Fâİdeli BİLGİler



Yüklə 2,64 Mb.
səhifə9/44
tarix31.10.2017
ölçüsü2,64 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   44

-97-

kamî, sulh için diyerek, Hülâgünün yanına gitdi. Onunla anlaşdı. Halîfeye gelip, teslîm olursak, serbest bırakılacağız dedi. Halîfe buna aldandı. 656 [m. 1258] senesinin, Muharremin yirminci günü Hülâgüye gidip teslîm oldu. Yanındakilerle berâber i’dâm edildi. Sekizyüzbinden ziyâde müslimân kılınçdan geçirildi. Milyonlarca islâm kitâbı Dicleye atıldı. Güzel şehr, harâbeye döndü. (Hırka-i se’âdet) ve (Asâ-yı nebevî) yakılıp külleri Dicleye atıldı. Beşyüzyirmidört (524) senelik Abbâsî devleti yok oldu.

[TENBÎH: Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, her zemân, her yerde kötü insanlar iyilere saldırmışlardır. Allahü teâlâ her şeyi sebebler ile yaratmakdadır. Kötülerin cezâsını da, kötü insanlar vâsıtası ile vermekdedir. İşkence edenlere dünyâda da cezâlarını vermekdedir. Kötülerin yanı sıra, iyiler de azâb görmekdedir. İyilerden, ya’nî müslimânlardan harbde ölenlerin ve kazâda ölenlerin hepsi şehîddir. Dünyâda azâb çeken iyi, suçsuz müslimânlara âhıretde bol ni’metler verilecekdir. Âhıretde ni’mete kavuşmak için, îmân sâhibi olmak lâzım olduğu din kitâblarında yazılıdır. Bu kitâblar dünyânın her yerinde çok vardır. Bu kitâbları okuyup da inanmıyana kâfir denir. İslâmiyyeti işitmiyen kâfir olmaz. İşitince (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) diyen ve buna inanan müslimân olur. Bunun ma’nâsı, (Herşeyi yaratan bir Allah vardır ve Muhammed aleyhisselâm Onun resûlüdür)dır. Müslimân olan, Onun son Peygamberine tâbi’ olur. Birçok yerde, kâfirler, zâlimler, suçsuz müslimânları, kadınları, çocukları öldürmüşlerdir. Öldürülen müslimânlar, şehîd olur. Öldürülürken yapılan işkencelerin acısını duymaz. Ölürken, kabrde verilecek olan Cennet ni’metlerini görerek çok sevinir. Şehîdler ölürken hiç acı duymaz. Sevinir ve çok neş’elenir. Cennet ni’metlerine kavuşur. Hadîs-i şerîfde, (Müslimânların kabri Cennet bağçelerindendir.) buyuruldu.]

İbni Alkamî Ehl-i sünnete yapdığı hiyânetinin cezâsına çabuk kavuşdu. Kendisine hiçbir vazîfe verilmeyip, zillet içinde o sene öldü. Osmânlı devletinin kurucusu Osmân gâzi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, o sene, Söğüd kasabasında tevellüd etdi). Görülüyor ki, Moğolların islâm memleketlerini yıkmalarına mezhebsizlerin Ehl-i sünnete olan hıyânetleri sebeb olmuşdur.

Hanefîler ile Şâfi’îler arasında hiç çekişme olmamış, dört mezhebde bulunan müslimânlar birbirlerini kardeş gibi sevmişlerdir. Reşîd Rızânın Ehl-i sünnete yapdığı bu alçak iftirâyı, Seyyid Kutb denilen mezhebsiz de tekrâr etmiş ise de gereken cevâbı vesîkalarla verilmişdir.

-98-

7 - Yine önsözünde, (Birçok memleketlerde, Hanefîlerin Şâfi’îlerle berâber nemâz kılmadıkları görülüyor. İmâm arkasında yüksek sesle âmîn demek ve tehıyyât okurken parmak kaldırmak düşmanlığa sebeb oluyor) diyor.

Dört mezhebdekilerin birbiri arkasında nemâz kılacağını, hepsinin kitâbları açıkça yazmakdadır. Dört mezhebin ibâdetlerindeki ufak farkların düşmanlığa sebeb olacağını söylemek, mezhebsizlerin, mülhid ve zındıkların hulyâları ve iğrenç iftirâlarıdır. Dünyânın her yerinde, dört mezheb müslimânları birbirlerinin arkasında nemâz kılmakdadır. Çünki, hepsi birbirini kardeş bilmekde, sevişmekdedirler. Büyük velî, derin âlim, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, (vefâtı 1242 [m. 1826]) şâfi’î mezhebinde idi. Bunun mürşidi olan, buna feyz ve hilâfet veren Abdüllah-i Dehlevî ise hanefî idi. Abdülkâdir-i Geylânî (vefâtı 561 [m. 1165]), şâfi’î idi “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Hanbelî mezhebinin unutulmağa yüztutduğunu görünce, bu mezhebi kurtarmak, kuvvetlendirmek için Hanbelî oldu. (Celâleyn tefsîri)ni yazan, Celâleddîn Muhammed Mahallî (vefâtı 864 [m. 1459]), Şâfi’îdir. Mâlikî mezhebinde olan Ahmed Sâvî bu tefsîri şerh ederek her yere yayılmasına hizmet etmişdir. Bu şerhinde, (Fâtır) sûresinin altıncı âyetini tefsîr ederken, (Arabistânın Hicâz kısmında bulunan mezhebsizler, yalnız kendilerine müslimân diyorlar. Ehl-i sünnet olan hakîki müslimânların müşrik olduklarını söyliyorlar. Bunlar, yalan söyliyorlar. Allahü teâlâdan, bu sapıkları yok etmesini dileriz) buyurmakdadır. Ahmed Sâvî, binikiyüzkırkbir 1241 [m. 1825] de Mısrda vefât etdi. (Beydâvî tefsîri)ne hâşiyesi de meşhûrdur. Meşhûr Beydâvî (vefâtı 685 [m. 1286]) şâfi’îdir. Tefsîri, tefsîrlerin en kıymetlilerindendir. Dört mezhebin âlimlerinden çoğu bu tefsîri şerh etmiş, çok övmüşlerdir. Bunlardan hanefî mezhebindeki âlimlerden Şeyhzâde Muhammed efendinin şerhi meşhûr ve pek kıymetlidir. [Bu tefsîr, dört büyük cild hâlinde, Hakîkat kitâbevi tarafından basdırılmışdır.] Dört mezheb âlimlerinin birbirlerini öven, seven kitâbları binleri aşmakdadır. Bunu bilmiyen bir müslimân yokdur. Parmak kaldırmakdaki cevâbımız 36. cı maddededir.

8 - Yine önsözünde, (İslâm ümmetinde derin âlimler yetişdi. Huccet-ül-islâm imâm-ı Gazâlî ile şeyh-ül-islâm İbni Teymiyye gibi mürşidler bunlardandır) diyor.

İbni Teymiyye (vefâtı 728 [m. 1327]) gibi, Allahü teâlâya cismdir diyen ve kâfirlerin Cehennemde sonsuz azâb göreceklerine

-99-

inanmıyan, kılınmayan nemâzları kazâ etmeğe lüzûm görmiyen, hazret-i Alîye ve Ehl-i beyte, şanlarına lâyık olmıyan iftirâlar yapan ve dahâ nice sapık sözleri ile islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışan bir mezhebsizi, islâm âlimi ve mürşid olarak göstermekde, onu büyük islâm âlimi Gazâlî gibi bir müctehid olarak tanıtmakdadır. Bu iki ismi birlikde yazmak, bir kara taşı, pırlantanın yanına koymak gibi şaşılacak bir buluşdur. Mâlikî mezhebi âlimlerinden Ahmed Sâvî, (Celâleyn tefsîri)nin şerhinde, Bekara sûresinin ikiyüzotuzuncu âyetinin tefsîrinde buyuruyor ki, (Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, İbni Teymiyyenin sapık olduğunu bildirdiler. Ya’nî hem sapıkdır. Hem de, çok müslimânın doğru yoldan sapmasına sebeb olmuşdur. Onun mâlikî âlimlerinden imâm-ı Eşheb ile münâsebeti olduğu bâtıldır, yalandır).

9 - Reşîd Rızâ, önsözünün sonunda, (1315 [m. 1898]) senesinde Mısrda çıkardığım (El-menâr) mecmû’asında, taklîdin bâtıl olduğunu yazdım. Bunların bir kısmını imâm-ı allâme İbni Kayyım-ı Cevziyyeden aldım. Bu yazıları toplayıp (Muhâverât) kitâbını neşr eyledim) diyor.

Bu dinde reformcu, taklîdin bâtıl olduğunu yazmakla, bindörtyüz seneden beri gelmiş milyonlarca Ehl-i sünnet müslimânı lekeliyor. Bunların Cehenneme gideceklerini anlatmak istiyor. Mezhebsizler, mülhidler ve zındıklar ya’nî dinde reformcular, haksız olduklarını, kendileri de bilmiş olacaklar ki, Ehl-i sünnete açıkça sataşamıyorlar. Hep, yaldızlı, kaçamak kelimeler kullanarak, perde arkasında oynuyorlar. Mezheb imâmını taklîd etmeğe nasıl bâtıl denilebilir? Allahü teâlâ, Nahl ve Enbiyâ sûrelerindeki âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Bilenlerden sorup öğreniniz!) buyuruyor. (Ülül emr)e, ya’nî âlimlere (tâbi’ olunuz!) buyuruyor. Mezheb imâmını taklîd etmek, bunun için vâcib oldu. Bu dinde reformcu, taklîd bâtıldır diyerek, (Mezheb imâmlarına uymayınız! Bize uyunuz) demek istiyor. Müslimânları hak yolu taklîdden vazgeçirip kendi bâtıl yollarını taklîde sürüklüyor. Kendileri, bâtılın taklîdcileridir.

Taklîd iki dürlü olur. Birisi kâfirlerin, analarını, babalarını, papasları taklîd ederek kâfir olmalarıdır. Böyle taklîd, elbet bâtıldır, yanlış yoldur. Kur’ân-ı kerîm ve Hadîs-i şerîfler bu taklîdi yasak etmekdedirler. Müslimânların da, analarını, babalarını taklîd ederek, müslimânım demeleri kâfî değildir. (Âmentü)de bildirilen altı şeyin ma’nâlarını bilip, beğenip, kabûl eden kimse

-100-

ye müslimân denir. İnanılacak şeylerde mezhebsizlere aldanıp, Ehl-i sünnetden ayrılmak, bâtıl olan taklîddir. Fekat, amelde, ya’nî yapılacak işlerde taklîdciliği buna benzetmek doğru değildir. Kur’ân-ı kerîm ve Hadîs-i şerîfler bu taklîdciliği emr etmekdedir. Büyük âlim Abdülganî Nablüsînin (Hülâsat-üt-tahkîk fî beyân-ı hükm-it-taklîd vet-telfîk) kitâbında ve Abdülvehhâb-i Şa’rânînin (vefâtı 973 [m. 1565]) (Mîzân-ül-kübrâ)sının önsözünde ve imâm-ı Rabbânînin (vefâtı 1034 [m. 1624]) (Mektûbât) kitâbının çeşidli yerlerinde ve Yûsüf Nebhânînin (Huccetullahi alel’âlemîn) kitâbının son kısmında yazılı olan (Ümmetim dalâlet üzerinde icmâ’ yapmaz!) Hadîs-i şerîfi gösteriyor ki, doğru yoldaki âlimlerin sözbirliği ile bildirdiklerinin hepsi elbet doğrudur. Buna karşı olanlar haksız ve yanlışdır. İşte, bindörtyüz seneden beri gelmiş olan milyonlarca Ehl-i sünnet âlimi ve binlerce Evliyâ, sözbirliği ile bildirdiler ki, (Müctehid olmıyan müslimânların işlerini, ibâdetlerini doğru yapabilmeleri için, inandıkları, güvendikleri, diledikleri bir müctehidi taklîd etmeleri vâcibdir). Bu sözbirliğine inanmıyan, yukarıdaki Hadîs-i şerîfe inanmamış olur. Bu sözbirliği gösteriyor ki, müctehidin kendi ictihâdına göre amel etmesi lâzımdır. Başka müctehide uyması câiz değildir. Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid idi. Bunun için ba’zı işlerde birbirlerine uymamışlardır. Bunun gibi, imâm-ı Ebû Yûsüfün, bir Cum’a günü, tekrâr abdest almaması ve imâm-ı Şâfi’înin, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kabri yanında nemâz kılarken, rükû’dan sonra ellerini kaldırmaması, başkasını taklîd olmayıp, kendi ictihâdlarına göre hareket etmelerindendir.

10 - Dinde reformcu, birinci konuşmaya başlarken, (Fazîletli, reformcu genç, müslimânları, se’âdete kavuşdurmak için, sonradan ortaya çıkan taklîd belâsından kurtarmak, Kitâba, Sünnete ve Selefin yoluna sarılmalarını te’min etmek istiyor. İlk zemânda koyun çobanları bile din bilgilerini doğruca Kitâb ile Sünnetden alıyorlardı) diyor.

Reşîd Rızânın şu maskaralığına bakınız! Kendi gibi sapık olana fazîletli diyor. Bu dinde reformcu câhilin ağzı ile, yaşlı vâiz efendiye ders vermeğe kalkıyor. Allahü teâlânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emr etdikleri ve islâm âlimlerinin sözbirliği ile lâzım dedikleri, amelde, işde taklîd ni’metine, (belâ) diyor. Anlamıyor ki, dört mezhebden birini taklîd etmek, hak olan taklîddir. Mezhebsizlere uyarak, mezhebden ayrılmak da, bâtıl olan taklîddir. Vâiz efendi ile ve bu mubârek kelime ile



-101-

alay ediyor. Din adamlarına mahsûs olan mubârek ismlerle alay edenin kâfir olacağının farkında bile değildir. Hadîs-i şerîfde, (En âdî, en alçak kimseler müslimânların başına geçecek) buyurulmuş olduğunu bilmeseydik, Mısr gibi bir islâm memleketinde, bu adamın nasıl fetvâ merci’i olduğuna şaşardık. Ey alçak zındık! Müslimânlarla alay edeceğine, vâiz efendilerle piyes oynatacağına, niçin erkekçe ortaya çıkıp da, yehûdîlere, misyonerlere, masonlara, komünistlere meydân okumuyorsun? Evet onlara yan bakamazsın! Onlar senin üstâdın, veli-ni’metindir!

Kitâba, Sünnete, Selefin yoluna sarılmalı, taklîd belâsından kurtulmalı sözleri ile kimi aldatıyorsun? Sözlerin birbirini tutmuyor. Kitâba, Sünnete, Selefin yoluna sarılmak, taklîd değil midir? İşte bu istediğin taklîd dört mezheb imâmını taklîd etmekle olur. Senin belâ dediğin bu taklîdi bırakmak; Kitâbı, Sünneti ve Selefin yolunu bırakmak, dinden çıkmak olur. Senin istediğin de, bu bâtıl olan taklîdcilikdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Kitâbdan, hadîsden kendine göre ma’nâ çıkaran kâfir olur) buyurdu. Sen, müslimânları, bâtıl olan taklîde, küfre sürüklemek istiyorsun. Maskeyi yüzünden çıkar! İslâm düşmanı olduğunu ortaya koy ki, sana öyle cevâb verelim. Şimdilik, senin gibi bir masonun bir mısra’ını söyliyoruz:

Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

İlk zemândaki müslimânları, koyun çobanı diyerek tahkîr etme! Onları câhil tanıtma! Onların çobanı da, mücâhidi de, kumandanı da âlim idi. Hepsi müctehid idi. Bilgilerini elbet doğruca Kitâbdan alabilirlerdi.

1150 [m. 1737] senesinden beri, vehhâbîlik ve mezhebsizlik, ya’nî Ehl-i sünnet âlimlerini “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în“ beğenmemek bid’ati dünyâya yayıldı. İslâmiyyeti içden yıkan ve din kardeşlerini birbirlerine düşman eden, bu yıkıcı ve bölücü davranışların öncülüğünü Sü’ûdî Arabistândaki câhiller yapdı. Ehl-i sünnet olan müslimânlara saldırarak, kadın, çocuk, binlerle ma’sûmu işkencelerle öldürerek, mallarını yağma ederek işe başlıyan mezhebsizler, İngilizlerin yardımı ile, 1350 [m. 1932] de vehhâbî hükûmetini kurunca, devlet gücü ile ve her sene yüzbinlerle altın dağıtarak, çeşidli memleketlerde propaganda merkezleri açdılar. Yalanlarla, çirkin iftirâlarla dolu neşriyyat yaparak, câhilleri aldatıyor, islâmiyyeti içerden yıkıyorlar.

Vehhâbîlik yolunu ortaya çıkaran, Muhammed bin Abdülveh-



-102-

hâbdır. 1111 [m. 1699] de Necdde doğmuş, 1206 [m. 1792] de ölmüşdür. Bunun babası ve kardeşi Süleymân bin Abdülvehhâb “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” temiz birer müslimân idi. Ehl-i sünnet âlimi idiler. Hicâzdaki âlimler gibi, bunlar da, vehhâbîliğin yanlış bir yol olduğunu müslimânlara anlatdılar. Doğru olan Ehl-i sünnet yolunu bildirmek için çok sayıda kıymetli kitâblar yazıldı. Süleymân bin Abdülvehhâbın, kardeşine nasîhat olarak yazdığı (Es-savâık-ul-ilâhiyye firredd-i alel-vehhâbiyye) kitâbı, 1306 [m. 1889] senesinde basılmış ve 1395 [m. 1975] de, İstanbulda ikinci baskısı yapılmışdır. Bu kitâbın başında diyor ki, Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı, bütün insanlara Peygamber olarak gönderdi. Ona indirdiği (Kur’ân-ı kerîm)de, insanlara lâzım olan herşeyi bildirdi. Ona verdiği sözlerin hepsini yapdı. Onunla gönderdiği islâm dînini kıyâmete kadar değişdirilmekden koruyacağını da bildirdi. Onun ümmetinin, insanların en iyileri olduğunu da bildirdi. Muhammed aleyhisselâm da, bu ümmetin kıyâmete kadar bozulmıyacağını müjdeledi. Bütün insanların bu yola sarılmalarını emr eyledi. Allahü teâlâ, (Nisâ) sûresinin yüzondördüncü âyetinde meâlen, (Mü’minlerin yolundan ayrılanı Cehenneme atarız) buyurdu. Bunun için, islâm âlimlerinin (İcmâ’)ı, din bilgileri için delîl, huccet ya’nî sened oldu. Bu icmâ’dan ayrılmak yasak oldu. Bu yolu, bu icmâ’ı bilmiyen câhillerin bilenlerden sorup öğrenmeleri lâzımdır. Bunu, (Nahl) sûresinin kırküçüncü âyeti emr etmekdedir. (Bilmediklerinizi bilenlerden sorunuz! Cehlin ilâcı, sorup öğrenmekdir) Hadîs-i şerîfi, bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmekdedir.

İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, bir kimsenin (Müctehid) olabilmesi için arabî lügatını ezberlemiş olması, lügat farklarını, kelimelerin, hakîkî ve mecâz ma’nâlarını bilmesi, fıkh âlimi olması, dört mezhebin ihtilâflarını, delîllerini bilmesi, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş olması, kırâet şekllerini bilmesi, Kur’ân-ı kerîmin bütün âyetlerinin tefsîrlerini bilmesi, muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensûh ve kasas âyetleri tanıması, Hadîs-i şerîflerin sahîhlerini, müfterîlerini, muttasıl, münkatı’, mürsel, müsned, meşhûr ve mevkûf olanlarını ayırd etmesi, ayrıca vera’ sâhibi, nefsi tezkiye bulmuş, sâdık, emîn olması lâzımdır. Bütün bu üstünlükler bulunan bir zât taklîd olunabilir. Fetvâ verebilir. Bu şartlardan biri bulunmazsa, müctehid olamaz. Dinde söz sâhibi olamaz. Onu taklîd etmek câiz olmaz. Bunun da, bir müctehidi taklîd etmesi lâzım olur. Bundan anlaşılıyor ki, müslimânlar, yâ (Müctehid)dir. Yâhud (Mukallid)dir. Bunun bir üçüncüsü yokdur. Müc-

-103-

tehid olmıyanların hepsi, mukalliddir. Mukallidlerin, bir müctehidi taklîd etmeleri farzdır. Böyle olduğu, sözbirliği ile bildirilmişdir. Vehhâbîlerin allâme diyerek övdükleri ve her sözü seneddir dedikleri İbn-ül-Kayyım-ı Cevziyye (vefâtı 751 [m. 1350]) de, (İ’lâm-ül-mûkı’în) kitâbında, (İctihâd şartları kendisinde bulunmıyan kimsenin Kur’ân-ı kerîmden ve Hadîs-i şerîflerden hükm çıkarması câiz değildir) demekdedir. Zemânımız insanları, âyet-i kerîme veyâ Hadîs-i şerîf okuyarak, bunlara kendi görüşlerine göre ma’nâ verenleri âlim sanıyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâblarından söyliyenleri ve yazanları dinlemiyorlar. İctihâd için lâzım olan şartlardan birine bile mâlik olmıyan câhil kimseleri din adamı sanıyorlar. Allahü teâlâ, müslimânları bu belâdan kurtarsın! (Savâ’ik-ı ilâhiyye)den terceme temâm oldu. Bundan bir evvelki maddede, Reşîd Rızânın, imâm-ı allâme diye çok övdüğü İbni Kayyım-ı Cevziyye bile, müctehid olmıyanların, Kitâbdan ve Sünnetden hükm çıkarmalarını yasak ederken, onun yolunda olduğunu bildiren Reşîd Rızânın, onun sözlerine karşı koyması, İslâm da’vâsında samîmî olmadığını, perde arkasından dîni yıkmağa çalışan bir dinde reformcu olduğunu açıkça göstermekdedir.

11 - Reşîd Rızâ, dinde reformcu ile vâiz efendiyi konuşdurmağa devâm ediyor. Kalem kendi elinde. Dinde reformcuyu övmekde, göklere çıkarmakda, vâiz efendiyi her bakımdan küçültmekde, aşağılamakdadır. Derme-çatma, ahmakça yazılarını vâiz efendiye mal etmekdedir.

Bu kitâbımızda, Reşîd Rızânın dinde reformcu olarak yazdıklarında tesarrufda bulunmıyacağız. Fekat, vâiz efendiye mal etdiği cevâbları değil, vâiz efendinin ağzına yakışan cevâbları yazacağız. Muhterem okuyucularımızın, temiz ve hakîkî din adamlarının dikkat ile okuyunca, mason oyununun içyüzünü iyi anlıyacaklarına inanıyoruz.

Vâiz efendi, îmânın mantık bakımından, sosyal bakımdan, anatomik bakımdan, hattâ fıkh ve tesavvuf bakımlarından ta’rîflerinin aynı olacağını sanacak kadar câhil olamaz. Çünki o, medresede yüksek tahsîl görmüş, bunları okumuş ve anlamış bir ilm adamıdır. Evet bu vâiz efendi, bir islâm medresesinde okumayıp da, Kâhire müftîsi Muhammed Abduhun (vefâtı 1323 [m. 1905]) ve çömezlerinin yapdığı reformlardan sonra, Câmi-ul-ezherde okumuş olsaydı, bu ta’rîfleri karışdırırdı. Çünki İngilteredeki masonlar, sadr-a’zâm Mustafâ Reşîd Pâşaya emr vererek, Osmânlılarda

-104-

da, Mısrda da fen derslerini, yüksek din bilgilerini medreselerden kaldırdılar. Din câhili olan dinde reformcuları yetişdirdiler.

Vâiz efendi gıybetin ne demek olduğunu bilen bir müslimândır. Bir topluluk için söylenen sözün gıybet olmıyacağını, dinde reformcu bilmez ise de, o bilir.

12 - Dinde reformcu, (Kendi kendimize icmâ’ ve ittifâk ismini verdiğimiz aslsız sözlerin hâtırı için gördüklerimizi inkâr etmek akla yakışır mı?) diyor. İslâmiyyetin temel bilgileri ile alay ediyor. İcmâ’ isminin aslı yokmuş. Fıkh âlimleri bunu, (Ümmetim dalâlet üzerinde icmâ’ yapmaz!) Hadîs-i şerîfinden aldı. Fekat, dinde reformcu, bunu nereden bilecek? Bunu inkâr eden ilerici (!) üstâdlarından işitmemiş ki!



(İcmâ’), bir asrda bulunan müctehidlerin ictihâdlarının birbirine uygun olması demekdir. Dördüncü asrdan sonra mutlak müctehid yetişmediği için, icmâ’ da kalmadı. Önceki asrlardaki icmâ’lar sonraki asrlarda gelen âlimler için delîl, sened olur. Mukallidlerin, câhillerin ve hele dinde reformcuların sözbirliğine icmâ’ denilmez. En kuvvetli ve kıymetli icmâ’, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” icmâ’ıdır. İcmâ’ ile bildirilmiş mes’eleleri sonra gelen âlimler toplamışlar, kitâblarında bildirmişlerdir. İhtilâflı mes’elelere ve müctehid olmıyanların sözlerine icmâ’ denilmesini önlemişlerdir.

Ehl-i sünnet âlimlerine göre, (Edille-i şer’ıyye) dörtdür. Ya’nî şer’î hükmler dört kaynakdan çıkarılır. Bunlar, Kitâb, sünnet, kıyâs-i fükahâ ve icmâ-’i ümmetdir. Kitâb, Kur’ân-ı kerîmdir. Sünnet, Hadîs-i şerîflerdir. Bu ikisine (Nass) da denir. Kıyâs-i fükahâ, müctehid olan âlimlerin ictihâdlarıdır. İcmâ’ delîl değildir diyen, kâfir olmaz. Bid’at sâhibi olur. Çünki şübheli nassları te’vîl ederek böyle söylemişlerdir. Hâricîler, diğer mezhebsizler böyledir. Bunların icmâ’a muhâlif sözleri küfr olmaz. Fekat, te’vîlden haberi olmıyan câhillerin icmâ’a uymıyan fikrlerini, düşüncelerini söylemeleri küfr olur.

Vâiz efendi hayâl ile, zan ile konuşmaz. Belki diyerek hükm vermez. Bilmeden söylemek, zan ile hükm etmek câiz olmadığını o bilir. Gördüklerini inkâr etmez. Onları inceler. Tecribelerini yapar. Çünki, tefekkürü, incelemeği ve tecribeyi Kur’ân-ı kerîm ve Hadîs-i şerîfler emr ediyor. Bunları yapanları övüyor. Onun medresede okuduğu ve dinde reformcunun ismini bile duymadığı (Akâid-i Nesefiyye) dahâ ilk sahîfesinde, ilm edinme vâsıtalarını yazmakdadır.

-105-

13 - Vâiz efendi coğrafyaya ve gazeteye inanmazmış. Kâfirlerin rivâyetleri makbûl değilmiş. Vâiz efendiye yapılan iftirâya bakınız! Müslimânlar ilme, fenne inanır. Fekat, kâfirlerin fen maskesi altında söyledikleri yalanlara aldanmazlar. Fenden haberi olmadığı hâlde, fen adamı görünüp, fen bilgisi diyerek, söylediği yalanlar ile, müslimânları aldatmağa, islâm dînini bozmağa uğraşan kâfirlere (Fen yobazı) ve (Dinde reformcu) yâhud (Zındık) denir. Bunlar, hem islâm dînine, hem de fen bilgilerine iftirâ eden bölücülerdir. Müslimânlar coğrafyaya inanmasaydı, bu ilm üzerinde çalışırlar mı idi? Müslimânların, bu yoldaki çalışmalarını, buluşlarını bildiren coğrafya kitâblarının ismleri ve yazarları (Keşf-üz-zünûn)da ve (Mevdû’ ât-ül-ulûm)da ve Brockelmanın almanca kitâbında yazılıdır. Sorarız dinde reformcuya! Meridyen çenberinin uzunluğunu Sincar sahrâsında ölçenler kimlerdi? Bunlar dört mezhebden birini taklîd eden, Ehl-i sünnet müslimânları değil mi idi? Onların yolunda olan, onlar gibi olan bir müslimân, fen bilgilerine inanmaz mı?

Hele, kâfir rivâyeti olan coğrafya makbûl değildir sözünü bir vâiz efendiye mal etmek, müslimânlara çirkin bir iftirâdır.

Evet vâiz efendi şekline giren bir câhil, bir zındık, bir dinde reformcu, böyle saçma konuşabilir. Fekat, dört mezhebden birini taklîd eden şerefli bir müslimân için böyle söyledi demek, bir din düşmanlığı olur.

Mezhebler, ilmi, fenni, hesâbı, tecribeyi yasak etmiyor ki, mezhebleri taklîd eden, bunları yasak etsin. Mezhebler, bu bilgileri övüyor. Öğrenilmelerini emr ediyor. Bunlara inanmıyan, öğrenmiyen kimse, mezheb imâmlarının mukallidi olamaz. Mezheb taklîd edene, böyle sözleri yüklemek, mezheb düşmanlarının, zındıkların yapacağı şeydir.

14 - Vâiz efendi, müslimânların kötü, fakîr, zelîl hâllerini kıyâmet alâmeti sanacak kadar câhil olamaz. Çünki, onun taklîd etdiği mezheb imâmları, âhır zemânda zenginlik, taşkınlık, binâ, zinâ çok olacağını bildirmişlerdir. Taklîd edenin de, bunları bilmesi lâzımdır. Bilmezse, onları taklîd etmiş olmaz. Mezheb imâmları diyor ki, insanların kötü olması hazret-i Mehdîden sonra olacakdır. Bundan önce se’âdet günleri çok olacakdır. Müslimânların bu se’âdet günlerini yaşamaları, bunun için de çalışmaları, maddede ve ma’nâda yükselmeleri lâzımdır. Allahü teâlâ, çalışana karşılığını elbet verir.



-106-

15 - Dinde reformcu, hazret-i Mehdî için (Mehdî fikri) diyor. Bunun ilerde geleceğine inanmadığını söyliyor. Dinde reformcu, zındık buna inanmıyabilir. Fekat müslimânların inanmaları lâzımdır. Bütün islâm âlimleri, bunu sözbirliği ile bildiriyor. İmâm-ı Süyûtî ve Ahmed ibni Hacer-i Mekkî (vefâtı 974 [m. 1566]) gibi büyük âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Mehdî için kitâb yazdılar. Mehdî hakkında ikiyüzden fazla Hadîs-i şerîf ve alâmet bildirdiler.

16 - Dinde reformcu, (Üzerinde icmâ’ bulunmıyan bir mes’elede, herkes kendisine kanâ’at veren delîle uymalıdır. Zâten bir müctehide tâbi’ olmak, onun delîline tâbi’ olmak demekdir) diyor.

Evet, müctehidi taklîd etmek, onun delîline tâbi’ olmak, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve Hadîs-i şerîflere tâbi’ olmak demekdir. Fekat, mes’elenin delîlini bulan odur. Zâten mezhebler, bu delîli bulmakda ayrılmışlardır. Bir mes’elenin delîlini bulmak için, ictihâd derecesinde âlim olmak, müctehid olmak lâzımdır. Böyle bir âlim, elbet başkasını taklîd etmez. Kendi ictihâdına göre amel eder.

17 - Reşîd Rızâ, Vâiz efendinin, Kıyâmetin zemânı için, Evliyânın keşfine inandığını yazıyor. Bu sözü de kendi uydurmuşdur. Mezheb imâmları, (kıyâmetin ne zemân kopacağı bildirilmedi. Bunu Allahdan başka kimse bilmez. Evliyânın keşfleri, kimseye delîl, sened olamaz) dediler. Bu âlimleri taklîd edenler de, elbet böyle söyler. Başka dürlü sözleri Vâiz efendiye yüklemek, yalancılık ve çirkin iftirâ olur.

18 - Dinde reformcu, Kelbî tefsîri gibi tefsîrlerde uydurma hadîsler vardır sözünde haklı ise de, (Beydâvînin tefsîri de böyledir) sözü, kesin olarak yanlışdır. Büyük âlim Abdülhakîm Efendi “rahmetullahi aleyh” (vefâtı 1362 [m. 1943]) buyurdu ki, (Kâdî Beydâvî “beyyedallahü vecheh” ismine ve düâsına yakışacak kadar yüksekdir. Müfessirlerin baş tâcıdır. Tefsîr ilminde en büyük makâma yükselmişdir. Her meslekde seneddir. Her fende mâhir, her üsûlde burhân, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksek tanınmışdır. Böyle derin bir âlimin tefsîrinde uydurma hadîs var demek, büyük ve alçakca bir iftirâdır. Dinde derin bir uçurum açmakdır. Böyle sözleri söyliyenin dili, inananın kalbi, dinliyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acabâ, bu büyük ilm sâhibi, uydurma hadîsleri sahîhlerinden ayıramazmı idi? Evet di-




Yüklə 2,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   44




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə