47 Cİld yediNCİ BÖLÜM



Yüklə 2,61 Mb.
səhifə19/72
tarix30.05.2018
ölçüsü2,61 Mb.
#52083
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   72

(Haşiye) Bu hesap Şamlı Hafız, Kuleönünde Mustafa ve arkadaşı Hafız Mustafa'nın Şehadetiyle bir dakika zarfında ezber yazılmıştır. Sene üçyûz altmış gün hesabına göredir. Kusur var ise, bakılmamak gerektir. (176)

Said-i Nursi

ÜSTADIN ŞAHSÎ VE HUSUSÎ HAYATI

O Hazretin Barla'da sürdürdüğü manevi cihad-ı ekberinin düsturlerı olan Risale-i Nur eserlerini te'lif ve tashih ve neşir hizmetleri yanında.. Ve talebelerini ikaz, teşvik, tergib ve irşad vazifelerinden başka, bir de onun hususi ve şahsî hayatı hakkında bir iki noktaya temas etmek yerinde olur.

947

Şahsî ve hususî hayatı denince de, hususi ibadet, zikir ve tesbih, tazarru ve münacat şekli yanında; yemesi, içmesi, iktisad ve kanaatı, istiğnası ve hakeza... Uykusu, giyimi, temizliği, iffeti muhafazası, nezaheti.. Ve talebe ve dostlarına ve diğer Müslüman halka karşı muaşeret âdabı, insanî muameleleri ve tevazu' ve saire gibi şeyler muraddır.



Onun hususi ahvali; lahikalar kitaplarında yer alan yakın talebelerinin yazdıkları takriz mahiyetindeki mektuplarında.. Ve ayrıca bugüne kadar yazılmış hayat tarihçelerinde ve buraya kadar, belki vefatına kadar olan hayatına dair kitabımızın çeşitli kısımlarında müteferrik şekilde kaydedilmişlerdir. Ancak kısmen de olsa, bunları bir arada muhtasar bir fihriste şeklinde cem' etmeyi uygun bulduk. Bunu da sadece Barla ve Isparta hayatında görülen, duyulan ve kaydedilen kısımlarından derliyeceğiz.

Evvelâ: Üstad Hazretlerinin hususî ibadeti, zikir ve tesbihleri keyfiyetini ele almak istiyoruz. Nasıl ki, rivayet yoluyla gelen bu hususî ahvalinin bazı köşelerine temas edilmiş, bir çok risale ve mektuplarda da kaydedildiği üzere, onun hiç bir zaman değişmiyen müstemir bir adeti olarak:

Her zaman yatsı namazını kıldıktan sonra, hemen yatağına girip uzanır.. ikibuçuk-üç saat sonra da kalkar, abdest alır ve evrad ve ezkâriyle meşgul olur. Onun sünnet-i Seniyyeye tam mutabık olan bu adeti, kış ve yaz asla değişmeden devam ettiği, hizmetinde bulunmuş bütün hizmetkârlarının şehadetiyle sâbittir. Aynı zamanda, -Çok mühim bir nur hizmeti olmazsa atsı namazından sonra, ta ertesi günü kuşluk vaktine kadar ziyaretçi kabul etmediği de sâbit hallerindendir.

Geceleri kalktığında, iki rek'ât teheccüd namazını edadan sonra; 1922'lerde Yuşa' tepesinde inzivaya çekildiği günlerinden beri kendisine vird edinmiş olduğu başta CEVŞEN-ÛL KEBİR münacaatını ve ism-i A'zamı tazammun eden altı Esma-i Hüsnayı.. Ve ayrıca da Van'da Erek dağında bulunduğu sıralarda, MECMUATÜL AHZAB kitabından seçmiş olduğu bazı mübarek vird ve duaları.. Bunların yanında bir de hususî olarak Kur'an'dan alıp vird edindiği hizipleri okur, tazarru' ve münacâtlarda bulunur, ta sabah namazı vakti olan fecre kadar...

Sabah namazından sonra da, bitirememiş dua ve virdleri varsa, seccadesinden kalkmadan oturur, onları da bitirir ve bunların hitamından sonra

(176) Elyazma yirmidokuzuncu mektupta Rumûzat-ı Semaniye Sh. 165

da, iki rek'at Duha namazını da kılar.. Daha sonra kalkar, kahvaltısını yapar. Kahvaltıdan sonra da Risale-i Nur'un ya te'lifi veya tashihiyle meşgul olmaya başlar...

Hazret-i Üstad Barla'da iken, hususî hayatının bu kısmı -yazıldığı tarzda tehalüf etmeden hep devam ettiğini, bize bizzat Barlalı Merhum Sıddık Süleyman anlatmıştı.

948

YEMESİ VE İÇMESİ:



Bu hususta, yine merhum Sıddık Süleyman'dan aldığımız malûmata göre, Hazret-i Üstad'ın Barla hayatında yemesi ve içmesi, çok sade ve ucuz, fakat mugaddî ve safî olup, iktisadın zirvesinde olarak devam etmiştir. Barla'daki hayatında bu böyle olduğu gibi, Kastamonu ve Emirdağı'nda da aynı şekilde cereyan etmiştir. Yediği şeyler, sade ve basit, fakat besleyici ve temiz ve taze şeylerden olurdu. Bir öğünlûk yemeğine, çok az taze fındık kadar bir tereyağı.. Taze inek yoğurdu, taze günlük yumurta, çok az pirinç veya şehriyeden çorba yapar veya yaptırır yerlerdi. İyi zeytin yağını da kullanırdı. Günde bir iki defa da açık çaydan bir iki bardak içerlerdi.

Barla'da onun bu çorbası, ilk başlarda onun ilk mihmandarı olan merhum Muhacir Hafız Ahmed Efendi'nin evinde yapılır gelirdi. Bazen de kendileri çorbasını hazırlarlardı. Daha sonraki yıllarda, bazen talebesi Abdullah Çavuş'un evinde, bazen de Sıddık Süleyman'ın evinde hazırlanır gelirdi.

Talebelerinin evlerinde yapılıp gelen yemeklerinin temel maddelerini veya karşılığını mutlaka kendisi verdiği veya ödediği gibi, ayrıca da bir kaç kuruş getirme götürme ve pişirme gibi şeyler için de bazen verirlerdi.

Hediye, ne olursa olsun, karşılıksız asla kabul etmezlerdi.

GİYİMİ VE TEMİZLİĞİ:

Üstad'ın giyim ve temizliği de erişilmez biçimdedir denilebilir. Giydiği her şeyini haftada en az bir defa mutlaka yıkar, temizler veya temizlettirirdi. Giydiği şeyler hem eski-meski, hem de çok ucuz şeylerdendi. Yedi sene zarfında çamaşır, çorap ve ayakkabı gibi şeyler için sadece yedi banknot ile idare ettiğini, Onaltıncı Mektub'ta(177) kendisi beyan etmişlerdir. Hem eski olarak satın aldığı bir paltoyu da, on sene müddetinde giydiğini(178) kaydetmişlerdir.

Van'dan sürgün olarak çıktıktan, tâ Eskişehir hapsine kadar olan on senelik hayatında, her şey dahil tüm masrafları sadece yüz banknottur.(179)

Hazret-i Üstad'ın iç çamaşırları daima kalın Amerikan bezindendi. iç çamaşırları uzun ve geniş olurdu. Çorapları da daima beyaz pamuk ipliğinden yapılmış çoraplardı. Ayakkabıları ise, yaz kış hep mest lastiklerindendi. Ayağına giydiği şalvar, Diyarbekir tipi, hâki renk kumaştandı. Cübbesi kısa kollu aba tipi siyah bezdendi. Yakalı gömlek hayatında hiç giymemiştir. Her 15 günde bir, mübarek saç ve bıyığına kına yakarlardı. Mübarek saçları epey uzundu.

(177) Mektubat S: 748 (Omanlıca)

(178) Aynı eser, S:754

(179) Aynı eser

949


Hazret-i Üstad Barla'da iken, namaza duracağı zaman -Hacı Hulusi Bey'in rivayetiyle- Üst üste giydiği iki çift beyaz pamuk çorabından, üsttekini çıkarır, alttaki temizini ayağında bırakır, öyle namaz kılardı.

Abdestini, hiç el değmemiş sudan alırdı. İbriğinin ağzına başkasının bir parmak ucu da temas etse, onu döktürür taze sudan getirttirirdi.

Yaz aylarında talebe ve dostlarının bazen karşılığı verilerek hediye olarak getirdikleri meyve çeşitlerini, evvelâ bir kaç gün müze gibi odasının duvarlarına astırır, onları tefekkürle seyreder dururdu. Bürüşüp bozulacağı zaman yemeye başlardı. Bazı seneler o meyveler iki ay kadar dururdu...

İFFET VE NEZAHETİ:

Bu meselede söz söylemek zaid olur. Zira Bediüzzaman'ın hem memleketteki gençlik devresi hayatında, hem İstanbul'daki şa'şaalı içtimaî hayatında, hem de sair zamanlarda; iffetin, nezahetin zirve-i balâsında olduğu binlerce değil, milyonlarca insanların şehadetiyle sabittir. Bu hususda da bu kitabın bazı yerlerinde bir kısım vesika ve belgeler dercedilmiştir. Onlara iktifaen burada bunu bu kadarıyla bırakıyoruz.

ADAB-I MUAŞERETİ:

İnsanî kemalatın ve hadis-i şerifinin gösterdiği ahlâk-ı âliye numûnelerinin, bu zamanda Nebiyy-i zişan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vâris-i mutlakı olarak, en bâlâ derecede olduğuna şehadet eden şahidlerin haddi hesabı yoktur.

Hazret-i Üstad'ın büyük Tarihçe-i Hayatında onun bu ahlâk-ı âliyesinden bazı örnekler verilmiştir. Hülâsası şudur ki:

Ehl-i iman olan yaşlı insanlara, hastalara, fakirlere, çocuklara karşı pür-samimiyet içinde uhuvvetkârane alâkadar olur, hallerini sorar, gayet ciddi ve samimî bir şekilde müteveccih olurlardı.Hele köylü rençberlere, dağdaki çobanlara karşı daha çok samimî alâkadarlık gösterir, uhuvvet içinde dinî nasihatlarda bulunur, akd-i uhuvvet ederlerdi.

Bu mevzuda daha geniş bilgi, Barlalı Hafız Halid Efendi'nin yazdığı takrizli fıkrasına ve Tarihçe-i Hayatta yazılmış bazı örneklerine havale ederek kısa kesiyoruz.

950

HAZRET -İ ÜSTAD'IN ŞEMAİLİ



Onun şemaili hakkında; yani boyu, kameti, teninin rengi, gözleri, saçı, bıyığı ve bunların renkleri ve vasıfları ve saire eşkâlinin tarifine dair şimdiye kadar yazılmış tarihçe-i hayatlarda pek fazla birşey yazılmış değildir. Herhalde, Hazret-i Üstad kendi sağlığında bu gibi hususî ahvalinin yazılmasıyla nazar-ı dikkati kendi mübarek şahsına çevirmek istemeyişindendir. Amma şimdi bu hususun da yerli yerince araştırılıp kaydedilmesi zamanı gelmiş, belki de geçmiştir tahmin ediyorum. Zira, inanıyorum ki, gelecek nesiller sadece onun siyah beyaz bir kaç fotoğrafını kâfi görmiyecek ve onun şemailini soracaklardır. İşte biz de bu niyyet ve noktadan hareket ile, bir başlangıç olarak tesbit ettiğimiz kadarıyla, bazı şeyler kaydetmeye çalışacağız. Kaydedeceğimiz şemaili, sadece kendi müşahedelerime dayanarak yazacağım. İlerde belki bunlar daha da tekmil ettirilebilir.

1- Hazret-i Üstad Bediüzzaman'ın boyu, kameti; gençliğinde çekilmiş fotoğraflarından ve ulaşan hususî bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre; uzun boyluların ortası olarak, tahminen boyu 1,85 civarındadır. Ben 1953 yıllarında ve sonrasında bir kaç kez gördüğüm şekliyle zaif, fakat iri kemikli, boyunu bir altmış civarında tahmin ediyorum.

2- El, kol ve parmak kemikleri sert ve iri idi.

3- Mübarek kolları uzun idi.

4- Elleri iri, parmakları sert ve uzun idi.

5- Ayakları ince ve uzun idi.

6- Ayak parmaklarından baş parmağı yanındaki parmak ile yanındaki parmak, tırnağı yakınına kadar bitişik ve birleşik idi(180)

7- Sakları, yani ayaklarının baldır kısmı ince ve uzun idi.

8- Beli ince ve zarif idi.

9- Belden yukarı kısmı, alt kısmına göre geniş idi.

10- Göğsü ve iki omuzu arası, ihtiyarlığına rağmen genişçe idi.

11- Boynu ince ve uzun idi.

12- Gençliğinde saçı ve bıyığı sık ve siyah imiş.

13- Mübarek alnı geniş idi.

14- Alnındaki çizgileri -gördüğüm kadarıyla- hatları uzunca idi.

15- Mübarek gözleri irice idi.

16- Gözlerinin rengi mavi-yeşil ortasında bir renkteydi.

(180) Bu hususta Üstad'ın bizzat ifatleleri lahikalada mevcut oldugu gibi, hizmetkârlarının da müşahedeleriyle sabittir.

951

17- Gözlerinin beyazında, âsar-ı şecaat gösteren kırmızı damarcıklarla süslüidi.



18- Mübarek kirpikleri uzun idi.

19- Kaşları gür ve ileriye doğru dik idi.

20- Mübarek yüzleri müdevver idi.

21- Mübarek burnu, koç burnu gibi, iri ve eğik idi.

22- Mübarek ağzı büyükçe ve genişçe idi.

23- Mübarek çenesi kalın ve iri idi.

24- Teninin ve yüzünün rengi, buğday renginde olup, fakat beşaşet ve heybetle karışık bir kırmızılık nümayan idi.

Benim şahsen Hazret-i Üstad'ı bir kaç defa ziyaretlerimde müşahede ettiğim kadarıyla, ancak bu kadarını tesbit edebildim. Ümidim kavidir ki; bu mevzu'da daha detaylı şekilde tesbitler yapılacaktır.

BİR GARABET

Burada bir nokta-i garabet kaydetmek isterim ki: İnsanların hemen hepsinin sima rengi, saç ve göz rengine göre olur. Başka bir tabirle; Saç ve göz renkleri, sima rengine uygun şekilde olur. Mesela saçı sarı olanların, ekseriya gözleri mavi, siması sarışın olur. Veya yine çoğunlukla, gözleri mavi olanların, saç renkleri sarı veya kırmızı.. yüz simalarının rengi de buna uygun olarak sarışın gibi bir şekilde olur.

Halbuki; Hazret-i Bediüzzaman'da bu husus tamamen değişik ve başka şekilde idi. Onun gözleri mavi-yeşil arasında bir renkte olduğu halde; Saçları siyah, sima rengi ise, buğday tenli idi.

Hatta benim kendi müşahedelerime göre, onun her iki gözlerinin rengi mavi cins bir levnde göründüğü halde, dikkatlice bakıldığı zaman, iki gözünün arasında renkte fark vardı. Birisi; yeşile mail bir mavi.. Öbürü sarıya mail bir yeşil renkteydi. Ancak bu ta'rif ettiğim şekildeki renkler, hangisi sağ gözünde, hangisi solunda olduğunu hatırlıyamıyorum.

Evet gerçekten, Hazret-i Bediüzzaman'ın gözleri çok başka idi. Hemen her zaman bir çok kimseler tarafından onun en çok dikkat çeken mübarek gözlerimiş. Müsbet ve menfi bir çok insanlar onun fevkalâde, acib, parlak ve berrak gözlerinden bahsetmişlerdir.

Evet, Bediüzzaman'ın mübarek gözleri; cemal, şefkat ve rahmetin tecelli ettiği anlarda, Nurlar lemaen eden birer lüks gibi ünsiyetler, merhamet ve şefkatler saçtığı gibi; Celâl ve heybet tecellilerinde de, artık onun mübarek

952

gözlerine bakılamaz bir tarzda celâl ve heybet neşrederdi. Bu bir gerçektir. Mübalağa değildir. Onun yanında talebelik ve hizmetkârlık yapmış bir çok zatlar bu durumu bir çok defalar müşahede etmiş ve dile getirmişlerdir.



HZ. ÜSTADIN FITRÎ VE HAS KOKUSU

Evet, nasılki sahih rivayetlerle gelen en başta Resul-i Ekrem'in (A.S.M.); ve sonra Hulefa-i Raşidininin ve mertebe mertebe diğer bazı sahabe ve kâmil Evliyaların da, her birisinin kendisine hâs, fıtrî kokuları olduğu gibi; Hz. Üstad Bediüzzaman dahi, evvela sünnet-i seniyye ittibaen her zaman güzel raihalı kokuları sürünmesi neticesi, onun odası ve elbiselerinden güzel kokuların raihaları hep gelmekte idi. Bu kokulardan -gençlik devrelerinde- gelen haberler ve yazılı lahikalara göre -“Tefarik” denilen bir kokuyu, daha sonraları ise yalnız “Gülyağı”nı sevmiş ve sürmüştür.

Birde bunların dışında ayrıca Üstadın bütün hayat fasılllarında elinin temas ettiği şeylerden ve elbise, çamaşır ve eşyasından rayihalanan hususî ve fıtrî bir kokusununda var olduğu hakkında bir çok insanların rivayetleri vardır.. Ve bu durum gayet meşhurdur. Hz. Üstadın hayatta kalmış hususî talebe ve hizmetkârlarından ben çok duymuşum, sende sorabilirsin.

Bu vaziyetin birçok nevilerinden numune için sadece Emirdağ hayatından iki şahidin iki rivayetini kaydediyoruz.

1- Hz. Üstadın Emirdağ hayatında hemen hemen her vakit kendi evlerinde onun çamaşırlarını yıkayan ve çorbasını pişiren merhum Mehmed Çalışkan Ağabey haber veriyorki: “Üstadın çamaşırları bizim evde yıkanırdı. Çamaşırlarının kirli olduğu hiç belli etmezdi.. Daima çamaşırları misk gibi kokardı.”

(Son Şahitler-4,Sh.58)

2- Yine Emirdağlı Mehmet Çalışkanın yeğeni M.Zeki Çalışkan diyorki: “Birgün Üstadın kirli çamaşırlarını sepetle Osman Çalışkan amcalarıma götürüyordum. Yolda burnuma gül kokusu gelmişti, sepeti yere dökerek içine baktım. Kirli diye götürdüğüm çamaşırlar misk gibi kokuyordu.

(Son Şahitler-4, Sh.79)

İşte, bu iki sadık şâhidin haberleri böyledir. Bunlar gibi daha birçok rivayet ve haberleri kaydedebilirdik: Ama bence bu iki nümûne maksad için, yani hadisenin sıdkı için kâfidir.

Evet , Hz. Üstadın şu fıtrî kokusuna âşina olan zatlar, onun eşyasından seneler sonrada aynı kokuyu koklayabildiklerini söylerler.

953

SON FASIL



BARLA'DAN ISPARTA'YA NAKİL

Üst tarafta da arza çalışmıştık; 1930'larda cereyan eden Ağrı isyanı veya Ağrı dağı hadisesi üzerine Hazret-i Üstad'a ve mescidine ilişildiği ve huzuru kaçırıldığı gibi, 1931'lerde de Zilan deresi ve Muş ovası faciası ve katliamı üzerine, yine kendisine sıkıntılar verilmiş ve güya o gibi dünyevî hadiselerle onun da ilişkisi varmışçasına ona karşı bedbahtça tedbirler alınmıştı. Yine aynı yıllarda, yani 23 Aralık 1930'larda çıkan ve daha doğrusu kasden ihdas edilen Menemen mazlum ve ma'hud hadisesi üzerine de, daha şiddetli bir surette onun hususî ibadetine ve mescidine tecavüz edilmişti. Daha sonraki yıllarda ,yani 1934 yılı başlarında tekrar bazı bahanelerle Üstad'a ilişilmiş, hususî ibadetine ve mescidine, bu defa sadece ilişilmekle de kalmayıp, mescidini resmen kapatmak ve mühürlemek suretiyle tecavüz edildi. Ve bu hadise sonrasında da, ta Isparta'ya nakledilinceye kadar bir kaç ay, gelen misafirlerle Üstad'ı görüştürmemek ve muhaberelerine sed çekmek şeklinde alçakça tedbirler alınmıştı. Böylece 1934 yılı ilk yarısı içerisinde Hazret-i Üstad'a karşı uygulanan alçakça bed muamelelerden, onun şehamet-i imaniyyesi ve fıtrî celadet, cesaret ve izzeti galeyana gelmiş, ona çok dokunmuş ve bu sıkıntılar neticesinde dört beş ay içerisinde dokuz tane mübarek dişlerinin düşmesine sebebiyet vermiştir.(181)

Lâkin bütün o zulümlü tedbir ve baskılara rağmen; imanlı, cesur, feragatkâr talebeleri hiç bir engel tanımadılar. Çeşitli yol ve vasıtalarla üstadlarıyla olan muhaberelerini devam ettirdiler. Ne yapıp yapıp gizli olarak üstadlarının yanına gelmeyi başardılar. Nurun hizmetini aksatmadılar. Kaymakam ve nahiye müdürü ise, evhamlarından acz içinde çırpınmaktaydılar. Köyde MİT hesabına Hazret-i Üstad'ın hareketlerini raporlayan ve Üstad tarafından “ Vicdansız muallim (182) ” lakabıyla lakablanan bir muallim de mütemadiyen bu evhamı, habbeyi kubbe yaparak körüklemeye devam ediyordu. Isparta valisi de bu evham rüzgârına kapıldı. Sanki memlekette siyasî bir durum varmışçasına, Ankara'ya raporlar yollandı. Ankara hükümeti de bu raporlara inandı ve telâşlandı gibi göründü. "Telâşlandı gibi" diyorum. Çünki Bediüzzaman'a karşı yapılan muameleler ve ihdas edilen kasdî hareketler hep maksatlıydı. Hem Ankara, hem mahallî hükûmet onu çok iyi biliyorlardı ki; Bediüzzaman öylesi neticesiz hadiselere bulaşacak bir insan değildir. Memleketin huzur ve sükûnu, asayiş ve emniyeti uğruna herşeyini feda etmiştir. Evet bütün bunları çok iyi biliyorlardı. Her ne ise...

(181) Osmanlıca fihrist kitabı, S: 87

(182) Osmanlıca Lemalar, S: 327

954


Nihayet 1934 yılı yaz mevsimi ortalarında, kuvvetli ihtimale göre Ağustos ayı içinde, Bediüzzaman'ın Barla'dan alınıp, Isparta merkezine nakil edilmesine dair Ankara'dan emir geldi. Isparta Valisi Mehmed Feyzi Daldal da yazılı bir emir çıkararak Bediüzzaman'ın Isparta merkezine nakli hususunda ilgililere talimat verdi. Güya Barla'da kontrollarında tutamadıkları Bediüzzaman'ın gizli maksadlarını burada yakından kontrol etmek için ona üçüncü bir sürgün ve nefy icra edildi. Böylece Hazret-i Üstad ikinci defa olarak Isparta Vilâyet merkezine getirilmiş oluyordu.

NAKİL TARİHİ:

Nakil hadisesinin kesin olarak günü ve ayı belli değ'ildir. Fakat Hazret-i Üstad'ın Barla'dan Isparta'ya teşrifi münasebetiyle; Ispartalı Nur talebelerinin, gelen emsalsiz bir yağmur hadisesini kaleme almaları vesilesiyle yazdıkları fıkralarında, nakil hadisesinin 1934 yılı yaz ortalarında gerçekleştiğini yazarlar(183). Ancak bu yaz mevsimi ortası hangi aydır belirtilmemiştir.

Bunun yanında, 20 Nisan 1934'de Bedreli Hoca Sabri Efendi, Üstad'ına hitaben yazıp Barla'ya gönderdiği mektubuyla, emekli yüzbaşı Re'fet Beyin 11 Temmuz 1934 Carşamba günü Isparta'dan Barla ya Üstad'ına yazdığı mektup;(184) Hazret-i Ustad'ın ağustos ayı içinde veya temmuz ayı sonlarında nakledildiğine kuvvetle hükmedilebilir. Buna göre mesela ağustos ayı başında Barla'dan ayrılmış olsa, Üstad'ın Barla'daki hayatı tam tamına sekiz sene, beş ay, on gün olmuş oluyordu.

955

ÜSTAD'IN BARLADAKİ MESCİDİNE SON TAARRUZ NASIL OLDU?



Hadisenin şahidlerinden birisi olan Barlalı Şem'î Güneş, hadiseyi şöyle anlatmış:

“Nahiye müdürü Cemal Can'ın ma'rifetiyle, bir kır bekçisi ve bir kaç jandarma erini önceden Cami'in içinde ve etrafında gizleterek, ezan ve kamet vaktini beklemişler. Nihayet üç beş masum insan camiye gelmişler. O zaman Hazret-i Üstad'ın mescidinde ona müezzinlik yapan Şem'i Güneş, mescid içerisinde Ezan-ı Muhammediyi yavaş bir sesle okumaya başlamış. Masum köylülerden üç beş tanesi de, namazlarını kılmak için mescide girmişler.Tam o esnada büyük bir kabahat işlemişler gibi, cürm-ü meşhûd halinde, bu temiz Müslüman köylüler yakalanıp Barla dan Eğridir'e sevk edilmişler.” Tarihin en vahşî devirlerinde bile yapılamayan bu yüz karası rezilce taarruzu Şemî Güneş (185) şöyle anlatmış:

“Tevfik Tiğlı Barla'da muallimdi. Ezan-ı Muhammediye düşman gibi idi. Bir gün bana: "Neden sen hocanla birlikte ulu'l-emre itaât etmiyorsunuz?" dedi.

Ben: “tangır tungur bilmem!” dedim. Meğer benim için tuzak hazırlamakta imiş. Ne ise, hocanın (Bediüzzaman'ın) mescidini bastılar. Abdullah Çavuş, Mustafa Çavuş, Sıddık Süleyman ve beni aldılar, nezarete koydular. Diğer bir kaç kişiyi ise, serbest bıraktılar. Sonra bizi Eğridir'e götürdüler. Hem de tarlanın içinde yaya olarak götürdüler. Eğridir de bizi hapishaneye tıktılar. Bizimle hiç kimseyi konuşturmuyorlardı. Başımızda her zaman nöbetçi bekletiyorlardı.

Bir gün “Şemî Güneş gel!” dediler. Beni aldılar, götürdüler. Bir albay, bir yarbay, bir de savcı vardı. Savcı bana: “Senin Hocan ne güzel uydurmuş ismini ve soyadını birbirine” dedi.

Soracaklarımıza doğru cevab vereceğine yemin et! dedi ve devamla:

“O Kürd'e yüz yirmi beşbin lira para gelmiş, onunla ne kadar malzeme aldınız?” dediler.

Ben kendimi sağırlığa vurdum. “Biz de bezleme diye ekmeğe deriz.” dedim.

Savcı bey kızdı.. Ve “Top tüfek ve endahteyi soruyorum” dedi... “Ne kadar mevcudunuz var?”

Bende bu defa duyarak cevab verdim: “Efendim, Türk hükümeti bir gemi gibidir. Geminin içindeki alet ve edavatı kullanan da sizlersiniz. Onun topu, tüfeği değil, dirliği ve normal bir yaşayışı bile yoktur.” dedim.

(185) Şem'i Güneş, Bediüzzaman'ın fahri müezzini,1974 Mayıs'ında doksanbir yaşında olduğu halde dar-ı bekaya irtihal etmiştir.R.H.

959


Albayın birisi bana sordu: “Senin çoluk çocuğun var mı?”

Vardır dedim.

Doğruyu söylemezsen seni asacaklar dedi.

Ben tekrar evvelki cevabıma dönerek dedim ki:"Bu zat, ancak Kur'anın dellâlıdır. Topa tüfeğe ihtiyacı yoktur. Onun topu da, tüfeği de hep Kur'andır.” dedim.

Hâkim, söze başladı: "O kürd bunları demir gibi mıhlamış. Sır vermezler” dedi. O günü öyle geçti. Bilâhere bizi mahkemeye çıkarttılar.

Mahkeme de bize: “Arapça ezanı kim okudu?” dediler.

Bu defa ben yine sağır numarası yaparak, işitmemiş gibi cevab vermeden durdum.

Hâkim bana dönerek:“Süleyman sen misin?” dedi

Ben “Hava kış da, bir iki gün evvel geldik” diye cevab verdim.

Hakim: “Senin adın ne?” dedi.

Ben: “ Efendim, ilk günü handa yattık” dedim.

Hakim, hiddet etti: “Bırakın şu budalayı!...” dedi.

Ve ne ise, böylece bizi serbest bıraktılar... Evimize geldik. (186)”

İşte Huzret-i Üstadı böylece, Barla'dan Ispartaya nakledecekleri günlerde, Ispartalı bazı nur talebelerini de karakollara çağırmışlar (187) ve tehditlerde bulunmuşlardı. Öyle anlaşılıyor ki; mazlum olan Menemen hadisesinin akabinde benzeri bir hadisenin oyunları plânlanmaktaydı. Yoksa hakikatta Hazret-i Üstad Bediüzzamanın İmanî ve Kur'anî ve ilmî meşgalelerden başka, dünyanın hiçbir hadisesiyle alâkası yoktu. Bunu zamanın idarecileri de çok iyi biliyorlardı. Biliyorlardı amma, gizli ifsad komitelerinin iğfal ve aldatmalarına kapılan bizimkiler, kendi vatanlarında bilerek veya bilmeyerek onların sipahîliklerini icra ediyorlardı.

(186) Bilinmeyen Taraflarıyla Said-i Nursi, 2. Baskı S:275

(187) Osmanlıca Sikke-i Tasdik S:17

957

958


BİR SU-İ KASD HAREKETİ

Benim Isparta ve civarı bazı Nur talebelerinden duyduğum kadarıyla; Hazret-i Üstad'ın Barla'dan Isparta'ya nakli yapılırken, bir plân mucibince Barla ile Isparta arasındaki yolun bir kıvrımında, Üstad'a su-i kasd etmek üzere bir kaç asker veya jandarmayı pusuya yatırmışlar, Hazret-i Üstad'ı beklemişler. Fakat hıfz ve eman-i İlâhide olduğu bir çok vak'a ve hadiselerle sâbit olmuş olan Hazret-i Bediüzzaman, ma'hut pusu mahalline ulaşmadan önce, muhafızları ile birlikte bir kestirmeden yolunu değiştirmiş ve o su-i kasd plânı da akim kalmıştır.

Bu hadisenin mevsûk delilleri olan rivayet veya müdellel belgeleri gerçi elimizde mevcud değildir. Hazret-i Üstad'ın da buna işaret edici bir beyanı yoktur. Lâkin hadise dilden dile ulaşmış ve yayılmıştır. Hem o su-i kasd hadisesini teyid eden, Eskişehire götürülürken imhası için verilen gizli iş’ar vemüteakib senelerde bir çok defalar ona gizlice verilen zehirler hatta bu hadiseden bir sene sonra Eskişehir hapsi içinde Üstad'a zerk edilen zehir hadisesi bu su-i kasdın bir delili ve ikinci bir teşebbüsüdür. Bunlar ayrıca ilerde ispatlı şekilde ele alınacaktır. Şimdi sadede dönüyoruz.

HAZRET-İ BEDİÜZZAMAN ISPARTADA

Evet, Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi 1934 yılı temmuz sonu veya ağustos başlarında Barla'dan Isparta vilâyet merkezine nakledildi. Fakat Hazret-i Üstad'ın Barla gibi yayla bir yerden, yazı oldukça sıcak geçen ve tozu toprağı bolca olan Isparta merkezine getirildiğinde, buranın havasıyla imtizaç edemiyeceğinin telâşı içinde iken, Isparta'nın bağ ve gülistanlarını bazı talebeleriyle birlikte gezmeye çıkarlar. Bu gezinti Üstad'a ferahlık değil, çok üzüntü vermişti. Zira, Menemen vakası vesilesiyle yapılan bir çok zulümler ve idamlardan sonra, ceza ve itab olarak gelen İzmir zelzelesi..ve bunun arkasında iki üç sene aradan sonra da; din düşmanı gizli habis zındıkların plân ve şeytanetiyle Isparta civarında aynı yalancı hadisenin bir taklidini ihdas etmek için, evvelâ Hazret-i Üstad'ın hususî mescidindeki hususî ve gizli ezan ve ibadetini bahane ederek, Barla'daki mescidini kapamaları.. Ve Hazreti Üstad'ı ihtilât ve muhabereden men' ve Barlalı masum bazı talebelerini Eğridire götürüp mahkemelerde ifadelerini almak, hem Ispartadaki bazı Nur talebelerini karakollara celbedip tehdit etmek gibi(188) zendeka hesabına yapılan zulmetli zulümler neticesinde de, Isparta vilâyetinde başlıyan kuraklık ve susuzluk, Isparta'yı kasıp kavurmaktaydı. Hazret-i Üstad da Isparta'nın bağ ve bostanlarında görmüş olduğu o acı man


Yüklə 2,61 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   72




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin