GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç


Ayan-ı sabite suver-i ilmiye-i esmaiyyeden ibaret olduklarından vücud-u haricileri yoktur



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə9/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   32

Ayan-ı sabite suver-i ilmiye-i esmaiyyeden ibaret olduklarından vücud-u haricileri yoktur. Bunlar kendi tabiri ile anlatılan cümlelerdir, yani tam Türkçe dediğimiz metne dönüştürülemiyor. Dönüştürüldüğü zaman ma’nâ yapısı, ve yoğunluğunu kayıp ediyor, biraz daha hafiflemiş oluyor. ama yine de daha hafifletmeye çalışarak okuduğumuzda, a’yân-ı sâbite esma-ı ilâhiyenin ilmi suretlerinden ibarettir ve bunların bir toplamıdır. Yani her bir a’yân-ı sâbitede bütün esma-ı İlâhiyenin ilmi olarak özellikleri vardır. Çünkü daha orası ilim mertebesi olduğundan dışarıya çıkış yoktur Allah’ın Zât’ındaki ilmidir.

Vücud-u haricileri yoktur, şimdi bizim bir düşüncemiz var, diyoruz ki, yarın şuraya gidelim, veya mekanik bir sistem tasavvur ediyoruz aklımızdan, daha öyle bir sistem zuhura gelmiş değil, yapılmış değil mucitlerin icat ettiği şeyler gibi, o zihinde, bakın ilmi olarak zihindeki bir suret, yani kişinin Zat’ında olan bir surettir. Daha henüz harici vücutları yoktur, yani dışarıya çıkmış bir görüntüleri yoktur, ne zaman ki o mucit, o kafasında düşündüğü şeyi, mekanik olarak dışarıya çıkartıyor, o zaman o aklındaki harici vücuda geçmiş oluyor, hariçte görüntüye gelmiş oluyor. İşte a’yân-ı sâbitelerin böyle hariçte bir vücutları yoktur. halbuki “Ceal” yani a’yân-ı sâbite mec’ul değildir, halbuki ceal müessirin tesirinden ibarettir. Şimdi şuradaki bardağı ben tuttum kaldırdım, nasıl kalktı bu, müessir yani tesir edicinin tesiri ile kalktı yani bir muharrik gerekti. Kaldırdım ve yere indirdim, burada bir kaldırma, bir indirme, tesiri ile oldu.

İşte ceal etmek yani bir şeyi meydana getirmek bu demektir, yani bir tesir ile oluşmaktadır yani bir şeyin vücudunun olması, ve hareket etmesi, ama a’yân-ı sâbite ceal edilmemiştir, yani daha herhangi bir tesir ona tesir etmediği için, zuhura faaliyete çıkma-mıştır, İlm-i İlâhiyede mevcuttur. Kişinin beyninde mevcuttur. Peki o beyninden dışarıya çıkması nasıl olmaktadır, işte bir tesir ile olmaktadır. Bizdeki irade ve kudret ve kuvvet onu ortaya çıkar-makta, kesmekte, parçalamakta malzeme almakta doğramakta müessirin tesir etmesi ile, bir varlık ortaya çıkmaktadır.

Ceal işte bu değildir, mec’ul olan. Ceal faaliyette olandır, bu faaliyet olmadığı için o a’yân-ı sâbite henüz mec’ul değil, yani halk edilmiş değildir. Bunlar ise mahal-i tesir ve infial olmadıklarından mec’uliyet-leri mevzubahis olamaz. Yani İlm-i İlâhiyede mevcut olan a’yân-ı sâbitelerin ceal edilmiş olmaları mümkün olmaz. Yani halk edilmemişlerdir. Zuhura çıkmamışlardır, vardır ama ilm-i ilâhide mevcuttur a’yân-ı sâbitelerimiz. Yani bunlar yapılarak bakın fiille yapılarak vücuda getirilmiş şeyler değildir neler, a’yân-ı sâbiteler. Bunlar yapılmış, sonradan olmuş şeyler değildir, zira şuunat-ı Zat’iyeden ibarettir. Yani Allah’ın dilemesinden şe’ninden Allah’ın özelliklerinden ibarettir.

Bizim Cenâb-ı hakk’ın ilm-i İlâhisinde olan programlarımız sonradan meydana getirilmiş bir tesir ile ceal edilmiş zuhura çıkmış şeyler değildir. Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizdeki tasarrufu programları budur. Şuunat Zat’ın iktizatıdır, yani buradaki şuunat Zat’ın gerekliliğidir. Zat’ın özelliği hususiyetidir ve Zat ile beraber kadimdir. Bakın şu cümleye çok dikkat çekelim, a’yân-ı sâbite Zat ile beraber kadimdir. Bakın şu kelimeyi anlayarak yaşayabilmemiz bizim Allah’ın indindeki değerimizin, ne kadar yüksek olduğunu bize açık olarak göstermektedir.

A’yân-ı sâbitelerimiz mec’ul değil, yani sonradan var edilmiş değil, Allah’ın Zat’ıyla beraber kadim yani ezelidir, insanoğlunun a’yân-ı sâbiteleri. Ama efendim ben 1900 senesinin şu zamanında bu zamanında dünyaya geldim, nereden ezeli oldum, o tarihte dünyaya gelen bizi ceal edilmiş, yani halk edilmiş vücutlarımızdır, elbiselerimizdir, biz değiliz bizim eğer bir yaş vermemiz gerekirse belki mübalâğalı gibi olacak ama yaş belirtmek gerekirse hepimizin yaşı dedemizin yaşı olan Âdem (a.s.) ın yaşıdır bizim hepimizin yaşı.

Dünyaya gelme yaşımızı ceal olarak düşünürsek, var edilmiş olarak hepimizin yaşı Âdem (a.s.) ile başlar suri yaşlar, ama biz ondan on bin yıl sonra gelmişizdir, o ayrı konudur, dünyaya indirilişimiz onunla beraberdir. Ancak bu yine zuhurda olan ceal tarafımızdır. A’yân-ı sâbite hakikatimiz olarak ne yaşımız belli ne başımız belli, ezeli Allah’ın varlığında mec’ul olmadığından yani onlar var edilmediğinden, Zât’ının gereği olarak o programlar Allah’ta mevcudiyetimiz dolayısıyle de ezeliyiz. İnsandan başka hiçbir varlığın, böyle bir ezel ve ebed hususiyeti yaşantısı yok, olamaz da.



Ve şuunat Zat’ın iktizatı yani gereğidir, Zat ile beraber, kadimdir ve şuunat-ı Zat’iye bir cealin ceali ile mec’ulen mevcut olmadıkları gibi bir müessirin tesiri altında da değildirler. Yani a’yân-ı sâbiteler herhangi bir ceal ile yani bir kılma bir dileme ile bir faaliyet ile, ve bir tesir ile mevcut olmadıkları gibi, yani her hangi bir tesirden, müteessir olmadıkları gibi bunlar onun hükmü altında da değildirler. Mademki zat-ı vücut mevcuttur, yani Allah’ın vücudu mevcuttur, elbette onlarda onunla beraber mevcuttur. Yani a’yân-ı sâbite Allah’ın mevcut vücuduyla, vücut dediğimiz zaman, bu âlemler mevcudattaki vücut değildir. İlm-i ilâhide Allah’ın bâtın âlemdeki varlığı, mutlak vücut buna deniyor. Vücut dendiği zaman bir varlık zannederiz öyle bir varlık değildir.

Misal: Bir insanda gülme ve ağlama gibi bir çok şe’nler vardır, insan gülmediği ve ağlamadığı vakitle, bu şe’nler bil kuvve mevcut ve bil fiil madumdur. Şimdi her birerlerimizde az da olsa çok da olsa gülme ve ağlama hususiyetlerimiz vardır. Ama şu anda bakın kimse ne ağlıyor, ne de gülüyor. Nerede mevcuttur, ilimde mevcut, kuvvede mevcut fiilde mevcut değil. Ne zaman ki her hangi bir tesir ile ya gülünecek bir şey oluyor ya da ağlanacak bir şey oluyor o zaman bunlar yine tabii olarak zuhura geliyor. İşte a’yân-ı sâbiteler de bizim Hakk’ın varlığında mevcut ama ceal edilerek, daha sonra oradaki gülme ağlama gibi fiiller bizde zuhura geliyor.

Bil kuvve mevcut, ve bil fiil madumdur, yani ademdedir, fiilde yoktur. Ağlaması ve gülmesi fiilen zuhur ettiği vakit zuhurat iradesi ve ceal ile tesir ile vaki olmaz, belki iktizai zâtisi olarak bila meşiyet bila ceal tesir vaki olur. Yani her ne kadar bir sebep ile ağlama gülme oluyorsa da, ama aslında bizde mevcut olduğundan onlar gene o sebeplerle değil mevcut olduğundan çıkıyor, eğer onlar bizde mevcut olmasaydı 50 bin tane güldürücü kimse gelse takla atsa biz yine gülmeyiz, gülemeyiz, 50 bin tane hüzünlü hadise olsa bizde ağlama hususiyeti aslımızda olmasa biz ağlayamayız. İnsan henüz gülmeden ve ağlamadan evvel gülmeye ve ağlamaya hazırlanmaz.

Gülme ve ağlama şe’niyeti itibariyle ma’nâ-ı insaniyede müttehit iseler de, yani ağlama ve gülme insanda birlikte iseler de, bakın iki zıt şey bizim varlığımızda mevcut, ama kardeş kardeş oturuyorlar, ağlama ile gülme birbirinin tam zıttıdır, biri geldiği zaman biri gidiyor, diğeri geldiği zaman öteki gidiyor. Ama bunlar batında iken ikisi birlikte duruyor. Tabi diğer bütün zıtlar da böyledir. Bunlar insanın varlığında birlikte iseler de zuhurda yek diğerinden ayrılırlar çünkü gülme ağlamanın aynı değildir. Şimdi bunlar insanın şahsında mevcut, ve bil fiil ma’dum iken, yani şahsında varlar ama, fiilde gizli iken yok iken bu ma’dum olan şe’nlerin yani gizlide olan şe’nlerin şahsı mevcut üzerinde yani o kişinin üzerinde tesirleri görülür.

Böylece şahs-ı mevcut bunların tesiri ile zahir oldukda, yani güldüğünde ve ağladığında, bu şe’nler dahi fiilen mevcut olurlar. Yani daha evvel kuvvede mevcut olanlar sonra fiile çıkar ve ağlama ve gülme özelliği görülmüş olur. Onların mevcudiyetleri şahsı mevcuda muzafen vaki olur. O mevcut şahsa izafe olarak o kişi güldü, o kişi ağladı diye ortaya çıkar. Madem ki şahsi insani mevcuttur, elbette bu şe’nler dahi onunla beraber bil kuvve mevcutturlar. Bir sebep tahtında da iktiza-i Zâti olarak bilâ meşiyet ve bilâ ceal tesir fiilen zâhir olurlar. yani herhangi bir tesir ve istekle zuhura gelirler.

İşte bunun gibi mevcud-u hakiki olan Zat-ı Uluhiyette yani hakiki varlık olan Allah’ın Zat’ında fiilen ma’dum olan şuunatın yani fiilen yok olan, a’demde olan yani gayride olan fiiliyatın şuunatın tesiriyle, Zatullah bu şuunatı hasebiyle tecelli eder. Yani bu özellikleri ile tecelli eder zira a’yân-ı sabite zuhurun illeti ve Zatullah ise onların malulüdür. İlletin malul üzerinde tesiri gayri kabil-i ret ve cerhdir. Yani bir kişi bir şeyi bir sebep ile yaptığı zaman o eşya diyemez ki bunu benim üstümde yapma diye, işte onu diyor, Allah bir şeyi murad etmişse, kendisinde ma’dum/gizli olan, batınında olan şeyleri her hangi bir tesir ve şe’n dilemesiyle, ortaya çıkarır ve ortaya çıkarılan şeyler de buna mani olamaz, beni neden ortaya çıkardın diyemez.

Nitekim illiyet ve maluliyet meselesi misal-i kevni iradi ile bâlâda zikir olundu. Yani daha evvelce kevnde halkediliş mevzularında bunlardan bahsedildi.



-------------------

Dikkat çok mühim bir not= Bilindiği gibi kitabımızın, geldiğimiz bu bölümlerinde (Fusûs’l hikem 1. Cild mukaddime bölümü sayfa 17 de İkinci Vasl: ve diğerleri) özetle aslı ve sohbet şerhleri bir aradadır. Yukarıda görüldüğü gibi altları çizili olan satırlar metnin aslı, çizgisiz olanlarda küçük izahlarıdır.

Niyetim bütün sohbetleri böylece, metin ve sohbet olmak üzere, ayırarak belirlemek idi. Ancak metin ve sohbetler, okadar birbirinin içindeki, onları ayırmak için yukarıdaki bölümde denedim, fakat gerçekten çok uzun bir masâ-i gerktiryordu, bu yüzden, bundan sonraki sayfaları vakit yetersizliğnden, ayırma imkânım olamayacağından, sadece bütün olarak sayfa düzenlemelerini yaparak devam edeceğim. Bu yüzden okuyan herkesten ve yazarlarından özür dilerim, gayem kimsenin malına sahip çıkmak değildir, gerçekten çok güzel konular olduğundan ve buda Allah’ın Zât-i ilimlerinden olduğundan daha geniş kitlelerinde bu eserlerden faydalanmaları için böyle bir çalışmaya girdim. Lütfen sakın kimse bunlara sahipleniyoruz zannetmesinler, bizler sadece aktarıcılarız gayemiz mümkün olduğu kadar çok aktarma yapmaktır, uzun zamandır üzerinde mesâ-i yürüttüğümüz bu çalışmamızda bunlar dan biridir. Cenâb-ı Hakk gerçek ve samimi, Zâtının yolunda olanlara akıl ve gönül genişliği nasib etsin, asli metinlerde de hizmeti ve emeği geçen herkeside rahmeti Rahmâniyesine dahil eylesin. Âmiin. T.B.



-------------------

Üçüncü Vasl: İstidad-ı Gayri Me’cul ve Kabiliyet

İktizayı Zâti olan a’yân-ı sâbiteden her bir ayn bir istidatı ve kabiliyeti mahsusası vardır, asla biri diğerine benzemez. Vücud-u mutlak-ı Hakk a’yân-ı sâbiteden her bir aynın istidadına münasib olarak o aynın sureti ile zâhir olur. İmdi a’yân-ı sâbite mec’ul olmayınca onların istidat ve kabiliyetleri dahi mec’ul olmaz. Şu kadar ki bu istidat ve kabiliyet a’yân-ı sâbitenin, ve a’yân-ı sâbite dahi Zât’ın iktizatı bulunduğu bunların illeti ancak vücud-u Zâtullah bulunduğu ve illetin malule tesiri tabi olacağı cihetle bu istidat ve kabiliyetin müessiri dahi ancak vücud-u zatullahtır. İşte bu hakikate işareten Cenab-ı Mevlânâ Mesnevi şeriflerinde şöyle buyururlar; oraya geçmeden tekrar geriye dönelim.

---------

Şimdi bu cümleleri paragrafları, birer birer yavaş yavaş, tekrar incelemeye çalışalım, çünkü bir hayli yoğun kelimeler geçti. İktiza-ı Zâti olan a’yân-ı sâbite, yani Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının gereği olan bizim a’yân-ı sâbitelerimiz, yani kendi Zât’ında var olan a’yân-ı sâbitelerimiz. Her bir ayn’ın bir istidat-ı kabiliyeti mahsusası vardır. Yani her bir a’yân-ı sâbitenin kendine ait bir kabiliyeti ve istidat-ı mahsusası yani kendine mahsus bir istidadı ve kabiliyeti vardır. Yani bizim programlarımızın sadece ilimden ibaret bir program olmadığı bu programın içerisinde istidat ve kabiliyetlerin de bulunduğu varlığını belirtmektedir. Eğer bizdeki bu istidat ve kabiliyetleri miz olmamış olsa idi, hiç birerlerimiz bu gün ne ev işi yapabilirdik, ne meslek edinebilirdik ne her hangi bir şeye sahip olabilirdik, bilgi olarak işte bunlar istidat ve kabiliyetlerimizle meydana gelmekte ve a’yân-ı sâbitelerimizin içinde ezelden yazıl-mış olan ve oraya bu hassalar konmuş olan programımız vardır.

Ancak bunların çalıştırılması, yani bu programların çalıştırılması, faaliyete geçirilmesi, hakkında bizim mes’uliyetimiz vardır. Yani gerektiği gibi çalışarak, veya çalışmayarak, bu programları faaliye-te geçiremez isek gene mesulü biziz. Yoksa programın eksikliği değildir.

Her ayn’ın, a’yân-ı sâbitenin, kendine mahsus bir istidat ve kabiliyeti vardır ve asla biri diğerine benzemez. Onun için her birerlerimizin her türlü hususiyetleri hepimiz de ayrı vaziyettedir. Kimsenin kabiliyeti, biri birine benzememektedir. Bazı insanın kabiliyeti bir başka yönde ileri derecede, diğerinin kabiliyeti o yönden geride ama, o kişinin de bir başka yönden kabiliyeti ileri derecededir. İşte onun için ihtisaslar ve mesleklerdeki farklılıklar, kabiliyetlerimizin farklılığından oluşuyor. Eğer bu kabiliyetlerimiz olmasaydı biz bu ilimleri ezberleseydik bile, gene elimizden bir şey gelmezdi, yani bir şey üretemez yapamazdık.

Vücud-u mutlak-ı Hakk, yani mutlak Hakk’ın vücudu, a’yân-ı sâbiteden her bir ayn’ın, istidadına münasib olarak o ayn’ın suretiyle zâhir olur. Vucud-u mutlak-ı Hakk, a’yân-ı sâbitemize uygun olarak zahir olur. İşte bizim vücutlarımızdan zâhir olan surete, meydana gelmiş olan Hakk’ın mutlak Zât’ından başkası değildir. Onun için bizler kendimizi öyle, 70-80 Kg lık et parçası kemik yığını olarak bilmeyelim, bakın şu okuduğumuz şeyler, biraz ağır yoğun bir lisan ile belki anlatılıyor ama, gerçekten insanı bu kadar değerlendiren, insana değer veren zâten değerli olan, ama değerini anlatan başka bir cümle yoğunluğuna, başka bir izaha başka yerlerde rastlamak mümkün değildir.

Çünkü bunlar Zâtiyyun, yani Zât’i ilimler sistemi içerisinde olan ilimlerdir. Sıfati, Esma-i, Ef’ali, fıkhi ilimler içerisinde değildir, Allah’ın Zât’ının yolu Zât’ından gelen, Zât’ına giden, ve Zât’ının hakikatlerini bildiren Hakikat ilimleridir. O yüzden belki bazılarımıza uzak gibi gelebilir, bazılarımıza duyulmamış şeyler gibi gelebilir, ama duyulan bilinen şeyler, zâten çarşıda pazarda satılıyor, cilt cilt ciltler dolusu, onları oradan alıp okumak mümkündür, ama bunları yalnız başımıza okumamız pek mümkün değildir. Mutlaka birlikte aşılması incelenmesi izah edilmesi hafifleştirilmesi, lâzım gelen bilgilerdir.

Tekrar o cümleyi okuyorum, bir sefer iki sefer değil, yüzlerce defa, bu cümleleri okumamız lâzım geliyor ki, her okuyuşta, biraz daha, biraz daha, onun hakikatine doğru intikal etmeye çalışalım. Vücud-ı Mutlak-ı Hakk a’yân-ı sâbiteden, her ayn’ın istidadına münasib olarak o aynın suretiyle zahir olur. İşte her birerlerimiz bu cümlenin içerisindeyiz. Vücud-u Mutlak-ı Hakk; Hakk’ın mutlak vücudu, her birerlerimizin a’yân-ı sâbitedeki programları istikametinde zuhur eder, zâhir olur diyor. İşte bu vücutlarımız, bize ait bir vücut değil, bu bütün vücutlarımız, Allah’ın “Zâhir” ismi ile ifade ettiğimiz zuhura getirdiği, ceal ettiği, kıldığı, yani biz her birerlerimiz kendi isim ve sıfatlarının, suret almış şekilleriyiz.

Bu pazar öyle bir pazar ki, burada can alınır can satılır. Birkaç rekat namaz kılmakla, hacca umreye gitmekle, birkaç oruç tutmak ile, biz sadece âbid veya zâhit oluruz, ama arif olamayız. İşte bunlar irfaniyet yolunun bilgileridir, yaşantıları ve tatbikatlarıdır.

Şimdi a’yân-ı sâbite mec’ul olmayınca, yani a’yân-ı sâbite sonradan halk edilmiş olmayınca, bakın buraya çok dikkat edelim; a’yân-ı sâbite, yani bizim öz programlarımız, halk edilmiş, sonradan uygulanmış, sonradan yapılmış şeyler değildir, bizim vücutlarımız ezeli olan a’yân-ı sâbitelerin görüntü yeri faaliyet yeridir vücutlarımız. Biz bunlar değiliz. Bunu iyi bilelim, bunlar bizim bineğimiz, arabamız, bunlar bizim vasıtamız, veya bir evimiz diyelim. Hani “Zünnun” var ya hani balığın karnına girmişti ya Yunus (a.s.) ın bir ismi de “Zünnun” dur, balık sahibi ma’nâsınadır, işte bu bedenlerimiz bizim o balık gibidir, yani bu beden içinde olan gerçek kimliğimiz o Yunus peygamber, bu bedenimiz de Yunus balığıdır. İşte bu balıktan dışarı çıkmamız lâzımdır.

Nasıl Yunus peygamberi balık hazm edemedi de dışarıya çıkarttı, belirli bir süre sonra orada hürriyetine kavuştu, işte üzerimizde o kadar çok kılıflar var, o kadar çok perdeler var ki, bunları aşıp ta gerçek hürriyetimize kavuşmamız gerekiyor, ne yazık ki biz, işte bu nefis kuturu içinde, nefis hapishanesi içinde kafes hapishanesi derler ya, hapishanesi içerisinde Yunus balığı hapishanesi içerisinde Yusuf (a.s.) ın hapishanesi içerisinde dönüp durmaktayız. Biz de kendimizi hür insanlar zannediyoruz. İşte bizi hür edecek, tutukluluktan kurtaracak bu tevhit ilimleridir, başka türlü de bu tutkunluktan kurtulmamız mümkün değildir. Yani nefis hapishanelerinden kurtulmamız mümkün değildir.

A’yân-ı sâbite mec’ul olmayınca, yani sonradan halk edilmiş olmayınca, ezeli olduğundan onların istidat ve kabiliyetleri dahi mec’ul olmaz. Yani a’yân-ı sâbitenin istidat ve kabiliyeti, asılda özelde mec’ul değildir, kabiliyetler dahi ilâhidir. Ancak kabiliyetler zuhura çıktığı zaman, faaliyete geçtiği zaman mec’uldür. Yani o zaman halk edilmiştir. Her birerlerimizdeki kabiliyet ve istidat, sonradan olma, yaratılma diye belirtilen şey değildir, kabiliyetle-rimiz de ezelidir. Kabiliyetlerimizin faaliyetleri mec’uldür. Madde âleminde faaliyete çıktığı zaman o zaman ceal edilmiş oluyorlar. Ama asılları özleri programları itibariyle, onlar da mec’ul değildir.

Şu kadar ki bu isnad ve kabiliyet a’yân-ı sâbitenin, a’yân-ı sâbite dahi, Zât’ın gereği bulunduğu, ve bunların illeti sebebi ancak, vücud-u Zâtullah bulunduğu ve illetin malule tesiri, tabi olacağı cihetle, bu istidat ve kabiliyetin müessiri dahi, ancak vücu-u Zâtullah’tır. Bakın mertebe itibariyle dönüyor faaliyete geçiyor, faaliyete geçtiği zaman dahi Allah’ın Zât’ı ile faaliyete geçiyor. Allah’ın Zat’ından başka bu âlemde bir varlık yok ki, bir başka varlık faaliyete geçsin. Ama biz kendimizi hakikatimizi idrak edemediğimizden, kendimizi şartlanmaların içerisinde, mahluk yaratılmış yaratıklar, diye kabul ettiğimizden, kabul gördüğümüz den, Cenâb-ı Hakk’ı yukarılara attığımızdan, o tenzihtedir yücelerdedir işte arşındadır, tahtında oturmaktadır, nurdandır, dediğimiz zaman, biz Hakk’tan kendimizi ayırmış koparmış, ve yeryüzünde zavallı varlıklar, haline düşürmüş oluyoruz.

Halbuki Cenâb-ı Hakk ezelde olduğu gibi, bugün de her birerlerimizde mevcut, diğer ifade ile biz onunla mevcuduz, bu âlemde bizim bize ait hiçbir varlığımız yoktur.



Mesnevî-i Şerifte şöyle diyor:

Tercüme: O kalbi kasinin çaresi bir mübdilin atasıdır, onun atası için kabiliyet şart değildir, belki kabiliyetin şartı onun atasıdır, zira ata iç ve kabiliyet de kabuktur.

Tabi bunlarında çok izahı lâzımdır, aslında Farsçadan okumak lâzım bu beyitleri ki, tam daha anlaşılmış olsun.

Zira a’yân-ı sâbiteye vücud-u ilmi bahşeden atayı Zâtiyedir. Yani a’yân-ı sâbitelere ilmi bir vücut veren Zât’ın atasıdır, Zat’ın lütfudur. Yani Allah’ın Zât’ının lütfudur. Ve bu luf-u İlâhi olmasa hiçbir suret mertebe-i ilimde peyda olmaz. Yani Allah’ın atası, vergisi vermesi olmasa idi, bizim a’yân-ı sâbitelerimizin hiç biri ilm-i ilâhide mevcut olmazdı, bu Allah’ın lütfudur ve dilemesidir. Onların istidat ve kabiliyeti dahi mevzubahis olmaz idi. Kimlikleri olmasa idi istidat ve kabiliyetleri dahi bahis mevzu olmazdı.

Böylece atayı Zâti, Zâti lütuf ve Zâtı veriş iç ve istidat ve kabiliyet kabuk mesabesindedir. Atayı Zâti ve istidad-ı ilâhi iç, istidat ve kabiliyet bunun kabuğu düzeyindedir. Şimdi burası iyi anlaşılsın ki istidat ve kabiliyette cebir yoktur. Hani Cebriye taifesinin düşündüğü gibi “ben ne yapayım ben fiilimi işlemek mecburundayım Allah bana bunu yaptırdı ben bunu yapmakta mecburum” diye kaytarmaya çalışırız. Üstümüzden yükü sorumluluğu atmak için, halbuki bu çok yanlış bir anlayıştır, burada da diyor işte, istidat ve kabiliyette cebir yoktur.

Atayı Zâti ve tecelli-i İlâhi, ve nefes-i Rahmani, Zâti veriş ve Zâti tecelli, ve nefes-i Rahmani, alesseviye vakidir. Yani hiç kesilmeden, devamlı bu devam etmektedir. Tenfis-i Rahmani yani nefes-i Rahmani mütakip her bir ayn kendi istidatına ve kabiliyet-i Zâtiyesine göre müteayin olmuştur. Böylece her bir ayn kendi kendine cebir etmiştir. Yani Tenfis-i Rahmaniye mütakip, şimdi Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemleri halk etmezden evvel, kendi ahadiyetinde iken Ahadiyetinden bir tecelli ile, vahidiyetine intikal etti, Vahidiyeti bir sahadır, Vahidiyette İlâh, Uluhiyet, Allahlık meydana geldi, ki bütün bu âlemlerin programı Allah’tadır, O’na verilmiştir, Ahad tarafından Zât-ı Mutlak tarafından, Cenâb-ı Hakk’ın da en büyük sıfatlarından birisi Rahmaniyet, olduğundan bütün bu sonsuz, fezayı namütenahi boş iken, Cenâb-ı Hakk bütün bu âlemlerin olmasını murad ettiğinde, Rahmaniyet nefesi ile, nefhası ile ruhaniyeti ile buna “Nefes-i Rahmani” deniyor, bütün âlemlere bu nefes-i Rahmanisini yaydı.

Bu nefesin içerisinde, Esma-ı İlâhiye Sıfat-ı İlâhiyenin tamamı mevcut idi. O gün yayıldı, ve bu yayılma bu gün de devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek, eğer bu nefes-i Rahmani bir an inkıtaya/kesilmeye uğramış olsa, ortada bu âlem diye hiçbir şey kalmaz. Nasıl bu elektrik lâmbası ışık verirken, anahtarı çevirdiğimizde, elektriğin kesilmesiyle, ortada ışık kalmaz, onun gibi bütün alemler, bir anda yok olur. “Hu” nun devamı yani nefes-i Rahmaninin devamı, olmasa her an yeni yeni tecelliler olmaz, şu anda biz ölüp dirilmekteyiz, o kısa süre içerisinde, her an da bu yaşanmaktadır. Sadece şu an değil, bütün anlarda, o ceryanın kesik kesik gelmesi, sanki kesintisiz bir akım gibi gözüküyor, zaten nefeslerimizden de bellidir, biz kesik kesik hep bir nefes veriyoruz, bir alıyoruz bir veriyoruz bir alıyoruz. Yani bir ölüyoruz bir diriliyoruz. Bu yüzden devamlı yaşıyoruz zannediyoruz.

Ama bu en küçük zaman parçası içerisinde, ayrıca müthiş bir serilikle oluyor. Nefes almamızı sayabiliyoruz, nabzımızı sayabiliyoruz, ama ondan daha çok seri olan ölüp dirilmek, kevn ve fesad deniyor, her an bir ölüm bir dirilme vardır bu âlemde. Ancak ölüm anında beynimiz kayıtta olmadığı için hayat tarafını yazdığı için biz hep yaşıyoruz zannediyoruz. Halbuki 60 yıllık ömrümüzün yarısı ölü olarak geçmektedir. Ama işte bu ölü ve diri hayatın devamını sağlıyor. Ölü olarak kaldığımızda zâten kopmuş gitmiş oluyoruz, arkası gelmiyor.

İşte bu tenfis-i Rahmaniye, mütakip nefes-i Rahmani verildiğinde, her bir ayn o ilm-i ilâhide, olan o ayn yani a’yân-ı sâbite programlar, bütün âlemin programları insanların programları, her bir ayn (a’yân-ı sâbite) kendi istidadına ve kabiliyet-i Zâtisine göre, yani zâti kabiliyetine göre, kişinin kendi Zâtının kabiliyetine göre, Allah’ın verdiği programdaki, kişinin zâtının kabiliyetine göre mütayin olmuştur, yani meydana çıkmıştır, görüntüye gelmiştir. İşte bütün âlemdeki varlıkların, bizler dahil, görünme faliyete geçme, fiile gelme halimiz, bu nefes-i Rahmani’nin, bütün âleme yayılması, ve onun devamı ile olmakta, bu yayılma ve açılma da, bizim zâti olan a’yân-ı sâbitelerimizin programı, ve bizim bu suretlerimizi ortaya getirmektir, meydana getirmektedir.

Yani özümüz Hakk’ın ta kendisi, zuhurumuz Hakk’ın “Zahera” Zâhir ismi ile zuhura, gelmesinden başka bir şey değildir. Çünkü “Lâ ilâhe illâllah” dediğimiz zaman zaten biz o şu, bu diye bir şey bu âlemde, “Lâ fâile illâllah” dediğimiz zaman, Hakk’tan başka fâil yok, “Lâ mevcude “dediğimiz zaman Hakktan başka mevcut yok, bu âlmde. Ama biz kendimizi, hayel ve vehim ile bir var, vehmetmişiz, hiçbir zaman, hani Mirat-ul İrfan’da Muhiddin –i Arabi Hz leri “sen hiçbir zaman var olmadın, olamazsın da zaten, sen yoksun sen diye bir şey yok ki bu alemde var olasın” diyor, sana bir isim verdiler, sen kendini bu isimle var zannettin diyor, bu senin zannın aslında ne sen diye bir şey var, ne ben diye bir şey var, Ama O yüce zât’ın “ENE” dediği zaman “ENE” yi anlayacak karşı tarafta bir “ENTE” olması lâzım geldiğinden, sana, bana, bize, hayali olarak bir “ENTE” sen denildi lütfetti, işte o “ENTE” dediği de bizim a’yân-ı sâbitelerimiz, a’yân-ı sâbitelerimize “ENTE” sen dedi. O da zâten kendi varlığında mevcut olan a’yân-ı sabitedir.

Bu arada biz ne oluyoruz ki, kendimizi ortaya sokuyoruz, ben yaptım ben ettim, kırarım dökerim ha, gibilerden, işte bunların hepsi, hayel şeyler, ve de ne kadar büyük gaflette olduğumuzu, hayelde yaşadığımızı, gösteren açık emarelerdir.

Kabiliyeti ve zâtiyesine göre, istidat ve kabiliyeti zâti kabiliyet ve istidadına göre, müteayyin olmuştur. Yani meydana gelmiştir, böylece her bir ayn kendi kendine cebri kabul etmiştir. Yani her bir a’yân-ı sâbite kendi kendine cebretmiştir. Yalnız burada cebirden kasıt, zorlama kırma dökme, mecbur etme değil, kişi kendi kendine söz verir ya, ben şu işi yapacağım diye, şimdi burada cebir var mı? zorlama var? mı yok, cebir iki şey arasında olur, yani şu kâğıttır ben buna cebir edeceğim, cart curt yırttım, ben buna cebrettim, ama bu benim elimi koparırsam, buna cebir denmez, bir kopma yırtma var ama, kendi kendimde buna cebir tabir edilmez, dileme tabir edilir, ben böyle diledim ayağımın kopmasını diledim gibi.

İşte cebriyenin aldandığı yerlerden birisi de bu hadise bu konu bunlar zannediyorlar ki, Allah yukarıda kullar aşağıda, Allah kullarınını mecbur ediyor, sen bunu yapacaksın, bunu yapacaksın diye, Allah’ın buna ihtiyacı yok ki, herkesin kalbi Allah’ın iki parmağı arasında, çeviriverir, o anda küfür ehli iken iman ehli yapabilir neye cebir etsin ki. İşte daha sonra gelecek, Cebir her bir ayn’ın kendi kendine cebir etmesidir. Buna da cebir denmez dileme denir. Yani bu âlemde cebir diye bir şey söz konusu değildir. ama varlıkları ayrı görürsek, zıt isimlerden meydana gelen, bu zıtlıkları görürsek, o ona cebretti, buna zulmetti, diye düşünebiliriz, ama bu bizim düşündüğümüz, veya öyle kanaatimiz, asli bir kanaat değil zorlama hayali bir kanaattir. Bu bölümde süremiz doldu, bilmem bir şeyler anlaşılabildi mi? her ne kadar zor da olsa, yavaş yavaş anlamaya çalışacağız, daha sonra kaldığımız yerden devam ederiz inşeallah Cenâb-ı Hakk hazmını versin anlayışımızı genişletsin.


اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ



Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə