Yazılar İçindekiler "On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar"



Yüklə 0.5 Mb.
səhifə12/17
tarix18.01.2018
ölçüsü0.5 Mb.
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   17

Göçmenler ve Ulusçuluk


(Bir Sosyalist Olarak: 04)

Belki çok paradoksal gelebilir ama ulus ve ulusçuluk düşüncesi ile göçmenler arasında başından beri doğrudan bir ilişki olagelmiştir. Ulusları ve ulusçuluğu göçmenlerin keşfettiği söylenebilir. Tarihteki ilk ulus ilkesine dayanan devlet olan Amerika Birleşik Devletleri'ni kuranlar, İngiltere'den bu ülkeye gelmiş göçmenlerdi. Aynı eğilim, Güney Amerika'ya yerleşen İspanyollarda da görülür, onlar da yine ilk erken ulus devletleri kurmuşlardır Latin Amerika'da, geldikleri İspanya’nın egemenliğine karşı çıkarak. Daha sonra Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada'da aynı yola girerler.

Uluslar bu ilk ve orijinal biçimlerinde, uluslar olduğu için ulusçular olmadığını ama ulusçular olduğu için uluslar olduğunu çok açık olarak gösterirler. Bu ilk ve orijinal ulusların ortaya çıkışında ne kan, ne dil ne de kültür bağlarının hiç bir önemi yoktur. Eğer bir önemi olsa, bu uluslar isimlerini, daha dün içinden çıktıkları aynı dilden, aynı soydan, aynı kültürden insanların yaşadığı ana vatanlarına isyan ederek, bir "Ekvator" "Amerika Birleşik Devletleri" "Yeni Zelanda" ya da "Kanada" gibi ne bir kültürü, ne bir halkı, ne bir dili çağrıştıran, tamamen tesadüfî coğrafi adlandırmalardan almazlardı.

Eğer bir ulusun şekillenmesinde ulusçuların iddia ettiği gibi dil ya da soyun ya da kültürün bir anlamı olsaydı, Güney Amerika İspanya'nın; ABD de İngiltere'nin bir uzantısı olmaya devam ederdi. Güney Amerika'daki Ulusları belirleyen, ne kültür, ne dil ne de soydaşlık olmuştu, İspanya'daki merkezi yönetimin yarattığı idari bölünmelere göre Güney Amerika ulusları ortaya çıkmıştı. Ulusun bu anlamda tamamen keyfi ve rastlantısal olduğu zaten en iyi böyle rastlantısal bölünmelerde ortaya çıkar. (Benzer şekilde Afrika'da ve Orta Asya'daki keyfi çizilmiş sınırlar bu gün ulus devletlerin sınırları olmuştur. Ulusların ulusçular tarafından yaratıldığının bundan daha açık bir örneği olamaz.)

Ne var ki, bu ilk göçmen dalgasının ulusçuluğu ile daha sonraki göçmen dalgalarının ulusçuluğu arasında çok köklü bir fark görülür. İlk göçmenler, geldikleri ana vatandan ayrılarak uluslar yaratırken; daha sonraki göçmenler, yeni geldikleri ülkelerde, yeni ülke vatandaşlığının yanı sıra, içinden çıkıp geldikleri ülkenin en ateşli milliyetçisi olmaya devam ederler. En gevşek ulusçuların ulus tanımlarında ifade ettikleri kader ve ortak yaşantı birliği kriteri içinden çıkıp geldikleri toplumla artık olmamasına rağmen, onlar, belki artık yurttaşlığını bil taşımadıkları, eski uluslarının en ateşli ulusçuları olmaya devam ederler.

En ateşli İrlanda milliyetçileri İngiltere ve ABD'dedir. Avrupa'daki Türkler ve Kürtler; Avustralya'daki Tamiller; Londra'daki Jamaikalılar; New York'taki Yahudiler "ana vatan"larındaki ulusun en ateşli ulusçuları olurlar; onlarda bir kopma ve bağımsızlaşma değil; aksine abartık bir aşırı bağlanma ortaya çıkar. Bu gün Avrupa'nın her hangi bir ülkesindeki bir büyük Bir Mayıs gösterisi bu durumu son derece çarpıcı biçimde gösterir. İşçilerin vatansızlığının bir ifadesi olması gereken ve bir zamanlar öyle de olan bu gösteriler, diyaspora milliyetçiliğinin bir karnavalı görünümündedir.

İlk göçmenler, oluşmuş bir ulusa gelmiyorlar, adeta bir "tabula rasa"ya, "bakir topraklar"a kolonizatör ve geldikleri toplumun bir uzantısı olarak göçüyorlardı. Dolayısıyla geldikleri ülkede daha önceden var olan bir ulus tarafından ikinci sınıf olarak muamele edilme olasılıkları yoktu (Buraların yerlisi olan halkların varlığı ve imhası ayrı bir konudur ve ulusçulukla bağlantısı yoktur); sonraki göçlerde ise, göçmenler artık kurulmuş bir ulusa ve ulus ilkesine göre örgütlenmiş bir ülkeye gitmekte ve oranın yerlileri veya eskileri tarafından aşağılanmakta ve dışlanmaktadırlar. Bu diyaspora milliyetçiliğinin en önemli nedenlerinden biridir.

İlk göçmenlerin içinden geldikleri vatanla ilişkisinde benzer aşağılama, sömürü ve baskı ilişkisi, göçenlerin ayrı ulus devletler kurmalarının bir nedenidir. Yeni göçmenlikte ise, gelinen ülkede benzer bir ilişkiye maruz kalınmaktadır. Ama artık ne bakir topraklar ne de belli bir ülke vardır ne de buna uygun yoğunlaşmalar. Eski göçler "bakir topraklara" iken yeni göçler kapitalist topluma has yabancılaşmanın en aşırı biçimde yaşandığı büyük şehirleredir. Bu dışlanmaya tepki yeni bir ulus devlet kuramayacağından, bunun yerine uzaktaki ana vatanın milliyetçiliği ikame olur.

Bunlara ilaveten, günümüzdeki göçlerin hızlı ve kitlesel niteliği de göz önüne alınmalıdır. Bu zamana yayılmış bir assimilasyonu adeta olanaksızlaştırmaktadır. İçine yeni girilen ve kendisinden aynı zamanda dışlanılmış bulunulan toplumun bambaşka kültürünün bombardımanı karşısında, aynı dili ve günlük hayat kültürünü paylaşanların; bir tür soluk alma, tekrar yaşam gücü bulma ihtiyacı, gelenleri bir arada toplanmaya, kısmen dışa karşı duvar örmeye yol açmaktadır. Bir tür manevi bir gettolaşma yaşanmaktadır. Ve bu da gerek doğa ve gerek toplum tarihinin gösterdiği gibi (Avustralya'nın diğer kıtalarla bağı koptuğundan bir yaşayan fosiller kıtası olması veya Hindistan'da Himalaya'ların yarattığı izolasyon nedeniyle toplumsal bölünmelerin kast sistemi biçiminde bir taşlaşmaya yol açması gibi), başkalarıyla etkileşimin yok olmasına ve giderek bir taşlaşma sonucu vermektedir. Avrupa'ya gelen Türk ve Kürtlerin Türkiye'de ve Kürdistan'da artık unutulmuş ve aşılmış anlayış ve ilişkileri sürdürmesi ve adeta yaşayan bir fosil durumunda olmaları bu tür süreçlerin sonucudur.

Bizzat bu hızlı ve kitlesel göçleri mümkün kılan ulaşım tekniğindeki muazzam gelişmeler de, "ana vatan" ile bağların korunmasına ve bu diyaspora milliyetçiliğinin güçlenmesine bir etkide bulunmaktadır.

Bir diğer etki de özellikle haberleşme tekniğindeki gelişmelerdir. Özellikle uydu yayıncılığı ve televizyon bir bakıma bu diyaspora milliyetçiliğine bir taze kan vermiş sayılabilir. Bundan on beş yıl önce Avrupa'daki Türklerin Türkiye ile ruhsal, dilsel bağları bu gün olduğundan çok daha zayıftı. Ama uydu yayınlarının başlaması ve yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkiye'deki sosyal politik ve kültürel yaşama dışarıdan katılma olanağı ortaya çıkmış, kaybolma eğilimi gösteren bağlar güçlenmiş; Avrupa'daki Türkler çok daha ateşli Türk milliyetçilerine dönüşmüş bulunuyorlar.

Diyaspora milliyetçiliği, ezilen bir ulusun diyasporasında da görülür. Ama bu milliyetçilik elbette haklı ve emansipe edici bir milliyetçiliğin hizmetinde de olacaktır. Avrupa'daki Kürtlerin Kürt Ulusal hareketinde gördüğü fonksiyon böyledir. Bu gün Kürt'lerin bir devleti olmadığı için, bir bakıma Kürt ulusunu yaratan kurumları diyasporadaki Kürtler oluşturmaktadır örneğin Medya TV veya Kürt basını gibi.

Ulusların oluşumunda, bir lehçenin eğitim ve komünikasyon için standart hale gelmesinin büyük önemi çok açıktır. Bu da yakın zamana kadar bütün ulusal edebiyatın ve basının yazıldığı dil oluyordu.

Örneğin, Luther'in İncil'i çevirdiği aşağı Saksonya lehçesi Yüksek Almanca olarak, standart Alman dilinin temelini oluşturdu. İncil, modern tarihin kitlesel olarak tüketilmiş ilk ürünlerinden biridir.

Türkiye'de İstanbul Türkçe'si standart dili tanımlamakta kullanılır. Her ulusta bu tür bir lehçe standart olmaktadır. Bu standart olmuş diller genellikle belli bir bölgenin adıyla anılırlar. Ama örneğin Kürt uluslaşmasında televizyonun (belki de yeryüzünde televizyon denen yayına dayanarak şekillenen ilk ulusal dil ve uluslaşma süreci Kürtlerde görülüyor) öylesine önemi vardır ki, standart Kürtçe, şimdiden Kürtler tarafından "Med TV Kürtçesi" olarak tanımlanmaktadır. Yani diyasporada benimsenmiş bir lehçe veya lehçeler Kürt ulusunun standart dillerine dönüşmektedir. İlk defa bir ulusun standart lehçesi, bir bölgenin değil, bir medyumun adını almaktadır. (Kürt uluslaşmasında Televizyonun rolü incelenmeyi bekleyen bir konudur ve onun en orijinal yanlarından birini oluşturmaktadır.)

Bu, uzaktan milliyetçilik ya da diyaspora milliyetçiliğinin bir özelliği de onun sonuçlarına katlanmadan ve sorumluluk duymadan milliyetçilik yapabilmesidir ve bu da onu aşırı biçimde yönlendirmelere açık hale getirmektedir.

Bu en açık biçimde, son yıllarda özellikle uydu televizyonların da etkisiyle yükselen Türk diyaspora milliyetçiliğinde görülebilir. Avrupa'daki Türkler çok ateşli Türk milliyetçileri haline gelmiş bulunuyor ve bu durum onları Türk devletinin dış politikasının araçları olarak kullanma imkanlarını ortaya çıkarıyor. Bunun bilincinde olan Türkiye de bunu çeşitli Avrupa ülkeleriyle gerginliklerinde bir tür "beşinci kol" gibi kullanıyor. Öyle ki, bu durum Alman devletini bile ciddi olarak düşündürmekte buna karşı ne gibi tedbirler geliştireceğinin arayışlarına girmiş bulunmaktadır.

Bu sorumluluk almadan ve sonuçlarına katlanmadan milliyetçiliğinin yarattığı sorun başka bir biçimde Kürtler arasında da görülmektedir. Gerilla savaşı varken ve Avrupa'daki Kürtler Kürdistan'daki mücadelenin maddi desteği ve rezervi ve Kürt Ulusal hareketinin Avrupa ülkelerine baskının araçları iken olumlu bir işlev görebilen bu özellik bu gün tersine çalışma eğilimi göstermektedir.

Yeni geliştiren politikayı algılayışlar Türkiye ve Kürdistan ile Avrupa'da ciddi bir farklılık göstermektedir. Türkiye ve Kürdistan'da yeni politikanın doğruluğu konusunda bir şüphe bulunmamakta, sorun bu politikanın nasıl hayata geçirileceği noktasında toplanmaktadır. Ama Avrupa'daki Kürtler açısından aynı ölçüde bir açıklık söz konusu değildir. Onlar yeni politikayı anlamakta ve onun içinde yerlerini tanımlamakta zorluk çekmekte; yeni politika bağlamında birden bire kendilerinin işlevsizleştiğini düşünmektedirler. Ve bu nedenle de yeni politikaya karşı eleştiriler bunlarda daha fazla yankıya yol açmaktadır. Genellikle eskiden eleştirel bir konumda bulunan veya kerhen de olsa gerillayı destekleyen kesimler giderek desteklerini çekmektedir. Uzaktan, sonuçlarına katlanmadan ve sorumluluk almadan silahlı savaş sloganları kolaylıkla desteklenebilir.

Diyaspora milliyetçiliğinin bu zaaflarını bir ölçüde olsun hafifletebilmek ve Kürdistan'da verilen haklı ulusal mücadeleye desteğini sürdürmesini sağlamak için, Avrupa'daki Kürtlerin Kürt ulusal hareketi içindeki yerini ve görevlerini ve hedeflerini yeniden tanımlamak ve tam bir yeniden yapılanma gerekmektedir. O zaman hem bu diyaspora milliyetçiliğinin olumsuzlukları bir ölçüde amorti edilebilir hem de diyasporadaki Kürtlerin Türkiye'de süren mücadeleye daha başka biçimlerde ve daha güçlü katkıları mümkün olabilir.

Kürt ulusal hareketinin Avrupa'daki Kürtlere bakışını ve bundan sonraki yönelişlerin neler olması gerektiğini de gelecek yazıda ele alalım.
3 Şubat 2000

(Bu yazı Özgür Politika’nın 07.02.2000 tarihli sayısında yayınlandı.)




Dostları ilə paylaş:
1   ...   9   10   11   12   13   14   15   16   17


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə