TüRKİye cumhuriyeti ankara üNİversitesi BİLİmsel araştirma projesi kesin raporu


Demokratik Elitizm ve Bürokratik-Teknokrasinin Kaçınılmazlığı



Yüklə 0,56 Mb.
səhifə7/10
tarix17.03.2018
ölçüsü0,56 Mb.
#45790
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10

3. 4. Demokratik Elitizm ve Bürokratik-Teknokrasinin Kaçınılmazlığı:

Max Weber, Joseph Schumpeter ve James Burnham
Birinci nesil elitizm kuramlarının öne çıkan özelliklerinden biri, yeni elit oluşumlarının statükoyu temsil eden elitlerin iktidarını sarsmaya başladığı ve buna bağlı olarak da belli bir tip elit sirkülasyonunun başladığıdır. Özellikle Pareto ve Mosca genel oy hakkının tanınması ile birlikte ortaya çıkan yeni elit oluşumlarını sınırlı temsili demokratik sistem açısından tehlike olarak değerlendirirken; Michels aksine aslında sosyalist partilerin ve işçi sınıfının sisteme dahil olmasının bir olumlu yönü bulunduğunu fakat beklenin aksine sonuçlar yaratmaya mahkum olduğunu, zira parti ve sendika örgütlenmelerinin kaçınılmaz olarak demokrasinin işleyişini imkansız kılan bir oligarşi yarattığını iddia eder. Weber’in bürokratikleşme kuramını siyasal partilere ve sendikalara uyarlayan Michels, modernliğin özgürleştirici sınıfsal hareketi olarak ortaya çıkan sosyalist hareketlerin, bu nedenle bir parti oligarşisi ve siyasal aristokrasi oluşturduğunu ve bu yeni elit oluşumunun ve liderlik biçiminin demokrasinin gelişimi ile karşıtlık taşıdığını ileri sürer. Bu açıdan bakıldığında –kitlelere genel oy verilmesinden rahatsız olan ve ayak takımının yükselişine içerleyen muhafazakar bir elitizm yaklaşımının Pareto ve Mosca’ya, diğer yandan da büyük ölçekli örgütlerin ürettiği oligarşik elitizmin her koşulda kazanacağını ileri süren karamsar bir elitizm yaklaşımının da Michels’e egemen olduğu söylenebilir.
Modern dönemin klasik elit analizlerinin demokrasi karşısında takındığı muhafazakar ve karamsar tavrın aksine, belli bir karamsarlık taşımakla birlikte modernliğin kurumsal mirasına ilişkin daha gerçekçi öneriler geliştiren Max Weber ve Joseph Schumpeter’in yaklaşımlarını da ele almak gerekir. Bürokrasi kuramına en sistematik katkıyı sunan ve geleneksel emperyal bürokrasiler ile modern bürokrasiler arasındakı farkları ortaya seren Weber, bir meslek olarak, bir statü ve saygı grubu olarak ve iktidar analizlerinin bir bileşeni olarak bürokrasiyi Economy and Society’nin (Weber 1978: 956-1006) tarihsel olarak irdeler. Ancak Max Weber açısından önemli olan salt bir bürokrasi sosyolojisi olmaktan çok bürokrasinin gelişiminin demokrasi açısından ortaya nasıl bir sonuç çıkardığıdır. Michels’ten farklı olarak Weber bürokrasiyi ortaya çıkaran şeyin teknik zorunluluklar kadar, demokratikleşmenin kendisi olduğunu da ileri sürer (s.984): zira modern bürokrasilerin oluşumu feodal, patrimonyal ya da plütokratik ayrıcalıkların yenine kitle demokrasisinin empoze ettiği kurallarla oluşturulmuş bürokrasilerin geçişini mümkün kılar. Bu nedenle modern bürokrasiler, kitle demokrasisinin yani kitlelerin siyasete daha fazla katılmaya başlamalarının doğal bir sonucu olarak eşraf kökenli bürokrasilerden orta-sınıf kökenli ve kalıtsal olmayan bürokrasilere doğru geçiş sergilemiştir.
Weber’e göre aynı şekilde, demokratikleşmenin bürokrasi üzerindeki sonuçları kendisini siyasal partiler üzerinde de göstermiştir (1978:.984-985). Demokrasi ve bürokratikleşme ile birlikte, geleneksel siyasal partilerin yönetiminde etkin rol oynayan ve bir yandan kişisel ilişkiler ve saygınlık, diğer yandan da kökenler nedeniyle etkili olan elitlerin yerine, yeni kadrolar gelmiştir. Dolayısıyla kitle demokrasisinin, muhafazakar ve liberal partilerin eski yöneticileri üzerinde dahi, orta-sınıflardan gelenler lehine bir avantaj yarattığını görmekteyiz. Ancak “bununla birlikte ‘demokratikleşme’ kavramının kendisini yanlış anlamamak gerekir, zira halk, şeklisiz bir kitle olarak, hiçbir zaman büyük örgütleri yönetmez; ancak onlar tarafından yönetilir. Demokratikleşme ile burada değişen yönetici liderlerin (executive leaders) seçilme biçimi ve kamuoyunun oluşumu üzerindeki etkisidir. Demokratikleşme, bu yönüyle her toplumda zorunlu olarak yönetilenlerin siyasete katılımını arttırmayacaktır; ancak en azından iki şeyi garanti altına alacaktır: a) kapalı devre çalışan statü grubu resmi yetkililerin oluşumunu önleyecektir; b) kamuoyu baskısı nedeniyle bir yandan resmi yetkililerin yetkilerini kısıtlayacak, diğer yandan da onların yeniden seçilme ve atanma kriterlerini değiştirerek, daha kısa zaman zarfında atanmalarına olanak tanıyacaktır. Siyasal demokrasi, bu yüzden, bürokrasiyi sınırlayabilecek bir alan yaratabilmektedir.
Weber’i bu noktada demokrasi açısından görece daha iyimser kılan nokta, Weber’in bürokratikleşmenin beraberinde getirdiği kimi beklenmedik sonuçlara karşın, onun daha önceki dönemlere kıyasla kontrol edilebilir, yenilenebilir bir özelliğinin olmasıdır. Ancak Weber’in önemi bunlara ek olarak genel oy ilkesiyle oluşturulmuş parlamentoyu, parlamentoda rekabet halindeki siyasal partileri ve en sonunda da bürokrasi karşısında farklı bir denge unsuru olarak ortaya çıkan liderleri vurgulamasıdır (Weber 1994: 220-225). Modern devletlerin yönetiminde en yüksek inisiyatife sahip olan bürokrasi ancak bu güçlerin karşı-dengeleyici dinamikler olarak ortaya çıkması ile sınırlanabilirler. Her ne kadar siyaset geniş kitleler tarafından değil, küçük fakat öncü grupların manevraları ile belirlense de, siyasal liderlerin parlamentoya karşı sorumlu olmak kaydıyla, bürokratik iktidarı sınırlayabilecek bir niteliğe sahip olduğunu iddia eder Weber. Parlamentonun üst-düzey bürokrasiyi, uzmanlaşmış komisyonlar önünde sorgulama imkanı, bürokrasinin aynı zamanda hesap verebilir bir duruma getirmesi de, demokrasi adına önemli bir olanak olarak düşünülebilir.
Dolayısıyla Weber, parlamentonun ve genel olarak genel seçimle yenilenen siyasetçilerin bürokrasiyi sınırlayıcı bir rolü olabileceğini görür. Ancak Weber’e göre bir mücadele alanı olan siyasette liderlerin ortaya çıkabilmesinin koşulu, liderlerin parlamentoda görevlerini iyi bir şekilde yerine getirmelerden ve uzmanlıklarından çok, demagojiden geçer. Modern demokrasilerde etkili olan liderler, kendi partilerinden ziyade, kitleyle kurdukları karizmatik ilişkiden kaynaklanır. Bu açıdan gerek parlamento içinde, gerekse bürokrasi karşısında karizmatik liderlerin ortaya çıkışını Weber, bir karşı-denge unsuru olarak görür. Ancak buna karşın Weber, plebisitlere dayalı olarak siyasal hayatta rol edinen liderler ve parlamento içinden çıkan liderler arasında bir ayrıma gider; ve plebisitle seçilen karizmatik liderlerin sahip oldukları yüksek kitlesel destek nedeniyle kimi demokratik kurum ve kuralları zaafa uğratabileceklerini ve parlamenter demokrasinin Sezarist bir forma bürünmesine yol açabileceklerini ileri sürer. Dolayısıyla Amerikan toplumu gibi iki partinin rekabeti aracılığıyla görece plebisiter liderler oluşturan toplumlar, bir yandan Sezarist liderliği –özellikle yerel yönetimlerde ve eyaletlerde öne çıkarırken-, diğer yandan sistemin hesap verebilirliği öne çıkarması nedeniyle yolsuzluk vakalarının da önüne geçebilmiştir. Weber burada yargısal ve kamuoyu baskısı açısından kontrol edilen sistemlerde, plebisiter liderlerin daha etkin çalışabildiğini; ancak hukukun üstünlüğünü ve temel hak ve özgürlükleri sınırlayabilecek bir plebisiter demagojik liderliğin ise aksi sonuçlar yaratacağını vurgular. Weber’e göre bu nedenle, seçimler, partiler ve parlamento her koşulda eksikliklerine karşın savunulmalı; genel oy ilkesine göre seçilen karizmatik liderlerin demokrasiye yapabilecekleri katkılar da küçümsenmemelidir. Weber Almanya’da genel oy ilkesinin ve parlamentarizmin Alman siyasetine etkilerini iki uzun makalede etraflıca tartışır (Weber 1994) (Bu makaleler Suffrage and Democracy in Germany ve Parliament and Government in Germany under a New Political Order’dir).

Seçilmiş liderliğe Weber’in atfettiği önemi anlayabilmek için, Weber’in I. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Alman demokrasisinin ve parlamenter siyasal parti geleneklerinin içine düştüğü durumu göz önünde bulundurmak gerekir. Weber, bir yandan katı Alman bürokrasisi ve tutucu veya dogmatik siyasal parti gelenekleri karşısında, diğer yandan ise Alman imparatorunun parlamento karşısında hala sahip olduğu siyasal haklar karşısında Alman demokrasisinin konsolidasyonunun ancak demokratik liderler sayesinde mümkün olabileceğini düşünür (Weber 1994: 186-196). Aksi takdirde ne bürokrasinin, ne monarşinin ne de lonca-tipi örgütlenme eğilimine giren siyasal partilerin ufuksuzluğunu aşmak mümkün olabilecektir. Weber bu noktada demokratik karizmatik liderliğin partilerin parlamento içinde ve toplum nezdinde gettoya kapatılmış olmaktan kurtarabileceğini ileri sürer. Weber parlamentodaki siyasetçi profilini siyaset için yaşayanlar ve siyaset sayesinde yaşayanlar olarak ikiye ayırarak, bu ufuksuzluğun nedenini de bir anlamda işaret eder. Zira Weber’e göre Alman siyaseti ağırlıkla ikinci kategorinin ağır bastığı bir nitelik taşır (1994:190). İşte bu nedenle Weber’e göre karizmatik liderler, –demagojik ve duygusal dinamiklerden beslenen bir Sezarizme yol açma tehlikesine kapılmadan- bu tür bir yapı içerisinde programsızlığı ve negatif siyaset anlayışını aşarak genel çıkarı temsil edecek bir alan yaratabilirler.


Weber’in liderlik ve temsili demokrasi arasında kurduğu ilişkinin bir benzerini, Weber’den de esinlenerek bir adım daha ileri götüren ve klasik demokrasi ve elitler kuramlarına alternatif yeni bir kuram geliştiren bir başka önemli isim de Joseph Schumpeter’dir.Schumpeter klasik demokrasi fikrinin temelini oluşturan halk egemenliği kavramına şüpheyle bakar ve demokrasinin tanımının siyasal liderlik için rekabet olduğunu vurgular (Schumpeter 1962:269-270). Schumpeter’e göre kitlenin genel iradesine (volonté general) ve inisiyatifine fazla önem atfetmek, fakat buna karşın liderlerin rolünü küçümsemek klasik demokrasi kuramlarının gerçekçi olmayan bir özelliğini açıklamaktadır. Çünkü kitlenin iradesi, üretilmiş bir iradedir; kendi ayakları üzerinde duran ve bağımsız bir irade olmaktan çok. Demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler alanındaki ilerlemeler tarafından karakterize edilmekle birlikte kadar, Schumpeter’e göre, aynı zamanda metodolojik olarak seçmenlerin serbest oyları için liderlerin serbest rekabet sistemi olarak adlandırılabilir (1962:271). Ve bu sistem en azından kuramsal olarak herkesin siyasal liderlik için yarışma hakkı olduğu varsayımına dayanır. Dolayısıyla seçim sistemi, bir taraftan özgürce seçmeyi, diğer taraftan da özgürce seçilmeyi içerdiği ölçüde demokratik rejimde kitleler açısından söz konusu görev bir hükümet üretilmesidir. Bu süreç ister doğrudan, ister aracı mekanizmalar yardımıyla oluşturulsun temel amacı, politik lider ya da liderleri ortaya çıkarmış olmasıdır (s.272). Hükümetlerin, siyasal temsilci ve liderlerin ortaya çıkmış olması, kendiliğinden karar alamayan büyük kitlelerin zaaflarını da telafi edecektir. Rousseaucu anlamda modern zamanların siyaset algısına damgasını vurmuş olan genel irade kavramını tek başına ele alındığında, Schumpeter onu amorf, işlevsiz ve pratik olmayan bir kavram olarak sunar. Çoğunluğun iradesi halk iradesinden farklı olduğu gibi, ikincisi bir tür mozaiğe benzerken birincisi ise temsil etme kapasitesine kendiliğinden sahip değildir (s. 272).
Sonuç olarak Schumpeter demokrasiyi, iktidar ve makam için rekabeti içeren bir mücadele olarak görür; yani tıpkı ekonomik alanda piyasa koşullarında kar etmeye çalışan rekabeti firmalar gibi, siyasal aktör ve kurumlar da demokratik rekabet yoluyla partileri için gerekli olanakları kazanmaya çalışırlar (1962:282). Aynı şekilde siyasal partiler de dar anlamda kamunun çıkarı için ilkeler ve prensiple etrafında toplanmış insan grupları olarak değil, siyasal iktidar için rekabetçi mücadeleye girmiş taraflar olarak değerlendirilmelidir. Eğer böyle olmasaydı, diye ekler Schumpeter, pek çok partinin farklı kulvarlarda mücadele etmelerine karşın neredeyse aynı parti programlarına sahip olmaları açıklanamazdı. Bu yüzden partiler ve siyasetçiler, demokrasi içinde siyasal rekabet alanını da kurumsallaştıran ve düzenleyen aktörlerdir. Modern siyaset de, partiler ve politikacılar tarafından düzenlenmiş bir rekabet alanıdır. Demokrasiyi mümkün kılan parti yönetiminde kullanılan psikolojik taktikler, parti propagandaları, reklam ve sloganlar birer aksesuar olmaktan çok siyasetin olmazsa olmazlarıdır; tıpkı siyasal liderler gibi (s.283).
Bu noktada, bizimkisi her ne kadar bağımsız bir çalışmada kapsamlı olarak ele alınmayı gerektiren bir hipotez olsa da şunu iddia edebiliriz ki, Weber’in karizma kavramı ile Schumpeter’in müteşebbis kavramı arasında önemli koşutluklar vardır. Yukarıda değindiğimiz gibi Weber genel anlamda devlet içinde, özelde ise parlamento içerisinde oluşan parti bürokrasilerini demokrasi açısından sınırlayıcı bir dinamik olarak değerlendirmiş ve ancak demokratik-karizmatik liderlik aracılığıyla ulusal çıkarı gerçekleştirebilecek bir açılımın sağlanabileceğini ileri sürmüştür. Almanya’da karizmatik demokratik liderlik sorununun, Alman ulusal çıkarlarının gerçekleştirilmesini imkansız kıldığını düşünen Weber’e paralel olarak Joseph Schumpeter de, iktisadi bir genel bir denge içerisindeki ekonomik sistemlerin ancak yeni müteşebbislerce dönüştürülebileceğini ileri sürer. Büyük şirketlerin ya da kapitalistlerin gerekleştirdikleri bir ekonomik denge sistemi, Schumpeter’e göre, eninde sonunda bir entropik aşamaya girecektir (Schumpeter 1962:131). 19. yüzyıl liberalizmin yerini 20. yüzyılda bürokratikleşmiş yapılara bırakması ile birlikte bürokratik durağanlaşma kaçınılmazlaşır. Bu yüzden kapitalizmin ulaştığı ekonomik denge öyle bir durağanlığa girecektir ki bir süre sonra kapitalist sınıfı yeniden üreten karlar ve faizler hızla eriyerek sıfır noktasına yaklaşır; kapitalist yönetici sınıf bu durumda artan ölçüde bürokratik bir sınıfa dönüşür. Bu sistemde kapitalist organizasyonun bürokratikleşmesi öyle bir noktaya ulaşır ki, teknolojik yenilikler ve ilerleme girişimleri dahi büyük bürokratik organizasyonlar tarafından gerçekleştirilir. Müteşebbis/girişimci, bu açıdan, önem taşır; çünkü müteşebbis açısından önemli olan mülkiyet değil, tersine liderliktir (Schumpeter BC: 103). Bu yüzden bir şirketin sahibi veya yöneticisi olan kesim ile girişimci/müteşebbis aynı kişi olmak zorunda değildir, ve müteşebbisler tıpkı feodal dönemi sona erdiren girişimciler gibi, kapitalist piyasa dengelerini de yeni metotlar, mallar ve teknikler geliştirerek değiştirebilirler. Dolayısıyla yeni teknolojik gelişme gerçekleştiren müteşebbiş, bürokratikleşen piyasa dengesini de dönüştürebilecek ve bir tür yıkıcı yaratıcılık sergileyebilecek bir dinamik olarak çıkarlar karşımıza.
Kısaca özetlemek gerekirse Weber’den, faydacılık akımlarından ve Marx’tan farklı biçimlerde etkilenmiş bir ekonomist olan Schumpeter’in kuramsal arka planında büyük organizasyonların ve büyük hükümet aygıtlarının kaynakların planlanması konusundaki eğilimlerinin kaçınılmazlığını ileri sürmesinin yattığını görebiliriz. Schumpeter tıpkı ekonomi alanında kaynakların planlanmasının gerekliliğini ve üretim sistemi üzerinde merkezi bir otoritenin gelişiminin kaçınılmazlığını vurguladığı gibi, siyasal alanda da partiler ve liderlik aracılığıyla bir siyasal planlamanın/yoğunlaşmanın ortaya çıkışının gözlemleneceğini ileri sürer. Schumpeter bu organizasyonel yönelimin kaçınılmazlığı konusunda o denli emindir ki, sadece kaynakların yönetsel organizasyonu ve rasyonel karar alma süreçlerinin bir gereği olarak, büyük çapta üretim planlaması yapan sistemler olan kapitalist işletme sistemleri ile sosyalist devlet planlama sistemlerinin birbirine yakınlaşacağını ileri sürer. Schumpeter ‘dev yapılı ve her şeyi kapsayan bir bürokratik sistemin’ kaçınılmaz olarak kapitalist ekonomilerle sosyalist ekonomileri yakınlaştırıcı etki de yaratacağını düşünür. Bu tarihsel gelişimin klasik liberal kapitalizmi ortaya çıkaran burjuva aktörler için de önemli kırılmalar ve değişiklikler yaratacağını zira kapitalist burjuva sınıfın liderlerinin de büyük organizasyonlar içinde ve kollektif bir rasyonaliteye uyum göstererek gelişebileceğini ileri sürer (s.293-294 & 206). Dolayısıyla kapitalizm ve onun yaratıcısı burjuva sınıf dahi, kendi kendisini yöneten bir serbest piyasa ekonomisi fikrinden, ancak daha büyük bürokratik yönetime ve planlama fikrine doğru evrilerek rasyonel niteliğini sürdürebilir.
Bu noktada Schumpeter’in tıpkı Rousseaucu demokrasi fikrine esin veren kendi kendisini yöneten/yönetebilen halk kavramı gibi, Adam Smithçi liberalizmin kendi kendisini düzenleyen piyasa kavramına da karşı çıkar. Hatta daha da ileri giderek, etkinlik ve rasyonellik gereksinimlerinden ötürü her iki olgunun da kolektif süreçler olarak en iyi büyük organizasyonlar yardımıyla yönetilebileceğini ileri sürer. Bu yönüyle Schumpeter, Weber’in demokrasi ve bürokrasi arasında kurduğu zıtlık ilişkisini kurmadığı gibi modern demokrasilerin ancak büyük bürokratik kurumlar aracılığıyla yaşatılabileceğini savlar. Benzeri bir teknokratik-bürokratik övgüyü, Schumpeter büyük şirketler kapitalizmi ve planlamacı devletler sosyalizmi arasındaki yakınlaşmanın kaçınılmazlığını vurgularken de sergiler (Held 1996:191-8). Schumpeter’in Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi adlı çalışması yukarıda kısaca değindiğimiz öncelikleri nedeniyle, kendisini izleyen dönem üzerinde etkili olmuş ve bir yandan bürokratik-teknokratik yönetim biçiminin gelişimine odaklanan literatürün, diğer yandan da modern kapitalizm ve modern sosyalizm arasındaki paralellikleri ve yakınlaşma olasılıklarını vurgulayan bir literatürün gelişimine katkıda bulunmuştur.
Özellikle yine 1941 yılında yayınlanmış olan James Burnham’ın The Managerial Revolution adlı çalışması da, Max Weber ve Joseph Schumpeter’in geliştirdiği yaklaşımlarla birlikte bir yandan modern kapitalizmin gelişimi, diğer yandan da kurumsal iktidarın ve kurumsal seçkinlerin dönüşümünü gözlemlemek açısından yeni katkılar sunmuşlardır. James Burnham kapitalizmin işleyişinin yeni bir nitelik kazanmasına ve üretici güçlerin mülkiyeti ile üretim operasyonlarının farklılaşmasına vurgu yapar. Bunun bir sonucu olarak, Burnham’a göre, 19. yüzyıl boyunca kendisine ait üretim araçlarını yöneten burjuva sınıf zamanla yönetim sürecinden çekilmiş, ve kapitalist işletmecilikten sorumlu yeni bir yönetici tabaka burjuvazinin yöneticilik işlevini devralmıştır. Kendisi de bir Marxsit olan Burnham’a göre bu kapitalizmin yönetim mantığında devrimci bir dönüşüme işaret eder; bu dönüşüm mülkiyet rejimi değişmeksizin, kurumsal ve yönetsel olarak farklı bir sürece girildiğini göstermektedir. Kapitalist ekonominin ve devletin ayrışmaya başlamasına paralel olarak, sermaye ve yönetim de ayrışmaya başlamış ve yönetimin kontrolünü elinde bulunduran bir menajeryel elit ortaya çıkmıştır. Uzmanlık bilgisi yüksek olan bir yönetici azınlığın ortaya çıkışı, Burnham’ı Marxist kuramla elitist kuramı buluşturan sosyalbilimcilerden biri haline getirmiştir. Üretim araçlarının kontrolünü eline geçiren yönetici elitlere eğilen Burnham, böylece, mülkiyet ve yönetim arasındaki ayrışmayı kuramsallaştırmış; bu ayrışmayı kapitalizmin çöküşünün bir belirtisi olarak algılamıştır (Parry 1976: 50-51).
Burnham’ın kapitalizmin çöküşü ile ilgili öngörülerin tutup tutmadığından bağımsız olarak şunu söyleyebiliriz ki, Schumpeter’in kapitalizmin organizasyonel yapısında ortaya çıkan değişikliğin kapitalizm ve sosyalizm arasında bir tür benzeşmeye yol açtığı tezine benzer biçimde; Burnham da Menajeryel Devrim’in aslında kapitalizmin sonunun gelmeye başladığı anlamına geldiğine işaret eder. Ulaştıkları sonuçlar farklı olsa da, Schumpeter ve Burnham yönetsel, bürokratik ve teknokratik devrimlerin modern toplumlarda kurumsal evrim ve elit dönüşümü yarattığına işaret etmeleridir. Buna karşın Burnham Schumpeter’in aksine bu tür bir bürokratik-menajeryelleşmeyi kapitalizmin daha rasyonel bir temelde organize olmasının bir belirtisi olarak değil, aksine kapitalist mülk sahibi sınıfın üretim süreci üzerindeki kontrolünün azalması biçiminde yorumlamıştır. Burnham’a göre yönetim sürecinden çekilerek yönetici sınıf bir tür ‘aylak sınıf’ haline gelmiştir; başlangıçta daha çok finansmanla meşgul iken zamanla finans alanından da çekilmek zorunda kaldı. Kapitalist işletmeleri yöneten menajer sınıf böylece teknik/teknokratik bir elit olarak, tıpkı devlet bürokrasisi gibi yönetim sürecindeki uzmanlıklarından ötürü sistem içinde vazgeçilmez ve kaçınılmaz bir bileşen olarak ortaya çıkar.
Ancak Burnham’ın bir Marxist olarak öngörüsü, bu ayrışmanın sürdürülebilir olmadığı yönündedir. Buna karşın söz konusu olan dar anlamda bir sınıf mücadelesi sonucunda sistemik çöküş ve sınıfsız bir toplumun ortaya çıkması değil, aksine bir tür menajeryel kapitalizmin gelişimidir. Ekonomik kararları ve yönetimi elinde bulundurduğu için bu menajerler aynı zamanda politik iktidarı da ellerinde tutarlar. Ekonomik kontrol politik kontrolü beraberinde getirir. Ekonomik kontrolü eline geçiren elitler, hem kimlerin kaynaklara ulaşabileceğini belirler; hem de bir tür tercihsel muamele sayesinde, üretim sürecinin kimi nemalarından da faydalanır. Bu ‘iki kontrol tarzı’ (Parry 1976:50) bizlere Weberyen bir sosyolog olan Frank Parkin’in (1979) ‘kapanma’ kavramını çağrıştırır, ve kapitalist menajerlerin kontrol ve dışlama kapasiteleri hakkında önemli açıklamalar sağlar. Menajeryel devrim, bir süre sonra devlet ve kapitalist ekonomi arasındaki farklılığın da ortadan kalkmasına yol açacak, her iki sistem de ister İngiltere’de ve Amerika’da ister Sovyetler Birliği örneklerinde olduğu gibi, yönetimde etkin hale gelen seçkinler seçimler yoluyla parlamentoya gelen siyasiler değil, aksine endüstriyel ve korporal seçkinler olacaklardır. Bunun bir sonucu olarak devlet bürokrasisi ile endüstriyel menajerler arasındaki fark kapanacak ve zamanla bu iki elit grubu birbirni ikame eder hale gelecektir.
Burnham’ın tezleri Weber ve Schumpeter’le başlayan ancak Charles Wright Mills, Eric Olin Wright ve Pierre Bourdieu ile devam eden bir iktidar, sınıflar, kurumsal sosyoloji ve yönetsel sermaye alanına odaklanan pek çok sosyolog ve siyaset bilimci ile ortak paydalar taşır. Aşağıdaki bölümlerde bu düşünürlerin iktidar, kurumlar ve elitler analizleri ile ilgili çözümlemeleri daha kapsamlı bir biçimde ele alınacak olmakla birlikte, Burnham’ın tezlerinin günümüz özel sektör ekonomik seçkinlerini ve kamu sektörü teknokratik seçkinlerini anlamakta bizlere önemli görgül açılımlar sunabilecektir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde gerek büyük holdinglerin, gerekse ikinci nesil Anadolu sermayesinin aile şirketi olmaktan profesyonel yöneticilerin yönettiği şirketlere doğru evrilip evrilmediğini gözlemlemek açısından önemli ipuçları sağlayabilir. Özellikle Gaziantep, Kayseri ve Denizli gibi araştırmamızın kapsamında olan iller açısından menajeryel devrim tezinin pratikteki sonuçlarını izlemek önemli sonuçlar sunacaktır bizlere. Özellikle Türkiye’de de CEO (Chief Executive Officer) kültürünün yerleşmeye başladığı bir dönemde, üst düzey şirket ve holding yöneticilerinin habitus’larını gözlemlemek ve daha önemlisi iktidar pramidinde ne tür bir yer işgal ettiklerini ve ne tür ağların/netwörklerin parçası olduklarını gözlemlemek açısından da önem taşır. Menajer-teknokratların izlenebileceği ikinci alan olarak ise Kamu İktisadi Teşekküllerinin üst düzey yöneticilerinin özelleştirmeleri izleyen dönemlerde nasıl bir elit dönüşümüne uğradıklarını izlemek de önemli sonuçlar verebilecektir bizlere.
Üçüncü ve son alan ise Türkiye’de daha çok üst kurul olarak adlandırılan, dünyada ise düzenleyici kurullar ve Ombudsman’lık kurumu olarak ortaya çıkan bir yönetici seçkinler kuşağının anlaşılmasında işlev kazanabilir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu tür üst-kurulların oluşturulması yeni bir elit kuşağı ile karşı karşıya kaldığımızı, bu üst-kurul elitlerinin kağıt üstünde siyasal, bürokratik ve piyasa baskısından uzak bir biçimde karar alacağının var sayılmasına karşın, gerek başka elit ağları ile gerekse siyasal akım ve partilerle de etkileşim içerisinde kararlar alabildikleri iddia edilmektedir. Karar alma süreçleri bir tarafa bırakılarak, sadece elit oluşumları açısından irdelendiğinde oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkabilecektir. Türkiye’de iktidar yapılarının siyasal ve ekonomik alanları arasındaki ilişkileri de anlamamıza daha da yardımcı olabilecektir. Bu alan üst-kurullar, klasik bürokrasi ve özel sektör menajerleri arasındaki karmaşık ilişkileri gözlemlemek açısından önemli olanaklar sunan yeni bir çalışma alanıdır.


Yüklə 0,56 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin