Ted sinif ders notu



Yüklə 0.63 Mb.
səhifə3/6
tarix27.01.2018
ölçüsü0.63 Mb.
1   2   3   4   5   6

ŞİİR VE GELENEK

Şiir ve gelenek arasında ilişki kurma

KAZANIMLAR


  • Şiir geleneğinin, daha önce yaşamış şairlerin eserleriyle oluştuğunu fark eder.

  • Sosyal ve kültürel ortamın şiire kazandırdığı farklı söyleyiş ve özellikleri kavrar.

  • Her dilin kendine ait bir şiir geleneği olduğunu kavrar.

  • Şiirin ait olduğu geleneğin özelliklerini belirler.

 Dersten önce öğrencilerden Türk şiirindeki belli başlı şiir gelenekleri hakkında araştırma yapmaları istenir.

HAZIRLIK ÇALIŞMALARI


  • Gelenek ne demektir?

  • Resim, müzik, mimarî, şiir gibi alanlarda gelenekten söz edilebilir mi? Düşüncelerinizi örneklerle açıklayınız.

  • Şiir yazıyor musunuz,; beğendiğiniz, şiirlerinden etkilendiğiniz şairler var mı? Yazdığınız şiirlerde usta şairlerin şiirlerinin etkisi sizce ne kadardır?

  • Başlangıçtan günümüze kadar belli bir şiir geleneğinden söz edilebilir mi?

  • Klasik Türk şiiri, Türk halk şiiri, Dinî Tasavvufî Türk şiiri gibi adlandırmaların şiir geleneği ile ilgisi olabilir mi? Niçin?

  • Cumhuriyet öncesi Türk şiirinde şiirlerin özel bir adının olmaması belirli tarzlarda yazılan şiirlerin kaside, gazel, mesnevi, koşma, semai, .... gibi genel adlarla adlandırılmalarının nedeni neler olabilir?
İNCELEME

Öğrenciler, gruplara ayrılır. Gruplardan aşağıdaki farklı yüzyıllarda yazılmış beyit, dörtlük ve şiirleri; şiir dili, tema, zihniyet, yapı, ahenk unsurları, şiirde gerçeklik ve anlam bakımından incelemeleri istenir.

“Yârin cefâsı cümle vefâdır cefâ değil

Yâri cefâ kılar diyen ehl-i vefâ değil

Maşuku her ne kılsa revâdır muhibbine

İllâ firâkı odına yakmak revâ değil”

Seyyid Nesimî (14.yy)

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var”

Fuzûlî (16.yy)

“ Meni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdum şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânan devâ-yı derd eder ihsân

Niçün kılmaz mana dermân meni bîmar sanmaz mı”

Fuzûlî (16.yy)



“Şol dilrübâ ki âşıka yüz bin cefâsı var

Hakkaa ki her cefâsına bin bir vefâsı var

Yüz bin belâsı var ola aşkın belâ budur

Her bir belâsının nice bin mübtelâsı var”

Necatî (15.yy)


Âşıka ta'n etmek olmaz mübtelâdır n'eylesin
Âdeme mihr ü mahabbet bir belâdır n'eylesin
Gönlü dilberden kesilmezse acep mi âşıkın
Gamzesiyle tâ ezelden âşinâdır n'eylesin

Nef’i (17.yy)


“Gonca gülsün gül açılsın cûy feryâd eylesin

Sen sus ey bülbül biraz gülşende yârim söylesin”

Nâbî (17.yy)
“Bana kul olsun deyû hâcet ne fermân etmeğe

Ben senin çoktan efendim bende-i fermanınım”

Nedim (18.yy)



“Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı 


Avlasam çöllerde saz ile seni 
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı 
Vursam yaralasam söz ile seni ”

Âşık Veysel (20.yy)


Al gül olsam al gerdana takılsam
Kemer olsam ince bele sarılsam
Köle olsam pazarlarda satılsam
Yarim deyi al sinene sar beni

Pir Sultan Abdal (16.yy)


“Ateş yanmayınca duman mı tüter
Ak gerdan üstünde çimen mi biter
Vakti gelmeyince bülbül mü öter
Öter gider bir gözleri sürmeli

Karacaoğlan kapınıza kul gibi


Gönül küsüverse ince kıl gibi
Seherde açılmış gonca gül gibi
Kokar gider bir gözleri sürmeli”

Karacaoğlan(17.yy)




“Ela gözlerine kurban olduğum 


Yüzüne bakmağa doyamadım ben 
İbret için gelmiş derler cihana 
Noktadır benlerin sayamadım ben

Aşkın ateşidir sinemi yakan 


Lütfuna irer mi cevrini çeken 
Kolların boynuma dolanmış iken 
Seni öpmelere kıyamadım ben”
Âşık Ömer (17.yy)
Benden selam olsun Bolu Bey'ine 
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır 
Ok gıcırtısından kalkan sesinden 
Dağlar seda verip seslenmelidir. 

Köroğlu (16.yy)

Seherde uğradım ben bir güzele
Dedim sarhoş musun söyledi yoh yoh
Ağ elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır söyledi yoh yoh

Ercişli Emrah(17.yy)







TREN SESİ

Garibim


Ne bir güzel var

Avutacak gönlümü

Bu şehirde,

Ne de tanıdık bir çehre;

Bir tren sesi

Duymaya göreyim

İki gözüm iki çeşme.

  Orhan Veli





DEĞİŞİK

                     

Başka türlü bir şey benim istediğim,

Ne ağaca benzer ne de buluta benzer;

Burası gibi değil gideceğim memleket,

Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava;

Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim kız

Rengi başka, tadı başka.

Can Yücel


Yukarıdaki şiirlerden hangilerinin, hangi şiir geleneği içerisinde oluştuğu gruplara sorulur. Şiirlerin yazıldıkları yüzyıllara dikkat çekilir. Halk şiiri ve Klasik şiir geleneğinin yüzyıllar boyunca devam ettiği, şairlerin kendilerinden önce yaşayan şairlerden etkilendikleri, kendi şiir anlayışını oluştururken gelenekten yararlandıkları öğrencilere sezdirilir.

[!] Şiir geleneğinin daha önce yaşamış şairlerin eserleriyle oluştuğu ve geleneği oluşturan şairler arasında ilişkiler olduğu vurgulanır. Her dilin kendi şiir geleneğini tarihî akış içinde oluşturduğu belirtilir. (!] Divan şiiri, halk şiiri, modern şiir, serbest şiir, saf şiir vb.)

Tanzimat’tan sonra kurulan edebî toplulukların bazılarının Halk şiirinden, bazılarının Klasik şiirden, bazılarınınsa Batı şiirinden etkilendikleri ifade edilir.




SES

Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,


'Yarab! hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.

His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı


Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı

Bir taze bahar âlemi seyretti felekte,


Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te,

Akşam!.. Lekesiz,,saf, iyi bir yüz gibi akşam!..


Ta karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;

Sakin koyu,şen cepheli kasrıyle Küçüksu,


Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;

Bir neşeli hengamede çepçevre yamaçlar


Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar

Dalgın duyuyor rüzgarın ahengini dal dal.
Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal.

Bir lahzada bir pancur açılmış gibi yazdan


Bir bestenin engin sesi yükseldi boğazdan

Coşmuş yine bir aşkın uzak hatırasıyla,


Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyla,

Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi:


Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım.


Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım,

Her yerden o,hem aynı bakış ,aynı emelde,


Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde;

Her yerden o, hem aynı güzellikte göründü,


Sandım bu biten gün beni ram ettiği gündü.

Yahya Kemal Beyatlı






ÇAKIL

Seni düşünürken


Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken


Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeğe başlar
Döndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken


Bir çakıl taşı ısınır içimde.
Bedri Rahmi Eyüboğlu

FATİH’İN RESMİ (SONE)

Ayasofya kubbesinde ak bir bulut,


Baktım, gitti gider. Balrengi tesbihim
Kehribar günler, düştü yaprak ve umut,
Güz yağmuru indi camda düğüm düğüm.

Benimdi savrulan kaftanlar, benimdi


Atların boynu, yerinde yeller eser!
Surların taşlarına sürdüm elimi,
Benimdi İstanbul, burçlar bana benzer.

Altın sahanlarda aş yedim, su içtim


Altın kupadan, zorlu Tuna'dan geçtim,
Ben Sultan Mehmet, Avni, tuğlarla yüce.

Bir resimde kaldım cüce, ben değilim,


Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm,
Ararım, aranırım yerde delice.

Oktay Rıfat Horozcu







YAPRAK (TERZA RİMA)

Anıyordum baharı; çırpınarak

Düştü bir gölge şey avuçlarıma;

Baktım:ölmüş, zavallı bir yaprak...


Ey hazan artık intikam alma;

Şimdi zulmetleriyle haykıracak

Sana hüsran bakışlı mavi sema!
Bu hazan belli çok fidan kıracak,

Örtecek dallarıyla yollarımı...

Sen fakat söyle ey güzel yaprak
Söyle çehren kadar ölüm sarı mı?

Ali Canip Yöntem



GÖZLERİN

Ruhumda gizli bir emel mi arar


Gözlerime bakıp dalan gözlerin
Aklıma gelmedik bilmece sorar
Beni hülyalara salan gözlerin

Sihirdir şüphesiz bütün bu şeyler


Bakışın zihnimi perişan eyler
Bana aşk elinden efsane söyler
Aşka inanmayan yalan gözlerin

Rıza Tevfik Bölükbaşı





ANLAMA YORUMLAMA


Öğrencilerden, aşağıda verilen şiirlerin ait oldukları gelenekle ilişkilerini araştırmaları, daha sonra birkaç öğrenciden araştırma sonuçlarını sınıfa sözlü olarak sunması istenir.


GAZEL

Ezelden şâh-ı ışkun bende-i fermanıyuz cânâ


Mahabbet mülkinün sultân-ı âlîşânıyuz cânâ

Sehâb-ı lütfün âbın teşne-dillerden dirîg itme


Bu deştün bağrı yanmış lâle-i nu'mânıyuz cânâ

Zamâne bizde cevher sezdügiçün dil-hırâş eyler


Anunçun bağrumuz hûndur maârif kânıyuz cânâ

Mükedder kılmasın gerd-i küdûret çeşme-i cânı


Bilürsin âb-ı rûy-i mülket-i Osmânîyüz cânâ

Cihanı câm-ı nazmum şi'r-i Bâkî gibi devr eyler


Bu bezmün şimdi biz de Câmi-i devrânıyuz cânâ

Bâkî


1.Ey sevgili! Aşk pâdişâhının ezelden beri fermanlı kölesiyiz. Sevgi ülkesinin yüce şanlı sultanıyız.
2.Bağış bulutunun suyunu, susamış gönüllerden esirgeme. Bu çölün bağrı yanmış gelinciğiyiz, ey sevgili!
3.Zamane, bizde cevher sezdiği için gönlümüzü tırmalar. Ey sevgili, onun için bağrımız kandır; biz maarif madeni ocağıyız.
4.Ey sevgili! Gam tozu can çeşmesini bulandırmasın. Bilirsin, Osmanlı ülkesinin yüzsuyuyuz (şerefiyiz).
5.Nazmımın kadehi, cihanı Bâkî'nin şiiri gibi devreyler. Bu mecliste şimdi biz de zamanın Câmî'siyiz, ey sevgili!




BİR SEHER VAKTİNDE

Bir seher vaktinde indim bağlara


Öter şeyda bülbül, dil yarelenir
Bakmaz mısın sinemde dağlara
Derdim dökmeye dil yarelenir



Boş geçirmeyelim gel bu çağları
Dolaşalım sahraları, dağları
Bir gün gazel döker ömrün bağları
Eser sam yelleri dal yarelenir


Daimi’yim yanar aşkın çırağı
Dostun muhabbeti cennet otağı
Ancak şu dünyada derdim ortağı
Sazım figan eder tel yarelenir

Âşık Daimî (20.yy)






HİKÂYE

Senin dudakların pembe


Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde


Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde


Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri


Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
İnsanlar gülmesini bilmezdi,
Ben bu yüzden böyle nâçar kalmışım,
Gül biraz!

Benim doğduğum köylerde


Kuzey rüzgarları eserdi,
Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin.


Benim doğduğum köyler de güzeldi.
Sen de anlat doğduğun yerleri
Anlat biraz.

Cahit Külebi


Açıklamalar tamamlandıktan sonra, bu aşamaya kadar incelenen tüm şiirlerden hareketle Klasik Türk şiirinin, Türk Halk şiirinin özellikleri öğrencilerce belirlenir, serbest şiir geleneğinin Halk şiiri ve Divan şiiri geleneğinden ayrılan özellikleri açıklanır.


Sosyal ve kültürel ortamın şiire kazandırdığı farklı söyleyiş ve özellikleri üzerinde durulur.

Tanzimat sonrası edebiyat toplulukları ve şiir anlayışlarından kısaca bahsedilebilir.


DEĞERLENDİRME

İslamiyet’in kabul edilmesinden sonra Türk şiir geleneğinde görülen değişiklikler nelerdir?

Aşağıdaki şiir parçaları farklı yüzyıllara ait ürünlerdir. Bu parçalar arasında ne gibi benzerlikler vardır?




İslamiyet Öncesi Türk Şiiri Örneği:
Kaz buz kamug erüşti

Taglar suvı akıştı

Kökşin bulut örüşti

Kayguk bolup egrişür
Kar buz tümü eridi

Dağların suları akıştı

Mavi bulut yükseldi

Kayık gibi sallanır





İslamî Dönem Türk Halk Şiiri Örneği:
Elâ gözlerini sevdiğim dilber
Salınıp geldiğin yolar öğünsün
Ne güzel yaratmış seni Yaradan
İnce belin saran kollar öğünsün

Gevherî


Cumhuriyet Dönemi (Beş Hececiler Topluluğu) Şiir Örneği:
"Göynünü Şirin'in aşkı sarınca

Yol almış hayatın ufuklarınca,

O hızla dağları Ferhat yarınca

Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."

Faruk Nafiz Çamlıbel


www.edebiyatdersi.net

Yukarıdaki şiir parçalarından hareketle Türk şiirinde “millî şiir geleneği”nden bahsedilebilir mi? Nasıl?

Öğrencilerden Klasik Türk şiiri, Türk Halk şiiri, Dinî Tasavvufî Türk şiiri geleneğiyle yazılmış birer şiir bulmaları istenir. Bu şiirlerden bazıları sınıfta okunur.
ŞİİRDE TEMA
Ziller Çalacak
Ziller çalacak… Sizler derslerinize gireceksiniz bir bir.

Zil çalacak, ziller çalacak benim için



Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden;

içimden birisi gidecek uça, ese…

Ama ben, ben artık gidemeyeceğim

Zil çalacak… Siz geminize treninize gireceksiniz bir bir.

Zil çalacak, ziller çalacak benim için

Duyacağım iskelelerden istasyonlardan bütün,

Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan…

Ama ben,ben artık gelemeyeceğim

Sonra bir gün bir çalacak yine,

Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak…

Ne sınıflar,ne iskeleler,ne istasyonlar, ne siz…

Tâ içimden birisi kalacak oralarda…

Ben gideceğim.

Zeki Ömer Defne
Konu:Şiir üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde öğretmenin öğrencilerinden ayrılışı, ikinci bölümde öğretmenin öğrencileri tarafından unutulma korkusu son bölümde ise yaşlılık ve ölüm korkusu konu olarak ele alınmıştır.
Tema: Öğretmenlik mesleğinden ayrılmanın verdiği acı ve özlem veya meslek sevgisi tema olabilir.
ANLATMAYA BAĞLI EDEBÎ METİNLERİ İNCELEME YÖNTEMİ
a. Metin ve Zihniyet

b. Yapı (Olay Örgüsü, Kişiler, Mekân, Zaman)

c. Tema

ç. Dil ve Anlatım

d. Metin ve Gelenek

e. Anlama ve Yorumlama

f. Metin ve Yazar


A. METİN VE ZİHNİYET

NOT:Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metnin yazıldığı dönemdeki hakim zihniyet.metnin yazıldığı dönemin sosyal, ekonomik, siyasî yapısı, dinî inanışları, eğitim sistemleri, sanat anlayışı ve zevki kısacası bütün kültürel değerleri,Sanatçının dönemin kültür ve sanat hayatıyla ilişkisi tespit edilir.

Edebi eserlerdeki zihniyet dönemlere göre değişmektedir. İslam öncesi metinlerde hakim zihniyet olağanüstü fizikî güçlerle donatılmıştır. Destanlar kavimlerin ilk dönemlerine özgü zevk ve anlayışı dile getirir. Bu durum İslamiyet’ten sonraki eserlerde yerini dini inanışlara ve kahramanlıklara bırakır. Yani İslami hayat tarzı ve din için mücadele dönemi başlar.

Türk edebiyatı, Tanzimat sonrası yeni bir medeniyet dairesinin içine girer. Doğuya has yaşama tarzından ve edebiyat anlayışından birdenbire Batılı yaşama tarzına ve edebiyat anlayışına geçilir. Böylece Batı dünyasında gelişen edebi akımların etkisi altına girilir. Tanzimat döneminde etkin bir şekilde kendini hissettiren romantizm, Servet-i Fünun döneminde yerini realizm ve natüralizm akımlarına bırakmıştır.

Bu arada edebiyatımızda başlayan Doğu-Batı çatışması, hem yaşama tarzında hem de edebi eserin bünyesinde kendini kuvvetle hissettirir. Bu çatışma 1940’lı yıllara kadar en çok işlenen temalardandır.

20.yüzyılın başından itibaren Türk dünyasında görülmeye başlayan milliyetçilik hareketleri, sosyal, bilimsel ve kültürel hayatta yankı bulmuş; edebiyat eserlerinde duru ve sade bir Türkçenin kullanılmasına özen gösterilmiştir. Bu doğrultuda edebiyatımız İstanbul’un sınırları dışına çıkmış, Anadolu’yu konu alan eserler kaleme alınmaya başlamıştır.





B. YAPI (OLAY ÖRGÜSÜ, KİŞİLER, MEKÂN, ZAMAN)




*Metnin yapısını oluşturan unsurlar

1-OLAY: Öykü kişilerinin başından geçenlere olay denir. Öyküde tek bir olay ele
alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar da olabilir. Ele alınan
olayların gelişiminde mantıksal bir sıra izlenir.

Olay öykülerinde, olay ön planda olmasına karşın, durum öykülerinde olay ya ikinci plandadır ya da yok denecek kadar azdır.





NOT:Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olay örgüsü çıkarılır ve olay örgüsünün gündelik hayattaki geçeklikle ilişkisi tespit edilir.

Olay örgüsü

Metinlerde olay,ya metindeki kişiler arasında cereyan eden ilişkiler ya da kahramanın iç çatışmaları sonucu ortaya çıkar.Metindeki olay sadece somut gerçeklik değildir.hayal,tasarı,izlenim ve benzeri hususlarda olay örgüsü çerçevesinde değerlendirilir.Olay örgüsü çıkarılırken bu hususlar dikkate alınmalıdır.



Olay örgüsünün gündelik hayattaki geçeklikle ilişkisi

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olay örgüsünün her zaman aynen yaşanması mümkün değildir.Olay okuyucuda ya da dinleyicide estetik kaygı uyandırmak amacıyla düzenlenir.Oysa günlük hayatta yaşanan olayların anlatılmasında estetik değil gerçeklik dile getirilmektedir.



2-KİŞİLER: Öyküde anlatılan olayları veya durumları yaşayan kişilerdir. Öyküde
kişi sayısı azdır. Sadece bir veya birkaç kişi vardır ve onun başından geçenler anlatılır.
Öyküde olayları yapanlara ya da olaydan etkilenenlere öykünün kahramanları denir.
Kahramanın kendine özgü ayırt edici özellik taşımasına karakter denir.Benzerlerinin
niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplayan kişilere tip denir. Bu bakımdan her birey
bir karakterdir fakat tip değildir. Tipler belirli bir zümreyi belirgin özellikleriyle temsil eden kişilerdir.Yani kıskançlık, cimrilik, korkaklık, vb. özellikleri taşıyan kişiler birer tiptir.

Bazı metinlerde insan olan kahramanın yerini bir hayvan veya cansız bir varlık da alabilir.



Olaylardaki rolüne göre kişiler iki gruba ayrılır:

Birinci dereceden kişiler:Olayların akışında birinci derecede rol oynayan kişilerdir.

İkinci dereceden kişiler:Olayların akışında çok az veya dolaylı olarak etkisi olan kişilerdir.

NOT: Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken kişiler birinci ve ikinci kişiler belirlenir. Bu kişilerin fiziki ve ruhi portreleri ortaya konur, karakter ve tip olanlar tespit edilir. Bu kişilerin olay içerisindeki görevleri tespit edilir.




3-MEKAN: Anlatmaya bağlı edebi metinlerde ele alınan olay belli bir yerde (mekânda) geçer. Bu yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da olabilir. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olayın daha iyi anlaşılabilmesi için yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır. Ancak betimleme yaparken gereksiz ayrıntılara girmemek gerekir.

NOT: Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayın geçtiği mekânlar özellikleriyle birlikte tanıtılır.




4-ZAMAN: Öyküde ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman dilimi
mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki sürece zaman denir. Olaylar
bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Bazı öykülerde olay veya durum son durumdan
başa doğru gelişebilir.

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde iki türlü zaman vardır.Birincisi olayların yaşandığı,kişilerin içinde bulunduğu şimdiki zamandır.Buna gerçek zaman denir.İkincisi romandaki kişilerin geçmişini hatırlaması üzerine geçmişten içinde bulunan ana kadar geçen zamandır.Buna kozmik zaman adı verilir.



NOT: Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayları başladığı ve bittiği zaman belirtilir. Metindeki zaman ifadeleri tespit edilir. Bu zamanların gerçek zaman mı yoksa kozmik zaman mı olduğu belirtilir.

C. TEMA

Bir metinde yazarı yazmaya iten sebep metnin temasıdır.


NOT: Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metne şu soru yöneltilir: “Yazarı bu yazıyı yazmaya iten sebep nedir?”

Bu sorunun cevabı metnin temasını verecektir.

Metnin teması bulunduktan sonra temayı besleyen düşünceler, temanın sosyal hayatla, düşünce tarihiyle ve eserin yazıldığı dönemle ilişkisi tespit edilir. Son olarak temanın yorumlanması ve gürelleştirilmesi gerçekleştirilir.Yani bugünkü yaşamdaki konumu belirlenir

Ç. DİL VE ANLATIM


NOT: Anlatmaya bağlı edebi metinler dil ve anlatım yönünden incelenirken

Anlatıcının bakış açısı ve özellikleri,

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dilin hangi işlevlerinin ön plana çıkarıldığı,

Metnin dilinin doğal dilden farklılığı,

Metindeki ses, kelime bilgisi ve cümle özellikleri dikkate alınır.




  1. METİN VE GELENEK

NOT: Anlatmaya bağlı edebî metni geleneği içerisinde değerlendirme

1. Metinle yazıldığı dönem arasında ilişki kurulur.

2. Okuduğu metnin önceki metinlerle ilişkisi araştırılır.

3. Tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından önceki metinlerle ilişki kurulur.

4. Metnin, kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir.

5. Sanatçının gelenekle ilişkisi belirlenir.

Kültür alanındaki etkinliklerin tümü geçmişten geleceğe uzanır. Sanatçılar geçmişten aldıklarını,kendi dönemlerinin zevk ve anlayışıyla,bilgi birikimiyle,duyarlılığıyla yoğurarak geleceğe taşır.Bütün sanat eserleri kendi aralarında bir düzen oluşturur.Bir bakıma bütünün parçaları durumundadır.Bu bakımdan geçmişi bilmeden yeni bir sanat eseri oluşturmak mümkün değildir.Sanatkar,geçmişte örüle örüle kendisine kadar gelmiş olan gelenekten yararlanır;döneminin zevkini,düşüncesini,duyarlılığını edebi eserin bünyesine yerleştirir.Eğer sanat gücü yüksek ise bu geleneği zenginleştirir.

Edebi metinlerin büyük çoğunluğu kendi döneminin gerçekliğini ve düşünce hayatını yansıtır.

Her metin, kendi tarzında daha önce yazılmış metinlerden yararlanır.Tanzimat dönemi romanları,daha önce Türk edebiyatında roman ihtiyacını karşılayan mesneviden ve halk hikayelerinden etkilenmiştir.Tanzimat romancıları başlangıçta Batı romanından etkilenseler bile daha sonra bu etkileşimin dışına çıkarak kendi roman tarzlarını oluşturmuşlar ve kendilerinden sonrakilere örnek olmuşlardır.




F . ANLAMA VE YORUMLAMA

NOT:Anlatmaya bağlı edebî metni anlama ve yorumlama

1-Metnin anlamının nasıl oluştuğu açıklanır.

2-Metnin anlamının özellikleri belirlenir.

3-Metin yorumlanarak güncelleştirilir.

4-İncelenen hikâye, roman ve tiyatro metninin yapısı, anlatımı, teması birbiriyle ilişkilendirerek yorumlanır.

5-İncelenen metinde açıkça dile getirilmiş olanlarla, açıkça ifade edilmemiş olanlar anlam çevresinde ilişkilendirilir.

6-Seçilen paragraflarda –varsa- çok anlamlı söz ve söz gruplarının metinde kazandığı değerler belirlenir.

7-Yaşanan gerçeklikle metindeki gerçekliğin ilişkisi belirlenir.

8-Metnin her okunduğunda yeni anlam değerleri kazanıp kazanmadığı belirlenir.

9-Metnin okuyucuda uyandırdığı duygular belirlenir, bu duyguların özellikleri açıklanır.

Edebi metinlerde dil,bilgi aktarmak veya öğretmek amacıyla kullanılmaz.Kelimeler,günlük hayatta,herkesin bildiği,alışılmış anlamlarıyla değil,yazarın okuyucuya sunmak istediklerine göre yeni anlamlar yüklenir.Bu bakımdan anlatmaya bağlı edebi metinlerle bilimsel metinler birbirinden ayrılır.Bilimsel metinlerde anlam herkes için aynıdır.Hiçbir yerde ve durumda değişmez.Ancak edebi metinlerde,okuyucunun o anda içinde bulunduğu ruh hali,dünya görüşü,bilgi ve kültür seviyesi edebi metinin anlamını değiştirir.Çünkü edebi metinlerdeki sözler veya söz grupları yalnızca sözlük anlamlarıyla metinde yer almazlar;bulundukları bağlama göre anlam değeri kazanırlar.

Edebi metinler yan anlam bakından zengindir.Kelimeler ve kelime grupları,metin içerisinde farklı anlamlar kazanır.



F. METİN VE YAZAR

NOT:Yazarın edebî yönüyle ilgili çıkarımlarda bulunma

1.Yazar ile metin arasındaki ilişki açıklanır.

2.Yazarın hayat hikâyesi başta olmak üzere bilinen özellikleriyle metin arasında ilişki kurulur.


Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde, bazen yazar ile metin arasında benzerlikler bulunur. Roman, hikaye ve tiyatro eserlerinde karşımıza çıkabilecek bu özellik bir belge niteliği taşımaz. Olay çevresindeki edebi metinlerin tümü kurguya dayalıdır. Dolayısıyla gerçek hayat örnek alınarak yazılmış olsa bile bu yeniden kurgulanmıştır. Eğer yazar anlattıklarının birebir gerçek olduğu iddiasında ise zaten anlattıkları bizim konu aldığımız edebi metinlerin dışında tarih veya hatıra olarak değerlendirilir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Halide Edip Adıvar’ın roman ve hikayelerinde Kurtuluş Savaşı dönemi öncesi ve sonrasıyla, Türk toplumundaki sosyal değişmelerle birlikte dile getirilir. Bu anlatılanlar dönemin gerçekliğinin yorumlanarak dönüştürülmesidir. Bunlardan dönemin sosyal ve siyasal hayatı öğrenilemez. Ancak yazarlar sanat dünyalarını bireysel deneyimleri ve dönemlerinin gerçeklerinden hareketle oluştururlar. Bu da o dönemde kullanılan eşya ve görünüşlerden yararlanmalarını gerekli kılar. Yazarların yaşadıklarından etkilenmeleri, olay çevresinde oluşturulmuş metinlerde bunları anlatmaları doğrudan doğruya değildir yaşadıklarını yenden kurgulaması ve yaşadıklarından yaptıkları seçki söz konusudur. Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde belge niteliğinde yaşanmışlık yoktur. Ancak yaşananlardan etkilenme söz konusudur.




www.edebiyatdersi.net


ANLATMAYA BAĞLI EDEBÎ METİNLER



1.MASAL

Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindirella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.

Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. Lafontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne görmek gösterilebilir.

Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prenses ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.

Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.

Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.




2. DESTAN

Ulusların ulus oluşları sırasında gösterdikleri kahramanlık, savaş, göç, doğal afetler gibi önemli olaylar etkisiyle söylenmiş uzun manzum hikâyelere destan denir. Destanların ulusların yaşamında önemli bir yeri vardır. Toplumların ortak duygu, düşünce ve inançları destanlarda dile getirilir.

Destanlar tarihî bir olayı işler, ancak olayların işlenişinde ve kahramanlıkların anlatımında olağanüstülüklere yer verilir. Gerçek olan bir konu zaman içerisinde kuşaktan kuşağa geçerken masal, öykü gibi başka türlerle süslenir. Çoğu zaman gerçek tanınmaz hâle gelir.

Destanların oluşmasında pek çok sanatçının rolü vardır. Halk ozanları, toplumun ortak duygu, düşünce ve inançlarını yansıtan sade dille, ulusal ölçüyle söylenmiş parçaları önemli günlerde kopuz adı verilen saz eşliğinde söylerler. Bu bakımdan destanların ulusal bir karakteri vardır.

Destanlar iki türe ayrılır.


a. Doğal destanlar: Toplumları etkileyen olaylar sonucu kendiliğinden oluşan
destanlardır. Yunan edebiyatında Homeros’un İlyada ve Odissea; İran edebiyatında
Şehname; Fin edebiyatında Lönnrot’un Kalevâla adlı destanları ile Türk edebiyatında
Ergenekon doğal destanların en önemlileridir.



b. Yapma destanlar: Toplumu yakından ilgilendiren olayların sonradan bir
sanatçı tarafından işlenmesiyle oluşan destanlardır. İtalyan edebiyatında Ariosto’nun
(Aryosto) Çılgın Orlando, Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs; İngiliz edebiyatında
Milton’un Kaybolmuş Cennet adlı destanları yapma destanlardandır.


Türk Destanları

Eski ulusların edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatında da destan türü çok gelişmiştir. Ancak Türk destanları bir ozan tarafından topluca yazılmadığı gibi bir folklorcu tarafından da yazıya geçirilip yayınlanmamıştır. Bunların ancak konuları hakkında bilgimiz vardır. İran, Arap kaynaklarında Türklere ait destan parçalarının özetleri bulunmaktadır.

Türk Destanları Türk tarihinin gelişimine uygun olarak dört bölümde incelenir:

1. Saka Destanı

a. Alp Er Tunga Destanı

b. Şu Destanı

2. Hun (Kun) Destanı

Oğuz Kağan Destanı

3. Gök Türk Destanları

a. Bozkurt Destanı

b. Ergenekon Destanı

4. Uygur Destanı

a. Türeyiş Destanı

b. Göç Destanı


Ayrıca Türkler arasında İslamiyet kabul edildikten sonra da Manas Destanı, Cengiz Destanı, Battalgazi Destanı gibi destanlar oluşmuştur.

Çağdaş edebiyatımızda özellikle Kurtuluş Savaşı'nı ele alan destanlar da yazılmıştır. Nazım Hikmet’in Kuvâ-yı Milliye Destanı (1948), Ceyhun Âtuf Kansu’nun Sakarya Meydan Savaşı (1970), Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı bu tür eserlerdir.

Yapma destan türüne giren bu eserler biçim bakımından klasik destanlardan ayrılır. İçerik bakımından ise söylencelere (efsanelere) değil gerçek olaylara dayanır.




3. HALK HİKÂYESİ

Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Söylencelerle halk öyküleri arasında kesin bir ayırım yoktur. Kimi öyküler söylence olarak gelişmiş, aktarılmıştır. Çeşitli öykü türlerinde belli motifler, örneğin hayvanlar, sınamalar, belli kalıp olaylar yer alır. Halk öykülerinin başlıca türleri masallar, efsaneler, dini kişilerle ilgili anlatılanlar, hayvan öyküleri, kahramanlık öyküleri ve fıkralardır.


www.edebiyatdersi.net
4. MESNEVİ

Türk edebiyatında anlatı türünde batı tarzı yazılmış hikâye ve roman yoktur. Ancak bu türleri karşılayan divan edebiyatında Leyla vü Mecnun, Hüsrev-i Şirin, Yusuf u Züleyha ile Âşık Garip, Arzu ile Kanber, Battal Gazi vb. tarzında dinî tasavvufi nitelikli hikâyeler vardır.

Mesneviler de halkın anlatı ihtiyacını karşılamak üzere yazılmış eserlerdi. Şimdi bu türü daha ayrıntılı inceleyelim:

Mesnevi, divan edebiyatı nazım biçimlerindendir. Beyitlerle yazılır ve her beyit kendi arasında uyaklıdır. Yani beyitler arasında gazelde olduğu gibi uyak birliği yoktur. Bu nedenle uzun konuları işleme olanağı vardır. Genellikle okuyucuyu sıkmaması için aruz ölçüsünün kısa kalıpları kullanılır.

Mesnevi, divan edebiyatında bulunmayan öykü ve roman türünü karşılamaktadır. Beyit sayısı sınırlı değildir.

Mesnevi, İran’da kurulmuş ve oradan bize geçmiştir. Kurucusu da aslen Türk olan Genceli Nizamî’dir. Nizamî arka arkaya beş tane mesnevi yazmıştır. Divan edebiyatında beş tane mesneviye “hamse” denir. Bütün divan şairleri hamse (beş tane mesnevi) yazmak için uğraşmışlardır. Türk edebiyatında da Süleyman Çelebi, Şeyhî, Fuzûlî, Nâbî ve Şeyh Galip gibi sanatçılar mesnevi yazmışlardır.



Mesneviler işlediği konular bakımından şu türlere ayrılır:

a. Cenk destanları mesnevisi: Savaş ve kahramanlık olaylarını şairin duygu ve
düşüncesine göre işleyen mesnevilerdir. İran edebiyatında Firdevsi’nin “Şehname” adlı
eseri bu tür mesnevidir.

b. Aşk hikâyeleri mesnevisi: İslâm dünyasının ortak ürünü olan aşk öykülerini
konu alan mesnevilerdir. Şeyyad Hamza’nın “Yusuf u Züleyha”, Fuzulî’nin “Leyla vü
Mecnun” ve Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşk” adlı mesnevileri bu tür eserlerdendir.

c. Dinî ve tasavvufi mesnevi: Din ve tasavvuf konularını işleyen mesnevilerdir.
Mevlana’nın “Mesnevi” adlı eseri ile Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n Necat (Mevlit)”
adlı mesnevileri bu türe girmektedir.

ç. Ahlaki ve didaktik mesnevi: Bilgi ve öğüt vermek amacıyla yazılan mesnevilerdir. Şeyhi’nin “Harname” ile Nabi’nin “Hayriyye-i Nabi” adlı eserleri bu türe girer.

d. Şehrengiz mesnevi: Padişah ya da devlet büyüklerinden birinin bir şehri
ziyaretini veya şairin kendi şehrinin güzelliklerini anlatan mesnevilerdir. Lami’nin
“Şehrengiz-i Bursa” adlı mesnevisi bu tür bir eserdir.
5. MANZUM HİKÂYE

Nazım şeklinde yazılmış hikâyelere manzum hikâye denir. Diğer hikâyede olduğu gibi manzum hikâyede de serim düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Meydana gelen bir olay ve olayı yapan kişi ve olayın geçtiği yer ve zaman vardır.

Türk edebiyatında Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy bu türde önemli eserler vermişlerdir. Orhan Veli Kanık ve bazı başka şairler de çeşitli fabl hikâyeleri ile Nasrettin Hoca fıkralarını manzum hikâye tarzında yazmışlardır.


  1. HİKÂYE

SİVRİADA GECELERİ

Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar, ayı balığı büyük bir nefesle çıkıyor. Büyük bir nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla içinde vahşi, kırmızı dalgalar esmer kayaları dövüyor.

Mağaranın içinde Kalafat, kıpkırmızı lekelerle sular içinde karides avlıyordu.

- Sotiri, diye haykırdı birdenbire. Sen livarı hazırla da şu karidesleri koyalım.


Arkada bir tane daha var. Ama, iyi bak, üstünün bezi delik olmasın.

Sotiri, kayığın içine batmış güneşin bir parçası gibi kımıldadı. Siyah kafası ve kırmızı elleriyle, mavi gözleriyle, kaya, deniz, güneş, balık, renk ve kokusuyla ayaklarının dibinde kıç altına doğru uzandı.

Kalafat kepçeyi baş üstüne koydu ve kendisi de mağaranın deliğinden fırladı:

- Ulan Sotiri, bulamadın mı öteki livarı? Ver şimdilik oradan çapçağı, dedi.


Çapçağı ben uzattım.

Sotiri kıç altından boğuk boğuk:

- Bulamıyorum livarı usta, diyordu.

Mağarayı ayı balığına bırakıp Sivri’nin Yassı'ya bakan kıyısına çıktık. Sandalı çakıla çektik.

Sotiri ile Kalafat çalı çırpı aramaya gittiler. Ben kıyıda beyaz çakıllara oturdum. Üç adım ötemde akşamın şimdi güvermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir martıya daldım.

Martı aka üstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayakları ara sıra havayı dövüyordu. Ne oluyor, diye martıya doğru gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası da ara sıra sallanıyordu.

Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığıyla tepemde gözüküverdi.

Ne oluyor bu martıya Sotiri, dedim.

Ölüyor be dedi, ne olacak?

Sahi ölüyor mu?

Yok yalandan. Ölüyor işte...

Sotiri, portakal sandığını, geceyi geçireceğimiz iki kaya arasına fırlattı. Tekrar Kalafat’a yetişmek üzere kayalara tırmandı. Bir martı, bir nisan akşamında sırtüstü uzanmış, hâlâ ölmeye çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılmıyordum. Martının kafasını ellerime almıştım. Bir avuç deniz suyu getirip ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı. Bir titredi ve öldü.

Yassıada’nın ışıkları yandı. Uzakta bir taka geçti. Keyfim kaçmış, üzgün, ağlamaklı gibiyim. Canım bir taraftan acı bir türkü söylemek çekiyordu.

Onlar ateşi yakıp topladıkları midyeleri bir teneke üstünde şişirirlerken ben hâlâ martının yanı basındaydım. Kalafat:

Ne oluyorsun be, dedi. Şair misin, nesin?

Martı öldü de, dedim.

Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?

Dünyanın yaratışındaydık şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış, ateşin kaşısında okumak üzereydim.

Bütün kabile halkı bana kızmıştı:

- Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara, düşünecek mi? Martı ölmüş, onu


seyredip bize masal mı anlatacak?
Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca, öbür tarafta rüzgâr denizi homur homur söyletirken martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü, martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi saracıktı. Sonra bu hâl belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı. Bir iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek, fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söylemeyecektim.

- Ne susarsın be herif, diyeceklerdi. Hani bülbül gibi öterdin geceleri?

Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi hâlime.

Kalafat:


Ee, dedi, anlat bakalım şu martının ölümünü...

Martı, dedim, üç adım ötemdeydi. Güneş yeni batmıştı. Doğrudan bir mavi karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı.

Kalafat’la Sotiri, birbirlerine bakakaldılar:

- E, sonra, dediler.

Utandım, sustum.

Ateşin kenarına koyduğum midyeyi aldım. Biraz limon sıktım. Bir lokma ekmekle attım ağzıma.

Sotiri yanı başıma uzanmıştı. Gözleri uyku içinde yüzüme dikilmişti. Yine;

- E, sonra, dedi.

Kalafat’a baktım. Gözlerini kapamıştı.

- Dinliyor musun, Kalafat, dedim.

Cevap vermedi. Sotiri ondan tarafa döndü.Dikkatle baktı:

Uyudu, dedi, bana anlat.

Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı. Başka türlü martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir’in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifsizse yanına sokulmazdı. Uzaktan gözlerdi. Pek keyifli ise gelir, sandalın arkasına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritleri Tahir fırlatır ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi. Üç gün sırta sırta rüzgâr esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel miydi, şair miydi bilmem ki...

Hikâyem güzel olmuyordu, farkındaydım. Ama, yavaş yavaş açılacaktım; ateş kor kesilmişti. Ay çıkmıştı. Baktım, Sotiri’ye; Kafası düşmüş, o da uyumuştu. Ben bütün gece uyumadım. Martılar simsiyah ayın altında dalaşıp durdular. Sabaha karşı iskele sancak ışıkları ile durgun suları bize doğru atan bir vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı, Kalafat’ı uyandırdım. Vapuru gösterdim:

Ne güzel, bak, Kalafat, dedim.

Sen sahiden kaçıkmışsın, dedi.

Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Bir daha salladı. Yırtık paltosuna girip kayboldu.

Sait Faik Abasıyanık

İnceleme:

Okuduğunuz öyküde balıkçıların yaşamından bir bölüm anlatılmaktadır. Öykü de yazar, Kalafat ve Sorti ile birlikte İstanbul’da Sivriada’da akşam vakti balığa çıkar. Gecenin bir vaktine kadar balık, midye, karides vb. yakalarlar. Kalafat ile Sorti yakaladıkları midye ve karidesleri kızartmak için çalı çırpı topladıkları sırada yazar, kıyıda yaralı bir martı görür. Hemen koşar, martının ağzına birkaç damla su verir, ancak martı ölür. Yazar burada Kalafat’in yakaladığı balıklardan çok bildiği Tahir adlı balıkçının martısının ölümüne üzülmektedir. Sürekli martıyı düşünür. Onunla ilgili Sorti’ye hikâyeler anlatır. Bir süre sonra Sorti uykuya dalar. Yazar Sabaha kadar uyumaz. Yazar martıyı sadece bir kuş olarak değil, insanla dost olan, onu anlayan insancıl bir varlık olarak da görür. Martı da öykünün kahramanlarından biri durumundadır.

Öykünün kahramanları yazar, Kalafat ve Sorti’dir. Bu kahramanlar her zaman çevremizde gördüğümüz sıradan insanlardır; hiçbirinin olağanüstü bir niteliği yoktur.

Olay Sivriada’da bir nisan akşamı geçmektedir.



www.edebiyatdersi.net

7. ROMAN

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU---YABAN

Yakup Kadri’nin Yaban romanı yüzyıllardır kaderiyle baş başa bırakılan köylü ile aydın arasındaki uçurum dile getirilmektedir. Köylü için İstanbul’dan gelen her aydın bir “Yaban”dır.

Okuduğunuz metinde İstanbullu bir aydın olan Ahmet Celâl’in karşılaştığı köy gerçeği karşısındaki şaşkınlığı dile getirilmektedir.

Yaban romanı Ahmet Celâl’in anıları biçiminde verilmektedir. Yazar eserini şöyle tanıtmaktadır.

“... Sakarya Savaşı'ndan sonra, Garp Cephesi Komutanlığının gönderdiği Tetkiki Mezalim Heyeti, o viranelerde taşlar altında kömürleşmiş insan kemiklerini araştırırken bu kitabı teşkil eden yazıları, arasından yırtılmış bir defter hâlinde buldu, Köylülerden bunun sahibinin ne olduğunu sordu. Kimse onun nereye gittiğini, bilmiyordu. Bununla beraber, onun iki üç yıl hep bu köyde oturduğunu ve son felâket gününe kadar burada kaldığını söyleyen de kendileri idi.

Tetkiki Mezalim Heyetinden biri bu kayıtsızlığa şaştı:

- Nasıl olur, dedi, nasıl olur. İnsan yıllarca beraber yaşadığı bir kimsenin nereye


gittiğini, ne olduğunu bilmez mi?

Köylüler, küskün bir tavırla omuzlarını kaldırıp uzaklaşıyorlardı.

Yalnız içlerinden biri, yaşı belirsiz küçük ve sıska bir adam, döndü.

- Dee, sizin gibi yabanın biriydi, dedi.


Romanın çeşitli tanımları yapılmıştır. Bunların ortak özellikleri şunlardır: Romanlarda, insanların başlarından geçen olaylar ayrıntılı bir şekilde işlenir. Böylece insanların duygu, düşünce ve hayal dünyaları geliştirilir. Yaşam deneyimleri artırılır.

Romanda ele alınan olay etrafında pek çok küçük olay anlatılır. Ele alınan olayın gerçek ya da gerçeğe uygun olması, kişilerin gerçek yaşamda gördüğümüz kişilere benzemesi, olayın geçtiği yer ve zamanın belli olması çevre ve kişilerin ruhsal çözümlemelerine yer verilmesi gerekir.

Romanlar yazıldığı devrin sosyal ve siyasal olaylarını yansıtır. Belli bir döneme ışık tutar.

1. Romanın Tanımı

Olmuş ya da olma olasılığı bulunan olayların bir büyük olayla örülerek ayrıntılı bir şekilde yer ve zaman gösterilerek anlatıldığı uzun yazılara roman denir.


2. Romanda Plan

Romanda ele alınan olayların mantıksal bir gelişimi yapılır. Temel olay çevresinde pek çok küçük olaylar işlendiğinden, kişiler ile olaylar arasındaki ilişkinin kurulabilmesi iyi bir planlama ile olasıdır.

Romanda da öyküde olduğu gibi serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur.

Serim bölümü: Romana konu olan olaylar ile yer, çevre ve kişilerin tanıtıldığı bölümdür. Bu bölümde olayın geçtiği zaman ile olay kişileri ve çevre betimlemesi yapılır.

Düğüm bölümü: Romanda olayların karmaşık bir hâl aldığı, okuyucunun merakının ve heyecanının yoğunlaştığı bölümdür. Romanda birden fazla düğüm bölümü bulunabilir ve en uzun bölüm bu kısımdır.

Çözüm bölümü: Düğüm bölümündeki olayların çözümlendiği, merak ve heyecanın giderildiği bölümdür. Bazı romanlarda sonuç, okuyucunun hayal gücüne bırakılabilir.

3. Roman Çeşitleri

Romanlar bağlı oldukları akıma, işledikleri konulara ve iç yapılarına vb. göre sınıflandırılır. Akımlarına göre; romantik roman, realist roman, natüralist roman gibi. İşledikleri konulara göre; sosyal roman, tarihî roman, polisiye roman gibi. Romanlar iç yapılarına göre ise aksiyon romanı, psikolojik roman gibi çeşitli türlere ayrılır.


4. Romanın Öğeleri

a. Kişiler: Romanda anlatılan olayları gerçekleştiren kişilerdir. Kişilerin
olağanüstü nitelikleri yoktur; gerçek yaşamda gördüğümüz kişilere ya tip ya da
karakter olarak benzemelidir. Bunlardan belirli bir sosyal sınıfı ya da eğilimin özelliklerini
üstünde taşıyan kişiye tip denir. Cimri tip, içe dönük tip, sevecen tip vb. Karakter ise
kendine özgü tutum ve davranışları olan kişidir. Romanda betimlemelerle kişilerin iç ve
dış yönleri tanıtılır, çevre ile bağlantıları ortaya konur.

b. Olay: Roman kişilerinin yaptığı eylemlere olay denir. Romanda ana olay
çerçevesinde pek çok küçük çapta olaylar gelişir. Bu olayların her biri roman kişilerinin
bir yönünü tanıtır. Romanda gereksiz olaylara yer verilmemelidir. Gereksiz olay ve
ayrıntılar eserin değerini düşürür.

c. Zaman: Romanda işlenen olaylar belli bir zaman diliminde geçer. Olayların
başlaması ile bitmesi arasında bir süreç vardır. Bu sürece zaman denir.

ç. Dil ve anlatım: Roman yazarının, kendine özgü dili kullanma becerisi vardır. Kimi uzun cümleler kurar, kimi de kısa cümleleri benimseyebilir. Kimi de devrik tümcenin ya da atasözü ve deyimlerin anlatım gücünden yararlanır. Bu anlatım biçimine üslup denir.

Olaylar ya roman baş kişisinin ya da üçüncü kişinin ağzından anlatılır. İlk durumda yazar olayları yaşarken ikinci durumda yazar olaylar karşısında gözlemcidir, tanıktır.

Yazarlar roman yazarken anılarından, kişisel gözlemlerinden ve alınan küçük notlardan yararlanır.
A)ANLATMAYA DAYALI EDEBİ METİNLER

ROMAN

  Yaşanmış ya da yaşanabilecek olayların yer, zaman ve kişiye bağlanarak anlatıldığı uzun soluklu eserlere roman denir.



*Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.
*Romandaki bütün olaylar belli bir olay etrafında gelişir.Ana olay etrafında olaycıklar vardır.
*Şahıs kadrosu geniştir.kahramanlar tüm yönleriyle tanıtılır.
*Zaman olarak geri dönüşler olur.

Romanlar çeşitli türlere ayrılır;

- Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.
- Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzı, gelenek,görenek ve törelerin ele alındığı romanlardır adetlerini işleyen romandır.
- Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.
- Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan romandır.
- Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.
- Polisiye Roman: Konularını polisi ilgilendiren olaylardan alan romanlardır.

HiKAYE

     Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan romana göre daha kısa olay yazılarıdır.

*Romanda birden fazla olay varken hikayelerde çoğunlukla tek bir olay vardır.
*Şahıs kadrosu romana göre dardır.
*Hikayede ayrıntılara girmekten sakınılır,kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.
*İki tür hikaye görülür;

a)Olay Hikayesi(Klasik Hikaye): Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettindir.
b)Durum-Kesit Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi, Sait Faik Abasıyanık'tır.

         


MASAL
           Genellikle halkın yarattığı , ağızdan ağıza , kuşaktan kuşağa sürüp gelen ,çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan halk hikayelerine masal denir.

GENEL ÖZELLİKLERİ:                     

*Masallar , meydana geldikleri zaman bir kişinin malıyken , yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur.Masal , anonim bir türdür.

*Olaylar hayal ürünüdür.

*Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.

*Masallarda genellikle iyilik-kötülük, doğruluk- haksızlık- adalet- zulüm , alçakgönüllülük – kibir…. gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir.

*İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.

*İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.
*Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir.

*Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi ( -mişli geçmiş ) kullanılır.

*Anlatım kısa ve yoğundur.

*Masal kişileri her tabakadan seçilebilir.masallarda cinler , periler, devler: de rol alır.

*Masalların bir kısmı hayvanlarla ilgilidir.

*Masalların çoğu “ bir varmış, bir yokmuş …” ya da “ evvel zaman içinde , kalbur saman içinde …” gibi ifadelerle başlar.bunlara tekerleme ya da döşeme denir.tekerlemeden sonra olay ve dilek bölümleri gelir.Türk masallarında dilek bölümü ya “ onlar ermiş muradına …. “ ya da “ gökten üç elma düştü …” biçiminde başlar.


*Masallarda milli ve dini motiflere hemen hiç yer verilmez.

*Evrensel konuların işlendiği masallarda eğiticilik esastır.                                                                                          
*Masallarda genellikle bir eğitim amacı saklıdır.Masallar bu yönüyle didaktik ( öğretici) bir nitelik taşır.

*Günümüzde bellli bir kişinin ortaya koyduğu yapma masallarda yazılmaktadır.


HALK HİKAYELERİ TANIMI: Hikaye türünün en eski örnekleri olan ve destandan modern hikayeye geçişi sağlayan anonim eserlerdir. Başka bir tanım yapacak olursak; Türk edebiyatı ürünleri içinde 16.yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan, genellikle aşıklar tarafından nazım-nesir karışık bir ifade tarzı ile dinleyicilere anlatılarak nesilden nesile intikal eden, yer yer masal ve destan özellikleri gösteren hikayelerdir.

GENEL ÖZELLİKLERİ: Türk edebiyatında bu özelliğe sahip ilk örnek Dede Korkut Hikayeleridir. Genellikle aşk konusunun işlendiği halk hikayelerinde zaman zaman kahramanlık konularıyla dini konuların işlendiği de görülmüştür.

* Nazım- nesir karışık olarak anlatılan bu hikayelerin gelişip yayılmasında saz şairlerinin önemli bir fonksiyonu vardır.

*Halk hikayeleri , destanlardan; mutlaka tarihi bir olaya dayanmaması, nazım-nesir karışık oluşu ve zamanla nesir kısmının ağırlık kazanması, şahısların ve olayların anlatımında takınılan gerçekçi tavır, kahramanlıktan çok aşk maceralarına yer verilmesi, destanlarda yer alan olaylar kesin bir sonla bitmediği halde halk hikayelerinde kesin bir sonun bulunmaması, halk hikayelerinde söz konusu edilen olayların ve kişilerin oldukça azalması, toplum karşısında anlatılmaları, hikayedeki manzum kısımların genellikle saz eşliğinde dile getirilmesi, değişik bir anlatılma üslup ve geleneğinin olması, belli yerlerinde tekerleme adı verilen belli söz kalıplarının bulunması gibi hususlarda ayrılmaktadır.

*Hikayenin kahramanı aşık olur, sevgilisine kavuşma yolunda çeşitli maceralara girer, sonunda kavuşur veya kavuşamaz ama hikaye de orada biter.

* Destanlarda böyle kesin bir son mevcut değildir.

*Halk hikayelerinde anlatılan ilişkiler, toplum içi olup, fertler ve tabakalar arasında cereyan eder. Hikayelerde olağanüstü özellikler epeyce azalmıştır.

* Halk hikayeleri, masallara göre oldukça uzundur. Özellikle koşma şeklinde söylenen şiirler duyguyu yoğunlaştırmaya yarar.

*Halk hikayeleri daha çok aşıklar tarafından kahvelerde, düğün ve benzeri toplantılarda erkeklere hitap eder. www.edebiyatdersi.net

*Halk hikayelerinin destan döneminin kapanmasından sonra ortaya çıktığı kanaati yaygındır. Nitekim Türk edebiyatında halk hikayelerinin en eski örneği sayılan Dede Korkut Hikayeleri de destandan halk hikayeciliğine geçiş dönemi ürünü olarak kabul edilmektedir.

*10. yy’ dan itibaren halk hikayelerinin belki de destandan boşalan yeri doldurmak üzere ortaya çıktığı söylenebilir.

* Aşk ve kahramanlık konularının çokça işlendiği halk hikayelerinin gerçek hayat olaylarından ayrılan, kendilerine göre bir mantık örgüsü vardır. Bu mantık idealist ölçüler göre şekillenmiş bir hayat anlayışını savunur. Bunun sonucu hikaye kahramanı idealist bir kişiliğe sahiptir. Son olarak şunu unutmamak gerekir ki; kendi içinde tutarlı bir mantığa dayanmak şartıyla halk hikayelerinde olmayacak şey yoktur.

Halk hikayeleri konularına göre dört çeşittir:


  1. Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık Garip Hikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif ile Mahmut...

  2. Dini-Tarihi Halk Hikayeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikayeler...




  1. Kahramanlık Hikayeleri: Köroğlu Hikayesi

  2. Destanî Halk Hikâyeleri: Dede Korkut Hikayeleri


NOT: Halk hikayeleri, destan ile roman arasındaki aşamanın ürünüdür.

NOT: Destan geleneğinden Halk hikâyeciliğine geçişin ilk ürünü Dede Korkut Hikayeleri’dir. Bu nedenle Dede Korkut Hikayeleri özel bir önem taşır.

DESTAN

   Bir milletin başından geçmiş ve toplumda derin etki bırakan savaş,göç,afet,kıtlık gibi olayların etkisiyle söylenmiş,kimi zaman da bir kişinin kahramanlıklarını anlatan uzun manzum hikayelerdir.

Destanlar; milletlerin tarihinde derin iz bırakmış önemli olayları harikuladeliklerle süsleyerek anlatan uzun, manzum, milli eserlerdir. Destan anlatıcısı ozan (akın veya baksı) onu bir kopuz eşliğinde söyler. Bir takım mimik, jest ve taklitlerle anlatımını kuvvetlendirmeye çalışır. Halk hikayelerinde de bu anlatım geleneği devam etmekle birlikte, bazı önemli farklar onu destandan ayırır.

Halk hikayeleri ile destanlar arasındaki farklar

*Halk hikayeleri , destanlardan;

* mutlaka tarihi bir olaya dayanmaması,

*nazım-nesir karışık oluşu ve zamanla nesir kısmının ağırlık kazanması,

*şahısların ve olayların anlatımında takınılan gerçekçi tavır,

*kahramanlıktan çok aşk maceralarına yer verilmesi,

*destanlarda yer alan olaylar kesin bir sonla bitmediği halde halk hikayelerinde kesin bir sonun bulunmaması,

*halk hikayelerinde söz konusu edilen olayların ve kişilerin oldukça azalması, toplum karşısında anlatılmaları,

*hikayedeki manzum kısımların genellikle saz eşliğinde dile getirilmesi, değişik bir anlatılma üslup ve geleneğinin olması,

*belli yerlerinde tekerleme adı verilen belli söz kalıplarının bulunması gibi hususlarda ayrılmaktadır.



Masallarla destanlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar

Masal nesirle söylenmiş, tamamıyla hayal mahsulü olan ve anlattıklarına inandırma iddiası bulunmayan, kısa bir anlatı türüdür. Masalın en karakteristik özelliği, seri bir tahkiye tekniğine sahip olmasıdır. Ayrıca, masallarda olayın geçmişe ait olduğunun belirtilmesine bilhassa dikkat edilir.



Masal ile destan arasında şu benzerlikler vardır:

1.      Destanlarda, masal kahramanı olarak bilinen perilerin yaşayışına benzer bir hayat süren destan kahramanları vardır. Oğuz Destanı’nda Oğuz’un evlendiği kızlar gibi.



Masal ile destan arasındaki farklar ise;

1.      Masal konuları çeşitli olmasına rağmen destan konularında kahramanlığa fazla yer verilir. Umumiyetle milletlerin mazisindeki önemli olaylar ve büyük kahramanlar etrafında destanlar teşekkül eder.

2.      Masal kahramanlarının hayali olmasına karşılık destan kahramanlarını biz tarih sayfalarında bulabiliriz. Oğuz Kağan gibi.

3.      Destanlar daha hacimli olur. Pek çok olayın anlatıldığı destanların hacimleri de uygun olarak geniş bir yer kaplar.

4.      Destanlar manzum olurlar, masallardaki durum ise tamamıyla tersidir. Masallarda manzum kısımlar yok denecek kadar azdır.

5.      Masalların benzerlerine başka milletlerde de rastlanıldığı halde destanlarda durum farklıdır. Destanlar millidir. Bir millete aittir.



MANZUM HİKAYE
    Manzum Hikaye; bir mekan, bir zaman ve kişiler etrafında gelişen olay örgüsünü şiir halinde anlatan nazım biçimidir. Türk edebiyatında Tanzimat sonrasında gelişen bu türün en güzel örneklerini Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy vermiştir.
Manzum hikâyelerin öykülerden tek farkı manzum(şiir) biçimde yazılmış olmasıdır. Bu tür hikayelerde didaktik şiir özelliği görülür.

Tarihi 
Bu tür için ilk adımları Recaizade Mahmud Ekrem ile Muallim Naci atmıştır. Bu tür Servet-i Fünun döneminde etkili hale gelmeye başlamıştır. Mehmet Akif Ersoy’un ise Küfe, Seyfi Baba, Mahalle Kahvesi, Hasta gibi önemli manzum hikayeleri bulun



Temsilcileri 
En önemli temsilcileri Mehmet Akif Ersoy ve Tevfik Fikret'tir. Bunun yanında Beş hececiler de bu türe katkıda bulunmuştur.

GENEL ÖZELLİKLERİ:

Manzum hikayeler edebi metinlerdir. Konu ve özellik bakımından hikaye ile aynı özellikleri gösterir.Eski edebiyatımızda uzun hikayeler mesnevi türü ile yazılırdı.Tanzimattan sonra ortaya çıkan manzume türü kafiyeli ve redifli, şiir biçiminde hikaye yazmak amacını güder. Manzum hikayelerde şairler ya bir olayı anlatırlar ya da bir öğüt verme çabası güderler.Manzum hikayeler genellikle bir çevre tasviriyle başlar, o çevrenin kişileri anlatılır.Sonra olay anlatılır.Amaç okuyucuya bu bölümde ders vermektir.Bir hikaye gibi sonlandırılır.Manzum hikayeler düşündürücü ve eğiticidir.Manzum hikayeler bölümlerden oluşur ilk bölümde anlatılmak istenen olay dan bahsedilir kişiler den bahsedilir.ikinci bölümde ise olaylar anlatılır örneklerle tasdik edilir.üçüncü bölümde ise olay son bulur ve okuyucuya ders vermeyi güden cümleler yer alır.


B)GÖSTERMEYE BAĞLI EDEBİ METİNLER

TİYATRO

     Hayattaki olayları konu edinen, sahnede oynanmak amacıyla yazılan edebi eserdir.

Tiyatro göstermeye bağlı bir güzel sanat dalı olarak “dramatik sanatlar” dan biridir.

*Roman ve hikaye soyut olduğu halde, tiyatro somuttur.

*Tiyatro metinlerindeki temel ifade biçimi “ gösterme” ve “anlatma” dır
*Tiyatro eserleri, konularına göre dram, trajedi ve komedi gibi türlere ayrılır.

MODERN TÜRLER

A-TRAJEDİ:

    Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, ahlak, erdemi anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.

*Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.
*Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.
*Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.
*Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.
*Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından sahnede aktarılır.
*Üç birlik kuralına uyulur.( Yer, zaman, olay )
*Oyunda koroya yer verilir.
*Ünlü trajedi yazarları; 

Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles

Fransız; Corneille, Racine.

B-KOMEDİ:

     İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak, izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro eseridir.

*Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.
*Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.
*Her türlü söze şakaya yer verilir.
*Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.
*Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.
*Manzum olarak yazılır.
*Üç birlik kuralına uyulur.

Türün yazarları, Yunan-Aristophanes, Fransız- Moliere.



C-DRAM:

    Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek için yazılan tiyatro eseridir.

*Hayatı olduğu gibi yansıtır. Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.
*Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.
*Üçbirlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
*Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.

B)GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU TÜRLERİ GÖSTERMEYE edebi metinler

KARAGÖZ

Seyirlik halk oyunlarından olan Karagöz, bir gölge oyunudur. Oyunda Karagöz cahil halk tipini; Hacivat ise aydın tipini temsil eder. Geleneksel Türk Tiyatrosu ürünlerindendir. Manda ve deve derisinden yapılan resimlerin, bir ışık yardımıyla sahnedeki perdeye yansıtılmasıyla oluşur. Bir gölge oyunudur. Bu nedenle bazı kaynaklarda “Hayal-i Zıl” şeklinde de adlandırılır. Kahramanları Karagöz, Hacivat, eşraftan kimseler, Beberuhi, Tuzsuz Deli Bekir, satıcılardır. Karagöz; okumamış, hazır cevap, söylenenleri ters anlayan ve buna göre cevaplar veren kaba bir adamdır. Hacivat ise aydın ve yarı aydın kişileri temsil eder. Karagöz oyununda bütün konuşmalar perdenin arkasındaki tek kişi tarafından yapılır. Bu nedenle Karagöz oynatmak zor bir iştir. Karagöz oyununun oynatıldığı perdeye “hayal perdesi” denir. Oynatan kişiye de hayali ya da hayalbaz olarak adlandırılan tek kişi tarafından oynatılır.

Karagöz oyunu dört bölümden oluşur:


  1. Öndeyiş ve giriş: Sahneye göstermelik denen bir resim konulur.

  2. Muhavere: Karagöz ve Hacivat’ın karşılıklı konuşmaları

  3. Fasıl (Asıl oyun)

  4. Bitiş: Oyunun sonunda hatalar için özür dilenen ve bir sonraki oyunun yerinin belirtildiği bölümdür.


Karagöz oyunundaki tipler ana hatlarıyla şöyle tasnif edilir:

a)Asıl Tipler:Karagöz, Hacivat

b)Şive taklitleri yapan tipler:Kastamonulu,Kayserili,Bolulu,Eğinli,Arap, Acem,Arnavut,Laz;Kürt,Rumelili, Muhacir,Ermeni,Yahudi,Rum ,Frenk

c)Hasta Tipler:Beberuhi,Tiryaki, Kekeme,Altıkulaç, Sarhoş ,Esrarkeş, Deli,orta oyununda da yer alan Aptal Denyo

d)Diğer Tipler:Çelebi,Köçek,Zenne

ORTAOYUNU

Seyircilerle çevrilmiş bir alanda, yazılı bir metne bağlı kalmadan ve doğaçlama (tuluat) yoluyla oynanan bir oyundur. Pişekar ve Kavuklu oyunun temel kişileridir.

Halkın ortak malıdır. Oyunların güldürme unsurları karşılıklı konuşmalardaki söz oyunları, hazır cevaplılık, yanlış anlamalar ve yöresel konuşmaların taklitleridir. Oyunda Karagöz ile Kavuklu’nun; Pişekâr ile Hacivat’ın bütün özellikleri aynıdır. Karagöz ile Ortaoyunun farkı ise, Karagöz’ün perdede, Orta Oyun’un meydanda oynanmasıdır. Yani Orta Oyunu canlı kişilerle oynanırken Karagöz’de tasvirlerin gölgesi oynatılır.



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə