Ab-i hayattan damlalar



Yüklə 0,67 Mb.
səhifə2/9
tarix30.11.2017
ölçüsü0,67 Mb.
#33407
1   2   3   4   5   6   7   8   9

ÂHİRET ÂLEMİ
“Âhiret” ne demektir? “Âhir” son, “âhiret” ise fiziksel dünya bedenimizin sonu olan âlem demektir. Bu dünyada insanın, et ve kemikten meydana gelmiş bir fiziki yönü, bir de dünya gözü ile görülmeyen lâtif, ruhsal yönü vardır. Âhirete intikal eden bir kişinin gözle görülen fiziksel bedeni topraktan geldiği için toprağa döner. Bu durumda biz o kişi için “Öldü, âhirete intikal etti.” diyoruz. Aslında insanın aslı olan ruh, vücut elbisesini dünyada kullanarak eskitmiştir. Halk olarak dünyadaki görüntüsü bitmiş, ruhun ise melekût, cebberrut ve lahut âlemleri olan âhiret yolculuğuna devam etmesi başlamıştır. Baba sulbü, anne sulbü ve dünya âlemlerinde giydiği maddi vücut elbiselerini bir daha giymemek için çıkaran ruh, âhiret âlemleri olan lâtif âlemlerde de lâtif bir elbise giyerek yoluna devam edecektir. Ruh lâtif olduğu için bölünme kabul etmez. Girdiği kaplarda şekil ve isim alır. Cemadattaki tecellîsinde ruh-i cemadî, nebatâttaki tecellîsinde ruh-i nebatî, hayvanattaki tecellîsinde ruh-i hayvanî, insandaki tecellîsinde de ruh-i insan isimlerini alır.

Ruh bir enerji veya bir hayat olduğu için, onu tecellî ettiği kapların renk ve şeklinde gördüğümüz için zaman dilimi terazisiyle tartmamız onu algılamamıza engel oluyor. Hâlbuki ruh “zaman” diliminin malı değil, “an” diliminin malıdır. Dolayısıyla bizler zaman dilimi içinde yaşadığımız için zaman dilimiyle gördüğümüz kaplara göre değerlendirme yapıyoruz.

“Cenab-ı Hak varlıkların içinde, her varlığı sevk ve idare ediyor.” diyoruz. Aslında her varlık onun sonsuz deryasının içinde cüz olarak sevk ve idare edilmektedir. Yoksa bu varlıkların içinde Hakk’ın mevcudiyeti değil, Hak deryasının içinde bu cüz varlıklar vardır. Bu cüz varlıkların kendilerine ait bir varlıkları da yoktur. O sonsuz derya, esma ve fiil âlemindeki “halk” diye bildiğimiz zahir kesret yüzünden ibarettir. Denizdeki dalgalar misali. Dalgaların vücudu yoktur. Dalgalar denizden meydana gelmiştir.

Â’yân-ı sâbitede istidat ve kabiliyetleri nisbetinde insanlar kendilerine verilen akıl, fikir ve idrak gibi nimetleri kullanmaktadırlar. Dolayısıyla Resullah’ın ahlak güzelliği, edep, iffet gibi yüceliklerine sahiptir. İşte bu seviyede Cenab-ı Hakk’ın nur, ruh, akıl ve kalem tecellîlerine mazhar olmasıyla bu dünya âleminde de, âlem-i âhiret dediğimiz lâtif olan ruhsal yönümüzde de bu enerjinin dâimliği görülmektedir. İkilikteki dünya ehli bu lâtif enerjinin mevcudiyetini göremiyor, bilemiyor. Ârif olan Hak dostları zulmâni hicapları yırttığı için kişilerin âhiret yönünün enerji potansiyelini daha dünyada iken biliyor ve görüyorlar. “Dünya” ve “âhiret” her ne kadar ayrı ifade ediliyorsa da, aslında kendi vücut ülkesinde bütündür. Bedene dünya, ruhsal olan lâtif yönümüze de âhiret diyebiliriz. Lâtif olan ruh tarafımız, dünyada da, âhirette de bir değişikliğe uğramıyor. Yalnız irfaniyet ve kemalât hâline büründükçe, Hakk’ın halk dediğimiz esma ve fiil âleminde o mazharın ne durumda olduğu görülmektedir. Böylece ârifler âhireti dünyaya getirmiş ve görmüş olurlar. Yoksa toprağın altında veya gökte, bulutların üstünde bir âhiret yoktur.

Dünya deryasının içinde bu cüz varlıklar denizin dalgaları gibi nasıl ayrı ayrı görünüyorsa, aynen onun gibi lâtif olan Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyet deryasında da bu cüz varlıklar lâtif elbiseleriyle yollarına devam ederler. Madde âleminin yolculuğu olan baba sulbü, anne sulbü ve dünya âlemini gördüğümüz için inkâr etmiyorsak, bizlerin göremediği fakat birçok Kur’ân âyeti ile izah edilen ve bütün âriflerin de görüp izah ettiği âhiret âlemini inkâr etmek mümkün değildir.

Âhiret âlemini zanda, hayalde yaratmak değil, bizzat bilerek ve görerek inanmak ve ona göre hareket etmek lâzımdır. Ehl-i tevhid Âdem (a.s.) ve Musa (a.s.) gibi peygamberleri tâ onların zamanına giderek değil bulunduğu zamana getirerek yaşantılarını ona göre düzenlerler. Aynen bunun gibi âhireti de dünyaya getirerek hesap ve soruların cevaplarını burada verirler. İnşallah bütün kardeşlerimiz âhiret sorularının cevaplarını burada verirler. Âmin.



ÂHİRETTE ŞEFAAT VAR MIDIR?

“Şefaat” yardım, başkalarını faydalandırmak, mânâdaki vuslata vesîle olmak, Peygamber efendimizin veya kemalât sahiplerinin niyaz ve tasarruflarıyla insanların yüksek mertebelere ermeleri, Hz.Muhammed’in nurundan bu gün de istifade etmek anlamlarına gelmektedir. Yardım edene de şefaatçı denir.

On dört asır evvel fiziksel bedenle Peygamberimiz sağ iken, etrafındaki sahâbeye bizzat şefaatını yapmış, onların kurtuluşlarını sağlayarak ebedî saadetlerine vesîle olmuştur. Bir gün Hz. Muhammed (s.a.v) efendimiz kızı Fatma annemize “Kızım! Babam peygamberdir diye güvenme. Bugün benden ne istifade edebilirsen et. Âhirette benden istifade edemezsin.” buyurmuşlardır. Günümüzde de Hz. Muhammed’in yücelik hasletlerine sahip olanların dilinden mânen insanlara şefaat edilmektedir.

Nisa Suresinin 85. âyetinde “Kim güzel bir aracılık ederse,(şefaat ederse) ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.” (4-85) , Taha Suresinin 109. âyetinde “O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” (20-109) ve benzeri âyetlerde nebi ve velilerin mazharlarından şefaatı Hz. Muhammed yapıp durmaktadır.

Zuhruf Suresinin 86. âyetinde “O'nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a şâhitlik edenler şefaat edebilirler.” (43-86) ancak Hakk’a şahitlik yapanların şefaat edebileceği diğerlerinin ise şefaat edemeyecekleri bildirilmiştir.

Şahitlik, madde âleminin ve mânâ âleminin şahitliği olmak üzere iki türlüdür.

Madde âleminin şahitliği, dünya hayatında bir kişinin diğer bir kişiye yardımcı olması, onu faydalandırmasıdır.

Mânâ âleminin şahitliği ise bütün sıfatlardan Cenab-ı Hakk’ın cemâlinin tecellîlerini şühud etmektir. Ümmetime şefaatim haktır.” hadîs-i şerifi gereğince “el ulema verasetül enbiya” yani peygamberin vârisi olanların mazharlarından iki cihan güneşi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz günümüzde şefaatını yapıp durmaktadır. Bunu bilenler bildi. Bilmeyenler ise hayallerinde, zanlarında bir Muhammed yaratarak “Bildiğimiz, öğrendiğimiz gibi amel edelim de nasıl olsa yarın âhirette bize Hz. Muhammed şefaat edecektir.” diye avunmaktadırlar. Çünkü insanlar âhiret hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir. Toprağın altında bir âhiret var zannındalar. Oysa ölüm bedenedir, ruha ölüm yoktur. Beden toprakta ifnâ olacaktır. O bedenin kendisine ait ilmi, gücü ve kudreti yoktur ki âhiret sorularına muhatap olsun. Ruhun sıfatları olan süflîyetteki nefsin hesabı, nefs tarafından verilip durmaktadır. Bu dünyada iken madde âleminden, mânâ âlemine geçemeyenlerin bu dünyada da, âlem-i âhirette de ruhun sıfatları olan nefs tarafından hesapları verilmektedir.

Madde âlemine dünya, mânâ âlemine ise âhiret denmektedir. İfade ederken ikilik gibi izah edilen bu hâl aslında birdir. Yeter ki algılamamız doğru olsun. Dünya, fizik bedenle ruhun bir olduğu âlem, âhiret ise fiziksel bedenimizin olmadığı, ruhumuzun olduğu lâtif bir ruhsal âlemdir. Vahdet âlemi olan ruhsal lâtif âlemin bütün ilim ve şühudlarını kâmillerimizden daha bu dünyada öğrenebilirsek ancak o zaman âhiret âlemindeki mutluluk ve cenneti elde edebiliriz. Dünyada tenceremize ne koyduysak âhirette kaşığımıza o çıkacaktır.

Peygamber efendimizin liva-ül hamd bayrağı altında toplanmak, Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı ve sünnet-i seniye nurunun, ruhunun, aklının altında toplanmak demektir. Bugün bütün inananlar iki cihan serverinin liva-ül hamd bayrağı altında toplanmışlar, vuslatlarında Peygamber efendimizin şefaatına nâil olmaktadırlar. Görenler görüp durmakta, görmeyenler de o gün gelecek diye bekleyip durmaktadırlar.

Ey kardeşlerim! Allah gaybda olmadığı gibi, Hz. Muhammed de gaybda değildir. Hayalde bir Hak tahayyül edenler Hakk’a ulaşamadıkları gibi, kendilerini Hz. Muhammed’in ümmeti olarak göremeyeceklerdir. Aslında Cenab-ı Hak da, Muhammed de bilinen ve görünendir. Mısrî Niyâzî Hazretleri bir ilahîsinde bakın ne diyor:
İşit Niyâzî’nin sözün

Bir nesne örtmez Hak yüzün

Hak’tan ayân bir nesne yok

Gözsüzlere pinhân imiş”
İşte bizler de sevgili Peygamberimizin şefaatına nâil olmak istiyorsak, günümüzün kâmillerinden istifade etmeliyiz. Onları dinlerken, onların dilinden konuşanın bizzat Resulullah olduğunu hiç unutmamalıyız. “Dünya âhiretin tarlasıdır. hadîs-i şerifi gereğince madde âlemi olan bu dünyada iken, mürşid-i kâmillerin dilinden iki cihan serveri Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin şefaatına nâil olduğumuzu bilelim. Böylece hem dünyadaki yaşantımızda, hem de âhiret yaşantımızda letafet âleminin mutluluk, saadet ve irfaniyet cennetine dâhil oluruz. Yoksa zannımızdaki bir âhiret âleminde şefaat yoktur. Mademki dünya âhiretin tarlasıdır, dünyada şefaatı görelim ki ahirette de şefaatın karşılığını görüp mutluluğa erelim. Dünyada şefaat göremez isek ahirette de şefaat göremeyiz. İsra Suresinin 72. âyetinde “Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.” (17-72) buyruluyor. Dünyada ‘el ulema verasetül enbiya’ olan peygamber vârislerinden bu gün şefaat görürsek, âhiret dediğimiz gönül âleminde de huzur ve mutluluk elde edilecektir. Ruh yönümüzün bâki olmasından dolayı öldükten sonra da, bedensel ibadet ve taatlarımızla elde edilen Allah’ın emir ve yasaklarına uyma hâli devam edecektir. Zahirde herkesin yarattığı âhiret maddi vücut isbatı olmadığı için zanda ve hayalde kalmaktan öteye geçememektedir. Âhiretin lâtif vücut elbisesinden haberdar olmayanlar hayale çıkmaktan kendilerini alamazlar. Ârifler ise âhirette lâtif elbiselerle hesaplarının nasıl verildiğini daha dünyada iken görmektedirler. Onun için toplumun nerede olduğunu bilmediği bir âhiret tabii ki vardır.

ALLAH’IN ZAT, SIFAT VE EFÂLİNİN ÜÇ BOYUTU VARDIR

ZAT

Cenab-ı Allah’ın zatının bir mutlakiyet yönü, bir de izafi olan, sıfat ve esma aldıktan sonra varlıklarda cüz diye ifade edilen yönü vardır.

Mutlakiyet yönüyle Allah zerreden kürreye bütün varlıklarda zatını ilan ettiği hâlde bu varlıkların hiç birine benzemediği için O’na “Sübhanallah” (noksan sıfatlardan münezzeh) deriz. Çünkü bu mertebede sıfat ve esma almamıştır. Tecellî etmesi henüz başlamamıştır. Onunla birlikte başka bir tecellî eden olmaması O’nun zat-ı mutlak olduğunu göstermektedir.

Sıfat ve esma aldığı andan itibaren, tecellî ettiği varlıklarda izafi olarak yani cüz olarak ifade edilir. Burada kişiye nisbet etme hâli vardır. O varlık ve kişilere “zatınız veya varlığınız Allah’a perde oluyor” deriz. Bu ikinci yönüdür. Mutlak zat olan Allah birdir. O’nun mülkünde O’ndan başkası da yoktur. Zatını ilan etmek için, bilinmekliğini istediği için bütün sıfatlarda tecellî etti. Zat-ı mutlak olan Allah, tecellî ettiği sıfatlarda görünmeye başlayınca, o varlığın esmasıyla ifade edildi. Buna biz izafi zat veya cüz zatın tecellîsi diyoruz. Şu hâlde bir mutlakiyet zat yönü bir de mukayyet bir varlıkta tecellî ettiğinde esma aldığı için o sıfatta görünmesi yönüyle izafi zat yönü vardır diyoruz. Yani bir Hak yüzü bir de halk yüzü olmuş oluyor. İşte bu Hak ve halk yüzleri tevhid edildiğinde üçüncü boyut olan kemalât idrâkıyle, Hak ve halkın ayrı olmadığı, görünen mazharlar yüzünden zatının vechinin şerhini ilan ettiğini anlarız. Ne zahir halk yüzünü ne de bâtın olan Hak yüzünü düşünerek hayale ve zanna çıkmayız. Cenab-ı Hakk’ın tenzih ve teşbih yüzlerini tevhid ederek zerreden kürreye kadar O’nu seyreder ve zevk ederiz. Cenab-ı Hak, zahir yüzüyle de, bâtın diye bildiğimiz hayal yüzüyle de zandan münezzehtir.



SIFAT

Cenab-ı Allah, zat-ı mutlakiyetinden “rububiyet” mertebesinde, sıfât ve esma almasıyla zuhura gelmiştir.

Sıfatları iki yüzü ile değerlendiririz:

Birinci yüzü sıfat-ı sübûtiye dediğimiz sâbit, yani değişmeyen sıfatlardır. Sâbit sıfatlar sekiz tanedir. Bunlar şunlardır:





  1. Hayat (dirilik)

  2. İlim (bilmek)

  3. Sem' (işitmek)

  4. Basar (görmek)

  5. Kudret (gücü yetmek)

  6. Kelâm (konuşmak)

  7. İrâde (dilemek)

  8. Tekvin (yaratmak)

Bu değişmeyen, sâbit olan sıfatlar dâimî ve ebedîdir. Sâbit sıfatlar bizlerden evvel yaşayanlarda nasıl tecellî ettiyse ve bugün de tecellîsine devam ediyorsa bundan sonra da sonsuza dek devam edecektir. Bunlara Hakkiyete ait sıfatlar diyoruz.

İkinci yüzü ise Cenab-ı Allah’ın halkiyete ait sıfatlarıdır. Cenab-ı Allah’ın cemadat, nebatât, hayvanat ve insanların yekûnunda tecellî eden ve mukayyet olan fâni yüzüdür. Bu varlıklar fâni oldukları için, daima tebdilâta uğradıklarından sıfat ve esmaları devam etmemektedir. Ahmet, Mehmet, Ali ismindeki kişilerin fâni olup bir süre yaşayıp ölmeleri gibi…
İşte Hakkiyete ait sâbit sıfatların ve halkiyete ait fâni olan sıfatların istidat ve kabiliyetler nisbetinde zuhurunu tenzih, teşbih ve üçüncü boyut olan tevhid boyutuyla zevk ederiz.

EFÂL
Cenab-ı Allah, zatından sıfatına, sıfatından da fiillerine tecellî ederek zuhura gelmiştir. Fâil yani işi yapan, fiili işleyen bir olmasına rağmen fiil çoktur. Onun için Cenab-ı Allah fiilleriyle zahir görülmektedir. Çünkü bütün varlıkların yaratılması yani gizlilikten zahir olması nasıl bir fiilullah olayı ise, her bir sıfatın istidat ve yaratılma yerinde, emir ve yasaklara uyma hâli de onun fiilidir.

Fiillerin üç boyutlu tecellîsi vardır. Bir boyutu tek olan fâil boyutudur. Diğer boyutu sıfatların istidat ve kabiliyetine göre görünme boyutudur. Çünkü fiiller sıfatlardan zuhur eder. Üçüncüsü de fâil, fiil ve cibilliyet birliğinin idrakı olan tevhid boyutudur.

Âdem ve bütün insanların yaratılması bir fiilullahtır. Zira bir şey meydana gelecekse, mutlaka bir fiille zuhura gelir. Bu değişmez, sabit yönüdür. Bir de sıfatların istidat ve kabiliyetlerine göre, yaşamları içinde icraat ve hâlleridir. Bir cereyanı (elektrik) düşünelim. Cereyanda her hangi bir icraat göremezsiniz. Ama cereyan ne zaman elektrikle çalışan bir alete ulaşırsa o aletten fiilini gördüğümüz gibi icraatını da görürüz. Ampul ışık verir, buzdolabı soğutur, elektrik sobası ısıtır… Suyun rengi olmadığı hâlde girdiği kabın renginde görünür. Bunun gibi fâilin de rengi yoktur. Sıfatın istidadına göre fiillerin çokluğu vardır.

Nisa Suresinin 79. âyetinde “Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” (4-79) buyrulmaktadır. Âyette


iyi bir şeyin zuhurunu Allah’tan, kötü bir şeyin zuhurunu ise nefsimizden bilmemiz gerektiği söyleniyor. Mutlak zatın, bizlerde siret yönüyle sıfatımızdan, sıfatımızdan da fâilliği ile fiilleriyle açığa çıktığını görüyoruz. Fiillerimizde Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uymayan bir icraat varsa o zaman bilmeliyiz ki, izafi zatımızda, nisbiyet içinde irade-i cüzü uygulama ve fiillerin iyisinin ve kötüsünün Allah’a nisbet etmek vardır. Hâlbuki fiillerin cibilliyetini göz önünde bulundurularak iyi fiilleri Hakk’a, kötü fiilleri de o kişinin istidadının eksikliğine bağlamak lâzımdır. Cenab-ı Allah fiilleriyle her varlıkta zatını ilan ettiği için ârifler her sıfatta fiilleriyle Hakk’ı seyretmektedirler. Bir kişiden iyi bir fiil zuhur ediyorsa o kişinin Allah’ın indinde sevgili bir kul olduğuna, kötü bir fiil zuhur ediyorsa o kişinin Allah’a ilim ve irfaniyet yönüyle perdeli oluşundan dolayı eksik bir kişi olduğuna hükmederler. Çünkü Cenab-ı Allah kuluna şahdamarından daha yakındır.

İnşallah bizleri Cenab-ı Hakk’ın mutlak zat yönünün bütün sıfatlarında o sıfatın istidat ve neresi için yaratılmışsa ondaki fiilleriyle açığa çıkışını dâima seyreden ârif kullarından eylesin. Âmin.


BİLLÂH İLE ALLAH’A İMAN
Nisa Suresinin 136. âyetinde “Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (4-136) buyruluyor. Âyette görüleceği gibi “âminû billâhi” deniyor. “Billâhi” sözündeki “B” harfinin işaret ettiği anlam iman edenlerin Allah’a imanlarını taklidî iman düzeyinden tahkiki iman düzeyine çıkarmaları gerektiğidir. Yani taklidi bir imandan tahkiki bir imana davet vardır.

Bir hadîs-i şerifte “ Bütün ilahî kitapların sırrı Kur’ân’dadır. Kur’ân’ın bütün sırrı Fatiha suresindedir. Fatiha suresinin sırrı besmele’dedir. Besmele’nin sırrı, besmele’nin başındaki ‘Ba’ harfindedir. ‘Ba’ harfinin sırrı , ‘Ba’ harfinin altındaki noktadadır.” buyrulmuştur. Onun için Kur’ân’daki 114 surenin başına ‘Besmele’ konmuştur. Tevbe suresi “Berâetum minallâhi” diye başladığından 4.137*************başına besmele konulmamıştır. Onda da ‘B’ sırrı vardır.

“B” sırrı Cenab-ı Hakk’ın zerreden kürreye kadar bütün varlıklarında zatını ilan etmesidir. Allah zatından sıfatlarına, sıfatlarından da esma alarak fiilleriyle eserlerini sergilemiştir. Hiçbir varlığın kendisine ait varlığı yoktur. Varlığı olmayan nasıl olur da “B”sırrı olan “Ene” yani “ben” diyebilir? Bizler bir mürşid-i kâmilden nefs tezkiyesi tahsiliyle kendimize nisbet ettiğimiz efâl, sıfat ve vücut varlığımızın olmadığını, bizlerdeki bu varlığın Cenab-ı Hakk’ın varlığı olduğunu idrak ederek “B” harfinin sırrı olan “Rabbimi Rabbimle bildim, Rabbimi Rabbimle gördüm” hadîs-i şerifi hükmünce taklidî bir imandan tahkikî bir imana geçmiş oluruz. Bu âlemde Cenab-ı Allah’ın sıfatlarından fiilleriyle zuhur etmesini görmemiz için, bizdeki tecellî eden zatının sıfatlarını giymesi, sıfatlarının da esma alarak fiilleriyle zuhurunu seyretmemiz gereklidir. Âdem, âlem-i kübrâdır. Bütün âlemlerde ne varsa, Âdem’de de eksiksiz hepsi mevcuttur.

Âdem’in “Âlemiküllüha” âyetiyle bütün âlemlerin esmasını okuması, kendi vücut ülkesinde bütün âlemlerdeki esmaları okuması demektir. İsra Suresinin 14. âyetinde "Oku nefs kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter" denilecektir.” buyruluyor. Nefsimizin kitabındaki bu esmaları okuyabilenler, âdemiyyetini bulmuş, Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki “Halifem” dediği kimselerdir. Demek ki bütün tahsil, insan-ı asliyemizdeki Cenab-ı Allah’ın esmalarının bizde zahir ve bâtın yönüyle nasıl zuhura geldiğini seyretmektir. Yunus Emre hazretleri bu tahsili şu dizelerle anlatır:


İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır”
Allah’ın halkiyete ait esmaları olduğu gibi, Hakkiyete ait esmaları da vardır. Ayrıca celal esmaları, cemal esmaları, kemâl esmaları diye de isimler almaktadır. Zaten insanın aslı Allah isimlerinin işaret ettiği özelliklerdir. Kuvveden fiile çıkartma idrakında olanlar cenneti yaşıyorlardır. Bu Hak ve hakikatten habersiz olanların bu dünyada da, âhirette de cehennemde oldukları görülmektedir. İşte “B” harfinin sırrı olan “ben” sözünü bütün sıfatlardan zatını ilan eden Cenab-ı Hakk’a vererek, onun Kur’ân-ı Kerîm’inde emrettiklerini yapmak, yasak ettiklerinden kaçmaktır. Kendi vücut ülkende Esma-ül Hüsna olan Allah’ın 99 güzel isminin nasıl zuhura geldiğini senden O seyretsin. Bilinmekliğini istediği senin gibi bir sıfattan bilsin ve görsün. İşte bu ebedî mutluluk ve cennettir. Bu yönümüzü Rabbimize dönmemizdir.

Enbiya Suresinin 7. âyetinde “Zikri bilmiyorsanız ehlinden öğreniniz” (21-7) buyrulur. Yine Maide Suresinin 35. âyetinde


“Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmaya vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (5-35) buyrulmaktadır. Âyetlerde sözü edilen tahsil ve kurtuluş mürşid-i kâmile giderek, nefs ve ruh tahsili yapmakla mümkün olacaktır. Allah bütün kardeşlerime bu zevkleri ihsan etsin.

Cenab-ı Allah ulûhiyet mertebesinden bilinmekliğini istediği için rububiyet mertebesine tecellî etti. Bu, “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi murat ettim bu halkı halk ettim” hadîs-i kudsîsi ile sabittir. Rububiyetin iki yüzü vardır:




  1. Rablik yüzü (İrşad ve terbiye yüzü)

  2. Ubudiyet yüzü ( kulluk yüzü)

Rablik yüzü: Kâinatta tek mürşid ve terbiye edici vardır. O da Resulullah Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizdir. Ondan başka hiçbir mürşid ve terbiye edici de yoktur. Zira “Evvela ma halakallahü nuri, evvela ma halakallahü ruhi, evvela ma halakallahü akl, evvela ma halakallahü kalem” “Allah evvela nurumu yarattı. Allah evvela ruhumu yarattı. Allah evvela aklı yarattı. Allah evvela kalemi yarattı.” hadîs-i şerifi gereğince Cenab-ı Allah’ın kemalât sıfatı olan Rahman sıfatından irşad ve terbiye edicilik yalnız Resulullah efendimiz Hz. Muhammed’e aittir. Günümüzdeki mürşidler, “El ulemayı veresetül enbiya” yani peygamber vârisleridirler.

Ubudiyet yüzü: Kulluk yüzüdür. Cemadat, nebatât, hayvanat ve insanların bu nuru, ruhu, aklı ve kalemi taşımaları nedeniyle Hz. Muhammed’in tafsilat-ı Muhammediye olarak görünmesinden ibarettir. Cenab-ı Allah, evvela Muhammed aynasını yarattı. Aynaya baktığında kendisini gördü ve Habibim “sevgilim” dedi. Demek ki aynada Cenab-ı Hak kendi görüntüsüne sevgilim demiştir. Hz. Muhammed Cenab-ı Hak’tan ayrı bir varlık değil, Cenab-ı Hakk’ın aynadaki aksi olan görüntüsünden ibaretmiş. Bir hadîs-i kudsîde “Levlâke levlâke Lema halaktü’l eflâk” “Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben âlemi yaratmazdım” buyruluyor. Demek ki zahir ve bâtın Muhammed aynaları olmasa idi, Cenab-ı Hak zuhur edip görünmeyecekti. İster Rablık yüzü, ister kulluk yüzü ile olsun, zerreden kürreye kadar bütün varlıkların Muhammed’e muhtaç olduklarını, Muhammed’siz hiçbir şeyin olamayacağını görüyoruz.

Cenab-ı Hak kâinatta Muhammed aynasındaki kendi kemalâtını, insan olan varlıkta cismen küçük, mânâda ise âlem-i kübra olan Rahman sıfatıyla daimî görmek istemiştir. İşte bundan mütevellit Allah ve Muhammed’i kendi mazharında açığa çıkararak seyreden bir halife yaratmak istemiştir. Bakara Suresinin 30. âyetinde “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti” (2-30) buyurulmuştur. “Halife”, aslının bütün yetkilerine sahip olan demektir. Yaratılan Âdem de, Hakk’ın zat olan tecellîsinin, Hakk’ın kemalât Rahman sıfatı olan Muhammed aynasından, fiilullah olan Âdem mazharından açığa çıkmasından ibarettir. Cenab-ı Allah, ulûhiyetinde “Allah” olarak isim alırken, rububiyetine tecellî ettiğinde isim almazdan evvelki vahdaniyetine “Hak”, isim aldıktan sonraki irşad ve terbiye etme hâline “Rab”, fiilleriyle kemalâtını zahire çıkarma hâline de “Âdem” diyoruz. Görüldüğü gibi her merhalede Cenab-ı Allah’ın zat tecellîleri olduğu hâlde çeşitli isimler almaktadır. Fakat tecellî birdir. Onun mülkünde ondan başkası da yoktur. Fakat esmalar istidat ve kabiliyetlerine göre isim almıştır. Bizi bunlar yanıltmamalıdır. Şöyle bir misal verelim: Bir ağacın çekirdeğini toprağa dikiyoruz. Zamanla çekirdek gelişip gövde oluyor. O gövdeye çekirdek demiyoruz. Sonra dallar oluyor. Aynı çekirdeğin tecellîsi olmasına rağmen yine ona çekirdek demiyoruz. Yapraklar teşekkül ettiğinde yine o yapraklara çekirdek demiyor yaprak diyoruz. Meyve teşekkül ettiğinde de ona çekirdek değil meyve diyoruz. Başka bir misal verelim. Ormandan kesilen ağaç hizarhaneye geldiğinde ona tomruk veya kereste diyoruz. Ağaç demiyoruz. Hizardan geçtikten sonra mobilyacıda sandalye, masa, kapı, pencere gibi çeşitli isimlerle anılan eşyalara dönüşüyor ama hiçbir zaman bu eşyalara ağaç demiyoruz. Şu hâlde Allah ulûhiyetinde bilinmez iken, kulluğuna tecellî edesiye kadar değişik mertebelerdeki zuhuru da kendisi değil midir? Hem “Mülkünde O’ndan başkası yoktur.” diyoruz hem de O’nun mülkünde O’ndan başkalarına da yer veriyoruz. Bu bizim cehâletimiz değil midir?

Rahman Suresinin 26 ve 27. âyetlerinde “Kullu men aleyhâ fân. Ve yebgâ vechu rabbike zulcelâli vel ikrâm.” “Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (55-26,27) buyurulmakla bütün varlıklardaki daîm tecellînin Cenab-ı Hakk’ın tecellîsi olduğu, bütün sıfatlarından cemalullahının görünüp bâki olduğu görülür. Şu hâlde, Tin Suresinin 4. âyetindeki “Legad halagnel insâne fî ahseni tagvîm.” “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (95-4) ifadesiyle âdemiyyetini bulanlarda Hakk’ı ve Muhammed’i görmek ve O’nunla görüşmenin mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Bizler her tecellînin Hakk’ın olduğunu bildiğimiz hâlde esma ve sıfatlar bizleri yanıltıyor. Bu da irfaniyetimizin yeterli olmadığının bir belirtisidir. Tevhidde, fenafillah olup bekabillah bulanlar, zerreden kürreye kadar her varlıktaki tecellînin Hakk’ın tecellîsi olduğunu, o varlıkların istidat ve meşrebleri gereği neresi için yaratılmışlarsa, Cenab-ı Hakk’ın o varlığı orada kullandığını görürler. Mısri Niyâzi hazretleri bir ilahîsinde şöyle diyor:


İşit Niyâzî’nin sözün

Bir nesne örtmez Hak yüzün,

Hak’dan ayân bir nesne yok

Gözsüzlere pinhân imiş”
Yani Hak bütün cihanda ayandır, görünür. O’nun yüzünü örtebilecek O’ndan başka görünen bir nesne de yoktur. Bunu ancak irfaniyeti olanlar görebilir. İrfaniyeti eksik olanlara pinhandır yani gizlidir.

Cenab-ı Allah’ın, zatının ulûhiyet mertebesindeki tecellî rumuzatına “Allah” dendi. Oradan Rahman kemalât sıfatlarına “Muhammed” dendi. Üstün kemalâtını sergileyen esmasına da “Âdem” denildi. Cemadat, nebatât, hayvanat, insan varlığı olarak gördüklerimizin hepsinin özü zattır. Sıfatlarıyla esma alarak Cenab-ı Hakk’ın davetini bizlere yapmaktadır. Cenab-ı Hak her varlıkta açıkça görülmektedir. Görmeyenler cehâlet ve irfaniyetsizlik a’masıdırlar. Bütün varlıklar bizlere şöyle haykırıyor: “Ey insan! Bizim özümüz Hak, sıfatlarımız tafsilat-ı Muhammed’den bir cüz, fiilimiz olan icraatımız da kulluğumuzdur.” Bizler de böyle bakalım ve yaşantımızda O’ndan başkasını görmeyelim. O’ndan başkasıyla alışveriş yapmayalım. O’ndan başkasını da sevmeyelim. Bu idraka sahip olanlarda O’ndan başkası olmaz. Cenab-ı Hakk’ın kül iradesine sahib olanlar bu gözlükle herşeye bakar ve böylece idrak ederler. Cenab-ı Hakk’ın henüz kül iradesine sahip olamayan ikilikteki kişiler ise irâde-i cüz’iyeleriyle bir Hak mürşidinden nefsini terbiye etmeli, irâde-i cüz’ilerini irâde-i küll’e tâbi kılarak ikilikten ilimle değil hâl ile kurtulmalıdırlar. İşte o zaman selâmete çıkabilirler. Yoksa irâde-i cüz’iye olan ikilik devresinde her yaptıklarından sorumludurlar. Cenab-ı Hak ayrı kendileri ayrı olan her kul için elbette emir ve yasaklar vardır. Çünkü kendilerinin varlıkları vardır. Vergi, varlık sahiplerinden alınmaktadır. Fakirlerden alınmaz. Neden? Çünkü fakirin varlığı yoktur. Onun için emredilenler yapılmalı, yasak edilenlerden kaçınmalıdır.

Bir amir vardır bir de memur vardır. Amir emreder, memur emri yerine getirir. Cenab-ı Hak vardır, bir de bizim gibi kullar vardır. Hakk’ın mülkünde O’ndan başkasını bırakmayanlar için böyle değildir. İnsan vücudundaki ruh göze “gör” desin de o “görmeyeceğim”, kulağa “işit” desin de o kulak “işitmeyeceğim” desin, bu mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Zira göz ve kulağın esması ayrı olduğu hâlde kendine has bir varlığı yoktur. Vücuttaki bütün varlık ruha aittir. Bütün sıfat ve azalar ona tâbidir. Onun için, bizler de irade-i cüz’iye vadisinde Kur’ân-ı Kerîm’de emredilenleri yapmak, yasak edilenlerden de kendi menfaatimiz için kaçmak mecburiyetindeyiz. Çünkü bu demde kendimizin yapacak güç ve kudreti var. Herkes nefsini bilicidir. Kendimizi aldatmayalım.

Bizler kendimizde ve bütün varlıklarda Hakk’ın Muhammed sıfatlarından Âdem olan fiillerle açığa çıkışını seyredebiliyorsak ne mutlu bize. Her varlığı nerede ve nasıl kullandığını, mazharların istidat ve kabiliyetlerini seyretme farkı ile mutluluk cennetinde yaşamış oluruz. Cenab-ı Hak, Rahman kemalât sıfatlarından cemalullahı gösterip durmaktadır. Hem “bütün varlıklar Hak’la kâim” diyoruz hem de bu varlıklardaki Hakk’ın cemalullah tecellîsini görmüyoruz. Allah, Hak ve Muhammed’siz hiçbir şey yaratmadı. Yeter ki bu irfaniyetle herşeyi seyredelim. Allah bizlere bu zevkleri tattırsın. Âmin.



Yüklə 0,67 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin