T. C. DİYanet iŞleri başkanliği trabzon-akçaabat-darica



Yüklə 478,27 Kb.
səhifə6/11
tarix24.12.2017
ölçüsü478,27 Kb.
#35909
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

C-İslam’da Vahiy:


Peygamberler, insanlar arsından seçilmiş mümtaz şahsiyetlerdir. İnsanlar ile Melekler arasında en iyi vasıta peygamberlerdir. Peygamberler, bu yönleri ile yani nefislerinin ve cevherlerinin temizliği ile meleklere, birer beşer olmalarından dolayı da insanlara uygun düştüklerinden, melek ile insanlar arasında en iyi aracılık görevi yapmaktadırlar. Peygamberler Allah’u Teâla’dan vahiy almak suretiyle bu görevlerini yerine getirirler. Çünkü onlar ne söylemişlerse vahye dayalı olarak söylemişlerdir. Din ile felsefe arasında bir uzlaşma zemini bulma çabasına giren İslam filozoflarının, vahiy konusundaki görüşlerini izah etmeden önce İslam Tarihi sürecinde hicri II. asırdan itibaren oluşmaya başlayan Mezheplerin görüşlerini izah etmek gerekir.

1-Mutezile’ye Göre Vahiy:


Mutezile Mezhebi, Emeviler döneminde ortaya çıkmış, ama Abbasiler döneminde, uzunca bir dönem, İslam düşüncesini etkilemiştir.192

Mutezile’ye göre Allah, daha önce yaşamış olan insanlara nasıl peygamberler göndermişse Hz. Muhammed’i de vakti gelince peygamber olarak seçip göndermiş ve bu yolla insanlara mesajını iletmiştir. Söz konusu mesajı da peygamberler ya vahiy elçisi vasıtasıyla ya ilham yoluyla ya da perde arkasından Yüce Allah ile bizatihi görüşmek suretiyle almışlardır.193

Zemahşeri’nin bu izahından anlaşıldığı gibi Mutezile mezhebi’nin vahiy anlayışı, Ehl-i Sünnet Mezhebinde olduğu gibidir. Fakat vahye duyulan ihtiyaç ve Kur’an vahyinin mahlukiyeti meselelerinde Ehl-i Sünnet mezhebinden farklı düşünmektedir.194

Kelam ilminin temelini atan Mu’tezile, İslami fırkalar içerisinde akla en geniş yetki veren itikadi bir mezheptir.195 Mu’tezile, akla çok büyük bir yetki vermesinden dolayı, vahiy ve şeriat olmasa bile aklın, her şeyin iyiliğini ve kötülüğünü, güzelliğini ve çirkinliğini anlayabilecek güçte olduğunu ileri sürmektir. Mutezileye göre İsra Suresi 15. ayette geçen “resul” kelimesi “akıl” manasındadır.196 Fahreddin Er Razi de ayetin yorumlarımdan birisinin de bu şekilde olduğunu şöyle ifade ediyor: Akıl, insanlara, Allah tarafından gönderilmiş olan bir nevi elçidir. Hem de öyle bir elçi ki, şayet o olmasaydı, Hiçbir peygamberin risaleti yerleşemezdi. O halde akıl, temel resuldür. Binaenaleyh, ayetin manası, "Biz, akıl elçisini, resulünü göndermedikçe, azâb edici değiliz"197 şeklinde olur.198

Çünkü bu mezhebe göre vahiy, bir şeyin güzel ve çirkin olmasının sebebi değildir. O ancak aklen güzel olanın güzelliğini, çirkin olanın da çirkinliğini ortaya koymaktadır.199

Şehristani Mu’tezile’nin bu husustaki görüşünü şu cümlelerle beyan etmektedir: İnsan, kendisine herhangi bir vahiy gelmeden de mükellefiyetini idrak edebilecek akli kudrete sahiptir. Allah’ı bilmenin ve nimete şükretmenin usulü peygamber gönderilmeden önce de vaciptir. Aynı şekilde husun’u yapmak ve Kubuh’tan sakınmak ta vaciptir. Bu yüzden Allah Teala’nın insanlara peygamberler göndererek onların sorumlu olduklarını ve imtihana çekildiklerini bildirmesi, (kendi üzerine vacip olmayıp) ilahi lütfunun bir eseridir. Çünkü Allah, “ helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı)200 buyurmaktadır.201

Mu’tezile mezhebini bu görüşünde tutarlı kabul etmek mümkün değildir. Çünkü akıl sınırlıdır ve sınırını aştığı zamanda yolunu şaşırmakta ve tökezlemektedir. Dolayısıyla böylesine önemli bir meselede akıl, her zaman doğruları gösteren şaşmaz bir kriter (ölçü ) olamaz. O halde akla üstesinden gelemeyeceği bir yükü yüklememek gerekir. Nitekim Yaratıcı Kudret bu sebepten dolayı ona, teklife esas olan hususların muhtevasını öğrenme ve mahiyetini idrak etme vazifesini vermiştir, vahyedilmeyen esasları bulup çıkarmasını değil.202

Vahiy konusunda Mu’tezile’nin Ehl-i sünnet’ten ayrıldığı diğer husus, Kur’an Vahyi’nin mahlukiyeti meselesidir. Mu’tezile kelamcıları, Allah Teala’nın kelam sıfatını mahlûk ve muhdes (yaratılmış) olarak telakki ederek, bu sıfatın bir tezahürü olan Kur’an vahyinin (dolayısıyla bütün vahiylerin) de mahlûk olduğunu iddia etmişlerdir. Onlara göre kelam sıfatının bir yansıması olan sözler, ses ve harflerden oluşmakta ve bir mekanizmadan çıkmaktadır. Dolayısıyla bu da kelamın mahlûk olması demektir. Kelam mahlûk olunca, Kur’an vahyinin de mahlûk ve muhdes olması gerekir. Fakat Allah’ın kelamını yarattığı mahal, kendi zatı değildir; yani bu kelam O’nun zatından sudur etmez. Aksi halde Allah’ın zatı da mahlûk ve muhdes olan kelama mahal olurdu ki, bu da Allah’ın zatının mahlûk olduğu sonucunu ortaya çıkarırdı.203


2-Şia’ya Göre Vahiy:


Şia, Hz Peygamber (sav)’in vefatından sonra Hz. Ali ve onun Ehl-i beytini halifelik (imamet) için en layık kişi olarak gören ve onu nass ve tayinle “meşru” halife kabul eden; ondan sonraki halifelerin de onun soyundan gelmesi gerektiğine inanan toplulukların müşterek adıdır.204 Şia, imamet anlayışı ile diğer mezheplerden ayrılmaktadır. Şia, birçok gurubu içerisinde barındırmaktadır. Şia’nın Vahiy anlayışını ortaya koyarken bu guruplardan İmamiyye Şiasının görüşüne müracaat edeceğiz. Çünkü Şia içerisin de en çok taraftarı olan İmamiyye (Caferiyye) gurubudur.205

İmamiyye Şiası’na göre İmamet, vahiy kurumunun bir devamı niteliğindedir. Peygamberleri göndermek nasıl bir lütuf ise, Peygamberden sonra, onun yerine imam naspetmek de lütuftur ve vücudu zati ile Allah’u Teala’ya vaciptir. Dolayısıyla Şii-İmamiyye’nin Vahiy anlayışını anlamak İmamet inancını anlamaya bağlıdır. İmamiyye Şiası’na göre İman, usul-u dinden olan İmamete inanmakla tamamlanabilir. İmamiyye, Nübüvvetin nasıl Allah’tan bir lütuf olduğuna inanırsa, her asırda Peygamberin vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların hidayet ve irşatlarını üstlenmiş bir İmam’ın mevcudiyetine de inanmaktadır.206

İmamın, ümmetin en faziletlisi, en bilgini, soy-sop ve ahlak bakımından en üstün kişisi olması gerekir. Ayrıca İmamlar şeriatı koruyan onun hükümlerini halk arasında icra eden kişiler olduklarından, onların da peygamberler gibi, masum olmaları ve ismet sıfatı konusunda peygamberlerle imamlar arsında herhangi bir farkın bulunmaması gerekir. Bu yüzden onlar ister büyük ister küçük olsun hiç günah işlemezler. Kendilerine emrettiği hususlarda asla Allah’a karşı gelmezler ve emredilen şeyleri eksiksiz yaparlar. İmamların buyrukları Allah’ın buyrukları; yasakları da Allah’ın yasakları gibidir.207

İmamiyye’nin vahiy hususundaki görüşü genel itibariyle Ehl-i Sünnet gibidir.208 Fakat Mutezile’nin söylediği gibi Kur’an’ın mahlûk olduğunu209 ve imamların da masum olup ilham210 aldığını mucize bile gösterebileceklerini211 söyleyerek Ehl-i sünnetten ayrılırlar.212 İmamiyye, ilhama mazhar olan kişileri “Muhaddes” kavramıyla ifade ederek, İmameti Nübüvvetten farklı bir müessese olarak telakki etmek istese de, yaptıkları izahlara bakıldığında fonksiyon itibariyle bu iki kurum arasında pek fazla farklılık gözükmemektedir. Anlaşılıyor ki, adına ne denirse densin imamlar için bilgi edinme yolu olarak gösterilen ilham vahiyden başka bir şey değildir ve İmamet de esasen Nübüvvet’in değişik isimle devamı niteliğinde görülen bir kurumdan ibarettir.213


3-İslam Filozoflarına Göre Vahiy:


Vahyin imkân ve niteliği ile ilgili yorum yapanlar genellikle İslam Filozoflarıdır. Bu da onların meseleye bakış açılarından yani vahyi, akli bir temele oturtmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.214

Genel olarak İslam Filozoflarına göre vahiy, beşeri nefsi natıkanın Felek aklı ve nefsi ile temas etmesinden ibarettir. Başka bir ifade ile nefsi natıkanın nüfuzu, felekiye ile manevi teması sayesinde orada nakledilmiş olan hadiselerin suretlerine agâh olması, bu suretlerin nefsi natıkaya bir aynadaki suretlerin, karşı bir aynaya yansıması gibi görüntü vermesidir.215

Tabiatıyla İslam Filozoflarının tamamının Vahiy hakkındaki görüşlerini bu kısa çalışmamıza sığdırmamız mümkün değildir. Fakat konunun anlaşılmasına yeteceğine inandığımız İslam Filozoflarının bir kaçının vahiy hakkındaki görüşleriyle yetineceğiz

Bunlar arasında Ebu Yakup el-Kindi, peygamberlerin vahiy yoluyla bilgilendirildiklerini kabul ederek, bu tür bilgilerin felsefi bilgilerden daha üstün olduğunu savunur.216 Çünkü ona göre, felsefe akıl yürütmeye dayalıdır; vahiy ise İlahi kaynaklı olduğundan ondan daha kesin, sağlam ve daha inandırıcıdır. Dolayısıyla bu da ilahiyatın felsefeden daha yüksek bir mevki işgal ettiğini, dinin ilahi, felsefenin beşeri kaynaklı olduğunu, yani felsefenin akıl, dinin itaat ve kabul yolunu benimsediğini ve nihayet peygamberlerin doğrudan vahiy yoluyla, filozofların ise akıl yürütme ve mantık gayretleriyle bilgi sahibi olduklarını gösterir.217

Kindi’ye göre Herhangi bir çabaya, araştırma ve incelemeye, mantık ve matematik gibi bir takım araç ve çarelere başvurmaksızın elde edilen ve sadece peygamberlere özgü olan dini ya da vahyi bilgiler de kesin olarak gerçekliği ifade etmektedirler. Bu konuda en küçük bir kuşkuya dahi yer yoktur. Zira bu bilgi Allah’ın desteği, ilhamı ve vahyi ile gerçekleşmektedir. Kindi’ye göre Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiklerinin hepsi aklın verileriyle ya da felsefi bilgi ile mutabık ve uzlaşır nitelikte olup ancak akıldan yoksun olanlar ya da cehaletle yoğrulanlar bu gerçeği inkâr edebilir. Bununla birlikte dinin gelmiş olduğu dilin inceliklerine vakıf olmak ve gerektiğinde te’vile başvurmak bu gerçeği görenler için bir zorunluluktur. Aksi halde dinin gerçeğini tam olarak kavramak mümkün olmayacaktır. Felsefe ile dinin her ikisinin de hakikati ifade ettiğini açık ve net bir biçimde ortaya koyan Kindi, yine de vahyi bilgiyi veciz, açık-seçik, kapsamlı ve kestirme olma bakımından akli bilgiden üstün tutmaktadır. Hatta böyle bir bilgiyi bu niteliklerde ortaya koymak insan gücünün çok üzerindedir ve beşer kudretinin bunun bir benzerini ortaya koyması dahi imkânsızdır.218

Türk-İslam dünyasında kendilerine “Ansiklopedistler” denilen “İhvan-ı Safa” vahyi, “Allah tarafından seçkin kullara verilmiş bilgiler diye” tarif ederek bu bilgilerin sadece peygamberlere verildiğini söylerler. “İlham”’ı ise diğer seçkin kullara tahsis ederler. İnsanın aklının veya duyularının erişemediği bir takım yüce meseleler vardır. Bu durumda İnsan, Tanrı’nın sözcüsü olan Peygamberlere uyması gerekir. Ve nasıl Peygamberler, meleklerin talimatına teslim oluyorlarsa, o da onların öğretisine öylece teslim olmalıdır.219

İbn Sina’ya göre vahiy, insan aklı ile faal akıl arasındaki perdelerin tamamıyla kalkması sonucu insan aklına nüfuz eden feyizden ibarettir.220 İbn Sina’ya göre, akılla en seçkin bir varlık olan insan, aklın sürekli faal olduğu mertebede nübüvvete layık olur. Aklı Faal olarak en zirvede olan İnsan, peygamberin kendisidir. Öyleyse en mükemmel insan peygamberdir. O sahip olduğu bu akıl sayesinde, Allah’ın kelamını işitir ve meleklerini müşahede eder. Müşahede ettiklerini de biçimlere dönüştürür. Melek, ona sesini işittirir ve o da bu işittiği sesin Allah ve Melek tarafından olduğunu fark eder. Peygamberden başka bir canlı bu sesi işitmez.221 Peygamberler zihin berraklığı, hayal mükemmelliği ve dıştaki maddeleri kendine itaat ve hizmet ettirme gibi şartları yerine getirdikten sonra, kendinden başka hiç kimsede bulunmayan sezgi gücü ve kutsal kuvvetler vasıtasıyla Faal Akılla temasa geçer ve bu güç sayesinde hakikatleri kavrarlar. İşte vahiy, bu kutsal kuvvetlerin bazı insanlara bahşedilmesinden ibarettir. Burada Melekler ise, yüksek hakikatlerle temasta bulunan varlıklardır ve görevleri de ilahi haberleri peygamberlere iletmektir.222

Farabi’ye göre vahiy, İslami bilgilerin dayandığı temel unsur olmakla birlikte felsefi bir hakikat tarzıdır. Farabi’nin vahiy anlayışı diğer İslam Filozoflarından oldukça farklıdır. Farabi’ye göre hikmet bilgisinin kaynağı ile vahiy bilgisinin kaynağı birdir, o da Faal Akıldır.223 Bu sebeple hem peygamberler, hem de filozoflar vahye mazhar olarak aynı kaynaktan bilgi alırlar. Faal Akıl’la irtibat kurabilme imkânı filozof ve peygamberlerindir. Zira tanrı, ancak onun vasıtasıyla insana hakikati bildirir. Tanrı’dan Faal Akla gelen vahiy, insana gelen vahyin aynısıdır. Dolayısıyla İnsan faal akılla irtibat kurunca hem peygamber hem de filozof olabilir. Buda İnsan açısından ulaşılabilecek en son mükemmelliktir.224 Farabi, peygamberlik makamını insanlık makamının en kâmili ve mutluğun en üstün derecesinin yer aldığı bir mertebe olarak görmektedir. Peygamberin filozofa göre olan üstün tarafı onun faal akıldan gelen bilgileri mükemmel bir biçimde sembolize edebilecek yetkin bir mütehayyile gücüne sahip bulunmasından kaynaklanmaktadır.225

İslam Filozoflarının konuyla ilgili görüşlerinden anlaşılmaktadır ki Farabi hariç diğer Filozoflar, peygamberleri Allah’ın seçtiğini ve belli bir olgunluktan sonra onları vahye muhatap kıldığını kabul etmektedirler. Ancak Farabi, peygamberliğin kesbi olduğunu iddia ederek, nefsini temizleyen ve belli bir mükemmelliğe erişen her insanın vahiy alabileceğini ileri sürmektedir. Çünkü ona göre hikmet bilgisi ile vahiy bilgisi aynı kaynaktan gelmektedir. Bu sebeple peygamberler gibi hikmet bilgisini elde etme durumuna gelen filozoflar da vahiy alma imkânına sahiptirler.226

4-Ehli Sünnete Göre Vahiy:


Ehl-i sünnete göre bilgi kaynakları; akıl, duyular ve doğru haberdir. Ehl-i Sünnet, vahiy olgusunu doğru haber içerisinde mütalaa etmektedir. Onlara göre vahiy, objektif ve kesin bilgi ifade eder ve yalnız peygamberlere mahsustur. Çünkü o, Allah Teala’nın ezeli olan kelam sıfatının neticesidir. Vahiy gelmeden önce aklın fonksiyonu, Allah’ın varlığını idrak etmekten ibarettir.

Ehl-i Sünnet âlimlerine göre hak dinin kaynağı vahiydir. Vahiy de, nakli olmakla beraber akla da hitab etmektedir. Ancak İnsan aklı, Allah bildirmeden önce yalnız başına vahyin sahasına giren hususların tamamını, idrak edecek kapasiteye sahip değildir. Yani vahye mutlak anlamda ihtiyaç söz konusudur. Bu hususta Ehl-i Sünnet’in Eşariyye ve Maturidiyye kolları arasında ittifak olmakla birlikte, kendisine teklif ulaşmayan kimsenin aklen idrak edebileceği hususlar konusunda görüş birliği yoktur. Eşariyye ekolüne göre akıl, yalnız ilahi hitapları anlamada fonksiyon icra eden bir alet olduğu için vahiy gelmeden o, Allah’ın varlığını ve dinin esaslarını anlayacak durumda değildir. Maturidiyye’ye göre ise akıl, Allah’ın varlığını ve mükemmelliğini kendisine tebliğ ulaştırılmadan önce de idrak edebilir, ancak dini ve şer’i ilimleri öğrenmek için mutlaka vahye ihtiyaç duymaktadır. Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Kur’an vahyi ezelidir. Çünkü Kur’an, Allah’ın ezeli olan Kelam sıfatının bir tecellisidir. Ancak onu okuyanların dillerindeki ses, ezberleyenlerin zihinlerindeki zihni tasavvurlar ve Mushaflardaki yazı mahlûk’tur.227




Yüklə 478,27 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin