Yazılar İçindekiler "On Yıl Öncesinden Bugünün Gelişme ve Tartışmalarına İlişkin Yazılar"



Yüklə 0.5 Mb.
səhifə5/17
tarix18.01.2018
ölçüsü0.5 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17

Türkiye ve İran


(Bir Türk Milliyetçisi Olarak 03)

İran, Akdeniz ile Çin ve Hint uygarlıklarına arasındaki orta yolun uygarlığıdır. Hep bir kara uygarlığı olarak kalmış; Akdeniz ve kıtasal Hint uygarlığı arasında bir geçiş tipi olagelmiştir.

Türk – İran sınırı bir bakıma, Bizans – Sasani, Pers - Yunan sınırının devamıdır. İran orijinal bir uygarlık olarak, gerek Makedonyalı İskender'in istilasını hiç etkilenmeden; daha sonraki yine orijinal bir uygarlığa dayanan Arap istilasını ise, Müslüman olmasına rağmen Şiilik biçiminde Araplardan çok ayrı bir değer sistemiyle kendi karakteristiklerini koruyarak aşmıştır.

Daha sonra kendini feth eden Oğuz ve Türk boylarını ise kolayca feth edip kendi uygarlığına adapte edebilmiştir. Bu durumda o Türk boylarının egemenlikleri ona sadece yeni gençlik aşıları anlamına geliyordu.

Azeriler, fetih ettikleri İran uygarlığı tarafından fetih etilmiş ve uygarlaştırılmış Oğuzlardır. Bugün Anadolu Türklüğü dene şey de, fetih ettiği Bizans tarafından fetih edilmiş ve uygarlaştırılmış Oğuzlardır.

Bizans'ın Oğuzları fethi, İran'dakinden farklı olarak, sadece kendi diniyle dinlendirememiş, diliyle dillendirememiş oluşunda yatar. Bunun nedeni de, Oğuz'ların Bizans'ı fetih etmeden önce, İran Üzerinden Batı'ya doğru akarken, onlara bir uygarlığın içinde örgütlenmeyi sağlayabilecek kavram ve kurumları sağlayan Müslümanlıkla zırhlanmalarıdır. Yoksa Kuzey yolundan (Karadeniz’in kuzeyinden), Müslüman olmadan gelen diğer Türk ve Oğuz kabileleri, Bizans tarafından kolayca özümlenebilmişlerdir.

Orta Asya halkları Müslüman olmadan önce iki uygarlığın etkisi altındaydılar. Doğu'dakiler Çin uygarlığının, Batıdakiler İran uygarlığının. Yani Moğollar, Kazaklar, Uygurlar, Çin uygarlığının etkileri altındaydılar. Oğuzlar ve diğer halklar ise, İran uygarlığının. Dolayısıyla Orta Asya'nın batısındaki "Türkik" halklarda, daha İslamlık öncesinin bile güçlü bir İran etkisi vardır.

Daha sonra, bu halkların Müslümanlığı kabul edişleri de, İran üzerinden olmuş, dolayısıyla İslam da doğrudan bir Arap uygarlığı etkisinden çok, İran uygarlığı tarafından özümlenip, değiştirilmiş bir İslam aracılığıyla olduğundan, Müslüman oluş ve sonrasında da İran uygarlığını etkileri var olup sürmeye devam etmiştir.

Bu etki Selçuklularda çok açıktır. Ayrıca İran'da güçlü kökleri bulunan Rafızi ve Batıni tarikatlar, henüz aşiret dönemini yaşayan, şaman gelenekli bu Orta Asya halklarının İslamlığa geçişlerini kolaylaştıran bir biçim de sunmuştur. Denebilir ki, batıya doğru akan, İran aracılığıyla İslam'ı benimseyen bu Oğuz kabileleri, İran uygarlığındaki halk muhalefetinden kaynaklanan en ihtilalcı İslam tarikatlarının ideolojisiyle silahlanmışlardı. Osmanlı'yı kuran ve dinamizmini veren de zaten bu arka plandır. Bizans'ı "Horasan Erleri" denen Batıni "profesyonel devrimcilerin" fetih ettiği bile söylenebilir. Çoğu Hıristiyanlardan oluşan ve binlerce yıllık bir uygarlığın temsilcileri olan halklar üzerinde, çok daha geri üretim ilişkilerinden gelen ve yaşayanlara dayanan bir Müslüman devletin kurulabilmesi böyle mümkün olabilmiştir. Bu bakımdan, Anadolu Türklüğünde, üstte görülen Bizans'ın etkilerinin altındaki tabakalarda İran uygarlığının güçlü etkileri hala yaşamaya devam eder.

Bizans, topraklarında Oğuzlar tarafından kurulmuş birinci ve İkinci Osmanlı devletlerinin İran topraklarındaki karşılığı yine Oğuzlara dayanan Akkoyun, Karakoyun ve Safevi hanedanları sayılabilir. Her iki taraftaki, Oğuz egemenlikleri de, sonunda egemen oldukları uygarlıkların geleneksel sınırları ötesine yayılmaya kalkmanın bir sonuç vermeyeceğini görüp, dünyanın en eski ve istikrarlı sınırlarından biri olan şimdiki Türk-İran sınırında bir uzlaşmaya varmışlardır.

Eski iki uygarlığa dayanan bu iki devlet, son bir kaç yüzyılda, Rusya'nın Kuzey'den gelen basıncı karşısında gerilemek zorunda kalmışlar; aralarındaki Şiilik Sünnilik biçiminde yansıyan ezeli rekabete rağmen, zaten bir uzlaşmaya dayanan tartışmasız sınırları olduğundan, Rusya karşısında daima belli bir yakınlaşma içinde olmuşlardır.

Ne var ki, şimdi, Rusya'nın çöküşü ve gerilemesi, uzun yıllardır barış içinde yaşamış bu iki uygarlığın mirasçılarını, Rusya'dan kopan Kafkas ve Orta Asya ulusları üzerinde kimin etkisinin olacağı noktasında karşı karşıya getirmektedir.

İran'ın coğrafi konumu, Tarih öncesine kadar dayanan Kültürel bağları; Şiiliğe dayanan ve ulusal bölünmelere karşı belli bir esneklik sağlayan İslamcılığı ona bir takım avantajlar sunmaktadır.

Türkiye Coğrafi konum bakımından o kadar yakın değildir, ama Batı'ya yakındır, bu anlamda dezavantajı aynı zamanda bir avantajdır. Bu ülkeler gerek Kültürel, gerek ticari olarak Batıya yöneldikçe, bu onların Türkiye'ye yakınlaşmasına yol açar. Tarihöncesi bağlar, aynı dil ailesinden olmak biçiminde, Türkiye için de geçerlidir. Din bile aslında İran için bir Avantaj olamaz, çünkü bu halkların çoğu hem Sünni’dir hem de mistik ve Batıni tarikatların, özellikle dağlı uluslarda hala çok güçlü etkileri vardır. Laik bir sistem mistik tarikatlar için daima şeriattan daha kabul edilebilirdir. Türkiye'nin tek dezavantajı, bu gün dayandığı ideolojidir. İran, İslam ideolojisi modeliyle, her biri de ayrıca ulusçuluğun tehdidi altında bulunan bu halklar için daha esnek bir olanak sunmaktadır.

Türkiye, Alman Emperyalizminden yadigâr, faşist ırkçı Türkçülükle bu halklarla bağ kurmaya kalkınca burnunun üzerine çakıldığını gördü. Bu ideoloji, sadece Orta Asya ve Balkanlarda bu halkların önüne bir engel olarak çıkmadı, bizzat Türkiye'yi bile Kürt inkârcılığı ve bastırma politikalarıyla iktisadi, siyasi kültürel ve sosyal bir çürüme ve tıkanmaya götürdü.

Türkiye bu ilkel, ırkçı milliyetçiliği aşıp, dillerin ve kültürlerin çeşitliliğini bir kazanç gören ulusçuluğa ulaşabilirse, sadece Orta Asya ve Kafkaslardaki halklara bir örnek ve perspektif sunmakla kalmaz, düne kadar iç içe yaşadığı diğer Hıristiyan uluslardan komşularıyla da yeniden barışma olanağı bulabilir. Böyle bir rahatlamanın sağlayacağı barış ve ekonomik refah, Türkiye'nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'da iktisadi, siyasi ve kültürel etkisinin artmasına yol açar.

Türklerin bunu başarması için iki olağanüstü koşul bir araya gelmiş bulunuyor. Bir yandan ırkçı ve klasik Türk milliyetçiliği, bugünkü sistemin olduğu gibi devamını isteyenlerin, Kürt varlığını inkâr edenlerin; bir barışta yok oluşlarını görenlerin ideolojisi olarak egemenliğini sürdürüyor ama bu hiç bir perspektif sunmuyor topluma bu savaş rantçılarından başka. Bu olağanüstü tecrit durumu, bu milliyetçilikten kurtulmak için, onun muazzam örgütlü gücüne ve terörüne rağmen bir umut kapısı açıyor.

Diğer yandan, Türk toplumu kendini yenileyecek bir dinamizm gösterememesine rağmen, Kürt ulusal hareketi, bütün dinamizmiyle, bütün bölge halklarına barış ve refah perspektifi sağlayan yeni ulus anlayışıyla Türk toplumunun kendini yenileme yeteneksizliğini bir ölçüde gidererek yeni bir ufuk açıyor.

Tarih, Rusya karşısında olduğu gibi, İran karşısında da, Bizans Osmanlı geleneğinin devamcısı Türkiye'yi, bölge halklarını çıkmazdan kurtarmak için, kendini yenilemeye, demokratik bir sistem kurmaya, Ulusçuluğun, dil ve kültürden soyutlanmış bir daha esnek biçimini geliştirmeye zorluyor. Bu günkü egemen ideoloji ve egemen güçler, bu olanağın önünde en büyük engeldirler. Bu fırsatı yakalayabilmek için ilk yapılacak iş, Barış isteyen, kendi varlıklarının, dillerinin ve kültürlerinin gelişmesini isteyen ve demokrasi isteyen; aslında bunların hepsi gerçek bir Türk milliyetçisinin de istekleri olması gereken; Kürt ulusal hareketin desteklemek; savaş rantçıları, kanun dışı çetelere, ırkçı milliyetçilere karşı Kürtlerle birlikte mücadele etmektir.

Türkiye'nin bu yenilemeyi yaptığı takdirde nasıl bir gelişme ve etki potansiyeli olduğunu gören, İran, Rusya ve Avrupa, sözde ne derlerse desinler, fiilen böyle bir yenilenmenin karşısında olacaklardır. Bu rekabet İran ile Türkiye arasında muhtemelen ideolojik formlara da bürünecektir tıpkı bir zamanların Sünniliği ve Şiiliği gibi. İran'ın şeriata ve İslam’a dayanan üniversalizmi karşısında Türkiye kültürlerin ve dillerin çokluğuna dayanan bir ulusçuluğu çıkarabilir ve inisiyatifi eline geçirebilir.

Aslında bu yönde güçlü bir tarihsel eğilim de vardır. Osmanlı'nın İslam’la ilişkisi de oldukça esnek bir ilişkiydi. Osmanlı hem Hanefilik gibi İslam’ın en esnek mezhebine dayanıyordu hem de Örfi hukuk aracılığıyla Şeri hukuku iyice bir kenara itmiş bulunuyordu.

Daha sonraki laiklik denen resmi İslam yorumu da bir bakıma bu tarihsel eğilimin bir başka ifadesi sayılabilir.

Anadolu'daki Hıristiyan halkların katli ve tasfiyesi bu tarihsel eğilimi büyük ölçüde törpülediyse ve kesintiye uğrattı ise de Aleviler ve şimdi de Kürt ulusal hareketi ve de Rusya'nın çöküşünün yarattığı olanaklar Türkiye'nin bu eski eğilimini tekrar egemen kılabilir.

Demir Küçükaydın

17.12.1999 12:01:51

(Bu yazı Özgür Politika’nın 20.12.1999 tarihli sayısında yayınlandı.)




Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə