Ab-i hayattan damlalar


CENAB-I HAKK’IN NÜZUL VE URUCU



Yüklə 0,67 Mb.
səhifə3/9
tarix30.11.2017
ölçüsü0,67 Mb.
#33407
1   2   3   4   5   6   7   8   9

CENAB-I HAKK’IN NÜZUL VE URUCU

Cenab-ı Allah’ın mutlak zatından kulluğu olan bu şehâdet âlemine kadar olan tecellî zincirine nüzul, şehâdet âlemindeki inanan kişilerin, esfel-i safilîn olan dünyadan tecellî mertebelerini idrak ve şühudla geçerek, ahadiyet mertebesi olan zatına kadar bir tahsille yükselmesine de uruc denilmektedir.

Cenab-ı Allah’ın yedi mertebede tecellîsi vardır:


  1. Zat-ı mutlak (ahadiyet mertebesi)

  2. Ulûhiyet mertebesi(Allah adının remzettiği mertebe)

  3. Rububiyet mertebesi (sıfat ve esma alarak şekillerin giyildiği mertebe)

  4. Ervah âlemi (ruh mertebesi)

  5. Misal âlemi(hayal âlemi)

  6. Şehâdet âlemi (dünya)

  7. İnsan-ı kâmil (insan mertebesi)



ZAT-I MUTLAK

Mutlak vücut öyle bir vücuttur ki, nuranî ve lâtif olup akıl ve fikirle anlamak mümkün değildir. Varlıkların bu mertebeye asla şuurları yoktur. Bu mertebede bu vücuda ilah denmez. Çünkü kul yoktur. Halîk denmez zira mahlûk da yoktur. Hâsıl-ı kelâm bu mertebe hiçbir şeyle tarif edilemez. Resulullah efendimiz bir hadîslerinde “Hakk’ın zatını tefekkür etmeyiniz.” buyurmuşlardır. Yine bu mertebe için, sahabe Resullah efendimize “Allah, ‘Allah’ adını almazdan evvel nerede idi?” diye sorduklarında Resulullah efendimiz “Allah, Allah olmazdan evvel, altında ve üstünde hava olmayan â’mâda idi.” buyurmuşlardır. Altında ve üstünde hava olmayan â’mâlık Kur’ân’daki nokta sırrıdır. Zira Kur’ân’da, “Hu” diye ifade edilen “O” kelimesi zamirdir. Hakikatte vücut birdir. Fakat büründüğü örtüler muhtelif ve pek çoktur. Bütün mertebelerde zuhur eden Hakk’ın mutlak vücududur. Bütün varlıkların hakikati bu vücuttur. Bir hadîs-i kudsîde “Zatımda gizli ve kuvvede olan esma ve sıfatlarımın kemalâtlarını şühud zevki ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı hayalen değil, bu şühud ve zevkiyle bilinmem için yarattım.” buyurulmuştur.



ULÛHİYET MERTEBESİ
Bu mertebede kendisindeki sıfat ve esmalar toplu olarak bulunur. Bu mertebede sıfatlar, zatının ayni olduğundan bu ilim, zatın kendi zatını bilmesinden ibarettir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim, bu halkı halk eyledim.” hadîs-i kudsîsi gereğince zatın ilk zuhurudur. Bu mertebede zat-ı mutlak bütün sıfat ve esmaları ism-i câmi ile kendisinde toplamıştır.

Yedi nokta alt alta bitiştiğinde bir ‘elif’ harfi meydana gelir ki, o da ulûhiyet mertebesindeki adı olan Allah sırrıdır. Nokta sırrında iken okunmayan nokta, ‘elif’ hâline geldiğinde ‘elif’in taşıdığı sır olan Allah adıyla Kur’ân’da okunmaya başlamıştır. Ulûhiyet mertebesinde aldığı Allah adıyla henüz bir sıfat ve esma almamıştır. Dolayısıyla da esma ve sıfatsız kendini seyredemeyeceği için, bilinmekliğini istemesinden mütevellit, ulûhiyetinden rububiyetine tecellî etmiştir.



RUBUBİYET MERTEBESİ
Rububiyet mertebesinde, kevni varlıkların hakikati olan bu ilmi sıfat ve esmalar, ilahî isimlerin her birinin istidat ve kabiliyetleri nelerden ibaretse, o hâl üzere Cenab-ı Hak ilmi olarak bilir. Burasına “a’yân-ı sâbite” de denilmektedir. Ulûhiyet mertebesinde sıfat ve esma almayan Cenab-ı Hak, bu mertebede sıfat ve esmaya nüzul eder. Hakkiyet ve halkiyet sıfat ve esmalarıyla ârifler için bilinir ve görülür. Şehadet âlemindeki zahir olan suretler bu ilmi suretlerin gölgesinden ibarettir denilmiştir. Bunlar fizik âlemindeki varlıkların her birinin hakikati, onları terbiye eden Rabb-i haslarıdır.

RUHLAR MERTEBESİ
Zat-ı mutlak, rububiyet mertebesinden ervah âlemi olan ruhlar âlemine nuranî bir vücut ile tecellîsiyle ruhlar meydana gelir. Ruhlar cisim olmadığı için parçalanma kabul etmez. Yalnız rububiyet âlemindeki sıfatlarda tecellî ederek, ruh-i cemadi, ruh-i nebati, ruh-i hayvani ve ruh-i insan esmasını alır. Bu mertebede, her bir ruh kendini, kendi benzerine ve kendisinin rububiyet mertebesindeki Rabbini idrak eder. Araf suresinin 172. âyeti “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (7-172) bunun ispatıdır. İşte bu mertebe, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ifadesi, ikilikle farkı ortaya çıkardığı için ilk vahdaniyetin kesreti olmaktadır.
MİSAL ÂLEMİ

Misal âleminde, ruhlar bir kesafet daha kazanarak misal âlemine tenezzül ederek tecellî eder. Bu mertebeye misal adının verilmesinin sebebi, ruhlar mertebesinde zahir olan her bir ferdin cisimler âleminde bürüneceği surete benzer bir suretin bu âlemde hâsıl olmasıdır. Yani şehadet âleminde zuhur edecek her bir varlığın bu mertebede bir misalî sureti mevcut olur. Varlıklar şehadet âleminde bu surete göre zahir olurlar. Annenin karnındaki çocuk çıplak gözle görünmez. Onun bütün aza ve sıfatlarını tam olarak ancak filmlerle veya ultrasonografiyle görebiliriz. Bunun gibi misal âleminde de her varlık kalp gözü ile görülmektedir.


ŞEHADET ÂLEMİ

Cenab-ı Allah, misal âleminden şehadet âlemine tecellî eder. Burası vücudun cisim ve madde suretiyle zuhur ettiği kesafet âlemidir. Buraya dünya, mülk âlemi, kesafet âlemi, esfel-i sâfilîn de diyebiliriz. Değişimler, bölünmeler, parçalanmalar bu âlemde olmaktadır. Bu âlem zat-ı mutlakın, hariçte zahir olarak fiilleriyle görünen cisimler suretindeki tecellîlerinden ibarettir.

Cenab-ı Allah, zat-ı mutlakiyetinden ulûhiyet mertebesindeki Allahlığına, ulûhiyetinden rububiyetine, rububiyetinden ervah âlemi olan ruhlar âlemine, ruhlar âleminden misal âlemine, misal âleminden de şehadet âlemi olan dünyaya nüzul etmiştir. Bu altı mertebedeki tecellîlerini insan-ı kâmilde cem ederek bütün sıfat ve esmalarını sevk ve idare etmektedir.


İNSANI KÂMİL
Şehadet âlemi olan bu kâinatta her ne tecellî varsa insan-ı kâmilde de eksiksiz mevcuttur. Zahir ve bâtında insan-ı kâmilin kuşatmadığı hiçbir makam yoktur. On sekiz bin âlemin özüdür. Allah, bütün mahlûkata onunla nazar kıldı. Allah hüviyyet ve eniyyetini onda cem ettiği için ona “halifem” dedi. Cenab-ı Allah ulûhiyet mertebesinden tecellîsiyle sıfat ve esmalarıyla insan-ı kâmilde zuhur etmemiş olsa idi kemalâtıyla zahir olmazdı. Bir ağaç düşünün. Bidayette bu ağaç bir çekirdekten ibaretti. Bir zaman sonra gövde, sonra dallar, sonra yapraklar, sonra meyve oluştu. Oluşan meyvenin içindeki çekirdek bidayetteki çekirdeğin aynısı oldu. Bunun gibi Cenab-ı Hakk’ın da ulûhiyetindeki ‘Allah’lığından kulluğuna kadar çeşitli mertebelerde çeşitli suretlerde tecellileriyle görünmesi bizleri aldatmamalıdır. İnsan-ı kâmille Hakk’ın tecellî halkaları son bulmuştur. Sen zannetme ki senin vücudun Hakk’ın vücudundan başka bir vücuttur. Bu büyük bir zan ve yanılgıdır. Vücut vücudullahtır. Kendini ayrı görmen Hak ile kul arasında bir hicab, bir örtü, bir perdedir. Kul bu “ayrı bilme” kanısından geçmedikce Hakk’a ulaşamaz. Kâinatta tek insan-ı kâmil Resulullah efendimizdir. O bir hadîs-i şeriflerinde “Evvela ma halakallahü nuri, Evvela ma halakallahü ruhi, Evvela ma halakallahü akl, Evvela ma halakallahü kalem” “Allah evvela nurumu yarattı. Allah evvela ruhumu yarattı. Allah evvela aklı yarattı. Allah evvela kalemi yarattı.” buyurmuşlardır.

Yukarıda açıkladığımız bu yedi mertebede Cenab-ı Allah nüzulunda tecellî ettiği her mertebede, sıfat ve esma alarak çeşitli şekil ve esmalarla zuhur etmektedir. Nasıl bir incir çekirdeği toprağa atıldıktan sonra zamanla gövde, dal, yaprak, meyve oluyor, ismi ve şekli farklı olduğu hâlde gövde, dal, yaprak, meyveye ‘çekirdek’ demiyorsak Cenab-ı Hakk’ın da kesrete çıkarak aldığı sıfat ve esmaların tek tek tecellî mertebelerinde ‘Allah’ ismiyle ifade edilmeyeceğini bilmeliyiz. O’nun zat, sıfat ve filleriyle zahir olarak açığa çıkmasının yekûnuna Allah denir. Yoksa sadece ‘elif’ sırrına veya ‘lamelif’ sırrı olan sıfat ve esmasına Allah denmez.

Biz biliyoruz ki ağacın gövde, dal ve yaprakları çekirdekten meydana gelmiştir. Bu durum bizde hulul ve ittihad olduğu zannı yaratabilir. Oysa bu durum ağacın zuhurundan başka bir şey değildir. İslâmiyette hulul (girme), ittihad (birleşme) veya (çıkma) yoktur. Onun için buna çok dikkat etmek lâzımdır. Şehadet âlemine kadar Cenab-ı Hakk’ın tecellîleri sadece kendisinin olduğu için zuhura geldiği hiçbir mazhara sorumluluk yüklememiştir. Şehadet âlemine geldimizde de, yedi yaşına kadar fıtrat ilmiyle sabi olarak sorumluluğumuz yoktur. Yedi ile on dört yaşları arasında bizlerden fıtrat ilmi alınıp nefs verilir. O kişiler nefsi sıfatlarındaki tecellîleri, ilim ve irfaniyetleri olmadığı için kendilerine nisbet etmeye başlarlar. Dolayısıyla da o sıfat ve esmalara nisbet akl-ı baliğ olunca kişilerdeki sorumluluğu meydana getirir. Allah’ın iradesinin yanında bir de irade-i cüz yaratırsanız elbette kişi yaptıklarından sorumlu olacaktır. Onun için şehadet âleminden itibaren kişinin insan-ı asliyesi olan geldiği yere doğru bir yolculuğu ve geldiği yere doğru bir ilim ve irfaniyet sülukunu yapmalıdır ki Cenab-ı Hakk’ın her bir mertebedeki tecellîlerine ârif olsun ve öylece hareket ederek huzur ve mutluluğu elde etmiş olsun. Çünkü Cenab-ı Hak Rahman Suresinin 29. âyeti “…O, her an yeni bir şe’ndedir” (55-29) gereği her an bir şe’nde, yeni bir tecellîdedir.

Dünya, mülk âlemi, kesafet âlemi de dediğimiz bu şehadet âlemi, Tin Suresinin 5. âyetindeki “esfel-i sâfilîn” diye ifade edilen yerdir. “Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” (95-5) İşte buradan seyr-i süluk yolculuğuna çıkılır. Menzile ulaşmak kitap okumakla ve kendi aklıyla mümkün değildir. Menzile varmak için bir insan-ı kâmilden tahsil gerekir. Kâmiller bu yolu iki yönüyle talim ederek sâliklere vuslat buldururlar:


İlki nefs terbiyesi ve tezkiyesidir. Sâlik sırasıyla nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i marziyye, nefs-i safiye mertebelerini geçerek bunları yaşamında uygular hâle gelir.

İkincisi ruh cihetiyledir. Ruhun sıfatlardaki efâl-i ilahîyesi, sıfat-ı ilahîyesi, zat-ı ilahîyesi tecellîlerinin, irfaniyet ve kemalâtı ile fenafillahdan geçip bekabillah olarak




  1. İtikad

  2. Amel

  3. Muamele

  4. Ahlâk yönleriyle yaşama hâlidir.

Gaflet ve Allah’tan uzaklaştıran her şey olan dünyadan kurtularak, Cenab-ı Allah’ın bu mukayyet olan Âdem’de ve âlemdeki üç tecellîsini her varlıkta görmeye başladığımızda, zahir olarak bildiğimiz varlıkların, aslında zatının sıfatlarından fiilleriyle görünmesi demek olduğunu anlarız. Her varlık, zatının sıfatından ve istidat ve kabiliyetleri nisbetinde fiilleriyle görünmesidir. Bu şühuda sahip olan bir sâlik vahdet âlemine ayak basmıştır. Artık kendi diye bildiği varlığın Cenab-ı Hakk’ın bir kul sıfatı olduğunu bilen ve gören olmuştur. Cenab-ı Hakk’ın efâl, sıfat ve zatını kendisine nisbet etmekten fenafillah olmakla kurtulmuş, bekabillahla da (Allah’la dâim olmak) vahdet âleminde huzur ve mutluluğa ermiştir.

Tenzih, teşbih ve tevhid onun tecellîlerdeki idrakı olmuştur. Hiçbir zaman tenzihsiz teşbih, teşbihsiz tenzih yapmaz. Bütün işlerinde farkıyla tevhid yapar. Çünkü İslâm dini tevhid dinidir. Fenafillah olan yani ihtiyarî bir ölümle ölen bir sâlik, melekût âleminde Cenab-ı Hakk’ı, bütün varlıklarda siretin suretlerdeki tecellîleri ile görmeye başlar. Her varlıkta Cenab-ı Hakk’ı görmeyen Melami değil kelamidir dememizin sebebi anlaşılmış olur. Zira kul demek varlığı olmayan demektir. Varlığı dahi sahibinin demektir. Ondan bilen ve gören Rabbi olduğundan, bütün varlıkların zatının sıfatlarından fiilleriyle nasıl açığa çıktığını bilir ve görür. Farkı hassas gönül terazisiyle tartar ve ona göre hareket eder. Her bildiği ve gördüğünü ilme’l-yakînlik, ayne’l-yakînlik ve Hakka’l- yakinlik seviyelerinden değerlendirip zat, sıfat ve fiillerin ayrı olmadığını gerektiği şekilde tek pencereden zevk ettiğini anlamış olacaktır.

Tevhid ilmini, bir insan-ı kâmilden tahsil eden sâlik, fenafillah mertebelerinde uruc hâlinin bilgilerini, bekâ mertebelerinde de Cenab-ı Hakk’ın nüzul tecellîlerini müşahede eder. Kendi mülkünde O’ndan başkasının olmadığını idrak eder. Vahdet âlemlerindeki her bir tecellîsinin irfaniyet ve kemalâtına da hâiz olunca huzur ve mutluluğa sahib olacaktır. Cenab-ı Hak bütün kardeşlerimi bu zevklere sahib kılsın. Âmin.

CENAB-I HAKK’IN VÜCUT ÜLKESİNDE ZUHURU


1- HU
Altında ve üstünde boşluk olmayan â’mâ hâli. Biz buna Kur’ân-ı Kerîm’deki nokta sırrı diyoruz. Nokta harf veya ses değildir, okunamaz. Ancak harfler noktalardan oluşur. Yedi nokta altalta dizilerek ‘elif’ hâlini aldıktan sonra biz ortaya çıkan çizgiyi ‘elif’ diyerek okuruz.

Aynen bunun gibi, insan vücudunda da neslin devamına vesile olan hücreler oluşmadan önce vücudun her yerinde mevcuttur ama görünmez. Vücutta bunlar zamanla sperm hâline gelirler.


2-ULÛHİYET MERTEBESİ
Yedi nokta alt alta gelerek nasıl bir ‘elif’ meydana geliyorsa vücut ülkesinde birbirlerinden ayrı olmayan bütün hücreler Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti ile sperm hücresi hâline gelirler. Bu insanın özünün zuhurudur. Ulûhiyet mertebesinde Allah adını aldığı gibi, esma ve sıfatlara henüz bürünmemiştir. İnsan da bu demde gizlilikte olup henüz hiçbir sıfat ve esmaya sahip değildir. İşte insanın bütün tefarruatı da bu demde gizlidir. Bir yumurtanın içinde tavuğun bütün organlarıyla gizli olması gibi insan sperminde de insanın bütün sırrı gizlidir.
3-RUBUBİYYET MERTEBESİ
Cenab-ı Hakk’ın gizli bir hazine iken bilinmek ve görünmekliğini istemesi, karı-kocanın birbirlerine muhabbet duymaları sonunda, baba sulbünden anne sulbüne spermin geçmesi, ulûhiyet mertebesinden rububiyet mertebesine tenezzülüdür. Anne rahmine inen bu sperm, birinci kırk günün sonunda kan pıhtısı, ikinci kırk gününün sonunda et parçası, üçüncü kırk gününün sonunda kol ve bacakların teşekkülüyle sıfat ve esma almış olur. Buraya aynı zamanda “a’yân-ı sâbite” de denilmektedir. Çocuğun ne olacağı, kaza ve kaderi burada tayin edilmiş olur.
4-ERVAH ÂLEMİ
Ruhlar âlemi dediğimiz bu âlemde anne karnındaki çocuğun 120 gün sonra hareket ettiğini görürüz. Bu hareket onun ruh denilen enerji ve hayatının olduğunu göstermektedir. Hareketleri, anne karnında olduğu için görünmez ama anne tarafından hissedilir. Aynen bunun gibi bir mürşid-i kâmilin “nefahtü” âyeti gereğince sâlikin gönül rahmine hakikat sırrını üfürmesiyle fenâ-i efâl, fenâ-i sıfat, fenâ-i zat tecellî ettiğinde 120 gün sonra o sâlikte Hakk’ın diriliği idrakı zuhur eder.
5-MİSAL ÂLEMİ
Anne karnındaki 280 günlük devreyi kapsamaktadır. Anne karnındaki çocuğun bütün sıfat ve azalarının tamamlanması bu devrede olur. Dünyadaki gördüğümüz bütün sıfat ve azaların misalidir. Kız ise dokuz ay, oğlan ise dokuz ay on gün sonra dünyaya ayak basar. Bir sâlik tevhid-i efâlde üç, tevhid-i sıfatta üç, tevhid-i zatta üç şühud (3+3+3) zevkine ererse kalbin 9 ayın sonunda kız çocuk meydana getirmesini görecektir. Üçerden dokuz şühudu 10 duygu ile zevk ederse 9 ay 10 gün sonra kalbin, veled-i kalb olan oğlan çocuk meydana getirdiğini görecektir.
6-ŞEHADET ÂLEMİ
Dünyaya gelen bir çocuk 7 yaşına kadar sabidir ve fıtrat ilmiyle kâimdir. Annesinin memesini bulması, emmesi, ağlaması vb. onda fıtrat ilmi olduğunu gösterir. Fıtrat, yaratılmazdan evvel Allah tarafından verilen ilim demektir. 7 yaşından 13-14 yaşlarına kadar fıtrat ilmi alınıp ona nefs âleminden akl-ı maaş verilmektedir. Nefsanî istek ve arzuları onun halk yüzünde takılıp kalmasına sebep olur. Çünkü halk mertebesindedir ve halktan başka bir şey görmemektedir. Akl-ı baliğ olduktan sonra nasibi varsa bir mürşide tâbi olarak insan-ı asliyesini bulma yolunda yoluna devam edecektir. Şehadet âlemi bir kişinin aslını bulmak için uruc ettiği âlemdir. İster marifetullah yoluyla fenâ ve bekâ, isterse muhabbetullah yolu olan aşkla vuslatını yapsın, kemalâta erince insan-ı kâmil olur.
7-İNSAN-I KÂMİL
Meratib-i ilahîyenin bütün mertebelerini zevk etmiştir. Bir çekirdek toprağın altındaki gizliliğinden, gövde, dal, yaprak, meyve ile açığa çıkıp tekrar meyvedeki çekirdek olmaktadır. Aynen bunun gibi insan-ı kâmil de insan çekirdeği olan spermden bütün sıfat ve azalarının kemalâta gelmesine kadarki gelişmeyi idrak etmiş, Hakk’ın halk dediğimiz bu suretlerden farkıyle tecellîlerini seyretmiştir. Muameleleri hep farkıyle olmuştur. Tûba ağacı olmuştur. Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Allah yeryüzünde bütün işlerini o kulun mazharından yapar. Hakk’a yeryüzünde ayna olmuştur. Kendisi Hak değildir ama Hakk’ın aynada görünen aksi olmuştur. Bir şiirinde Kaygusuz Abdal (k.s.) şöyle diyor:
Evliyaya eğri bakma

Kevn ü mekân elindedir

Mülke hükmü veren odur

İki cihan elindedir
Sen anı şöyle sanırsın

Sencileyin bir âdemdir

Evliyanın sırrı vardır

Gizli iyan emrindedir”
Cenab-ı Allah bizleri de bu irfaniyet ve kemalâtla zevkiyâb eylesin. Âmin.
CENNET VE CEHENNEM
Cennet, Allah’a inanan ve O’na ihlâsla ibadet, sadakatla hizmet edenlerin ebediyyen içinde kalacakları mekân ve meskenlerdir.

Cehennem ise Allah ve Resulünü inkâr eden, kendi nefislerine uyup her istediğini yaparak işledikleri cürüm ve suçlardan dolayı ilahî adaletle ceza görecekleri yerdir.

Dördü amel, dördü irfaniyet cenneti olmak üzere sekiz cennet vardır. Cehennem ise yedidir. İnsanlardan tecellî eden sekiz sıfat-ı subûtiye vardır. Bir sâlik bunların hepsinin Hakk’ın bu âleme tecellî pencereleri olduğunu idrak eder ve seyrederse sekiz cenneti anlamış ve zevk etmiş olur. Sekiz sıfat-ı subûtiyeden ilim sıfatını cahiliyetinden mütevellit geliştirmemiş kişiler yedi cehenneme girmiş olurlar. İlimle her şey bilinir ve yaşanır. Cehâlet ise cehennemdir. Bilmeyen bir kişi hiçbir zaman cehennem azabından kurtulamaz. Onun için büyüklerimiz: “Cehennem kişinin cehâleti, cennet ise kişinin irfaniyet ve zevkidir.” buyurmuşlardır.

1- Oruç tutmak, 2- Namaz kılmak, 3- Hacca gitmek, 4- Zekât vermek amel cennetlerinden sayılabileceği gibi her türlü manevi gıdayı almak için sarfedilen zaman ve sohbetler de amel cennetlerindendir. Bir kişi bu amellerden zevk alıyorsa dünyada yaşarken bile kendisini cennette hissedecektir. Kıldığı namazdan zevk alan birisi için namaz cennettir. “İşten yorgun argın geldim. Şimdi on üç rekât yatsı namazı kılınır mı?” diyen birisinin zevk almadan ve sırf emr-i ilahî diye zorla kıldığı namaz, namaz olmadığı gibi o kişiye dünyada iken cehennemdir. Bu amelinden bir fayda sağlamadığı için âhiretinde de cehennemdedir.

1- Tecellî-i efâl, 2- Tecellî-i sıfat, 3- Tecellî-i zat, 4 - Âdem’de ve âlemdeki hayat tecellîlerini vahdet âleminde zevk etmek irfaniyet cennetleridir. Bir kişinin, kendi varlığının olmadığını, varlık sahibinin Cenab-ı Hak olduğunu irfaniyetiyle bilmesi ve zatının sıfatından esma alarak fiilleriyle açıkta bilinen ve görünenin Hak olduğunu zevk etmesi o kişinin irfaniyet cennetidir. Yaşarken bu irfaniyet o kişiye mutluluk vereceği gibi, âhiret âlemi olan gönül âleminde de ebedi saadet ve huzur bulacaktır.
Rahman Suresinin 62. âyetinde “Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.” (55-62) buyrulmaktadır. Şu hâlde ehl-i tevhid için amel ve irfaniyet cennetlerinden daha yüce olarak Allah’ın ruh cenneti ve zat cenneti olarak, zevk üzerine zevk hâllerinin de mevcudiyeti bizlere bildiriliyor.

Bizlerin cehâletimizle yaşantımıza devam etmemiz hâlinde dünyada da cehennemde, âhirette de cehennemde olacağımız muhakkaktır. İlim ve irfaniyetimizi geliştirip cehâlet hicaplarımızı yırtarsak, hem dünyada hem de âhirette cennette olacağımız ortaya çıkar. Demek ki hem dünyada hem de âhirette cennet ve cehennem var. Resulullah (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde “Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyurmuşlardır. “Cennet ve cehennem nerede?” diye sorarsanız “Şurada burada aramayın, her ikisi de sizdedir.” derim. Resulullah (s.a.v) efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:

Miraca götürüldüğüm gece İbrahim'i (a.s.) gördüm. Bana şöyle dedi: ‘Ey Muhammed! Ümmetine selam söyle ve onlara bildir ki, cennet toprağı hoş ve temiz, suyu tatlı ve kendisi düz ve boş bir arazidir. Bitkileri ise, ‘Subhanallahi velhamdülillah ve la ilahe ilallahu vallahu ekber vela havle vela kuvvete illa billah’tır.

Demek ki kim Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber diyebilirse yeşillikleri, ırmakları, köşkleri bu boş arazide tecellî ettirmiş oluyor.

İşte sen daha evvel başıboş işe yaramayan bir kişi idin, ilmin irfaniyetin yoktu. Hakk’a vâkıfıyetin yoktu. Bir mürşid-i kâmilden Hak ve hakikate vâkıf olmayı öğrendin.

Senin ve bütün varlıkların varlığının, Allah’ın varlığı olduğunu, bu varlıkların kendilerine ait varlıklarının olmadığını müşahede ettiğin için “Sübhanallah” dedin. Yani “Bu varlıklarda tecellî eden Sen’sin. Sen onlara benzemezsin. Sen’i bu varlıklara benzetmekten tenzih ederim.” dedin.

Bu kesret âleminde her ne varsa hepsinin Hakk’ın sıfatları olduğunu, sıfatlarından zatın tecellîlerini görerek bütün sıfatların hâl ve kâl lisanlarıyla zata hamdettiklerini müşahede ettin ve “Elhamdülillah” dedin.

Hakk’ın siretiyle, vücudu olan suretinden zuhur edip tekliğinin idrakı ile “Allahu ekber” dedin. O’ndan başka bir varlığın olmadığını, zatının bütün sıfatlarından ekber (büyüklüğü ile her şeyi ihata eden) olduğunun idrakı ile tevhid yapmış oldun.

Tevhid ederek elbette ebedî cennette kalıcılardan olunur. “Sübhanallah” tenzih, “Elhamdulillah” teşbih, “Allahu Ekber” tevhid olmuş oluyor.

Cehennem hakkında ise Resulullah (s.a.v) efendimiz “Cehennem boş bir arazidir. Buranın yakıtı insanlar ve taşlardır.” buyurmuştur. Buradan Allah ve Resulüne iman etmeyen, kalbi taş gibi kaskatı olmuş insanların cehennemlik olduğu anlaşılmaktadır.

Sakın toprağın altında ya da gökyüzünde bir cennet ve cehennem aramayın. Cennet ve cehennem sendedir. Dünyada iken itikat, amel, muamele ve ahlâk güzellikleri ile yaşantına yön vermen senin letafet âlemine güzel ahlak, güzel edep, güzel iffet gibi donanımla geçmeni sağlayacağı için ebedi âhiret âleminde cennette olunacaktır. Emir ve yasaklardan uzak kalmak, kendisine verilen akıl, fikir ve idrak nimetlerini nefsin süflî istekleri doğrultusunda kullanmak da elbette kişinin dünyada da âhirette de cehennemi olacaktır.

Bunca peygamber ve evliya Allah’ın ahadiyet sırrının Âdem’de ve âlemdeki zuhurunun tahsili, davet ve tebliğ görevi için gönderilmiştir. Kendimize daima soralım. Dünyada ve ahirette cehennemliklerden miyiz yoksa cennetliklerden miyiz? Her kişi nefsini bilicidir. Vücut ülkemizde Cenab-ı Hakk’ın sekiz sıfat-ı subutiyesi vardır. Bu sıfat-ı subutiyeden biri “ilim” sıfatıdır. Biz bu ilim sıfatına sahip değilsek, diğer sıfatların idrakında olamayacağımız için cehennemlik, ilim sıfatına sahip isek dünyada da ahirette de cennette olduğumuz anlaşılmış olur. Çünkü cehennem Allah’ı bilmemek ve O’ndan uzak olarak cehâlet içerisinde yaşamaktır. Cennet ise, Allah’ı bilmektir. Zerreden kürreye kadar zatını ilan ederek, zatının sıfatından esma alarak fiilleriyle zahirde görünen ve her bir varlığın istidat ve kabiliyeti nisbetinde her an onunla olduğunu idrak etmek olmalıdır.

Bir insan bilinçli olarak Cenab-ı Hak’la beraber yaşıyorsa dünyada da âhirette de cennette, bilinçsiz olarak, akıldan yoksun mahlûk gibi yaşıyorsa dünyada da âhirette de cehennemde olduğunu unutmamalıdır.

DERVİŞE HİTAP


Dervişin biri bir gün “Ya Rabbi! Gece gündüz sana ibadet ve taat ediyorum ama bir türlü vuslatım gerçekleşmiyor. Vuslat isterim ya Rabbi!” diyerek niyazda bulunmuş. Cenab-ı Hak da ona “Ey kulum! Senin gücün ve kuvvetin mi var ki bana ibadet ettiğini söylüyorsun. İlim benim, güç ve kuvvet benim. Hem ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim’ diyorsun hem de ibadet ve taat yaptığından bahsediyorsun.” demiş. Derviş “Ya Rabbim! Neden benden gece gündüz zikir ve ibadet istiyorsun? Senin bunlara ihtiyacın da yoktur.” dediğinde Cenab-ı Hak ona şöyle cevap vermiş: “Kulum! Ben senin kulluk aynanda bilinmekliğimi ve görünmekliğimi istediğim için, senin aynanı zikir ve fikirle cilalandırıp paklıyor ve kulluk aynamda net olarak kendimi seyretmek için bunu yapıyorum.” Derviş, kendisinin varlığının olmadığını sonunda anlayarak secdeye kapanmış ve şöyle demiş: “Ya Rabbi! Bu kulun, meğerse senin bir sıfatınmış. Kendini bu sıfat aynanda görmeği istediğin için beni yaratmışsın. Ben ise bu güne kadar sanki kendimin bir varlığı varmış gibi senin varlık sıfatını sahiplendim. Meğerse bütün yaşantım şirk içerisinde geçmiş. Sen affetmeyi seversin. Benim günahlarımı da affet.” diye niyazda bulunmuş. Cenab-ı Hak da “Benim tecellîmi kabullenmen benim affımdır.” buyurmuş.

Tahrim suresinin 8. âyetinde “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tevbe edin…” (66-8) buyrulmaktadır. Âyette sözü edilen ‘içtenlikle tevbe’ nasuh tevbesidir. Bu tevbeyi yapanların kötülüklerinin örtüleceği, peygamberi ve onunla birlikte iman edenlerin utandırılmayacağı günde cennete konulacağı, günahlarının affedileceği müjdesi vardır. Nasuh tevbesi geri dönmemecesine yapılan tevbedir. Böyle bir tevbe idraki ve kabullenişi affın diplomasıdır. İşte bu derviş de dünya ve âhireti daima bu idrak ve şühudla zevkederek mutluluk ve huzur içinde yaşamış. Allah bizleri de böyle yaşayanlardan eylesin. Âmin.



Yüklə 0,67 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin