi araş­tırmalarının eksikliğini gösterir. Çünkü bu haber Hz. Âişe yanında Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Umeyr rivayetiyle de sabit olup bu rivayetler birkaç hadis kitabında mevcuttur (bk. Müslim, "Şı-yâm", 134; Tirmizî, "Şavm", 50; el-Muuat-ta.', "Şıyâm", 33). Caetani'nin, orucu Al­lah'ın değil Hz. Peygamber'in farz kıldı­ğını öne sürmesi ise İslâm'a karşı kötü

niyetli bir yaklaşımın tipik örneğidir. Her şeyden önce, ibadetlerin şekil ve zama­nının Allah tarafından tayin edildiği hu­susu, bütün semavî dinlerin kabul etti­ği bir gerçektir. Hz. Nûh, İbrahim, Mûsâ ve îsâ'nın dini üzere gönderilen (bk. el-Hac 22/78; eş-Şûrâ42/13) Hz. Muham-med'in sadece yahudilere has olmayan âşûrâ orucunu emretmesi tabii bir şey­dir. Böyle bir tavsiyeden yahudiieri taklit ettiği neticesini çıkarmak, semavî dinle­rin aynı kaynağa bağlı olduğunu kabul etmemektir. Kaldı ki Resûl-i Ekrem, ya­hudiieri taklit etmemek ve hurafeleri­nin İslâm bünyesine girmesine engel ol­mak için müminleri uyarmış ve sadece âşûrâ günü değil muharremin dokuz, on ve on birinci günlerinde oruç tutma­larını tavsiye etmiştir (Buhârî, "Şavm", 69; Aynî, IX, 190). Âşûrâ orucunda, müs-lümanlann yılın on iki ayı içinde değişen kamerî takvimi, yahudilerin ise kendile­rine has şemsî-kameri karışımı ve sa­dece eyiül-ekim aylan içinde değişen bir takvimi kabul etmeleri, yahudiler kefa­ret orucu tutup bayram yaparken müs-lümanların geçmiş peygamberlerin sün­netine uyarak sadece oruç tutması gibi farklar, İslâm ve yahudi telakkilerini bir­birinden ayıran hususlardır.

Âşûrâda oruç tutmanın fazileti konu­sunda sahih hadislerin bulunmasına kar­şılık o gün yıkanmak, gözlere sürme çek­mek, süslenmek, kına yakmak, bayram­laşmak, hububat karışımı aş (aşure) pi­şirmek, sadaka vermek, mescidleri ziya­ret etmek, kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih bir rivayete rastlanma­mıştır. Hadis olduğu öne sürülen metin­lerin birçoğunun gerçekte hadis olmayıp Câhiliye âdetlerine ve yahudi gelenekle­rine dayanması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu âdetleri Resûlullah'ın ve asha­bının yaptığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Meselâ, "Âşûrâ günü sürme.çe­ken helak olmaz", "Âşûrâ günü gusle­den o yıl hasta olmaz" tarzındaki riva­yetler son devir kitaplarında yer almış ve İbn Teymiyye'nin ifadesine göre bu gibi hususlar Ehl-i beyte buğzeden Nâ-sibîler tarafından uydurulmuştur [Mec­mu 'uFetâuâ, II, 302).

Âşûrâ'nın İslâm tarihinde siyasî bir yö­nü de vardır. Hz. Hüseyin'in 10 Muhar­rem 61'de (1 Ekim 680) Kerbelâ'da şe-hid edilmesinden sonra Şîa için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin'in intika­mını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiîler'in her yıl dövüne­rek, kendilerine işkence yaparak tutma­ya başladıkları bu matem orucu Şiî-Fâ-

25

tımî devletinin himayesinde devlet me-rasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran'da gelenek halini al­mıştır (bk. taziye). Esasen dinin yasak­ladığı bu nevi bir matem, Şiî inancın can­lı tutulmasında ve mezhep bütünlüğü­nün sağlanmasında önemli rol oynamış­tır. Âşûrâyı Şia'nın yas günü ilân etme­sine karşılık Emevîler Kerbelâ faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o gü­nü âdeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devleti'nin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiye­cekler pişirilmiş ve bu konudaki bid'at­ların haklı gösterilmesi maksadıyla çe­şitli hadisler uydurulmuştur.



Müslüman Türkler'in dinî halk gele­neğinde önemli bir yer tutan âşûrâ, ay­nı zamanda, muharremin onuncu günü başlamak üzere daha sonraki günlerde de özel merasimlerle pişirilip dağıtılan tatlıya (aşure) ad olmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşure aşı Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilirdi. Helva­cıların nezâretindeki aşçılar ve kiler ağa­ları tarafından hazırlanan aşure, muhar­remin onundan itibaren "aşure testisi" adı verilen özel kaplarla saray daireleri­ne ve halka birkaç gün süreyle dağıtılır­dı. Anadolu'da zengin aileler ve esnaf teşkilâtları tarafından pişirilen aşure se­bilciler, duagûlar ve halkın iştirak ettiği merasimlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurban kesi­lirdi. Günümüzde de âşûrâ orucu tut­mak ve aşure tatlısı pişirmek bütün can­lılığıyla devam etmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

Lisânü'l-cAmb, "câşurâSrr md.; el-Mıtuatta3, "Şıyâm", 11, 33; Müsned, 11, 57, 143, 359-360; VI, 29-44, 244; Buhâıt, "Şavm", 69; Müs­lim, "Şıyâm", 20, 134; Tirmizî. "Şavm", 50; Taberî, Târih (Ebü'1-Fazl), il, 417; Serahsî. el-Mebsût, III, 67; İbn Kudâme. ei-Muğnî, III, 174; jbn Teymiyye. Mecmü'u fetâüâ, II, 295, 302; İbn kayyım el-Cevziyye, Zâdü'l-me'âd, II, 70; Aynî, cümdetü'l-kart, Kahire 1392/1972, IX, 190, 191; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, Bulak 1315-18, II, 47; Diyarbekrî, Târîhu'1-lj.amîs, I, 360; L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Ca-hid), İstanbul 1924-27, III, 207-208; Pakalın, I, 101-102; E. Gugenheim. Le Judaisme dans ia üie guatidienne, Paris 1970, s. 70; Muham-med eş-Şerkâvî, "Fî Mevkibi 'âşûrâ'", Mecel-letul-Ezher, XL1V/1, Kahire 1978, s. 25-29; W. Ende, "The Flagellalions of Muharrem and the Shi'ite Ulama", İsi, sy. 55 (1978], s. 19-36; M. Smith, "cAşüre and, in particular, the caşüre of Muharrem", JTS, VIII (1984], s. 229-231; İTA, "Âşûrâ", I, 605-613; Zuhur Ahmed Azhar — Murtaza Hüseyin Fâzıl, "cAşûrâ5", ÜDMİ, XII, 672-676; A. J. Wensinck - Ph. Mar-çais, "'Âşhürâ'", El2 (Fr.): 1, 726-727; M. Ayo-ub, JjCÂsürâ3", Ek., II. 874-876.

Iffl Yusuf Şevki Yavue 2G

ÂŞÛRİYYE

Desûkıyye tarikatının

Salih Aşûr el-Mağribî'ye

nisbet edilen bir kolu

(bk. DESÛKIYYE).

I___


AT

L J


İslâm Öncesi. Tarihten önceki devirler­den beri Asya ve Avrupa'nın çeşitli yer­lerinde yabani halde yaşadıkları bilinen türlü cinsten atların ehlîleştirilerek in­san hizmetine verilmesi tarihte büyük bir hamle sayılır. Zira ot yiyen hayvan­lar arasında adale kuvveti en fazla, ta­bii zorluklara en dayanıklı, değişik ik­limlere tahammül bakımından en güçlü ve sürekli hızda rakipsiz olan at, tarihî ve içtimaî hayatta olduğu gibi din, ede­biyat ve sanat alanlarında da büyük ge­lişmelere imkân vermiştir. İlk defa at sayesinde farkedilen sürat kavramı, me­safelerin kısalması ve kazanılan zaman dolayısıyla İnsanlığa derin bir zihniyet değişikliği getirmiş, hususi bir maharet ve cesaret isteyen ata binme işi, at üs­tünde olana, yayalar üzerinde maddî-mânevî hâkimiyet kurma yolunu açmış­tır. Ülke, nüfus miktarı, idare bakımla­rından dar sınırlar içinde kapalı eski si­te devleti sınırlarını aşarak kıtalara yay­gın, çok kavimli ve o nisbette hukukî to­leransa sahip geniş imparatorluklar kur­ma şartlarını hazırlamış ve atın bilhassa savaş vasıtası olarak kullanılması dünya harp tarihinde, orduların makineleştiril-diği II. Dünya Savaşı'na kadar "at çağa­nın başlangıcı olmuştur.

Eski çağların atı ehlîleştirmek ve ata binmek gibi, günümüz feza çalışmaları ayarında tutulan medenî hamlesinin ilk olarak hangi topluluk tarafından gerçek-

leştirildiği meselesi, çeşitli milletler ara­sında âdeta bir rekabet konusu hâline getirildiğinden, henüz kabul edilen kesin bir sonuca ulaşmamıştır. Nitekim atın Önce Hİnt-Avrupalılar'ın gayretiyle ehlî-leştirildiği ve dünyada ilk binicilerin on­lar olduğu yolundaki iddialar, peşin hü­kümler mahsulü faraziyeler durumun­dadır. Atı ilk defa Fin-Ugorlar'ın (Urallı) ehlîleştirdiğine, hatta Türkçe'deki at ile ilgili bazı kelimelerin Fin - Ugorca'dan alındığına dair söylentiler de ciddiyetten uzak. görüşlerdir. Çünkü milâttan önce IV. bin ortalarında adı geçen kavimlerin yaşadığı Ural dağları yöresindeki bozkır­lar bölgesinde görünen topluluklar, ora­ya Asya'dan atları ile birlikte gelmişler­dir. Öte yandan at iskeletlerinin Orta As­ya'dan önce Dinyepr kıyılarında Tripolie ve Poltavka'daki mezarlarda bulunduğu ve milâttan önce VIII. yüzyılda Orta Av­rupa'da demir gem kullanan bir "atlı ka­vim "in Kafkaslar yolu ile Mezopotamya kültürünün tesirinde atçılıkla ilgilendiği, yine milâttan on dört asır önce Ön Asya'­da attan bahseden metinlerin ele geç­mesi, meseleyi çözebilecek deliller sayıl­mamaktadır. Zira Güney Rusya'daki ka­lıntıların belki de bir yabani ata ait ola­bileceği ihtimali, Kafkaslar'da atı ilgi­lendiren eserlerin milâttan önce 1X-VIII. yüzyıllardan kalması, Akkad metinleri­nin ise Orta Asya'ya nîsbetle geç tarih­lerin İzlerini taşıması, Türkler'ce temsil edilen tarihî-sosyolojik gerçekleri de­ğiştirecek sağlamlıkta görülmemekte­dir. Vahşi bir hayvanı ehlîleştirmek için her şeyden önce insanları bu faaliyete zorlayacak belirli şartlara ihtiyaç vardır. Bu şartlara ise ne Avrupa, Hint, Mısır, İran ve İç Asya'da, ne Ural dağları çev­resinde, ne Ön Asya ve Mezopotamya'­da, ne Çin'de, ne de Baykal'ın kuzeyi ve doğusunda rastlanmaktadır. Buna kar­şılık bu şartlara sadece Yukarı Asya boz­kırlarında tesadüf edilmektedir. Adlan geçen kavimlerden bir kısmının köylü, bazılarının göçebe kültüre bağlanmala­rı, yaşadıkları bölgelerin tabii durumu gereğidir. Halbuki Türkler Öz vatanları olan Asya bozkırlarının İklimine uygun bir tarzda hayatlarını sürdürmek zorun­da idiler ki bu da binlerce baş hayvanın güdülmesi, mevsimden mevsime otlak­lara zamanında sevkedilmesi, su başla­rına süratle yetiştirilmesi zaruretini do­ğurmuş ve onları hızlı ve dayanıklı vası­talar teminine itmiştir. İşte atın insana kazandırılması gibi fevkalâde bir mede­nî merhale bu sayede aşılmıştır. O an-

dan itibaren de at Türk'ün ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve gücünden, sü­ratinden, etinden, sütünden, kılından, derisinden faydalandığı, gerek et gerek­se canlı halde bilhassa Çin'e çok değerli ihraç malı olarak satıp büyük iktisadî destek sağladığı, dolayısıyla hemen bü­tün varlığını borçlu olduğu bu hayvanı insan ruhlu, icabında konuşabilecek öl­çüde zeki, savaşlarda binicisi kadar cen-gâver, Gök Tanrı'ya ve atalara sunula­cak en makbul kurban, en muteber he­diye saymıştır.

Eski Türkler'ce gökten indiği kabul edilerek âdeta kutsal (astırılmış olan at, çok kere törenle sahibinin yanına veya hususi mezarlara gömülmüş, bir nevi matem alâmeti olmak üzere veya bini­cisinin savaşta ölümü halinde kabrine konmak için kuyrukları kesilmiştir. Ay­rıca at yarışları, at güreşleri, bozkırların ünlü ilkbahar ve güz bayramlarında ter­tiplenen atlı top oyunları, cirit ve diğer atlı sporlar, sık sık hakanların ve daha sonra Hârizm'de, İran'da, Anadolu'da, Mısır'da sultanların da katıldığı çevgân ve küre oyunları gibi halk tarafından çok sevilen eğlenceler tertiplenmiştir. Türk halk destanı, masal ve menkıbelerinde mühim rol oynayan at, bir nevi askeri manevra taktiğinde yürütülen sürek av­larında bazan ava katılan binlerce kişi­nin vazgeçilmez vasıtası olmuş, bilhas­sa tarihte ilk defa Türk ordusunda ku­rulan [II. bin ortaları) hafif teçhizatlı sü­vari birlikleri eski Çin, İran, Makedon­ya, Roma, Bizans, Avrupa, Moğol askerî kuvvetlerine Örnek teşkil etmiştir. Hal­buki yerleşik veya göçebe diğer toplu-

lukların hiçbirinde sosyal, askerî, eko­nomik ve dinî bakımdan Önemli bir yeri olmayan, yabancı milletlerin faal hayat­larında tamamıyla tesirsiz bir hayvan durumunda kalan at, ancak onların ef-saneleriyle bazı iptidai geleneklerinde görünmüştür.

Bu tarihî olayları dikkate alan bazı kültür tarihçileri gerçeği ifadeden çekin­memişlerdir. Meselâ W. Koppers, atın ehlîleştirilmesini "atlı - çoban" kültürün sahibi olan ilk Türkler'e atfetmek gerek­tiğini ve insanlık tarihinde elde edilen bu başarının diğer kavimlerin gelişme­sinde de çok önemli sonuçlar doğurdu­ğunu, büyük devlet olabilmek için ge­rekli şartların bu sayede belirdiğini ifa­de etmektedir. Öte yandan F. Flor da atın Türkler'in ataları tarafından insan­lık hizmetine sokulduğunu belirtmiş, ta­nınmış Viyanalı din ve kültür tarihçile­rinden W. Schmidt ise Orta Asya'da otu­ran ve çok eski bir zamanda avcılık ha­yatından hayvanları ehlîleştirmeye ge­çen ve ata ilk binen kavmin Türkler ol­duğunu kabul etmiştir. Yine Türkler'in anayurt bölgesi olan Asya bozkırlarını, yeryüzünde mevcut on iki kültür mer­kezinden biri kabul eden etnoiog-tarih-çi O. Menghin, bozkırlı halkın biri kemik kültürü, diğeri besicilik olmak üzere iki safhayı aştıktan sonra üçüncü merhale­de at yetiştirme kültürü ile en yüksek seviyeye ulaştığını söylemiş, aynı zaman­da muharip kimseler olduğunu keşfe­derek "savaşçı-çoban" dediği bu halkın dünyaya medeniyet yayan ocaklardan birinin sahibi bulunduğunu, bundan do­layı da dünya tarihinde çok önemli bir yer tuttuğunu ifade etmiştir.

Bu etnolojik tarihî tesbitler, daha son­raki yıllarda Asya'daki ilmî kazılarda el­de edilen arkeolojik ve antropolojik mal­zeme üzerindeki incelemelerle de des­teklenmiştir. Baykal gölünün batısında Minusinsk'te Afanasyevo mevkiindeki mezarlarda ilk defa at kalıntılarına rast­lanmış (m.ö. 2500-1700 arası), aynı böl­gede Andronovo adlı kültür merkezinde (m.ö. 1700-1200) bol miktarda at iskele­ti görülmüştür ki atlı defin âdetinin Ba-tı'ya İskit sahasına buradan yayıldığı söylenmektedir. Andronovo kültürünü meydana getiren atlı kavim ise Sarı Mo­ğol'dan ve dolikosefal Akdeniz tipi in­sandan tamamen farklı olup brakisefal ve beyaz renkli savaşçı bir topluluk idi. Yapılan tavsiflerden de açıkça tesbit edil­mektedir ki 0. Menghin'in "savaşçı-ço-ban'lar dediği bu halk, bozkır kültürü-

nün sahibi ve yayıcısı olan proto-Türk-ler'den başkası değildi.

Bu açıklamalardan, atın medeniyet hiz­metine verilmesi başarısının Türkler'e ait olduğu anlaşılmaktadır. Buna başka bir delil de Türkler tarafından ilk ter­biye edilen at cinsinin, İndo-Germenci-ler'ce ehlî atın aslı olduğu ileri sürülen ve kalıntılarına Çungarya'da tesadüf edi­len "Mequus Prjewalski"den başka olu­şudur. Kısa, kalın bacaklı, büyük ve öne doğru eğik kafalı, hantal gövdeli, dola­yısıyla savaş yönünden elverişsiz vasıf­lar taşıyan ve daha ziyade yük hayvanı olan bu İç Asya tipine karşılık bozkır cin­si at uzun ince bacaklı, küçük dik başlı, sert tırnaklı binek atıdır ki savaşlarda seri manevralar için' İdeal bir beden ya­pısına sahiptir. Bu sebeple Çinliler, Türk usulünü örnek alarak ıslaha giriştikleri ordularında süvari birlikleri kurarken, Hun atlarının en iyi yetiştirildiği bölge olan Batı Asya'dan "kan terleyen" sıfatı ile tanıtıp "Gök Tanrı atı" (T'ien-ma) di­ye andıkları bozkır atlarını temin etmek için büyük gayretler sarf etmişlerdir.

Attan faydalanabilmek için ihtiyaç du­yulan âletlerden biri, binmeyi kolaylaş­tıran üzengi, öteki de atı istenilen isti­kamete sevketmeyi sağlayan gemdir. Bu iki âletin keşfi ata hâkim olmayı müm­kün kılmıştır. Milâttan önceki tarihlerden beri kullanılması gerektiği kabul edilen ve Avrupa'da Avar Hakanlığı ile yaygın­laştığı bilinen üzenginin kelime olarak Türkçe menşeli olduğu şüphesizdir. Yal­nız Osmanlıca'da görülen ve yabancı bir dilden alındığı söylenen gem kelimesi yerine eski Türkçe'de yular, dizgin, kan­tarma, yükün, tin gibi birçok deyim kul­lanılmıştır. Bunlardan son ikisi metinler­de nadiren geçmekle beraber dizgin ve yular kelimelerinin çok yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Kantarma kelimesi ise kantar şeklinde Macarca'ya da geçmiş­tir.

Türkler atı cinsine, cinsiyetine, yaşı­na, rengine göre çok değişik ve bol sa­yıda deyimlerle anmışlardır. Bu şaşırtı­cı kelime zenginliği arasında en yaygın olanlar at, aygır, kulan, kısrak ve yund-dur. Bu şekiide yalnız Asya Hunlan'nda üç, Göktürk çağında on bir cins at sayıl­mıştır ki Çinceleştirilmiş adların Türkçe asılları bilinmemektedir. Orhun Kitâbe-leri'nden beri bugünkü söylenişi ile ge­çen ve bütün Türk lehçelerinde mevcut olan at kelimesi, bazı Moğolistler tara­fından, zaman ve mâna İtibariyle fark­lı ve çoğu faraziyeye dayanan Moğolca

sözlerden türetilmek istenmiştir. Bu ya­kıştırmalar elbette türlü itirazlara yol açmış ve at kelimesinin, aslı Ana Türk­çe'de bulunması gerekli bir aqta (âqt at) köküne bağlanabileceği (aynı kökten Mo­ğolca'ya: agta) düşünülmüştür. Fakat at deyimini ihtiva eden ilk belgenin milât­tan önce Çin yıllığı Shich'i'de mevcut ol­duğu da söylenebilir. Asya Hunları tara­fından terbiye edilen yabani atlardan biri "K'uai-fi" diye anılmakta ve Çince olmayan bu adın mânası "büyük bir güç ile sıçramaya istekli" olarak açıklanmak­tadır. Buna göre Çince kaynakta zikre­dilen isimde at sözünün ilk şekli belir­mekle beraber, belki de kelimenin ilk he­cesi olan "ku", Türkçe'de "sarışın, kum­ral" mânalarına gelen deyimdir ki bu takdirde bahis konusu adın Türkçe an­lamı "kula veya doru at" olabilecektir. XI. yüzyılda ünlü Türk dilci ve etnograf-yacısı Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânü Lu-gâti't-TÜTk'tç at ile ilgili olarak tesbit et­tiği 180 civarındaki isim, atasözü, tabir vb. yanında, ayrıca, "Kuş kanatın, er atın" (kuş kanadıyla, er atıyla) diyerek belirttiği (I, 34-35), Türk ile atın birbirini tamam­layan iki unsur sayıldığı hususu, IX. as­rın meşhur İslâm müellifi Câhiz tarafın­dan da ifade edilmiştir: "Türk'ün silâhı, hayvanı, koşum takımları ile ilgili her-şeyi yanında bulunur... Öyle at sürer ki onun dışındakiler geride kalır ve Türk hızla koşan at üzerinde dört yana ok atar... Türk atını kendisi terbiye eder, yetiştirir, adını söyleyince atı onu takip eder... Türk'ün ömrünün fazlası atı üze­rinde geçer... Türk hem çoban, hem se­yis, hem cambaz, hem baytar, hem sü­varidir... Hülâsa bir Türk başlı başına bir millettir...".

BİBLİYOGRAFYA:

Orhun Âbideleri (nşr. Muharrem Ergin), İs­tanbul 1970, bk. İndeks; Câhiz, Hilâfet Ordusu­nun Menkıbeleri ue Türklerin Faziletleri (trc. Ramazan Şeşen|, Ankara 1970, s. 66-68; Dfuâ-nü lugati't-Türk, I, 34, 48 vd., 472; II, 199; III, 217, 423; Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, An­kara 1977, III, 423, tür. yer.; 0. Menghin, Die ujeltgeschictliche Rolle der Ural-Altais chen Völker, Budapest 1929, s. 55-229; Gy. Nemeth, A Honfoglao Magyarsag Kiaiakulasa, Buda­pest 1930, s. 37, 141-144; A. Berthelot, L'Asle ancienne centrale et sud-orientale d'apres Pto-lemee, Paris 1930, s. 16, 22; F. Flor, Haustiere und Hirten Kuttur, Viyana 1930; L. Rasonyi, Baszaraba, Budapest 1933, s. 171; a.mlf.. Ta­rihte Türklük, Ankara 1971, s. 3-6; a.mlf., "At ve Arabanın Tarih ve Sosyolojik Ehemmi­yeti", //. Türk Tarih Kongresi Zabıtları (1937), İstanbul 1943, s. 858; W. Schmidt, Rassen und Völker, II, 1946; R. Grousset, L'Empire des Steppes, Paris 1952, s. 22; Bahaeddin Ögel, /s-lamiyelten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962, s. 3-8, 60-66, 68, 128, 196, 389; Nejat Diyarbekirli, Hun Sanatı, İstanbul 1972, s. 28, 29, 38-41 vd.; İbrahim Kafesoğlu, Türk Mitti Kültürü, istanbul 1982, s. 207-213, 269-275, 284-301; W. Eberhard, "Çin Kaynaklarına Gö­re Orta Asya'da At Cinsleri", Ülkü Dergisi, sy. 92, istanbul 1940, s. 161; W. Koppers, "Ci­han Tarihinin Işığında İlk Türklük ve İlk İn-do-Germenlik", TTK Belleten, sy. 20 11941), s. 471; DTCFD, V/3 (1947), s. 346 vd.; J. Deer. "İstep Kültürü", a.e., HI/1-2 (1958), s. 161; N. Egami, "The K'uai-t'i, the T'ao-yü and the T'an-hsi, the Strange domestic animals of the Hsiung-nu", Toyo-Bunko, sy. 15, Tokyo 1951, s. 94 vd., 98, 101; A. Caferoğlu, "Türk Onomastiğinde At Kültü", TM, X (1953), s. 201-211; Ş. Elçin. "Türklerde Atın Armağan Olması", TKA, I (1964); A. İnan, "Altay Dağla­rında Bulunan Eski Türk Mezarları", Maka­leler ue İncelemeler, Ankara 1968; J. Ruska, "Feres", İA, IV, 555; F. Virt, "Faraş", El2 (İng.), II, 784-787; a.mlf., "Khayl", El2 (İng.), IV, 1143-

1146. r-t .

nl İbrahim Kafesoğlu

İslâmî Devir. Medeniyet tarihinde önem­li bir yeri olan atın İslâm dünyasında da bu mevkiini devam ettirdiği görülmek­tedir. İslâmiyet'in İspanya'dan Hindis­tan'a kadar yayılmasında, Anadolu'nun fethinde, Büyük Selçuklu ve Osmanlı dev­letlerinin kurulmasında atlı birliklerin büyük rolü olmuştur.

İslâm'ın ilk devirlerinde Arabistan'da attan çok az ölçüde faydalanılmıştır. "Ki-tâbü'l-hayl" türü eserlerden öğrenildiği­ne göre Araplar arasında ata sahip ol­mak bir üstünlük ve zenginlik alâmeti idi. Bu bakımdan Necid bölgesinde at cinsleri ıslah edilmekte ve ticareti yapıl­maktaydı. Atların ıslah edildiği en es­ki ve en meşhur yer Hima Der'iyye de­nilen yerdi. İslâmiyet'te ata verilen önem Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan atla ilgili âyet­lerden de anlaşılmaktadır. Meselâ Âdi-yât sûresinin 1-6. âyetlerinde, "Andol-sun o harıl harıl koşan atlara, o -tırnak­larıyla- çakarak ateş çıkaranlara, sabah­leyin baskın yapanlara, tozu dumana ka­tanlara, bununla bir topluluğun tâ orta­sına girenlere ki, muhakkak insan rab-bine karşı çok nankördür" buyurulmak-ta, aynı şekilde Enfâl sûresinin 60. âye­tinde de, "Siz de onlara (düşmanlara) kar­şı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve -cihad için- bağlanıp beslenen atlar ha­zırlayın ki bununla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği diğer­lerini korkutasınız" denilmektedir. Öte yandan Hz. Peygamber İslâm'ın yayılıp yerleşmesinde atın önemini takdir ede­rek bu husustaki çalışmaları teşvik et­miştir. Nitekim, "Kıyamete kadar atla­rın alnında hayır vardır" (Buhârî, "Menâ-kıb", 28); "Allah yolunda samimi niyetle cihad için bir at yetiştirene bir şehid se­vabı verilir" (İbnü'l-Kelbî, s. 10); "Bere­ket atların alınlarındadır" (Nesâî, "Hayl", 6) sözleriyle at yetiştirmenin ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir. Buna bağ­lı olarak kendisi de birçok ata sahip ol­muştur ki rivayete göre bunların sayısı on dokuzdur. Bununla beraber ilk devir savaşlarında, çeşitli kaynaklarda müba­lağalı rakamlar verilmesine rağmen at­lı asker sayısının fazla olmadığı görül­mektedir. Meselâ kaynaklarda Bedir Sa-vaşı'nda atlı müslümanlardan bahsedil-memekte, buna karşılık Mekkeliler'in 100 atanın bulunduğu bildirilmektedir. An­cak daha sonraki dönemde İslâm müca-hidleri attan büyük ölçüde faydalandı­lar ve fetihleri bu sayede gerçekleştir­diler. Bu devirde bir yaya askere 1000

dirhem atiyye* verilirken süvariye bu­nun iki katının ödenmesi, atlı askere ve­rilen önemi göstermektedir. İslâm pren­siplerine intibak ettikten sonra atlı be­devilerin fetihlerde önemli rolleri olduğu görülmektedir. İslâm atlı kuvvetleri için­de keşif ve baskın yapan, bağımsız ha­reket ederek düşman topraklarına akın­lar düzenleyen, fethedilen yerin asayi­şini sağlayan, huzursuzlukları ortadan kaldıran atlı birlikler teşkii edilmişti. Bu silâhlı birlikler ketibe, talîa, seriyye, ce-rîde, rabıta ve mücerrede gibi adlarla anılmaktaydı. Dört halife döneminde, özellikle Hz. Ömer devrinde İslâm süva­ri birliklerinin geliştirilmesi hususunda çalışmalar yapıldı. Büyük merkezlerde bulunan kışlaların her birinde 4000 at kapasiteli ahırlar inşa edildi. Sağrıları­na, "Allah yoluna vakfedilmiştir" dam­gası basılan atların sayısının 40.000 ci­varında olduğu nakledilmektedir. Özel­likle Medine yakınında bulunan Rebeze ve Naki' gibi büyük meralar atlar için ayrıldı. Otlakların teftişi ve at yetiştir­me çalışmalarını yürütmek üzere, bu konuda bilgi sahibi olan Selmân b. Re-bîa el-Bâhilî Hz. Ömer tarafından gö­revlendirildi. Emevî halifeleri de bu te­şebbüsü hızlandırarak devam ettirdiler. Hicaz'da, daha sonra Suriye ve Irak'ta at ıslah sahaları açıldı. Burada Türkmen atlarıyla da kaynaşma sağlanarak "Arap atı" adı verilen cins atlar yetiştirildi. Ku­zey Afrika'nın fethinde at birinci planda rol oynadı. Ata verilen önem Abbasîler zamanında da devam etti. Abbasîler İran ve Orta Asya'nın zengin at kaynaklarına sahip oldular. Bu sebeple Hicaz ve Ne-cid'deki ıslah bölgeleri önemini kaybet­ti. Abbasîler ve onlardan ayrılan devlet­ler kendi askerî birlikleri içinde Türk-


Yüklə 1,11 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   25




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin