Yazılar İçindekiler "On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar"



Yüklə 0.5 Mb.
səhifə1/17
tarix18.01.2018
ölçüsü0.5 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17




On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar
İçindekiler


“On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar”a Önsöz 2

İlk Yazı: "Schachnovelle" 10

Büyük Uygarlıklar ve Orta Doğu ve Milliyetçilik 16

Rusya ve Türkiye 20

Türkiye ve İran 23

Avrupa ve Amerika 26

Tahterevalli 30

Kader Bağlayınca 34

Beyazlar Arasına Katılmak veya Beyazlığı Yok Etmek! 38

Avrupa ve Sol 43

Nereden Başlamalı? 46

Göçmenler ve Ulusçuluk 50

Kürt Ulusal Hareketi ve Avrupa'daki Kürtler 54

Politik Beklentiler ve Kültürel Sınırlar 58

İki Yol ve İki Dil 62

ÖDP ve Kürt Ulusal Hareketi 66

Kadınlar Öne 71

Bir Değişimde Üç Değişim 75





On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar”a Önsöz


Neredeyse tamı tamına on yıl önce Kürt Özgürlük Hareketinin Avrupa’da çıkardığı Özgür Politika gazetesine düzenli haftalık yazılar yazmaya başlamıştım.

Gerçi daha önce seksenlerin ortasında İsveç’te Orhan Kotan’ın çıkardığı Kürdistan Press’e ve 1990’ların başında Türkiye’de çıkan Özgür Gündem’e kısa dönemli de olsa yazmıştım ama o dönemler Kürt hareketi bir yükseliş yaşıyordu.



Özgür Politika’ya yazmaya başladığımda ise Kürt özgürlük hareketi önderini Türk devletine kaptırmıştı ve yediği ağır darbenin şaşkınlığı ve moral bozukluğu içindeydi.

Bunu yanı sıra Abdullah Öcalan, sonuçları ancak bugün görülebilen ve meyveleri ancak şimdi alınmaya başlanan, yeni duruma uygun stratejik değişiklikler yapıyor ve bu dramatik değişimler Kürt hareketinde kafa karışıklıklarına, savrulmalara, çözülmelere yol açıyordu.

Bu zor döneminde, yazılanların içeriği bir yana, Kürt hareketinin organlarında yazmanın bizzat kendisi bizzat bir politik tavır alıştı ve büyük manevi değeri vardı. Öte yandan yaşanan değişimlerin anlamının ve sonuçlarının açıklığa kavuşturulması gibi bir görev de ortada duruyordu ve bunu yapabilecek kavramsal araçlara sahip neredeyse tek Türkiyeli sosyalisttim. Ve yapılan değişiklikler aslında benim yıllardır önerdiğim ve öngördüğüm bir yaklaşıma yakınlaşma anlamı taşıyordu.

Evet, Kürt Hareketi bir bakıma önerdiğim ve öngördüğüm strateji ve programa kendi deneyleri ile varıyordu ama ben bu program ve stratejinin yeni dünya durumunda ilk ortaya koyduğum zamandan başka bir anlama gelebileceği ve geldiği sonucuna ulaşmıştım.

Başlangıçta internette yazıyordum. Bu yazılar dikkati çekmiş olmalı ki, daha sonra Özgür Politika’da yazma daveti aldım. O zor dönemlerde Özgür Politika’da, hele hele egemen ulustan bir insan olarak, yazmanın kendisinin başlı başına politik anlamı olduğunu düşündüğümden bu daveti seve seve kabul etmiştim.

Bu yazıları yazmaya başladığımda son yıllarda kafamı meşgul eden o sorunları ve onlara ilişkin çıkardığım sonuçları açıklama ve sınama imkânı bulabileceğimi düşünüyordum ve yazılarımın konusunu yeni izlenen stratejinin açıklanması ve yorumlanması kadar bunlar da belirledi.

Bu sorunlardan birincisi, Troçki’ye bir gönderme ile “Süreksiz Devrim” dediğim konuydu.

Bu şöyle özetlenebilir. Yirminci yüzyılda işçi ve köylülere dayanan neredeyse bütün demokratik karakterli devrimler, sadece demokratik görevlerle kendilerini sınırlamamış ve üretim araçlarının kamulaştırmasına giden sosyalist nitelikte değişimler yapmak zorunda kalmışlardı.

Bu eğilimi daha 1905’te Troçki öngörmüş ve buna “Sürekli Devrim Teorisi” denen bir teoriyle bir açıklama getirmişti. Neredeyse bütün yirminci yüzyıl tarihi bu öngörünün ve teorinin bir doğrulamasını sunuyordu. Rus, Yugoslav, Çin, Küba, Vietnam devrimlerinin hepsinde, aslında ulusal ve demokratik karakterdeki devrim, sosyalist dönüşümlerle sonuçlanan bir yola girmek zorunda kalmıştı.

Ancak, duvarın çöküşüyle birlikte bu eğilimin son bulduğu, işçi ve köylü iktidarlarının veya devrimlerin artık kendilerini demokratik görevlerle sınırlayacağı görülüyordu.

Bu eğilim ilk önce Nikaragua ve İran devrimlerinde kendini göstermeye başlamıştı. Daha sonra Güney Afrika ve Brezilya’daki İşçi Partisi ve Lula iktidarının da bu eğilimin bir ifadesi olduğu görülmüştür.

Bu durumda, bu sınırlamanın neden olduğu ve emekçiler iktidara geldiklerinde kendilerini demokratik karakterli ama kapitalizm çerçevesinde görevlerle sınırladıklarında bunun sonuçları ne olur soruları ortaya çıkıyordu.

Sosyalizm denen bürokratik diktatörlüklerin kapitalizm karşısındaki tarihsel yenilgisi bu sınırlamanın temel nedeniydi. Ezilenler sonu belli bir çıkmaz yola girmek istemiyorlardı.

Ama bu sınırlamanın sonuçları ve mekanizmaları da en azından nedenin kendisi kadar ve hatta daha önemli sonuçlara yol açıyordu. Bu sonuçların ip uçları aslında yirminci yüzyıl başlarında Troçki’nin Sürekli Devrim teorisine ilham veren Pavrus Efendi ve Troçki’nin arasındaki farklı öngörüler ve polemikte bulunuyordu.

Pavrus Efendi, burjuvazinin korkaklığının ve Rus İşçi Sınıfının bir büyük sanayi proletaryası olarak ortaya çıkmasının bir işçi iktidarına yol açabileceğini öngörüyor ama bu iktidarın sosyalist dönüşümlere gideceğini öngörmüyordu. O zamanın anlayışınca maddi ve kültürel koşullar henüz oluşmadığından işçilerin kendilerini demokratik görevlerle sınırlayacağı sonucu çıkarılıyordu. Yüz yıl sonra şimdi başlayan süreçte olan bir bakıma tam da buydu.

Pavrus Efendi’nin sosyalist dönüşümlere gitmeyen İşçi iktidarı sonucu, bir bakıma İsveç ve Avustralya gibi ülkelerde gerçekleşmiş sayılabilirdi. Bu ülkelerde gerçekten de işçi partileri iktidara gelmiş ama işçiler kapitalizm çerçevesinde kalmış ve bu çerçevede reformlarla yetinmişlerdi. Ortaya çıkan daha “demokrat”, daha “yumuşak” emperyalist ve kapitalist ülkelerdi.

Öyle görülüyordu ki, şimdiki durumda emekçilerin kendilerini kapitalizm çerçevesini aşmayan dönüşümlerle sınırlamaları benzer bir sonuca yol açabilirdi.

Bu, o zamanlar (ve hala) sonuçları üzerine kimsenin üzerine kafa yormadığı ve düşünmediği bir olasılıktı. Ama artık bir gerçeklik olarak ortada.

Gerek Güney Afrika, gerek Brezilya (Aslında Doğu Avrupa’daki değişimler ve Latin Amerika’daki sol partilerin iktidarları da bu çerçevede düşünülebilir.) kapitalizm çerçevesinde kaldılar ve aslında birer bölgesel alt emperyalist olma yoluna girdiler.

Bu gidiş, o ülkelerdeki kapitalizm ve burjuvazi için kendi korkaklığını ve çapsızlığını emekçiler eliyle gidermek gibi bir anlama da sahipti.

Bu sonuçları, Türkiyeli bir sosyalist ve devrimci olarak Türkiye’deki mücadelenin sorunlarına aktardığımızda şöyle bir sonuç ortaya çıkıyordu:

Diyelim ki Türkiye’de sosyalistlerin öncülüğünde bir devrim başarıldı. Bu devrim tarihsel eğilimin gösterdiği gibi kendini kapitalizm çerçevesinde demokratik görevlerle sınırlayacaktı. Yani Güney Afrika veya Brezilya gibi bir durum ortaya çıkacaktı. Bu da fiilen emekçiler eliyle oluşmuş bir kapitalist ve emperyalist ülke olmaktan başka bir anlama gelmezdi.

Peki, bizlerin bir sosyalist olarak, eninde sonunda daha modern, akılcı ve esnek bir kapitalizmle sonuçlanacak bir mücadele veriyor durumunda olmamız sosyalist amaçlarımızla çelişmez mi? Çelişirse, bu çelişkiden nasıl çıkılabilir?

Ama tabii bu arada egemen ulustan bir insan olarak görevlerimiz bağlamında da benzer bir sonuç ve sorun çıkıyordu. Bir sosyalist olarak görevimiz ezilen ulusun hareketini desteklemekti. Ama bu destek fiiliyatta demokrat ve kapitalist bir ülke yaratmaktan başka bir sonuca ulaşmazdı. Yani biz sosyalistler, ister bir sosyalist olarak, ister bir demokrat olarak, mücadelemizle aslında olarak akıllı ve uzun vadeli düşünen bir burjuvazinin yapacaklarını ve isteyeceklerini yapmak durumunda olacaktık.

Bu sonuç jeopolitik duruma uygulandığında, böylesine demokratik dönüşümler, Roma, Bizans, Osmanlı’nın bir zamanlar birliğini sağladığı ve birliğinin siyasi ifadesi olduğu Orta Doğu ve Doğu Akdeniz uygarlık alanındaki ulusçuluğun yol açtığı bölünmüşlüğe ve parçalanmışlığa son verebilirdi.

Bu da fiilen bu imparatorlukların yaşadığı topraklarda bu günkü dünyada dev bir gücün ortaya çıkması anlamına gelirdi.

Yani Süreksiz Devrim eğiliminin, büyük olasılıkla, demokratik dönüşümler kapitalizm çerçevesinde kaldığı sürece emekçiler ve sosyalistler eliyle yapılsa bile, bugün “Yeni Osmanlıcılık” adı altında gündeme gelen, Ortadoğu ve Akdeniz birliğine yol açacağı ortaya çıkıyordu. Yani şimdiki “Yeni Osmanlıcılık” tartışmaları o zaman nesnel bir eğilimin sonuçları olarak bizim tarafımızdan öngörülüyordu.

Yani ortaya çıkan şöyle bir eğilimdi, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz alanında bir birlik olmadan bölgenin kendini toparlayamayacağını savunan ve bu birliği oluşturmak hedefli her girişim, demokratikleşmekten başlamak zorundaydı ve bu demokratikleşme de demokratik bir ulusçuluğu, yani bir dile, dine, etniye, tarihe dayanmayan bir ulusçuluktan başlayabilirdi. Tersine, her demokratikleşme ve demokratik ulusçuluk hareketi de bu demokratik ulusçuluğu bölgede yaymak dolayısıyla genişlemek zorundaydı. Aksi takdirde Balkanlaşma ve Lübnanlaşmadan başka bir yol görünmüyordu.

Kapitalizm öncesinin dört büyük uygarlık beşiğinin (Çin, Hint, İran, Ortadoğu-Akdeniz) karşılaştırılması da böyle bir zorunluluğu ve olanağı gösteriyordu. Çin’in şekil azısı; Hindistan’ın kast sistemi ve İran’ın Şiiliği, onların gerici ulusçuluğun mikrobuna bağışıklıklı (şerbetli) olmalarını sağlamıştı ve tam da Orta Doğunun sese dayanan alfabeleri ve kastlara dayanmayan tek tanrılı esnek sistemi onun güçsüzlüğünü oluşturmuştu gerici ulusçuluk karşısında. Ama dile, dine, soya, tarihe dayanmayan bir demokratik ulusçuluk bölgenin tekrar eski birliğini sağlayabilirdi. Şimdi Kürt hareketi ulusun hukuki bir tanımına geçmeye çalışarak böyle bir oluşumun temellerini atıyordu. Keza, sosyalist ve demokrat bir hareket de aynı sonuçlara yol açardı.

Bu demokratik bir ulusçuluk ile yayılma arasındaki ilişkiyi, bu bağıntıyı, böyle demokratik değil de fetihçi terimlerle Yalçın Küçük de ifade etmiştir. Yanlış hatırlamıyorsam, “Musul’u alamayan Diyarbakır’ı kaybeder” demiştir. Buradaki almak, askeri olarak zapt etmek değil de Kürtlerin üzerindeki ulusal baskıya son verecek, Türklüğe dayanmayan bir demokratik cumhuriyet, yani Kürtlerin kalbini kazanmak anlamında anlaşılırsa, demokratikleşme ve bölgenin birliğini sağlama ilişkisini açıklayan çarpıcı bir formül olarak görülebilir.

Bu bağıntı nedeniyle Türkiye’de demokrasi için mücadele, Kürt hareketinin desteklenmesi vs., dünyanın en sosyalistliğine toz kondurmaz gerekçesiyle bile olsa, aslında nesnel olarak modern bir Roma’nın (Osmanlı da Üçüncü Roma İmparatorluğu idi, dolayısıyla modern bir Osmanlı’nın.) kuruluşuyla son bulurdu.

Böyle bir sonuç için mücadele ediyor durumda kalmak ise bir sosyalistin düşebileceği en kötü durum olabilirdi.

Bu durumdan o zaman şöyle çıkılabileceğini düşünüyordum.

Öncelikle yaptığımızın nesnel sonuçlarının bu olduğunu açıkça ortaya koymamız gerekir diyordum. Bu nesnel sonuçlara rağmen, bu demokratik mücadeleye öncülük ettiğimiz takdirde mücadelenin kendisinin yaratacağı bir eğitim ve radikalliğin, zayıf da olsa bu çıkmazı aşma; kendini kapitalizm ve demokratik görevlerle sınırlamama gibi bir sonuca da yol açabileceğini ve bu sonuca yol açmasa bile devrimci bir gelenek bırakabileceğini düşünüyordum.

Tabii bütün bunları yaparken aslında uluslara ve ulusal sınırlara karşı bir mücadelenin esas sorun olduğu; dünyanın esas sorununun bu olduğunu programlaştırmak gerektiğini de söylüyordum.

Tabii bunu söylerken aslında son yıllarda kafamı esas meşgul eden sorun da bir cevap getirmiş oluyordum. Bu sorun da şöyle özetlenebilir ve aslında “Süreksiz Devrim”i yaratan koşullarla ilgilidir.

Zengin ülkeler ve yoksul ülkeler işçileri arasındaki fark öylesine büyümüştü ve yoksul ülkeler emekçileri öylesine büyük bir çoğunluk oluşturuyordu ki, sosyalizmin özünde bulunan, var olan zenginliklerin eşit olarak paylaşılması ilkesi bu duruma uygulandığında, zengin ülkelerin işçilerinin bundan çıkarlı olamayacağı, çünkü bunun onların yaşam seviyesinde bir düşüş anlamına geleceği sonucu çıkıyordu. Bu durumda zengin ülkeler işçileri sosyalizmi istemezlerdi; yoksul ülkeler ise isteseler bile yapamazlardı. Bu insanlık için muazzam bir çıkışsızlık demekti. Zengin ülkelerdeki yeni sağ partiler, yıkılan duvarın yerini alan zengin ülkelerin dünyanın yoksullarının etrafın ördüğü duvar, bütün bunlar dünya çapında bir apartheit rejiminin tehlike değil var olduğunu gösteriyordu. Yoksul ülkeler emekçileri fiilen bireysel düzeyde buna karşı bir mücadele veriyorlardı.

Doğu Avrupa’nın yıkılışı ve kapitalizmi seçmesi, aynı zamanda zengin ülkeler işçilerinin dünya ölçüsünde eşitlikçi bir düzen istemeyeceğinin ve bundan çıkarlı olmadığının ifadesiydi hem de dünyadaki korkunç bölünmüşlüğün.

Bu bölünmüşlüğe karşı Doğu Avrupa’nın yoksulları bir bakıma ayaklarıyla oy vermişlerdi duvarı yıkarak.

Bu durumda sosyalist hareket, özellikle geri ülkelerde stratejisini baştan aşağı değiştirmeliydi. Artık, bağımsızlık ve ayrılma değil, sınırların kaldırılması dolayısıyla uluslara karşı mücadele stratejisine geçilmeliydi. Yani imtiyazlılar arasına katılmak değil, imtiyazları yok etmek.

Böylece biri, ülke ölçüsünde, o ülkenin son duruşmada imtiyazlılar arasına katılmasıyla sonuçlanacak demokratik bir ulusçuluk için; diğeri ise dünya ölçüsünde bizzat bu en demokratik ulusçuluğa karşı, birbiriyle çelişen iki mücadeleyi bir arada yürütmekten başka bir somut politik mücadele yolu kalmıyordu.

İşte bu yazılar bu ikili mücadeleyi somutlama yolunda bir denemeydi. Bütün demokratik görevler bir Türk milliyetçisi olarak savunularak sosyalistlerin çelişkisi ve demokratik mücadelenin nesnel sonuçları vurgulanarak ideolojik saflık olsun korunmaya çalışılıyordu.

Tabii o zamanlar henüz Demokratik ve Gerici Ulusçuluk ayrımında değildim. Ulusun bir dile, dine, etniye vs. göre tanımlanmamasını ulusçuluğun aşılması olarak görüyordum. Yani ulusu hala gerici ulusçuluğun kavram sistemiyle anlıyor ve o kavram sistemi içinde mücadele etmeye çalışıyordum.

Ulusun, yani politik olanın bir dil, din, etni, soy ile tanımlanmaya karşı tanımlanmasının da bir ulusçuluk, ama demokratik ulusçuluk olduğunu ancak çok sonra 2004 - 2005 yıllarında dinin ne olduğunu çözüp, ulusçuluğun modern toplumun dininin gerici biçiminden başka bir şey olmadığını keşfettiğimde çözebilecektim.

Ama bu keşif aynı zamanda Demokratik bir Ulusçuluğu savunmak ile Uluslara karşı mücadele arasında tıpkı Sürekli Devrim gibi bir ilişkiyi yeniden kurmanın mümkün olduğunu da ortaya çıkarıyordu.

Gerçekten demokratik bir ulusçuluğa dayanan bir demokratik cumhuriyet, ulusu hiçbir toprak parçasında yaşayanlarla bile sınırlayamayacağından, yani özgür komünlerin özgürce birliği olacağından, kendisine katılmak isteyenlere katılma diyemez. Katılma dediği an ulusu belli bir toprak parçası ya da kültürle tanımlamak, yani gerici bir ulusçuluğun eğik düzlemine kayar.

Yani en radikal ve demokratik biçimiyle demokratik bir ulusçuluk, aynı zamanda ulusçuluğun aşılması yoluna girmek anlamına da gelir. Böylece klasik Sürekli Devrim’in demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş eğilimi, demokratik ulusçuluktan uluslara karşı mücadeleye geçme eğilimi biçiminde tekrar ortaya çıkar.

Böylece gerçek anlamda tüm insanların biçimsel ve hukuksal eşitliği sağlanabilir. Ancak bu eşitlikten sonra gerçek sosyal bir eşitliğin ve hukuksal eşitlikten geri dönüşün olanaksızlaştırılmasının da bir yolu olarak gündeme gelebilir.

Sosyalist hareket aydınlanmanın çocuğu olduğu için, sanki dünyada gerçek bir hukuksal eşitlik varmış gibi davranarak sosyal bir eşitlik için mücadeleyi bayrağına yazdı. Ama verili eşitsizlik durumunda, yani dünyayı dile,dine, soya göre tanımlanmış ulusların kapladığı bir dünyada, aslında var olan hukuki eşitsizliklere karşı mücadeleyi gündemden kaldırmanın bir aracına dönüştü.

Sosyalizmin şimdi tekrar aydınlanmanın o kozmopolit idealine dönmesi gerekiyor. Aydınlanma o zamanın dünyaya egemen olan biçimi olan klasik uygarlık dinlerini (inancı) veya komünleri (soyu) politik işlevinden soyutlayarak, (inancı ve soyu ne olursa olsun bütün insanlar eşittir diyerek) kişilerin özel sorunu yaparak, bir dünya cumhuriyeti hayalinden yola çıkıyordu.

Şimdi bu hayali, dünyayı kaplamış ulusçuluğa karşı yeniden canlandırmak ve bu bayrağı tekrar dikmek gerekiyor. Aydınlanmanın inançlara ve soylara yaptığını şimdi uluslara yapmak gerekiyor. Uluslar kişilerin özel sorunu olmalıdır. Bu fiilen tüm sınırların yok olması anlamına gelir.

Bir kere böyle, tıpkı İslam’da olduğu gibi herkes aynı safta eşit olarak yerini aldı mı, o aynı safa duranların gerçek eşitliği sorunu geriye kalır. Ve işte o zaman Marksizm’in o büyük ve her zaman taze gücü ortaya çıkar.

Bu gerçek eşitliğin nasıl sağlanacağını bütün tek tanrılı dinler de sorun etmişlerdi. Bunun çözümünü, tüketimde, tüketimin eşitlenmesinde, zenginlerin zenginliklerini dağıtmalarında, bunun için de insanların ahlaki niteliklerinde ve vicdanlarında aramışlardı.

Ve bu girişimlerin hepsi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Hiçbir ahlaki norm, hiçbir Allah korkusu zenginlik ve fakirlik farklarının ortaya çıkmasını ve bir süre sonra egemen sınıfların tahakkümünü, baskı ve zulmünü engelleyemiyordu.

Marksizm bunun niçin hiçbir zaman çözüm olamayacağını göstermiştir aslında. Meta ilişkilerinin ortaya çıktığı yerde, yani bir alış verişin başladığı yerde, değer yasası hükmünü icra etmeye başlar. O bir doğa yasası gibi tüm davranışları yönlendirir.

Bundan çıkışın bir tek yolu vardır: Meta üretimine son vermek. Bunun için de üretim araçlarının toplumsallaştırılması ilk adım olabilir.

İşte bu gerçek eşitlik sorununu insanlığın önüne koyabilmesi için, önce hukuksal eşitliği sağlaması gerekmektedir.

Şimdiye kadar, hukuksal eşitliğe giden yol ekonomik eşitlikten geçermişçesine bir strateji izledi sosyalist hareket. Bunun yanlışlığını son yüz elli yıllık mücadeleler gösterdi ve sosyalistler fiilen gerici birer ulusçuya dönüştüler.

Şimdi, tekrar başladığı yere gelerek, sosyal eşitliğe giden yola önce hukuksal eşitliği sağlayarak yola çıkması gerekiyor. Bu da fiilen uluslara karşı mücadeleyi başa almak demektir.

Bizzat Marks’ın dediği gibi, insanlık ancak çözebileceği sorunları önüne koyabilir ve yakından bakıldığında bu sorunların aslında kendilerini çözecek unsurlarla birlikte ortaya çıktığı görülür.

Ve yine Marks’ın dediği gibi, sosyalizm ancak gerçek harekete dayanır ve onun ifadesi olur.

Ve de Lenin’in dediği gibi mücadele biçimleri sistem kurucularının kafalarında oluşmaz, o gerçek hayatın içinde doğar bizlere düşen onlara bir program kazandırabilmek ve onları sistemleştirmek olabilir.

Bugün insanlığın önündeki en büyük sorun uluslardır. Uluslar var olduğu sürece, ne yeryüzü ölçüsündeki bölünmelere ve ırkçılığa; ne bir ABC savaşı tehlikesine ne de ekolojik felaketlere son verilebilir.

Ve bu sorun kendini çözecek unsurları bizzat globalleşme ile yaratmış bulunuyor.

Gerçek hareketi ise milyonlarca göçmen ayaklarıyla bu ulusal hudutlara karşı çoktan başlatmış bulunuyor.

Aslında bize düşen bu var olan hareketi görüp ona siyasi bir mücadele anlamını verip dünya ölçeğinde uluslara ve ulusal sınırlara karşı tıpkı bir zamanların İslam’ı ve Aydınlanması gibi bir hareket, bir din yaratmaktan ibaret.

Dünya haniflerle (peygamber habercileri) dolmuş bulunuyor.

*

Tabii yazıları yazmaya başladığımız zamanlar bu noktaya ulaşmış değildik.



O zaman bulunduğumuz noktada yazılarımızı esas olarak sosyalistlere yönelik olarak ve onları bu sorunları düşünüp tartışmaya çekebilmek için yazıyorduk.

Ama sosyalistler ne Kürt hareketinin organlarını okuyordu ne de bu sorunlara kafa yoruyordu.

Kürt hareketi ise, bu sorunlara çok uzaktı.

Bu durumda o yazılar anlaşılamadan kaldılar. Hatta yanlış anlaşıldılar.

Yazıları bazen bir sosyalist ve bazen bir Türk milliyetçisi olarak, kendine karşı bir satranç oynamak gibi yazıyordum, bizzat ilk yazıda belirttiğim gibi.

Aslında bir sosyalist olarak benim açımdan savunulamaz olan ve savunulmazlığını vurgulmak için bir Türk milliyetçisi gibi yazdığım yazıların, çok daha fazla beğenildiğini ve gazetenin defalarca uyarmama rağmen her yazının başında bulunan “Bir Türk milliyetçisi olarak” veya “Bir sosyalist olarak” notlarını bile yayınlamadığını görünce bu sorunların gazete sayfalarında tartışılamayacağı sonucunu çıkardım.

Böylece kendine karşı satranç oynamayı bırakıp, yazıların konusunu, sosyalizmin ve sosyalist hareketin bu sorunlarından Türkiye Politikasına ve Kürt hareketinin sorunlarına ve bunların sosyolojik açıklamalarına kaydırdım.

*

Bugün bu yazılara bakıldığında aslında şimdi yeni yeni ortaya çıkan ve tartışılmaya başlanan eğilimleri daha o zamandan öngördüğü ve tartıştığı görülür. Tabii bunları radikal bir demokrasi bağlamında, Fransız yolundan gerçekleşmelerini öngörerek, mantık sonuçlarına varmış bir biçimde tartışıyordu o yazılar.



Bugün AKP eliyle başlanan “Demokratikleşme açılımı” ve Uluslararası “stratejik derinlik” veya “Yeni Osmanlıcılık” veya “Eksen kayması”nın yarım yamalak, demokratik değil, demokratik hareketi tasfiyeye yönelik, burjuvazi tarafından, yukarıdan ve Alman yolundan gidiyor.

Hükümetin iç ve dış politikadaki bu yeni yönelişleri yüzeyseldir ama ABD’nin dünya ölçüsündeki stratejik çıkarlarıyla da uyum halindedir. Demokratikleşmiş ve komşuları ile iyi ilişkilere sahip bir Türkiye, ABD’nin, hem Avrupa Birliği’nin kendisine karşı bir siyasi ve askeri rakip olarak çıkmasını engelleme; hem de Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda etkisini arttırabilme stratejik hedefleriyle uyum halindedir.

Bu muazzam güçlü destek yukarıdan bir dönüşümü olası hale getirmektedir.

Ancak bu girişimin başarısızlığı halinde, radikal bir çözümün yolu açılabilir.

Ancak bütün bu girişimlerin sonucunu Türkiye’nin içindeki mücadeleler belirleyecektir. Bu mücadelenin esas alanı da “Kürt sorunu”dur.

Hükümetin, PKK’yı tasfiyeye ve Barzani ve Talabani’ye dayanan yöntemi konuyu tartışılır kılmasına ve bir nitelik değişikliğine yol açmasına rağmen bir süre sonra PKK’nın, Askeri Bürokratik Oligarşinin ve Avrupa Birliği’nin direnişi karşısında tıkanacaktır ve gücünü yitirecektir.

AKP’nin bu direnişi kırabilmesinin birbirinden ayrılmaz iki koşulu vardır.

Birincisi, şehir orta sınıflarını ve Alevileri Askeri Bürokratik oligarşinin yedeği olmaktan çıkaracak ve onlardaki korkuya son verecek gerçek laik değişimler. Yani Diyanetin kapatılması, Zorunlu din derslerine son, Azınlıkların in esasına göre tanımlanmasına son verilmesi, İmam hatiplerin kapatılması vs.

İkincisi, Kürt sorununun çözümünde, PKK’yı, yani Kürt demokratik hareketini tasfiyeye yönelik olarak Barzani ve Talabani ile ittifak değil; Talabani ve Barzani’ye karşı PKK ile yani Kürt demokratik hareketi ile ittifak yapmak ve ulusun Türklük, İslamlık vs. ile tanımlanmasına son vermek.

Ne var ki, AKP ve onun dayandığı sınıflar, tam da demokratik olmadıkları için, bunun teorik ve ideolojik hazırlıklarını yapmamışlardır ve dolayısıyla bu cepheyi güçlendirecek değişiklikleri yapmazlar ve yapamazlar. Dolayısıyla AKP’nin bunları yapabilmesini beklemek ölü gözünden yaş ummaktır.

Eğer olayların zorlaması ve mücadelenin kendi dinamiği AKP’yi bu noktaya getirir ve böyle bir değişimi yapabilirse, bu dünya tarihsel bir anlama sahip olur.

Çünkü biz sosyalistler 1848’den beri, burjuvazinin demokratik ve devrimci karakterini yitirdiğini, yoksullardan ve işçi sınıfından çekindiğini, dolayısıyla radikal demokratik dönüşümler yapamayacağını söylüyoruz. Çıkarsamalarımız hep bu sonuca dayanıyor.

O takdirde, burjuvazinin artık ezilenlerden korkmadığı ve kendine güvenini kazandığı ve bu nedenle demokratik dönüşümleri gereğinde yapabileceği gibi bir sonuç çıkarmak gerekecektir. Ne var ki şu ana kadar bu yönde en küçük bir eğilim bile gözlenmiş değildir.

AKP’nin bu girişimlerinin başarısızlığa uğraması ve hızının kesilmesinden sonra muhtemelen sıra Kürt özgürlük hareketine gelecektir. ABD son çare olarak onun önünü açabilir. Buna muhtemelen Türkiye’nin Askeri Bürokratik oligarşisi içinde Ergenekon tevkifatı aracılığıyla konumunu güçlendirmiş bir reformist kanadın yükselmesi de eşlik edebilir.

Nasıl bir zamanlar 28 Şubat, politik İslam’ın Necmettin Erbakan’ın fosilleşmiş kabuğunu kırmasını sağlayıp AKP’nin önünü açtıysa; şimdi de Ergenekon Tevkifatı ve “açılımlar” Askeri Bürokratik oligarşi içindeki fosilleşmişlerin kabuğunu kırıp, reformist ve esnek bir kanadın yolunu açabilir.

Bu reformist kanat, PKK ile (yani Kürtlerin içindeki demokratik kanatla) ittifak yaparak bu tecrit durumuna son vermeyi ve somut bir projeyle çıkmayı seçmek zorunda kalabilir. Gelişmeler orta vadede bu yönde olacak gibi görünüyor.

Bu koşullarda iki türlü gelişme mümkündür.

Birincisi, Askeri Bürokratik Oligarşinin bir Kürt bürokrasisi ile de tabanını ve temelini güçlendirmesi, bir tür gençlik aşısı olması. Kürt özgürlük hareketi içindeki güçlü bürokratlaşma böyle bir güçlü olasılık olduğunu gösteriyor.

İkinci bir olasılık, Kürt özgürlük hareketinin bu ittifak olanağı aracılığıyla bulunduğu tecritten çıkması ve çok köklü bir demokratik kitle hareketi yaratarak onun başına geçmesi ve böylece gerçekten köklü bir demokratik devrim.

Her ne kadar Kürt hareketi bu yönde epey bir teorik ve ideolojik hazırlığa sahipse de (Öcalan’ın kitapları esas olarak bu hazırlığın ifadesidir) bu hazırlık yeterli radikallikten ve derinlikten hala epeyce yoksundur.

Eğer sosyalistler ve işçi hareketi, bir mucize olur da bizim yazılarımızda ele aldığımız ve açıkladığımız yaklaşımlara eğilim gösterip bir hareket yaratabilirlerse o zaman ikinci olasılık güçlü bir şekilde gündeme gelebilir.

Ancak şimdilik hiçbir şey bu yönde bir gelişim olabileceğine dair bir umut vermiyor.

17 Kasım 2009 Salı

Demir Küçükaydın




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə