ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK Ütopyada hep bunlari yaşadik; onlarsiz yaşam olamayacağini saniyorduk. GİTTİK, yaşadik, DÖNDÜK. Ama biz unutmadik. Ne göRDÜkleriMİZİ, ne de biZE yaşattirilmak istenilenleri; unutmayacağIZ



Yüklə 1.79 Mb.
səhifə4/31
tarix16.08.2018
ölçüsü1.79 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31

- "Ne yapabiliriz? Öldürelim mi?.."

- "Hayır heval! Onlara de ki; eğer ki burada kalırsanız, Türk askeri operasyona çıktığında her dördünü de vuracak, öldürecek!.."

Resul, ciddi bir tavır ile söylediklerimi aynen tercüme etti. Buna rağmen ikna olmadılar. Resul'ün dediğine göre; bizim gerilla olmadığımızı, devletin yol kesen, adam öldürüp PKK'nın üzerine atan kontrgerillan olduğumuzu sanıyorlardı.

Turistlerin bu tavrı benî çılgına çevirdi. Her türlü iyi niyetimizi suistimal ediyorlardı. Bir an için onları hem yürütecek, hem de PKK'h olduğumuza inandıracak çılgınca bir fikir geldi aklıma. Fazla yüksek olmayan, fakat karakola tam cephe olan sırta doğru tırmanmaya başladım. Kimse ne olduğunu anlayamadan karşı tarafta ışıklan yanan karakolu hizaladım. Omzumdaki keleşimi indirdim. İzli mermilerin bulunduğu şarjörümü çıkardım, silahıma taktım. Karakola doğru birkaç el ateş ettim. Keleşin, bulunduğum mesafeden hedefini vurması mümkün değildi. Zaten, önemli olan, görüntümüzün alınmasıydı. Aradan yarım dakika dahi geçmedi. Benim keleş mermime karşılık olarak koca devletin, koca top mermileri üzerimize yağmaya başladı. Hemen akabinde uçak savarlar çalıştı. Bir anda top ve silah sesleri duyan turistlerin titreyen bacakları hareketleniverdi ve bizimle yürümeye, sırtı tırmanmaya başladılar.

Nihayetinde korkutarak da olsa bu baş belası turistleri yürütmeyi başarmıştık.

Yol kesme eylemi basit, başarılı, zayiat vermeden sonuçlanmıştı. Elimizdeki altı rehine ile geri çekilmeye başladık. Manevra esnasında oldukça ağır yürüyen turistler kendileriyle birlikte bizleri de yavaşlatıyorlardı. Bellerinde Özel çantaları vardı. Belki bir çayırda otururuz düşüncesiyle yanlarına panço dahi almışlardı.

Ahh, bir görmek vardı ki onları!

Yürürlerken, bazen ayaklan taşlara takılıyor, yere düşüyor, bacaklarında sıyrıklar oluşuyordu. Kimi dayanamıyor. Bazen duruyor, sanki özgürlük vadisindeymiş gibi, el hareketleri ile; ben gelmem, siz gidin, dercesine oturuyor, fakat bizim durmadığımızı görünce, karanlık ve ıssız dağların verdiği korkuyla tekrar kalkıp ardımızdan tabana kuvvet koşuşturuyorlardı. Kimi ise, hem yürüyor, hem de kendi kendine söyleniyordu. Kim bilebilir ki, belki kendine, belki de bize sövüyorlardı. Bense hallerine gülmekten başka bir şey yapamıyordum.

Hele o, polis ile askere ne demeli... Zavallı garipler, onlar da düşmüşlerdi gafilce bizim ellerimize. Ellerinden bir şey gelmiyordu ki. Kendilerince kurtulma ümidi ile büyük bir haklılıkla yağ çekiyorlardı. Bizim duyacağımız şekilde konuşuyor, fakat duymamızı istemiyorlarmış gibi görünüp, aralarında fısılda ş an asker ile polis; bunlar ne büyük kahraman! Biz böyle bilmiyorduk. Bu kadar zor bir ortamda böyle bir mücadeleyi vermek büyük bir inancın ve haklılığın eseri olmalı. Bıraksalar görevlerimizden ayrılırız!!! gibisinden laflar ediyorlardı.

İşin ilginç tarafı bir ara sohbeti fazlaca derinleştirenlerden asker olanı;



- "Bırakılırsa gitmeyelim. Tamam mı?" deyince, bu fikir, polise göre, dozu biraz fazla kaçmış bir laf olmuştu ki;

- 'Yok, öyle değil. Baksana şu cesarete. Biz bu kadar cesaretli değiliz. On fırın ekmeği yesek, gene onlar gibi olamayız. Eğer ki bizi gönderirlerse söz, ne istiyorlarsa yaparız." dedi.

Ertesi gün, polis ile askeri turistlerden ayırdık. Turistler, ihtiyaçları daha rahat görülebîlsin diye köylere yakın bir noktada tutuldular. Polis ve asker, devletin silahlı elemanları olduklarından ve sözde Kürdistan'ın işgal altında tutulmasında iştirakçi konumda bulunduklarından soruşturmaya tabii tutulacaklardı. Bu işledikleri suçun gereği öncelikle güvenliğe alınacak, soruşturmanın selâmeti açısından tecrübeli elemanlar tarafından devamlı göz hapsinde tutulacak, kendilerine eğer ki verilirse sadece yemek ve diğer zaruri ihtiyaçları giderilecekti, gözleri devamlı bir bez parçasıyla hiçbir yeri göremeyecek şekilde kapalı, elleri ise sağlam bir ip ile bağlı tutulacaktı.

Genelde esir alınan veya kaçırılan sözde karşıt gücün uzantılarına, güvenlik soruşturmasında bulundukları sürece, işkence ve psikolojik baskı uygulanırdı. Rehin alınan kişiye, devlet ile olan bağlan sorulurdu. Eğer ki imkan bulunursa, özel bir çaba ile bu kişi veya kişilerin ailevi yaşantıları dahi gözetim altına alınırdı. Sonuçta, istenilen elde edildikten sonra inisiyatif, bulunulan grubun sorumlusuna kalırdı. O, isterse birtakım bahaneler ileri sürerek alıkonulan kişiyi serbest bırakabilir veya işi bitmiştir, bundan sonraki süreçte zararlı olabilir, kanısı ile Ölüm karan alabilirdi. Bu tür olayların son halkası, genelde hep infaz karan ile sonuçlanmıştır. Birtakım istisnalar da olmuştur doğal olarak. Sorgulananlar ve neticede serbest bırakılanlar da vardı. Ancak, belirtildiği üzere, bunlar sadece birer istisnai hükümlerdi. Buradaki amaç ise, serbest bırakılmalarına karşılık örgütün propagandasını ve lehte etkinliğini arttırmaktı. Yani kapı, yine menfaate yönelik aralanıyordu.

Bu vesileyle, zaten Avrupa ile güçlü bağlar hedefleyen PKK, kendisini insancıllıkla daha başka nasıl ifade edebilir-diki? Bazen ölüm kararları devletin lehine olabileceğinden örgüt, bu kısmı uygulamaktan sakınabiliyordu. Yoksa, PKK'nın tüzüğü gereği ana kural, düşman olan ve karşıt güçte silah kullanan kimselerin ölümle cezalandırılmaları üzerine kuruluydu.

Nitekim sivilleri, hatta kundaktaki bebeleri dahi öldürmekten kaçınmayan bir zihniyetin perde arkasında, zorla alıkonulan asker veya polislerin serbest bırakılmasının ardından büyük bir felaket ve art niyet aramamak mümkün değildi.

Bu konular ürkütücü bir olayı daha aklıma getiriyor sürekli.

Bir seferinde, devletin güvenlik kuvvetleri ile operasyonel türü icraata girişen bir askeri birliği pusuya düşüren örgüt militanları, bir rütbeliyi alıkoymuş. Bu rütbeli günlerce işkence görmüş. Uzun süren soruşturmanın ardından hakkında ölüm karan verilmiş... Mezarı dahi kendisine kazdırılmış... Mezarını kendisi kazan rütbelinin can vermesi de feci olmuş. Rütbelinin ölümü, doğrusu, olur olur da bu kadarı da olmaz dedirten türden vuku bulmuştur. Anlatımı hoş değil ama; başkaca da PKK'yı tarif imkanımız bulunmuyor maalesef.

Rütbeli bir mağaraya götürülmüş, gözleri bir bez parçasıyla bağlatılmış, ayaklan da... Çığlık atmasın diye bîr bez parçası da ağzına geçirilmiş. Ve bu rütbeli, tüm bu olaylar yaşandığında cırılçıplakmış. Zaten vücudunun her yeri, üzerine eritilen naylonun etkisiyle yeterince tahribat görmüş. Altında bir şişe bulunmaktaymış. Üzerine oturtulmuş... İnanılması güç ama, rütbeli kendisine uygulanan bu işkenceye daha fazla dayanamamış. Kan kaybından çok kısa süre sonra hayatını kaybetmiş...

Evet, gerçekten inşaların içini ürperten ve beşeriyetle ilgisi olmayan bir vakaydı bu trajedi. PKK'yı hümanizm tanımlamasıyla kamufle etme gayretine giren Akın Birdal'a da aynı zaman da atfolunur bu vak'a.

Turistler yanımızda kaldıkları müddetçe bizden özel ilgi görüyorlardı. Bütün ihtiyaçları karşılanıyordu.

Zira, her halükarda serbest bırakılacaklardı. Amacımız; bunlar vasıtasıyla Avrupa'nın gündemini meşgul etmek ve kendimizden sürekli söz ettirmekti. Bunu da başarmıştık. Yerli ve yabancı basın bu eylemi yazıp çiziyordu. Dağlardan dinleyebildiğimiz BBC ve Amerika'nın Sesi Radyosu gibi, Türkçe haber bültenlerinde de sürekli bu eylemlerden söz ediliyordu.

Yoğunlaşan bu tür haberler vatandaşlarım rehin veren Fransa'yı oldukça rahatsız etmişti. Bu ülkenin yönetici organları derhal harekete geçti; diplomatik girişimlerde bulundu. Türkiye'den vatandaşlarının sağ salim kurtarılmasını istedi. Hatta, bunun için Fransa'nın, Türkiye'ye gizli nota verdiği dahi söylendi. Ancak, Türk Devleti her zamanki gibi, gereği mutlak yapılacaktır, vatandaşlarınızın örgütün elinden kurtarılması için her türlü çaba sarf edilecektir sözünü vermesine rağmen Fransız hükümeti, bu şekilde sonuç alamayacağını anlamış olsa gerek ki, bu kez bir öneri verilmesi ile, PKK'nın değer verdiği dernekler ile bağlantı kurdu.

Bu sırada devreye Akın Birdal girdi.

Biz ise, sesimizi kesmiş, herhangi bir Avrupa devletinin bizimle muhatap olmasını bekliyorduk.

Fransa devletinin girişimleri ve Akın Birdal'ın aktif pozisyonu bizi sonuca doğru götürüyordu. Keza, muhatap kazanılması aynı zamanda bizim de muhatap alındığımıza işaret sayılırdı.

Akın Birdal devreye girmişti. Bekleyerek zaman kaybetmedi; bizimle hemen irtibata geçti. Kendisini temsilen iki kişiyi bizimle görüşmesi için görevlendirdi. Milislerimiz randevu yerlerini ve günlerini takip ediyorlardı. Her şey tamamlandıktan sonra buluşma, Çorsin köyünün yakınlarında gerçekleşti.

Çorsin, Tatvan'a bağlı, Van Gölü sahiline yakın bir köy olup; adı Ermeni döneminden kalmadır. Bu köy, zamanında PKK'ya çok yönlü destek vermişti. Köylünün tamamı okuma yazma biliyordu. Diğer köylere nazaran PKK'yı ideolojik bağlamda destekleyen ve bu örgütün stratejisini ve sözde parti önderliğinin çözümlemelerini yakından takip eden bir çizgide bulunuyorlardı. Kısacası bizden daha militanlaşmışlardı.

Ben, örgüt militanlarından Behrem, Serhat ve Revşan ile buluşma noktasına gittik. Aracılar Akın Birdal adına geldiklerini ifade ettiklerinden bizden oldukça ilgi gördüler. Beraber çay demledik. İki saati aşkın sohbet ettik. Birinin adı, gerçek miydi bilemiyorum ama, hatırladığım kadarı ile Kıyas ya da Kaya gibi bir şey olsa gerekti. Sohbet esnasında bize rehinelerin durumunu sordular. Avrupa'nın, özellikle de Fransa'nın vatandaşlarım serbest bırakmamız için kendilerine baskı yaptıklarını ve ağabey dedikleri Akın Birdal'ın bizimle olan samimiyetine istinaden yanımıza kadar geldiklerini belirttiler.

Aracılarla buluşmadan evvel Behrem, eyalet sorumlusu Ebubekir ile durum değerlendirmesi yapmış ve Ebubekir de Apo'dan aldığı talimatı aynen Behrem'e ileterek, gelişmeleri takip etmesini istemiş... Buna göre; turistlerin bırakılmasına karşılık Fransa'dan örgüt ile belli mutabakatlara varması, bu ülkede rahatça siyasi faaliyetler sürdürülmesine izin vermesi, Türkiye'ye baskılar, hatta askeri ambargolar uygulaması gibi talepleri yerine getirmesi isteniyordu. Bu, Avrupa'ya sağlam adımlarla açılımın bir gereği olarak görülmüştü. Nihayetinde tüm bunlar aracılara da anlatıldı. Aracılar tarafından mantıklı bir talep diye nitelendirildi bunlar. Onlar da zaten, Fransa'nın vatandaşlarını kurtarmak için her türlü fedakarlığı yapacağım belirtiyorlardı.

Birinci elden bir kez daha teyit almak gerekiyordu. Bu mercide Akın Bir dal bulunuyordu.

Behrem, bu durumu Akın Birdal ile bire bir konuşmak sureti ile sonuçlandırmak istediğim belirtti. Bu talep, aracılar tarafından da uygun karşılandı. Yalnız, durumu içlerinden biri kavrayamamış olsa gerek ki;

- 'Yüz yüze mi?" dedi.

Behrem:


- "Hayır, telefonla... Şu an bizim yetkili görüştürmek anlamında olanağımız kısıtlı."

Hava kararıncaya dek beraber bulunduğumuz elçiler ile, akşam saatlerinde Çorsin köyüne girdik. Burada çok güvenilir bir milisimizin evinde bir şeyler atıştırdık; karnımızı doyurduk. Ardından, 15 dakika uzaklıkta bulunan başka bir köye geçtik.

Bu köyün eski adı, Avetağ idi.

Çorsin köyünden Avetağ köyüne geçişimizin asıl nedeni, Çorsin'in devlet tarafından bilinen, PKK sempatizanı bir köy olmasından kaynaklanıyordu. Avetağ ise, bu anlamda pek dikkat çekmemişti. Kısacası bir güvenlik nedeni vardı ortada. Avetağ'da telefon olanağı da bulunuyordu. Aracılarla birlikte altı kişi bu köye girdik. Beraber güvenilir milislerimizden birinin evine girerek oturduk, soluklandık. Burada da çay demlendi; kısa bir sohbet kuruldu. Akabinde aracılardan biri Behrem'e yaklaşarak;



- "Heval, daha fazla geç olmadan Akın Ağabeyi arayalım mı?" diye sordu.

Behrem:


- "Olabilir, buyrunr dedi.

Aracı, telefonun başına oturdu; telefon etti:



- "Akın ağabey orada mı?" diye, birine telefonda sordu. Birdal'ı telefona çağırdı. Birdal, çıkınca karşısına lafı uzatmadı:

- "Abi, arkadaşlarlayız. Güvenilir bir yerde bulunuyoruz."

Dedi.


Aslında bu köy de, fazla göze batmamış olmasına karşın, pek güvenli değildir. Çorsin köyündense burayı daha emin bulmuştuk. Yoksa burası da karakollara yakınlığı sebebi ile, üstelik zırhlı araçların 15-20 dakikada sokulabileceği kritik bir konuma sahipti. Buna imkan vermemek için, köydeki milislerimize güvenliğimiz sağlatmayı da ihmal etmemiştik.

O dönem yardımcısı olduğum Behrem Türkçe bilmİ3'or-du. Akın Birdal da tahminimce Kürtçe'yi bilmediğinden -en azından ben böyle biliyordum- telefon görüşmesini ben yaptım:



- "Alo, Akın Bey..."

Akın Birdal.



- "Heval, devrimci selamlar."

Gülümsedim:



- "Devrimci selamlar."

Aynı karşılığı verdiğim esnada, Birdal'm hafızası bayağı güçlü olsa gerek ki, beni ses tonumdan tanıdı. Kendisiyle daha önceden de görüşmüştüm. Kod adımı dahi unutmamıştı.



- "Sen misin Redür?"

Dedi.


- "Evet, benim."

Muhabbeti telefonda biraz daha koyulaştırdık. Konuşmamızı farklı bir çerçevede idame ettirirken, Akın Birdal sadede geldi. Konuyu turistlere çekti. Onların sağlığım sordu. Her sorusuna olumlu ve mutedil mesajlarla yanıt veriyordum. Akın Birdal, Avrupa'nın, genel anlamda açıkça olmasa da bize destek verdiğini, muvaffak olmamız için bu desteğe mutlak ihtiyaç olduğunu ve bunun böyle devam etmesinin de ancak turistlerin serbest bırakılmasıyla mümkün olacağını belirtti. Bu görüşe katıldığımı beyan ettim. Ancak bunun, sadece bizim irademizle gerçekleşemeyeceğini, parti önderliğim de aramalarını söyledim. Akın Birdal, bunu olumlu karşıladığını ifade etti.

Bana;

- "Önderliği de arayacağım," dedi.

Fakat Birdal, kamuoyu tepkisine rağmen dile getirmek durumunda olduğu başka bir ayrıntıyı unuttu. Bu yakalanan biri asker, biri polis iki rehine ile ilgili idi.

Dayanamadım. Sordum.

- "Elimizde bir polis, bir de asker var. Onları ne yapalım sizce?"

Birdal, gayet sakin davrandı. Fazla bir tepki göstermedi. İstese, onlar için de bîr mazeret bulabilirdi. Bunu yapmadı. Aksine oldukça ilginç, bir o kadar da düşündürücü bir yanıt verdi:



- "Ha, evet onlar da vardı."

Güldü... Alaycı bir ifade ile de devam etti:



- "Onları da size bırakıyorum. Siz bizimkileri bırakın da..."

Görüşme sonuçlandıktan sonra aracılarla bir süre daha köyde kaldık. Gece geç saatlerde vedalaşarak ayrıldık.

Aracılar köyde sabahlayacaklardı.

Bir gün sonra Apo, bizimle telsiz irtibatı kurdu. Turistleri serbest bırakmamızı istedi.

Bu talimatın akabinde turistler serbest bırakılarak azat edildiler.

Öyle zannediyorum ki, Fransa'dan istenilen talepler de yerine getirilmişti. Çünkü, o sürecin ardından Fransa'ya deneyimli bir çok eleman gönderildi. Temsilcilikler açıldı.

Turistler bırakıldıktan sonra, polis ve askeri bizzat ben sorguladım. Pek bilgileri yoktu. Kendilerinden verim alamadık.

O güne kadar birey olarak zulme ve işkenceye karşı durdum. Bir çok insanı sorgulamış olmama karşın, ne kadar büyük hedef olurlarsa olsunlar kimseye savunmasızken kötü muamelede bulunmadım. Nitekim rehin alınan asker ve polise de dokunulmamasını arkadaşlarıma telkin ettim. Baskı, sadece psikolojik anlamda yapılıyordu.

Gönlüm, o dönem havasını telaffuz ettiğim ortamda bile asker ve polisin öldürülmesine razı olmadı.

Ne yalan söyleyeyim bazen, yapmacık da olsa, pek sempatik oluyorlardı.

Örgütte iken, gaddar olduğum rivayet edilirdi hep. Ancak, daha önceleri olduğu gibi, bunlara da bakınca, beni kendilerine çeken bir sıcaklık hissediyordum. Yoksa, zulmün odağında hümanist bir kişiliğe mi sürükleniyordum.

Her neyse, kararımı verdim! Onların da, turistlere yaptığımız gibi, azat edilmelerini sağlayacaktım.

Merkezi yetkiliye Bölük Komutanı Behrem aracılığı ile, bunların öldürülmelerinin bize fayda sağlamayacağını, serbest bırakılmaları halinde propaganda malzemesi olarak kullanılabileceklerini ve bunun yarar sağlayacağını mesaj geçtim. Bu fikrim kabul gördü.

Böylelikle onları da azat ettik.

Akın Birdal, yalnız bu tür aktivitelerle kendisini sınırlı tutmadı. PKK lehine Avrupa'da olduğu gibi, Türkiye sınırları içerisinde de kamuoyu oluşturmakta gayet başarılı oldu. Devleti kötülemek maksadı ile seminerler, toplantılar organize etti ve icraatçı vasfıyla buralara bizzat iştirak etmekten kaçınmadı.

PKK arşivinde, 1994 olarak tespit edilen yılın Nisan ayında Akın Birdal'ın bir yardım kampanyası başlattığı ve bu tarih itibarı ile iki milyar Türk lirası örgüte yardım sağladığı da açığa kavuşmuştur.

Öyle ki, Akın Birdal, tüm bu çalışmalarının akabinde tasvip edilmesi zor da olsa, ülkesini gerçek anlamda sevdiklerini iddia edenler tarafından vurularak koltuğa mahkûm edildi.

Akın Birdal'a yapılan silahlı saldırıyı suçu her ne olursa olsun, tavsip etmek mümkün değildir. Kardeşimiz Cengiz Ersever'in de bu gerçek ışığında yapılandan hoşnut olmadığını tahmin ettiğimi; ettiğimizi belirtmekte yarar vardır.

Aslında ihanet çizgisinde yürüyenlerin, serbestçe sokaklarda gezinmesi onlann başarıları değildi. Bu, yanlışa yanlış eklemenin doğurduğu bir sonuçtu.

Bu gerçeği, bîr önceki konumuzda ele alınan Doğu Perin-çek ve hatta diğerleri ile de ilişkilendirmemiz mümkündür.

Bunlar, PKK'ya maddi ve manevi anlamda pek çok yarar sağlamışlardı. Bu temel üzerine kurulu siyasi faaliyet inşa etmişlerdi. Her ne kadar inkar yoluna gitseler de geçmiş süreçlerde PKK ile Avrupa arasında önemli bir köprü olmuşlardı. Bugünkü dış mihrakların PKK'ya desteğinin tohumunu onlar ekmişlerdi. Yunanistan'ın, İtalya'nın Öcalan yakalanıncaya ve hatta yakalandıktan sonrasına değin takındığı tavırlar, tohumu içten atılan, meyvesi dışarıdan alınan durumların basit bir neticesi idi.

CIA müptelası Perinçek, sözde insan haklan savunucusu Akın Birdal, eski komünist Fetullah Erbaş gibi kimseler ayrı kulvarlarda görülüyor olsalar dahi aynı zincirin halkaları olmuşlardır; bu halkadan kopmak da ellerinde değildir.

Yani, demek oluyor ki, dikkatleri topyakün dışarı endekslemek ve PKK’nın gücünü orada aramak gülünçtü. PKK’nın varlığı ve bir giz olarak şekillendirilen gücü, aslında devletinin ekmeğini yiyip, suyunu yudumlayan kimse

Dikkat edilirse, PKK. Süreç içerisinde gücünü yitirmeye başladığı zaman hep birileri tarafından diri gösterilmeye çalışıldı.

Yine böyle bir oluşum içerisine girilmişken, zamanın RP (Refah Partisi) Milletvekili Fetullah Erbaş ile İHD eski başkanlarından Akın Birdal, PKK'nın elindeki esir askerleri kurtarma bahanesi ile örgütün ayağına kadar gitmekten, onlarla protokol imzalamaktan dahi çekinmemişlerdi. Bırakınız çekinmeyi, belki de düzenli bir ordu havası ile ilk kez hem de Türk televizyonları aracılığıyla PKK'nın tüm dünyaya porpagandasını yaymasına yardımcı da olmuşlardı. Bu ziyaret esnasında militanlar bir kahraman gibi lanse edilmiş ve koca Türk Devleti PKK'nın siyasi tezgahına düşürülmüştü.

Bir Yunan milletvekilini Apo'yu ziyaret etmekle suçlayan Türk yönetimi, kendi siyasetçisini kınamaktan bile aciz kaldı. Hem de bu politikacı, PKK bayrağı altında Türk düşmanları ile akit yaparken sırıtır vaziyette görüntülenmekten dahi rahatsızlık duymamıştı.

Bu nasıl komediydi böyle!

* * *


YEDİNCİ BÖLÜM

Umutların umutsuzluğa dönüştüğü, güllerin solduğu, gençliğin yok olup yozlaştığı, kardeşin kardeşi öldürttüğü Türkiye gerçeği içerisinde yitirilmek istenmeyen mî, yoksa bitirilemeyen mi bir Örgütle karşı karşıya kalınmıştı?

Maalesef çıkar ve menfaatler doğrultusunda yönlendirilen ihanetler topluluğu oluşturulmuştu, Türkiye'de... İhanetlerin yaşandığı ve kuşkusuz yaşatılmaya devam edileceği bir ülke olmuştu burası.

Türkiye, bir ucundan bakıldığında her an bölünebilecek bir yapı görünümü vermektedir. Lakin diğer uçtan bakıldığında her şey toz pembe gibi geliyordu insana.

Buna siyasal literatürde kozmopolitizm deniyormuş...

Sözde yapıcılık ve yıkıcılık aynı anda oluşum evresi geçirmekteymiş...

Kim yapacak veya kim yıkacak?

Asıl mühim olan sual budur! Fakat bu suali soran çıkmayacağı gibi, soran çıksa da, sorunun muhatabı bulunamayacaktır. Sözler ve icraatlar vardı var olmasına da, bunlar aynen PKK'da olduğu gibi, hiçbir dönem bütünleştirilememişti. Sözler aynı, icraatlar ise bir başka olmuştu. Yani teorinin pratikte hayat bulması teinin edilememişti. Doğal olarak bu da, ihanetlerin başlangıç noktasını teşkil eden ana hususların başını çekmişti.

PKK'da denildiği gibi, ihanetin şekli ve şemali ne olursa olsun sonuç daima yıkıcılıktı. Bu sebeple, bu dizaynın takipçisi ve esiri olan kişiler tek kelime ile ihanetçilerdi,

İhanetçi, ihanet edenlere deniliyordu. Yani sırtım kendisine dayayanları hançerleyen, dostunu çıkar söz konusu olduğunda düşman gibi görmeyi başaran, ekmeğini yediği yere sahiplenmeyen ve emanete kötü gözle bakan güvenilmez kimselerdi bunlar.

Esasen konumuz, içe kapanmış duyguların tekrardan harekete geçirilmesi değildir. Daha ziyade terörizmi ısrarla ayakta tutan, yaşatan, faal kılan, aynı zamanda umutlan umutsuzluğa, yeni neslin geleceğini de kör bir kuyuya gömen ihanetçilerin cinayet şebekeleri ile ilişkilerini ve doğal olarak terörün neden bitmediğini, bitirilemeyeceğini deşifre etmektir. Bunlardan kimi ya bir siyasetçi, ya bir dernekçi, ya bir işadamı, ya bir sanatçıdır. Devlet ekmek vermiştir, su vermiştir, para vermiştir onlara. Onlar da bunları, bölücü odaklarla paylaşmışlardır.

Peki niçin?

Sindirilmiş, her yönü ile geri bırakılmış bir toplum oluşturulması ve devlet bütünlüsünün bozulması için, elbette ki.

Kuşkusuz ilk değildir bunlar. Muhakkaktır ki son da olmayacaktır.

Doğu Perinçek'in, ailesine el kaldırmaktan sakınmadığı, kariyeri iyi olan bir babanın güzelim hayallerini kabusa dönüştürdüğü rivayet edilmiştir hep. Hakikatte de binlerce vatan evladının kaderim ihanet çizgisi ile denkleştiren bir şahsiyet olduğunu ifade etmek mümkündür.

İhanet sahnesinde sadece Perinçek mi vardı ki? Eski bir militan olarak kimlerin adını duymadım ki!..

İHD Başkanı Akın Birdal'ın mı, milletvekili Fethullah Erbaş'ın mı, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın mı, işadamı Halis Toprak'ın mı, sanatçı İbrahim Tatlıses'in mi, hangisinin adını ansam acaba?

Bunlar bilinenler ve hakkında yasal işlem başlatılmayanlar!

Peki, ya bilinmeyenler?

Adı yukarıda yazılı bulunan şahsiyetler trilyonlar değerinde menfaat sağladılar örgüte.

Hiç birine dokunulmadı bile!!!

Ama ölmemek, huzurlu yaşamak uğruna bir lokma ekmeğini paylaşmak durumunda kalanlar için ölüm fermanı çıkartmak kolaydı bu ülkede.

Bunun için de; Türkiye'de fakir olmamak gerekiyordu, ezilmemek adına.

Eee, bu ülkede emeğin gücüyle de zengin olunamazdı ki! Evvel Allah bunun da çaresi bulunurdu.

Büyük vuran hırsızlardan, inandırıcı olan yalancılardan olmak gerekiyordu; veya, ya topçu, ya popçu, ya da sibopçu olunmalıydı.

Şayet bunda da dikiş tutturulamıyorsa bu demekti ki, siz kimliğinizde T.C. mührü var diye kendinizi vatandaş zanneden bir zavallıydınız!



Ey halkım!

Şimdi de ben sormak istiyorum:

Peki, bizim suçumuz neydi?

Bunlar terörizmi destekler ve terör oluşturanı himaye ederlerken devletin Cumhurbaşkanı ile, Başbakanı ile görüşebiliyor idi iseler, böyle bir ortamda evlatlarınızın katillerini dağlarda aramanıza ne gerek vardı ki?

Açık yüreklilikle belirtiyorum ki;

Dağlardaki gençlerin günahı, bunların binde biri kadar dahi yoktu.

1998 yılının Temmuz ayında ele geçirdiğim PKK'nın 6. Kongresi'ne hitaben ERNK'nin yazdığı genel faaliyet raporunda da tüm bu isimler teyit edilmişti. Bu raporda inanılması güç bir para akışından söz ediliyordu. Öyle ki; örgütün dağ kadrosuna gönderilen malzemeler bile kalem başı ele alınıyordu. Toplanan paralar ise, ancak mark ve dolar bazında değerlendirmeye tabi tutuluyordu.

Değinilen önemli konulardan biri de AMİT (ARGK'ye Mensup İntihar Timleri) konusuydu. AMÎT'in işlevi ve çalışmaları birer ibret vesikası olarak karşımızda duruyordu. Bir insanın örgütsel amaç için nasıl da körü körüne ölüme gittiği sade bir dille anlatılıyordu.

Rapora göre;

Bayan ve erkek katılımlardan bu göreve müsait olanlar ERNK tarafından tespit edilerek, önce kırsala gönderilmekteydiler. Kırsalda belirli testlere tabi tutulmaktaydılar. Her ne kadar iyi bir militan olma gayretine girseler dahi yapacakları iş belli olduğundan sürekli aşağılanırlar ve bir işe yaramadıkları söylenerek rencide edilirlerdi. Bu davranışlar bilinçliydi. Amaca ulaşana dek bu baskı kıskacı uygulamalı bir şekilde devam ederdi. Yapılan baskılar bir müddet sonra hedef alınan kişi veya kişileri bulanıma sürüklerdi. Bunlar bir şey yapamadıklarını, örgüt için yaramaz bir konuda olduklarını sanırlardı. Zaman olur bıkkınlık, bazen de pişmanlık duyarlardı.

İşte, bu nokta da şanslı ve akıllı olanlar tüm bunların yok olma sürecinin başlangıç senaryosu olduğunu hissederlerdi. Şanslan varsa ayrılır, kurtulurlardı.

ERNK raporundaki bahse konu kişiler bu tezgaha yenik düşenlerdendiler. Onlara, aşağılanma hissiyatının yanı sıra, bir de kahraman olmanın yollan açılırdı. Tezgahın ağında bulunan hayatının baharındaki gençler bu senaryo karşısında ben de iyiyim diyebilmenin, komutanının ya da arkadaşlarının gözüne girebilmenin gereği olarak kendilerini ispata koşarlardı. İşte bu, son merhalenin aşılanmasıydı. Artık, birer AMİT görevlisi oluyorlardı. Yani canlı bir bomba! Nerede patlayacakları ise meçhuldü. Onlar sanırlardı ki, öldükten sonra kahraman olacaklar...



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə