Benim gözümden) doğANŞEHİR ve 93(1877) muhacirleri



Yüklə 2,37 Mb.
səhifə43/55
tarix30.07.2018
ölçüsü2,37 Mb.
#63474
1   ...   39   40   41   42   43   44   45   46   ...   55

Sultan, kocası dedemiz Ömer ölünce, genç yaşta iki çocukla dul kalmıştır. Bir süre sonra Cezayirli Sofu dayıya kuma olarak varmış, ortada kalan çocuklardan bibim Naciye’ye kendi bibisi Fatma( Ahmet ve Mustafa Durak’ın anneleri), ba-bam Yusuf Taştan’a da amcası Esat Doğan sahip çıkmıştır. Sofu dayının ölümü üzerine evine dönmüş, tekrardan çocukları ile birlikte yaşamaya başlamıştır. Ne- den böyle davranmış bilememekteyim. Aslında çocuklarına ve özellikle biz to- runlarına karşı çok sevecen davranmış ve ilgi göstermiştir. Birlikte yaşadığı ilk torunu ben olmam münasebeti ile, bana karşı daha bir özel ilgi ve sevgi duymuş- tur. Dolayısi ile ben de ona karşı saygı ve sevgide kusur etmemişimdir. Kendisi hayatta iken büyük şanssızlıklar yaşamış, çeşitli nedenlerle iki defa ayağı kırıl- mıştı. Her iki olaya da şahit olmuş, onun o anlarda duymuş olduğu acıyı ben de yüreğimde hissetmiştirim. Bu nedenle topallayarak gezerdi. Ayakları çok üşür, daima sızlanır, bu acıyı gidermek için de devamlı gripin içerdi. Kendisi daima bizlerle kalır, bazen de kızı Naciye’nin yanına giderdi. Yine böyle bir zamanda ölüm haberini almış çok çok üzülmüştüm. Allah gani, gani rahmet eylesin.

… % …


- Ü N V E R A İ L E S İ-

Bu aile, Süleyman (Aslan ailesi)- Mukat(Özcan ailesi) ve Musa (Ünver ailesi) nin nüvesini teşkil eden kardeşlerden; Musa’nın, Hüveyda ile olan bera- berliğinden türemiştir. Musa ile Hüveyda’dan Molla İrfan dünyaya gelmiştir.

-MOLLA İRFAN(1874-1915)- Canpolat ailesinden Muharrem-Esme kızı Ton-tul (H.Memet Çavuş’un kız kardeşi)ile olan evliliğinden;

1)FADİME (1906-…)-1930 yılında Köşker Mustafa evlendi. Bu evlilikten; Kad- riye-Zöhre ve Zemzem dünyaya geldi.

KADRİYE- İlk evliliğini Hanifi Tutak ile yaptı. Bu evlilikten: 1-Kezban + Ah- met Yalvaç= Emre-Hale-Şule./ 2-Adnan(Öğret.Em.)+ Kezban= Enver- Erhan-Nurhan./3- Ethem(Öğret.) + Yasemin= Esra-Sedanur-Furkan. Kadriye ikinci evliliğini kaynı Yusuf Tutak ile yaptı. Bu evlilikten de; 1-Yasemin + Cengiz Kapıcı=Şimal Beyza-Alim Burak. /2- Alparslan(Pol.) + Hatice = Çocuk yok. / 3-Ekrem + Yurdagül = Dilek- Buket- Demet- Memet Can. /4- Seçkin + Yeşim = Ersin-Erkut.

Kadriye; terbiyesi, ağır başlılığı, insanlara değer vermesi ve yakınlığı ile kendi-sini sevdirmeyi bilmiştir. Mutsuz ve çilekeş bir yapıda görüntü vermiştir.

ZÖHRE- Evsal Laçin (Em.Pol.) ile olan evliliğinden; Bilge-Ayfer-Aysun-Hülya- Murat ve Selda oldu.(Geniş bilgi “Laçin” ailesindedir.)-

Zöhre, tanıdığım kadarı ile son derece terbiyeli ve asil bir insandır.

ZEMZEM- Vahap Korkmaz ile olan beraberliğinden; Dilaver- Kezban- Dilek ve Fatih dünyaya geldi.(Geniş bilgi “Korkmaz ailesindedir.)-Akrabam Vahap kork- maz ile evli olması nedeniyle yakınen ve ayrıca tarla komşumuz olması nedeni ile çocukluğundan itibaren iyi tanımaktayım. Onu daha ziyade evlerine yakın bir yerlerde bir-iki küçük hayvanlarını otlatırkenki sevimli hali ile hatırlarım.

2)AİŞE (1906-1916)Fadime ile ikizdir. Çocuk yaşta vefat etmiştir.

3)HATİCE(1908-….)-İlk evliliğini Mehmet Durak ile yaptı. Bu evlilikten : 1-Hikmet(Em.Sb.)+ Ayten = İsmet- Saffet ve Sevgi.(Durak ailesinde)- 2-Saadet + Ömer Canpolat = Rıfkı- Rıfat- Mustafa- Uğur- Asuman-Yasemin.(Geniş bilgi “Canpolat ailesindedir.)

Hatice ikinci evliliğini, askerden tebdil hava ile gelip bir süre sonra ölen koca- sından sonra Vezir Laçin ile yaptı. Bu evlilikten de; Evsal-Aysel-Nursel-Günser ve Mansur oldu. (Bilgi “Laçin”ailesinde.)

ALİ ÜNVER(1909-1973)- Kendisini tanıma fırsatım oldu. Aynı mahallede otur- duğumuz için genellikle karşılaşabiliyorduk. Gür sesli birisi idi. Bu nedenledir ki tellal olarak görevlendiriliyor, o da bakkal Osman Bilgili’nin düz damının üzerinden duyuruyu gür sesi ile yapıyordu. “ Duyduk duymadık demeyin haa!.. yarın filanca yerde ark çalışması yapılacak, her aileden bir kişi, bu çalışmaya katılacaktırrr. Duyan duymayana haber etsin haaa!..” Kendisi hiç kimsenin evine destursuz girmez, “ev sahaplarııı” diyerek uyarırdı.

İlk evliliğini Emine ile yapar. Doğumda ikiz çocukları dünyaya gelir. Ne yazıkki doğumu müteakip hem anne Emine, hem de ikizler vefat ederler. İkinci evlili- ğini Recep ve Mine’den olma Ayşe(annemin teyzesi) ile yapar. Bu evlilikten;

BURHANEDDİN ÜNVER- Akrabalık ilişkimiz olduğu, gençliğinde bizim tar-la-tapan işlerimize baktığından dolayı kendisini yakinen tanımaktayım. Zama- nında iyi güreşirdi. Güreşin her türlüsünden büyük zevk alırdı. Televizyonda güreş müsabakalarını hiç kaçırmaz, heyecandan yerinde duramazdı. Bizim işlere baktığı zamanlar, kendisine yardımcı olurdum. Çift sürmede, harman zamanla- rında ve değişik tüm işlerde en yardımcısı ben olmuşturum. Son zamanlarda kıs- mi bir felç geçirince, hayattan adeta koptu, eve ve yatağa bağımlı oldu.

Mülayim Hüseyin Genç ve Fatma’dan olma Ayşe ile evliliğinden; 1-Mesleha-Orhan Kabakaş ile olan beraberliğinden; Kübra- Büşra ve Eyüphan dünyaya gelmiştir. 2-Yusuf Ünver(Hv.Tol.Tekn.) + Hülya = Ahmet Yasin- Ayşe Pınar. 3-Filiz + Faruk Erdem = Merve ve Aslı. 4-Musa Ünver( ) + Nerman = Semi. 5-Aynur +Erkan Ünver = Muhammet Ali- Ayşe Bersu

Ş A D İ Y E –Tanıdığım kadarı ile çok alçak gönüllü, çok cana yakın bir abla- mızdır. Akrabalık nedeniyle biz çocuklara ilgi ve sevgi gösterirdi. Urfalı Ali Kullar ile olan evliliğinden, Necla oldu. Son zamanlarda vefat ettiğini duyunca çok ama çok üzüldüm.

Ali Ünver üçüncü evliliğini Kadılı köyünden Teslime ile yapmış, bu beraber- likten de; İSMAİL ÜNVER- Bizim dönem arkadaşlarımızdandır. İyi niyetli, samimiyetli ve zararsız bir insandır. Uzun bir dönem Almanyada kaldı. Sağlı-ğına önem vermedi. Şimdilerde hastalıklarla mücadele etmektedir. Ayşe ile yap-mış olduğu evlilik sonucu; 1-Nesrin + Bülent Kaya = Tolga ve Güray. 2-Erkan + Aynur = Muhammet Ali ve Ayşe Bersu. 3-Ersin +

H A N İ F İ Ü N V E R – Çok küçük yaşta, daha dünyayı henüz tanımadan, bir göz hastalığına bağlı olarak, tedavi amaciyle kullanılan, o zamanların çaresizliği içerisinde baş vurduğu “Kocakarı ilacı” nın olumsuz etkisi nedeni ile, bir daha görmemek üzere her iki gözünden oldu. O dönemler, biz çocukların hemen hemen hepsi, göz hastalığına maruz kalmıştırız. O dönemlerde insanlar, doktorla ve tıbbi ilaçlarla henüz tanışmadıkları için, göz hastalığına çareyi, ne idüğü be-lirsiz ilaçlarda ya da hocaların yazdıkları muskalarda buluyorlardı. Yaygın olan bu göz hastalığı, sonradan tıbben uygulanan pembe renkli bir ilaçla söndü- rülmeye çalışıldı. Ve muvaffak da olundu. Bir zaman sonra bu hastalık or- tadan kalkmış oldu.

Hatırlıyorum, çocukluğumda benim de gözüme bu pembe ilaçtan birkaç sefer damlatılmıştı. Ama ne yazık ki, Hanifi bu ilaçla tanışamadan, her iki gözünü kaybedip, karanlığa gömüldü. İnsanlarda; sakatlık, organ kaybı çok üzücüdür. Kaybedilen bir parmağın bile acısı ve eksikliği çokca hissedilir. Göz kaybı, hemi de ikisi birden, çok çok daha insana acı verir ve hiçbir zaman da unutulamaz. Bunun eksikliğini ve yarattığı tıravmayı, ancak onu çekenler bilir. Bizler, iki dakika karanlıkta kalsak, panikleriz, rahatsız oluruz. O insanlar ne yaparlar aca-ba ? Üstelik de asla bir daha göremeyeceklerini bile bile!....

Zamanla anne ve babasını da kaybeden Hanifi, karanlık dünyasında yapayalnız kalıverdi. Ama, hayattan kopmadı. Güçlü iradesi sayesinde hayata tutunmaya çalıştı. Ağabeyleri Burhan ve İsmail’in de yardımları ile kendisini avutmaya ve hayata sıkı sıkıya sarılmaya çalıştı. Gün geldi güzel ve yanık sesi ile türküler söyledi. Gün geldi saz’a heves sardı. En kısa sürede çalmasını öğrenerek, dü-ğünlerde, toplantılarda boy gösterdi. Sesinin güzelliğini, sazının tınıları ile bü-tünleştirerek, herkesi kendine hayran bıraktı. O, aranan bir saz şairidir artık. Ama’lardan oluşan müzik organizasyonlarına iştirak ederek, diğer yörelere de ulaştırdı o güzelim yanık sesini. İnsanlardan aldığı olumlu tepkiler, onu moral açıdan güçlendirdi. Bu moralle, kendini daha da bir verdi bu işe. Gece gündüz durmadan, birbirinden güzel ve anlamlı şiirler düzdü. Artık çağlayan bir ırmak gibi, daha ziyade kendi iç dünyasını yansıtan şiirlerini çoğaltıyor, bazen de gün-cel sorunlara neşter vuruyordu. Artık onun önünde hiç kimse duramazdı. Söy-ledikçe coşuyor, coştukça çalıyor ve söylüyordu. Önceleri yöresel türküleri söylerken, şimdi, kendi şiirlerini besteliyor ve sazı eşliğinde seslendiriyordu. Ancak büyük bir sıkıntısı vardı. Çok küçük yaşta her iki gözünü kaybetmiş, okul yüzü görmemiş, okuma ve yazmayı öğrenememişti. Bütün bu şiirleri ve türküleri uzun süre aklında nasıl tutabilirdi?... Sonradan bir teyp yardımı ile kasetlere okumaya başladı. Uzun süre bu şekilde yoluna devam etti. Bu arada Yusuf ve Senem’den olma Emine ile evlenmiş Gamze adında bir de kızı dünyaya gelmişti.

Ailevi sorumluluklar da üzerine yüklenince, bocalamaya başlamıştı. Ailenin ge-çimini sağlamak gerekli idi. Bu ise para ile, çalışmakla olurdu. Saz çalıp türkü söylemek karın doyurur mu hiç?... Ne ise ki, özürlülere sağlanan iş imkanı ile biraz ferahlamıştı. Çay-kur’da görev alıp çalışmaya, aldığı ücretle de kimseye muhtaç olmadan yaşamaya başladı. Daha sonra bu kurumdan emekli olarak, kendi çok sevdiği memleketi Doğanşehir’e yerleşti. Bir ara kısmi bir felç geçirdi. Güçlü iradesi ile bunu atlatmasını bildi. Şu sıralar, her beş vakit camiye gidip dini vecibelerini yerine getirmekte, bazen de güzel ve etkili sesi ile gamet getirerek, cami imamına yardımcı olmaktadır. Gözleri görmemesine rağmen, bastonu ile yoklayarak istediği yere gidebilmekte, güçlü hisleri ile, çok uzun bir zaman da geçmiş bile olsa, insanları seslerinden tanıyabilmektedir. Kasetlere kaydetmiş olduğu şiir ve türküler, zamanla ya kaybolmakta, ya da kasetlerin yıpranması ile zayi olmaktadır. Bu gün, kendisi gibi iki gözü ama olan Aşık Veysel’in; aramızdan ayrılıp öte dünyaya gitmiş olmasına rağmen, sazı ile çalıp söylediği bir kaç şiir ve türkü nedeniyle, haklı olarak insanların kalbinde taht kurduğu düşünüldüğünde, onun gibi iki gözü de ama olan, ondan çok daha fazla şiir düzüp türkü besteleyen, ondan çok daha güzel saz çalıp, ondan çok daha güzel söyleyip, ondan çok daha güzel ve etkili bir sese sahip olduğuna inan-dığım Hanefi’nin, söylediği şiir ve türkülerin, zamanla unutulup gitmesine, hem-şerisi ve uzaktan da olsa yakını olan benim gönlüm razı olmamıştır. Onun söyleyip benim not aldığım şiirlerini, bir kitapta toplamayı, unutulmamak adına hedeflemiş bulunmaktayım. Bazen kendini ve asla şikayetçi olmadığı kaderini, bazen, toplumda yaşanan olumsuzlukları hicvederken, insanları sorgulayan ve gerektiğinde onları uyaran, bazen, genellikle de hayalinde yaşattığı sevgiliye övgüler düzen ve bazen de sevgilinin vefasızlığından yakınan şiirlerinden bir kaçını, sizinle paylaşmayı uygun görmekteyim.

O BOŞ DÖNMEZ (Azrail)

Ecel bir gelirse eğer O’nun bir adı da, ölüm

O boş dönmez, o boş dönmez! Ne mazlum kor, ne de zalim

Gelmeye görsün, bir meğer, Ne derviş der, ne de alim,

O boş dönmez, o boş dönmez! Alır gider, o boş dönmez!

O, Hak’tan emir alınca, Pek yakındır, sanma ırak,

Ne deve kor, ne karınca, Kabristanda en son durak,

Bir gün kapını çalınca, Ne usta kor, ne de çırak,

O boş dönmez, o boş dönmez! O boş dönmez,o boş dönmez!

Gönül, boşa kurma hülya? Ol Resul’ün huzuruna,

Ölecektir bir gün Dünya, Adap ile gelmedi mi?

Demez embiya, evliya, O’nu dahi almadı mı?

Alıp gider, o boş dönmez! O boş dönmez, o boş dönmez!

Belki, bir hekim olursun, İster az, ister çok yaşa,

Çok derde derman olursun Birgün mutlak gelir başa,

Sanma Ondan kurtulursun, İster bey ol, ister paşa,

O boş dönmez, O boş dönmez. Alır gider, O boş dönmez.

Nerde olduğu görülmez, Kimin ham, kimin yetirir,

Olduğu yerde gülünmez, Elli, yüz demez bitirir,

Ne zaman gelir bilinmez, Gelir se, alır götürür,

O boş dönmez, O boş dönmez. O boş dönmez, O boş dönmez

Kat kat yaparsın yapını, Gel güvenme ak akçene,

Sanma ki aldın tapunu, Bakmaz bağına, bahçene,

Çalarsa birgün kapını, Ne doldurdun sen bohçana?

O boş dönmez, O boş dönmez. O boş dönmez, O boş dönmez

Demez bu genç, bu ihtiyar, Her sermayeden etsen de kâr,

Alır gider diyar diyar, Ömründen ettiğin zarar,

İmanı olan bahtiyar, Bir top bezden başka nen var?

O boş dönmez, O boş dönmez. O boş dönmez, O boş dönmez

O ecel’in tuzağına, Yüce Hak’kın huzuruna,

Bir gün sen de tutulursun, Bu yüzle mi, gideceksin?

Varsa iman kurtulursun, Hanifi, sen, n’ edeceksin?

O boş dönmez, O boş dönmez. O boş dönmez, O boş dönmez

- G İ B İ -

Bilmem ki, neyledim, sana sevgilim?

Yaktın benim yüreğimi köz gibi.

Gonca güller gibi, soldurdun beni,

İlkbahar ayında yapma güz gibi?

Her ne kadar gülsen, gönül eğlesen,

Bitmez derdim, dağa taşa söylesem,

Yüz yaşında bile, kabul eylesen,

Sararım sineme, seni kız gibi.

Sevgilim hayalin, gitmez, karşımda,

Gündüz hayalimde, gündüz düşümde,

Nefis yemeklerde, sofra başında,

Dertli gönlüm arar seni, tuz gibi.

Hanifi’yim neden, gülmüyor yüzüm?

Ak alnıma yazılmış, karadır yazım,

Cihan’ı görmeyen, şu iki gözüm,

Görür yar yüzünü, sağlam göz gibi.

- D A N E D A N E -

-1- -3-


Gitmiyor başımdan, sevdanın kışı, Akıl almak için vardım birine,

Solar aşk bağımda, gül dane dane. Der, el elden üstün, git sor pirine,

Senin hikmetinden, sual olunmaz, Gidip sordum, ihtiyarın birine,

Gark olur toprağa, can dane dane. Dedi yıl merdiven, in dane dane.

-2- -4-

Bir garip bülbülüm, gülün sararım, Hanifi’yim, gamlı, yüzüm gülemez,



Dostum ile, düşmanımdan sorarım, Gönül sevdiğini, arar bulamaz,

Dünya benim olsa, bitmez zararım, Beni Azrail’den, kimse alamaz,

Ömrümden gidiyor, gün dane dane. Yoluma dökülse, gül dane dane.

-1- - B O Ş U N A - -3-

Bekledim o yari, gelir diyerek, Sayısız birçok dert, çektim ölmedim,

Bu güne kadar, sandım boşuna. Hep ağladım, gözyaşımı silmedim,

Derdime bir derman, olur diyerek, Annemden doğalı, birgün gülmedim,

Bu güne kadar kandım, boşuna. Bu günlere kadar, yandım boşuna.

-2- -4-

Bir vefasız saldı, beni ellere, Silemedim ah bu, kara yazımı,



Mecnun etti beni, düştüm dillere, Çekemedim gönül, senin nazını,

Suları çekilmiş kuru göllere, Altmış üç den beri, açtım sazımı,

Bu güne kadar daldım, boşuna. Bu güne kadar, çaldım boşuna.

Hanifi, bu sırrı bilmek gerekir!

Ya ağlamak, ya da gülmek gerekir,

Gayri candan bezdim, ölmek gerekir,

Bu günlere kadar, kaldım boşuna…

- S İ G A R A -

-1- -4-

İçer sigarayı, zehirlenirsin, Ciğerlerde açar, türlü yarayı,

Senin derdin, benim de derdim. Kanser olmak için, bekler sırayı,

Sonra pişman olur, kahırlanırsın, Harama verirsin, helal parayı,

Senin derdin, benim de derdim. Senin derdin, benim de derdim.

-2- -5-


Kişi halin bilse, olmaz fukara, Ey akiller, size bir çift sözüm var!

Ekmek parası ile, alır sigara, Deyin hele bunun, neresinde kâr,

Aşağı kurtarmaz, içer Malbora, Ana karnındaki, bebeğe zarar,

Senin derdin, benim de derdim. Senin derdin, benim de derdim.

-3- -6-

Salma derde, Hak’kın, verdiği canı, Hiç kuşkusuz, sonu uçurum,



Savurma havaya, kirli dumanı, Gitgide gidiyor, kötüye durum,

Mekruh bile zayıflatır imanı, Öğretmen, komutan ve doktorum,

Senin derdin, benim de derdim. Senin derdin, benim de derdim.

-7-


Hanifi’yim, sözüm yada atmayın!

Gelecek nesile, zulüm yapmayın!

Aklı selim bakkallar, sizler satmayın!

Halkın derdi, senin de derdin…

- B E N D E N B A Ş K A -

- 1 - -2-

Gösterme yüzünü, ellere karşı, Alnımda silinmez, yağlı karasın,

Yarim benden başka, gören olmasın! Gönlümde bilinmez, derin yarasın

Sinende açılan, gonca gülleri, Dilerim Allah’tan, derdin çaresin,

Asla benden başka, deren olmasın. Yarim benden başka, veren olmasın.

Hanifi derdinden döndü şaşkına,

Aktı gözün yaşı, döndü coşkuna,

Kitabın seversen, Allah aşkına,

Seni benden başka, saran olmasın!...

N E Ç I K A R ?

-1- -5-


Bırakalım sağı, solu gardaşım, Bir hırs, bir kin ki, girmiş araya,

Birleşelim, ayrılıktan ne çıkar? Kimi muhtaç, bir metelik paraya,

Birlikte bulalım, şu gerçek yolu, Ne sağ, ne de sol, derman yaraya,

Birleşelim, dargınlıktan ne çıkar? Birleşelim, ayrılıktan ne çıkar ?

-2- -6-

Yurdumuzda el’in, üssü olur mu? El eleyiz, elimiz bir değil mi?



Gardaşın gardaşa, kastı olur mu? Vatanımız, ilimiz bir değil mi?

Türk’ün türkten başka,dostu olur mu? Dinimiz bir, dilimiz bir değil mi?

Birleşelim, ayrılıktan ne çıkar? Birleşelim,düşmanlıktan ne çıkar?

-3- -7-


Gardaş, gardaş’ın gözünü oyar, İşte dostlar, ben her zaman böyleyim,

Fakirin sırtından, zenginler doyar, Doğruların hangisini söyleyim?

Bunca kan döktük, kimler ki duyar, Ayrılıktan kim ne bulmuş, söyleyin.

Birleşelim, ayrılıktan ne çıkar? Uzlaşalım, ayrılıktan ne çıkar ?

-4- -8-

Leke sürme, gardaşının yüzüne! Hanifi’yim, sözümü hor görmeyin!



Hep birlikte düş, hakikatin izine, Karşınızda gardaşınız, vurmayın!

Aldırmayın, sağın, solun sözüne, Sağa sola, sakın meydan vermeyin!

Birleşelim, ayrılıktan ne çıkar? Uzlaşalım, ayrılıktan ne çıkar?

- B U L M AY I N C A -

- 1 - -2-

Gönül kolay kolay, aşık olur mu? Yarin aşkı bana, yeter dururdu,

Kendine münasip, yar bulmayınca. Ateşi başımda, tüter dururdu,

Şu yüce dağları gezip durur mu? Dalımda şen şakrak öter durur mu?

Yanmış yüreğine, kar bulmayınca. Bülbülü ahu-zar dert bulmayınca.

-3-


Hanifi bin derde, bin daha katar,

Sersem gönül daha, yan gelir yatar,

Müritler ne alır, mürşit ne satar?

Hak’kın pazarında, kâr bulmayınca.

-1- - V E Y S E L’E A Ğ I T - -3-

Bülbül gibi şakır, şakır şakırdı, Yanlış anlamayın, beni dinleyin,

Sustu o dilleri, taş oldu Veysel. Aşıklık olgundur, hiç ham demeyin,

Tabiatı görür, gibi okurdu, Biz şöyleyiz, biz böyleyiz,demeyin,

Bir geldi, bir gitti, düş oldu Veysel. Yirminci asıra, baş oldu Veysel.

-2- -4-


Çok eser bıraktın, kocaya gence, Aşkınla yanıyor, yüreğim özüm,

İsmin anılacak, tarih boyunca, Gideyim yolundan, verirsen izin,

Cihan sohbet ister, senden doyunca, Benim sen gibi, görmüyor gözüm

Uçtu aramızdan, kuş oldu Veysel. Bu Hanifi sana, eş oldu Veysel.

S I L A- I R A H İ M

-1- -2-


Sıralayıp bir bir, sayamadım ki, Mutluluğu hayal edip düşleyem,

Bir bilseniz kimler, geldi aklıma. Acıları motif motif işleyem,

Anama, babama, doyamadım ki, Bacıdan mı, gardaştan mı başlayam Öncelikle onlar, geldi aklıma. Abimler, ablamlar geldi aklıma.

-3- -4-


Bir zaman kapımı, çalanlar vardı, Bir o dertten, bir bu derde taşındım,

Derdime yürekten, yananlar vardı, Bir de sevda yollarında aşındım,

Emmi, dayım, teyzem, halamlar vardı, Bir de yar ne halde? diye düşündüm,

Yedi soy sülalem, geldi aklıma. Hiç sormayın, o da geldi aklıma.

-5- -6-

Cümle can bu hana, misafir geldi, Hanifi’yim hangi derde yanayım,



Kimisi ağladı, kimisi güldü, Gül bahçem yok ki, dala konayım,

Kimi göç etti, kimisi öldü, Ölenleri rahmetinle anayım,

Eski komşularım, geldi aklıma. Cümle ehli iman geldi aklıma.

K İ M İ K İ M İ

Bin düşün bir söyle, söz türlü türlü,

Kimi zarar verir, kimi kâr verir.

Gökyüzünde bölük bölük bulutlar,

Kimi yağmur verir, kimi kar verir.

Al getir onları, koy bir yan yana,

Farklı yüreklerden yanarlar sana,

Birisi öz ana, biri kaynana,

Biri emek verir, biri yar verir.

Başına iş gelse, düşsen bir derde,

O dost bildiklerin, hani, bak nerde ?

Söyle de gör sırrını, merde namerde,

Mert olan ser verir, namert sır verir.

Hanefi’yim yorgunum, bedenim yaşlı,

Geldi geçti ömrüm, baharlı kışlı,

Gelse bir meclise bir ağır başlı,

Kimi kıyam durur, kimi yer verir.

Aşık Hanifi’inin daha yüzlerce şiiri ve kendi bestesi türküleri bulunmaktadır. Buraya aldığım şiirler, kendisinden derlemiş olduğum şiirlerden sadece bir kaçını temsil etmektedir. Nasip olursa derlediğim bu şiirleri kısa zamanda bir kitapta toplayacağım. Derleme fırsatı bulamadığım daha nice şiirlerinin oldu- ğundan da emin bulunmaktayım. Ne yazık ki ilgisizlik nedeniyle, ya unutul- makta, ya da zayi olmaktadır. Kendisi iki gözünden ama ve okur yazarlığı da olmadığından, bu işlerle uğraşacak konumda değildir. Ben ise, kısıtlı imkânlarla ona destek olmaya çalışmaktayım. Bütün olumsuzluklarına ve karanlık dünya- sına rağmen, iç dünyasının ışığı ile bizlerin dünyasını aydınlatan şiirleriyle, bir yandan kendi sıkıntı ve sorunlarını açığa vururken, bir yandan da bizlere yön vermeye çalışan, sazı ve o güzelim yanık sesi ile bizleri adeta mest eden Hanifi kardeşimize, bu özelliklerinden ötürü hayranlığımı ve takdirlerimi sunuyor, o karanlık dünyasından bizleri daha nice yıllar, sağlık ve afiyet içerisinde aydın- latmasını diliyorum…

Bu arada, çocukluk yıllarımıza dair, kendisi ile ilgili bir anımı sizlerle pay- laşmak isterim. Biz çocuklar, o yıllarda, günümüzün çoğunu, Sürgü yolu çıkı- şındaki, elektrik santral savağının havuzu ve kanalında çimerek geçirirdik. Bir gün oraya doğru giderken, beton kanalın içinde bir çocuğun çırpındığını fark ettim. Su çok ve kuvvetli bir akıntılı olduğu için, yüzme de bilmeyen ve hangi akla hizmet edip oraya girme cesaretini gösteren bu çocuğun, sulara gömül- düğünü, bütün gücünü toplayarak ayağa kalkmaya çalıştığını ve sonra tekrardan sulara gömüldüğünü fark edince, hemen koşuverdim. Yanına ulaştığımda bu kişinin, Hanifi olduğunu fark ettim. Hemen suya atlayıp, tam boğulmak üzere olan kendisini dışarı çıkardım. Her ikimiz de derin bir nefes aldık. Bazen o hadiseyi kendisine hatırlattığım zaman “ Heç sorma yahu hala oğlu, hangi akla hizmet etmiş de oraya girmişim. Allah senden razı olsun. Sen olmasaydın, tah- talı köyü boylamıştım.” der….

…………………….

Başka bir ilginç olay da Ali Ünver ile ilgili. İlginç olduğu için anlatmaya değer buluyorum. Ali ünver harmanlıkta, düven ile harman sürmektedir. Bilindiği üze- re eskiden harman sürüp kaldırmak şimdiki gibi kolay değildi. Harmanın sürü- lüp mahsülün kaldırılması bir ay kadar sürer, insanlar ve düveni döndüren hay- vanlar yorgunluktan bitap düşerdi. Ali Ünver, akşam olunca hayvanları çözmüş kendisi de harmandaki düvenin üzerine dinlenmek için uzanmıştır. Yorgunluk- tan derin bir uykuya daldığını gören civardaki arkadaşlarından bir kaçı ona bir oyun oynamak isterler. Düveni uçlarından tutarak üzerinde Ali ile birlikte epey- ce uzağa taşırlar. Ali o kadar yorgun düşmüştür ki bu kadar hay hengamede asla uyanmamıştır. Arkadaşları onu düvenle birlikte harmandan uzakça bir yere bıra- kıp evlerine dönmüşlerdir. Sabah güneşle birlikte uyanan Ali, biraz gerneştikten ve gözlerini açtıktan sonra garip bir durumun olduğunu fark eder. Kendisi, üzerine uzanmış olduğu düvenin üzerindedir ama ne harman ve ne de hayvanlar ortalıkta yokturdur. “Allah, Allah “ diyerek etrafına bakınır. Gözlerini iyice ovuşturarak dikkatlice etrafına bakınır. Ortalıkta kendisi ve düven’ den başka hiçbir şey yoktur ve bulunduğu yer de çok farklı bir yerdir. Biraz zihnini kurca- layınca durumu çözümler. “ Ulan köpoğlular, yapacağınızı yaptınız. Ben de bunun acısını sizlerden çıkarmam mı ? der.

…. & …

- Y A M A N A İ L E S İ-



Bu aile, Kumbat Arif ve Müteveffiye’den olma ve “Arif oğulları” diye anılan 4 kardeşten biri olan Ali ve Safiye’den türemedir. (Diğer kardeşler: Ahmet-Medet ve Molla İdris’tir.)

Bu ailenin ilk fertleri, daha önceleri, Tozeler(Çayağzı) köyünde ikamet etmekte iken, sonraları, Artvin’in Şavşat ilçesi “Mokta (Savaş)” köyünde bir mahalle oluşturmuşlar ve buraya en büyüklerinin adına izafeten “Kombatlar” adını ver-mişlerdir. Ali ve Safiye’den olma, Ahmet-Şaban ve Yusuf, köylerinden ayrılma-dılar. Sait- Hüseyin- Hasan- İbrahim- Kaya ve Peruze muhacir olarak 1293 Har-bi sonunda köylerini terk ettiler. Sait- Hüseyin- Hasan ve İbrahim’in köyden ayrıldıktan sonra nereye gittikler meçhul. Kaya ile Peruze, Viranşehir’e gelen-lerdir.


Yüklə 2,37 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   39   40   41   42   43   44   45   46   ...   55




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin