GeçMİŞte ve güNÜMÜzde tekfir meselesi



Yüklə 0,74 Mb.
səhifə10/32
tarix15.01.2019
ölçüsü0,74 Mb.
#97276
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   32

Münafıklar Ve Sıfatları

Belki gençlerin karıştırdığı konulardan biri de münafıkların nitelikleridir.

Münafığın İslam'da özel bir konumu vardır. O, görünüşe göre müslüman, fakat hakikatta kafirdir. Ama İslam dini müslümanlara hükmü, görünüşe gö­re uygulamalarını emretti. Bu sayede onlar zahiren veya şeklen İslam dairesinin içinde kaldılar. Ama ha­kikatte onlar Ahirette kafirlerle beraber olacaklar. Hatta onlar cehennemin en aşağı tabakasında olacak­lar.

Şeyhülislam İbn Teymiyye bu konuda şöyle diyor: "...Hakikaten küfür iki türlüdür: Küfr-i zahir, küfr-i nifak. Ahiret ahkamı sözkonusu olunca, münafığın hükmü, kafirin hükmü gibidir. Ama dünya ahkamına gelince, münafığa müslümanlara uygulanan hüküm­ler uygulanır." 54

Bu konu çokça tekrarlandı. Ben onu kısaltarak ar-zediyorum.

Misal göstererek (bu münafıktır, öldürülmesi ge­rekir) şeklinde diyemeyiz. Buna hakkımız yoktur. Bir­çok olayda Hz. Peygamber (sav) münafıklara -gerçek yüzlerini bilmekle birlikte-yüzlerinemünafıkdenme-sini yasakladı. Onlara zahire göre muamele yaptı. Kendisine yasaklananıncaya kadarcenaze namazları­nı kıldı. Bundan dolayı gençler şaşkınlığa düştüler. Bu iş kendilerine karışık geldi. Münafıklar hakkında va-rid olan sıfatlan müslümanlar hakkında da kullandı­lar. Böylece iş karmakarışık hale geldi. Cenab-ı Hak, münafıklar hakkında şöyle buyuruyor: "Onların sada­kalarının kabul edilmesini engelleyen onların Allah ve Rasülünü inkar etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek sadaka vermelerinden başka bir şey değil­dir."55

Münafıklar hakkındaki bu ayeti müslümanlar hakkında kullanmak caiz olmaz. Her ne kadar müna­fık -şeklen- mü slu inanlardan olsa da... Biz bu yönde yürüdüğümüz takdirde tüm çirkin sıfatlan müslü-maniara atarız. Bundan Allah'a sığınırız.

Prof. Seyyid Kutup ile Mevdudi (Allah her ikisine de rahmet etsin) nin bazı sözleriyle bağlantı kurma.

îmam-ı Malik'e ait güzel bir söz var. İmam diyoki: "Her insanın sözü kabul veya reddedilir. Ancak şu kabrin sahibi (Hz. Peygamber'i işaret ediyor) hariç." Kadri ne kadar yüce, ilmi ne kadar geniş takvada ne kadar ileri olursa olsun her insan hatadan masum değildir. Ancak Rabbinden haber getiren risalet sahibi Peygamber müstesna... Onun dışındaki her kişinin hata etmesi de, isabet etmesi de caizdir.

Her ictihad ve görüşün kıymeti, ancak meselenin delili ile kıymet kazanır. Nice büyükalimler, vardır ki, küçük meselelerde hata etmişlerdir. Nice tanınmamış ve meçhul kalmış alimler de vardır ki, noksanını gi­dermiş ve doğru yolu bulmuştur.

Seyyid Kutub, Mevdudi ve benzerleri bu kaidenin dışında kalmazlar. Hiç bir kimse, bu iki kişinin ilim­den en büyük ve en yüce nasibi almış oldukları husu­sunda tartışma gücüne sahip olmasa da, islam dünya­sı bu iki kişiden daha âlim olan zatlardan hiç bir za­man mahrum kalmamıştır. Fakat o ikisini ayrıcalıklı yapan husus, her şeyi hatta kendi milletlerinden bü-yükadamlann kanlarını ve canlannı dahi ticaret aracı yapan zalim yöneticilere karşı verdikleri soylu müca­deledir.

Şehid Seyyid Kutup "Ebu Cehil'ln karşısına diki­lip, onunla mücadele ediyordu. Sonunda Moskova'yı 56 razı etmek maksadıyla onu zulmen ve kahpece öl­dürdü.

Hz. Peygamber (SAV) bu konuda şöyle buyuru­yor: "Şehidlerin en faziletlilerinden birisi Abdul-Mut-talib'in oğlu Hz. Hamzadir. Diğeri ise zalim yönetici karşısına dikilerek hak sözler söyleyen ve onu kötü­lüklerden meneden, bunun üzerinede yönetici tara­fından şehid edilen kimsedir",

Seyyid Kutup eğilseydi ve ikiyüzlülük yapsaydı, elbette akranlarının istediği dünyalıkların daha fazla­sına sahip o.îurdu. Mevdudi, bir çok defa, hak uğrun­daki cihadından ve tavizsizliğinden dolayı idama mahkum oldu. Her defasında müslümanlann uyanık­lığı olmasaydı onun sonu da Seyyid Kutubun sonu gi­bi olurdu. Şehidlerle, sıddıklarla ve Peygamberlerle birlikte ne güzel sonuç. Onlar ne güzel arkadaş...

Bu iki yiğidin cihadı, İslama ve islam ümmetine yaptığı hizmetleri inkar edilemiyecek kadar büyük­tür, hatta bir çoklarının boyunlarının koparılmasın­dan daha önemlidir. Fakat bu onların söylediklerinin tümünün doğru ve hatadan arınmış olduğu şeklinde anlamayı gerektirir mi?

İmam'ı Ali (r.a)nin şöyle dediği nakledilmiştin" İnsanları, hakkın ölçüsüyle tanıyın. Hakkı insanların ölçüsü ile tanımayın." Yani diyor ki insanları hakkın ölçüsüne göre değerlendiriniz, hakkı insanların ölçü­sü ile değil. Onlan hakka olan yakınlık ve uzaklıkları­na göre yerleştiriniz. İşi tersine çevirmeyiniz. Aksi halde hakkı insanların ölçüsüne göre tanırsınız. Bunun sonucu olarak ta adam size öyle tanıtır, sizde, adam mücahit veya alim ya da sadık,takva sahibi ol­duğu için hakkı onunla beraber düşünürsünüz.

Seyyid Kutup ve Mevdudi'ye yöneltilen ilmi bir eleştiri onlann ne değerlerini düşürür ve ne de cihad-lannı azaltır. Bununla ilgili olarak Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Bir kişi ietihad eder, iç­tihadında da isabet ederse ona iki sevap vardır. Şayet İçti­hadında hata ederse bir sevap vardır." Çünkü kişi bütün gücünü sarfetmiş ve hakikat için çalışmıştır. Ama ba­şaramamıştır, bundan dolayı da mazurdur.

Ne var ki bir müetehidin hatasını öğrenen müslü-mana bu filanın içtihadıdır, o benden ve falan falan alimlerden daha üstündür, şeklindeki bir delil sebe­biyle uyması, onu izlemesi gerekmez. Bir alimin üs­tünlüğü, dürüstlüğü ve takvası delillerini güçlendir­mez, ietihadmdaki hatasını doğru gösteremez.

Ben bunları, adı geçen iki mücahidin genel olarak müslümanlann, özel olarak ta gençlerin gönüllerinde taht kurduklarını bildiğim için yazıyorum. Eskiden şöyle denirdi: "Kapkaranlık gecede dolunay kaybo­lur" Yine şöyle söylenir: "Cimri cimrilik etse" canı ile cömertlik ederHalbuki can ile cömertlik yapmak cö­mertliğin son noktasıdır."

Kutupların gecesine benzeyen ümmetimizin upu­zun gecesinde, rnüsîümanlar, geceyi süsleyen doluna­ya değil, doğan yıldıza üzülüp ahuvah ettiler.

İnsanların hakkı konuşmakta ve yiğitlik göster­mekte cimri davrandıkları, onurlarını ucuz fiata sat­tıkları bir dönemde, İsrail'in yenilgi ve zillet dolu ka­dehler sunduğu korkak yöneticiler tarafından şehid edilmiş Seyyid Kutup ve arkadaşları gibi, Mevdudi gibi kişilerle islam ümmetinin bağlantı kurmasına şaşmamak gerekir. İslam ümmeti, kendi mustaz'aflarmm dışında korkak yöneticiler için ne bir şeref ve ne de bir erkeklik bildi. Hatta arkalarını Amerika'ya veya Rusya'ya dayayan bu hain, düşmanlarına işkence et­tirmekten aciz kaldı. Tutukevlerinde onlara en güzel muamelede bulundu. Bana bazı gençler anlattı: Biz, tutukevinde bazı komünistlerle, İsrail'li casuslarla ve bazı Yahudilerlebirlikte idik. Komünistlerin ve casus­ların hatta Yahudilerin aileleri onları ziyaret ediyor­lardı. Onlara güzel ve insani davranışlarda bulunu­yorlardı. Onlar aileleri tarafından düzenli olarakziya-ret ediliyorlardı. Onlara sandüviç, çay ve şeker veri­yorlardı. Halbuki Müslüman gençler her şeyden mah­rum idiler. Bir defasında Yahudi kadın şarkıcı (Necva Salim)yı kardeşlerini ziyaret ederken görmüştük. Ka­dın onlara birkaç gün sonra serbest bırakılacaklarını haber verdi. Bu aynen gerçekleşti. Bu yahudi kadın şarkıcının Mısır ordusunun yükünü hafifletmek için konser verdiği hala hafızalardadır. Düşünün bu hangi savaş, hangi konser? Aksine kendisinden İsrail ile sa­vaşması, onu, yenmesi istenen bu hangi ordudur ki, "mücahide" şarkıcısı yahudi casusu çikıyor.Salim Ali el-Behensavi şöyle diyor: "1967 yenilgisinden sonra tutuklanan yahudiler ve casuslar, İh van'a yapılan mu­ameleye oranla kendilerini cennetlik sayabilecekleri bir muameleye tabi tutuldular. Hatta posta paketleri, mektuplar ve ziyaretler "İhvan"a yasaklanmıştı. Hü­kümet Yahudileri Ebu a'bel tutukevinde ve sonra da Tarra tutukevinde onlarla birlikte korumaya mecbur kalınca ve önce yahudilere bu imkanları kullanmaya izin verince, İhvan'a cia izin vermeye mecbur kaldı. Hükümet 1970 yılında "Göç Bayramı" münasebetiyle onları salıverince "îhvan"a ziyaretleri yasakladı. Bu yasak 15 Mayıs 1971 tarihine kadar devam etti. 57

Komünistlerin durumu ve tutuklanmaları bilinen bir şeydir. Kuruçef'in ziyaretinden önce tümünün sa­lıverilmesi gerçekleştirildi. O vakitler Kuruçef'in bu­nu şart koştuğu haberi yayılmıştı. Bunun üzerine "Ebu Cehil" hemen gereğini yaptı.

Abdusselam Arif,Seyyid Kutub ve arkadaşlarının durumu hakkında tavvassutta bulununca, kendisine hiç kimsenin idam edilmiyeceği sadece bir miktar tu­tuklu kalacakları, söylenmişti. Abdulselam vefat edince, zanlıları mahkeme huzuruna çıkardılar. Mah­keme başkanı kendilerine Abdusselam Arifin Ölüm haberini verdi. Sonra hapse atıldılar. Lisan-ı halleriyle sanki hakimler şöyle diyorlardı: "Sizin için tavassutta bulunan bu adam öldü. Hemen kendi başınızın çare­sine bakın."

Bu ve bunun dışındaki sebeplerden dolayı genç­ler, bu iki kişiyle ve kitaplarıyla bağlantı kurdular. Bu­nun üerine bazı hükümetler bu iki zatın kitaplarını, hatta özel kütüphanelerden bile, toplatma karan aldı­lar. Buda yeni bir aklama ve güvenirliği pekiştirme ol­du. Özellikle de, yirmi yıldan beri despotizm vebası­nın kasıp kavurduğu Mısırda... Hala günümüze ka­dar Mısır'da bu kitaplar gün ışığına çıkamamıştır.

Bundan ötürü Seyyid Kutup ve Mevdudinin gö­rüşleri bu gençliğin azığı olmuştur. Ama doğruyu söylemek gerekirse gençler, bu iki zatın söylemediği şeyleri onlara söylettirmişler, bazan anlaşılmaz neti­celere ulaşmışlardır. Halbuki bu iki şahsın (Allah her ikisine de rahmet etsin) kitapları elde mevcuttur. On­lara başvurmak kolaydır.

Mevdudi'nin "Dört Terim"i

Mevdudi "İlah" "rab", "ibadet" ve "din" kelimelerinin anlamlanın araştırdı, o, bu kelimelerin anlamları­nın İslam geldiğinden bu yana, çok değiştiğini ve baş­ka şeylerle karıştığını, hatta müslümamn inançlarına ve anlayışına çok şey karıştığını; ibadetinde bilmeden nerdeyse küfre yaklaşmakla beraber, akidesinin ve ibadetinin doğru olduğuna inandığını, ileri sürmekte­dir.

Biz, önce onun sözlerini tam olarak nakletmeye, sonra da tartışmaya çalışacağız. Mevdudi "Kur'an'da Dört Terim" adlı kitabında şöyle diyor:

"...Kur'an'ı Kerimi incelemek ve mana derinliğine inmek isteyen kişinin, bu dört kelimenin dosdoğru manalarını anlaması, kapsamlı ve eksiksiz anlamları­nı öğrenmesi gerekir. İnsan "ilah"ın ne olduğunu, "rab" kelimesinin manasını, "ibadef'in ne anlama gel­diğini ve "din" sözünün neye ad olarak verildiğini bil­mediği takdirdi, şüphesiz Kur'an tümüyle onunnaza-rında manası anlaşılmayan işe yaramaz bir söz yığını­na dönecektir. O kişi tevhidin hakikatini anlayamaz veya şirkin mahiyetini ka vrayamaz, ya da ibadetini ve dinini yalnızca Allah'a tahsis edemez. Yine bu terim­lerin anlamı insanın kafasında kapalı ve anlaşılması müşkil, kişinin de bunların manaları hakkındaki bil­gisi eksik ise şüphesiz Kur'an'm getirdiği hidayet ve irşadla ilgili her şey; o insana karışık gelir ve Kur'ana inanan biri olmakla beraber akidesi ve amelleri çksik kalır. Çünkü "La ilahe İllallah" sözünü dilinden dü-şürmez ve bununla birlikte, Allah'tan başka bir çok ilah edinir. O kişi Allah'tan başka "Rab" olmadığını açıklamaya devam eder sonra da hakikatta Allahtan başka rablara itaat eder. Çünkü o, tüm ihlas vesami-miyetiyle yalnızca Allah'a kulluk ettiğini,sadece ona boyun eğdiğini diliyle söyler; ama bununla birlikte Allah'tan başka bir çok ilâha kulluk etmeye devam eder. Yine O, bütün gücüyle, Allah'ın himayesi ve ko­ruması altında olduğunu açıkça söyler. Eğer biri kal­kıp, onun İslam'dan başjca bir dine mensup olduğunu söylese, ona hücum eder, savaş açar. Fakat bununla birlikte o, çeşitli dinlerin kuyruğuna takılır, kalır. Kuş­kusuz o, Allah'tan başkasına dua etmez, diliyle O'nu "Rab" veya "İlah" diye isimlendirir, fakat bu iki keli­meye vaaz edilen manalar bakımından çeşitli rablara ve birçok ilaha sahib olur. Zavallı asla, Allah'a diğer rabîan ve ilahları ortak koştuğunun farkına varmaz. Onu, Allah'tan başkasına ibadet ettiği ve inancına şirk karıştırdığı konusunda uyardığın vakit, elbette sana karşıçıkarveyüzüne bir tokat şakla tır. Ne varki o, ger­çekten, Allah'tan başkasına kulluk eder, "din ve iba­det" kelimeleriyle kasdedilen mânâ bakımından, şüp­hesiz Allah'ın dininin dışındaki bir dine girmiş olur. Bununla beraber o, bilmiyorki, yaptığı ameller, aslın­da, Allah'tan başkasına ibadettir. Ve yine o bilmiyor­ki, içine düştüğü durum esasen Allah'ır- hakkında bir hüküm... İndirmediği şeyin dinidir. 58

Bu sözler tehlikelidir. Müslümanları tekfir etmeyi ilham edebilir.

Mananın tamamlanması için bu yanlış anlayışın sebebini açıklamak maksadıyla, Mevdudi'yi biraz da­ha izliyelim. O, aynı eserinde devamla şöyle diyor:

"Cahiliyye dönemine ve onu izleyen islami döne­me bakmak bize şunu gösteriyor: Kur'an-ı Kerim Araplar arasında nazil olup, Arapça konuşanlara su­nulunca, onların her birisi "İlah" kelimesinin manasını biliyor, "Rab" sözünün maksadını anlıyordu: Çünkü "İlah" ve "Rab" kelimeleri, eskiden beri onların konuş­malarında kullanıla gelen kelimelerdi. Onlar aynı zamanda, bu iki kelimenin kapsadığı bütün anlamlan da biliyorlardı. Dolayısıyla onların önünde: "Lâ İlahe İllallah" Allah'tan başka ilah yoktur ve onun dışında Rab yoktur, uluhiy etinde ve rububiyetinde onun orta­ğı yoktur." denildiğinde neye davet edildiklerini bü­tünüyle idrak ediyorlar ve hiç bir karışıklık ve kapalı­lık söz konusu olmaksızın bu sözleri söyleyen kimse­nin Allah'tan başkasına ne gibi sıfatların yakıştırılma-ması gerektiğini ve ne gibi sıfatlan yalnız ve yalnız Yüce Allah'a tahsis ettiğim biliyorlardı. Böylece küfre sapanlar apaçık bir delil ve bilgiye rağmen küfre sapı­yor, ve küfrünün neyle ortadan kalkacağını, Allah'tan başkasının uluhiyyet ve rububiyetini ne şekilde inkar edeceğini bilerek küfre giriyorlardı. Aynı şekilde iman eden de apaçık bir delil ve basiret üzere iman ediyordu. O, bu inancın gereğince, neyin kabul edil­mesi, neyin alınması ve neden soyutlanıîması gerekti­ğini biliyordu...

Ancak bu parlak dönemden sonra gelen çağlarda bu kelimelerin Kur'an'm nazil olduğu dönemdeki yaygın ve doğru asli manaları değişmeye başladı.

Bu dört kelimenin her birisinin anlamı daha Önce­ki geniş çerçevesinden gittikçe bir şeyler kaybederek daralmaya ve sonunda dar ve sınırlı anlamlar ifade et­meye, kapalı ve kanşık mânâlara gelmeye başladı. Bu­nun da iki sebebi vardı:



a- Sonraki dönemlerde halis Arapça kaynağının kurumaya yüz tutması ve Selim Arap dil şevkinin

azalması,



b- İslam toplumunda doğup, yetişenlere "ilah", "ibadet" "rab" ve "din" sözlerinin anlamlarından, Kur'an'ın nazil olduğu dönemdeki cahili toplumda yaygın olan anlamlann tümden kalmamış olması... Bunun sonucu şu oldu: İnsanlar için Kur'an daveti'nin gerçek maksadını ve bu davetin özünü anlama imkanı kalmadı..." 59

Ben yukanda geçenler kadanyla yetinmek zorun­dayım. Halbuki okuyucu yazılanların önemini kavra-ymcaya kadar bundan daha fazlasını nakletmem ge­rekiyordu.

Hasan el-Hudaybi (Allah rahmet eylesin) nin ko­nu ile ilgili yorumunu Özetleyerek vermek istiyo­rum:

a- İnsanlar "ilah", "Rab", "İbadet" ve "Din" kelime­lerinin gerçek manalarını anlamıyorlardı.

b- Bundan dolayı da, insanlar şehadet kelimesinin gerçek manasım anlamadan ağızlarında tekrarlıyor­lardı.

c- Resulullah dönemindeki bir müslüman "Şeha­det kelimesini" çok iyi anlıyordu. Bundan ötürü de onun hükmüne itimad ediyordu.

d- Biz, şehadeti söyleyip gerçek anlamını kavra­mayan kişinin müslümanlığma güvenemeyiz. Şu an­da içinde bulunduğumuz durum, şehadet getiren bir çok insanın yaptığı amelin şirk olduğuna şahitlik edi­yor.

e- Hayatın bütün işleri ve sistemin tümü, İslam dı­şıdır. Bununla beraber, bu hayatın içinde yaşayanlar, kendilerinin müslüman olduklarını sanmakta ve şe­hadet getirmekte ısrar ediyorlar.

f- Bundan ötürü, bir şahsın müslümanlığma hük­metmek için önce şehadet getirmenin hakikatini anla­masını sağlamak gerekir.

Bazılan bunlara başka bir şart daha ekleyerek şöy­le diyorlar: Kelirhe-i Şehadeti söyleyen kişinin ameli­nin, söylediğinin doğruluğuna şahitlik etmesi gerekir ki onu müslüman olarak değerîendirebilelim. Bu ko­nuda delil olarak, Resulullah'a nisbet edilen şu sözü ileri sürmektedirler: "İman temenni ile değildir, fakat iman kalbe yerleşen ve amel ile tasdik edilen şeydir." 60

Bu özetlemeden sonra Hudaybi, metinlerin tartış­masına geçiyor. Özet olarak şöyle diyor:

a- Hakikaten Kur'an'ı Kerim, "İlah", "Rab", "İba­det" ve "Din" kelimelerinin anlamlarını belirliyerek sı­nırlarını ince ve açık bir şekilde çizmiştir. Cahiliyye döneminde olduğu gibi bırakmamıştır. (Sonra Hü-daybi bu konudaki ayetlerin tümünü veriyor)

b- Üstad, cahiliyye dönemindeki insanların, tümü okur yazar olmadığı ve çeşitli lehçeleri konuşan dağı -nık kabileler olduğu halde, Kur'an'ı okuyan veya din­leyen müslümanlardan anlayış bakımından daha ge­niş ve daha sağlıklı olduklarını uzak buluyor.

c- Merhum Mevdudi, Nevid ve Hicaz bölgelerin­deki her ferdin, şehadetin ne anlama geldiğini ve bu dört kelimenin manalarının neler olduğunu çok iyi bildiklerini savunduğuna göre, bu iddiası delile muh­taçtır.

d- Bu kelimelerin manalarının araplar arasında yaygın olduğu iddiası, onların durumlarını bilmeyi gerektirir. İddia bu yönüyle onlardan hiç birinin yan­lış anlamadığı görüşünü pekiştirebilir.

e- Necid, Hicaz ve bunlara komşu bölgelerde yaşı-yan halkın tümü halis Arap değildi. Bilakis Arap ol­mayan diğer milletlerden olan insanlar da onlarla bir­likte yaşıyorlardı. Buna göre o yabancılar bu kelimele­rin tam manasını nasıl anlıyorlardı?

f- Hz. Peygamber (SAV)in daveti tüm insanlığaydi. Arap olsun, olmasın şehadet getiren her kişi müs­lüman olmuştu. 61

Yukarıda maddeler halinde saydığımız hususlara delil olarak şunları söyleyebiliriz:



1- Müşriklerin etrafında döndükleri ve dallarına silahlarını astıkları bir sedir ağacı vardı. Bu sedir ağa­cının adı "Zat'ü-Envaf'tır. Resulullahla birlikte giden bu müslümanlar, o ağacı görünce, kendilerinin de böyle bir "Zat-u Envat" sahibi olmalarını istediler. On­ların bu istekleri karşısında Hz. Peygamber (SAV), "Allahuekber" diyerek tekbir getirdi ve şöyle buyur­du: "İsraitoğultarıtun dedikleri gibi söylüyorsunuz. Onlar da: Onların tanrıları olduğu gibi sen de bize böyle bir tanrı yap" demişlerdi." Bu olay bize, kavmin müslümanhğı kabul etmeleriyle birlikte hangi bilgi düzeyinde ol­duklarını gösteriyor.

2- Rasulullah döneminde birçok milletler islami-yeti kabul ettiler. Halbuki ne Resulullah'tan ve ne de Halifelerinden, onların anlayışlarını imtihan etme ve­ya onları deneme şeklinde bir olay nakledilmedi. Kim bunu şart koşarsa, şeriat koymuş ve ona ilavede bu­lunmuş olur.

3- Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Ben, in­sanlarla Allah'tan başka ilah olmadığına ve benimde Al­lah'ın elçisi olduğuma şehadet edinceye kadar savaşmakla emrolundum..." Hadiste geçen "insanlar"sözü hem Arab'ı hem de Arap olmayanları kapsıyor. İnsan ne vakit şehadet getirirse, kanını ve canını korumuş olur.

4- Mikdat bin el-Esved olayı, ve Resulullah'la ara­larında geçen konuşma, bu konuyu bütün aydınlığıy­la izah ediyor. Mikdat anlatıyor: Dedim ki, Ey Allah'ın elçisi, ben bir kafir ile karşılaşsam ve onunla savaşsam, o da kılıcıyla vurup elimi kesse, sonra da bir ağa­ca sığınarak "ben Allah'a teslim oldum" derse, bu sözü söyledikten sonra onu öldürebilir miyim? Resulullah bana: "Hayır, onu öldüremezsin" dedi. Bu sefer Mikdat: Ey Allah'ın Resulü, o benim bir elimi kestikten sonra bu sözü söylediğine göre, onu öîdüremez miyim?" di­ye tekrar sordu. Resululîah ona: "Hayır, onu öldüremez­sin. Şayet onu öldürecek olursan; O, seni öldürmenden ön­ceki yerinegeçer, sen de o sözünü söylemeden önceki duru­muna geçersin. " dedi. Bu hadisi Buharı ve Müslim riva­yet etmiştir. 62

Adamın canını kurtarmak için müslümanlığı ka­bul ettiği şüphesi çok açıktır. Bununla beraber, Resu­lullah (SAV) Mikdat'm adamı Öldürmesine izin ver­medi. Peki müslümanlığına şüphe tozu konmayan in­sanlara, bu nasıl yapılır?



5- Üsame ve arkadaşı Ensarî, kafirlerden biri ile karşılaştı klan vakit meydana gelen olay da bunun ay­nısıdır. Üsame anlatıyor: Resulullah (SAV) bizi Cü-heyneliler'in üzerine gönderdi. Sabah vaktibaskm ya­parak, onları bozguna uğrattık. Ben ve Ensar'dan bir kişi, onlardan birisinin peşine takılıp, yetiştik, Biz onun üzerine atılınca, adam: "La ilahe illallah" dedi. Ensar'dan olan arkadaşım ona ilişmedi. Ancak ben ona mızrağımı sapladım ve öldürdüm. Geri döndü­ğümüzde Hz. Peygamber (SAV) bunu duyunca, bana "Ya Üsame, o, (la ilahe ilallah" dedikten sonra, onu nasıl öldürdün?" diye sordu. Ben de: "Ey Allah'ın Resulü, o kendisini kurtarmak için bunu söyledi" deyince, Re­sulullah bana tekrar: "O, "Lâ ilahe illallah" dedikten son­ra mı öldürdün?" dedi ve bunu o kadar tekrarladı ki, kendi kendime: "Keşke o günden önce müslüman oîmasaydım," diye temennidebulundum. Bu hadisi Bu-hari ve Müslim rivayet etmiştir. 63 Çünkü süvariler onu kovalıyordu, göğsüne mızrak saplanıncaya ka­dar da müslüman olmamıştı ve ne kadar dayanacağı­nı da bilmiyordu.

6-Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber, (SAV) amcası Ebu Talibi ölüm döşeğinde iken ziyaret etti. Peygam-ber'imiz ona şehadet getirmesi konusunda ısrar edi­yordu ki, Allah katında onun lehinde şahitlik etsin. Eğer amel imanın şartı olsaydı, Resulullah'ın ölüm döşeğinde olan amcasından şehadet getirmesini iste­mesinin bir değeri olur muydu?

Yukarıda yeterince bilgi sunduğumu zannediyo­rum. Geriye basit bir şey eklemem kalıyor. Mevdudi-Allah rahmet eylesin- kendisi şöyle diyor:"...kişi Kur'an'a inanmakla beraber akidesi ve amelleri eksik kalıyor..." Bi eksikliği kabul edelim ve soralım:" Eksik­lik kafirlikle suçlamayı gerektirir mi? Aynı anda kişi­nin hem mü'min, hem de kafir olduğuna hükmetme imkanı var mı?

Seyyid Kutup'la Mevdudi İlişkisi

Merhum Seyyid Kutup, Mevdudi'nin birçok gö­rüşünü "Fi-zılal-ıl Kur'an"adh kıymetli tefsirinde ikti­bas yoluyla nakletmiş ve onlara yorumlar getirmiştir 64 Gençlerse, bu iki zatın sözlerinin soyut mantıki ve­riler olması hasebiyle kendi kafalarından diğer konulan isbat etmek için kullandılar.

Gençlere;ümmeti tümüyle dininden çıkarıp küfür girdabına atan bu önemli konuyu sorduğumuzda, müslümanların küfre girdiklerini söylediler. Niçin so­rusuna ise şu cevabı verdiler: Müslümanlar şehadet kelimesini dilleriyle söyleyip, anlamını bilmiyorlar ve içeriğiyle amel etmiyorlar.

Gençlerden biri: Şeker kutusu tuz ile doldurulsa ve üzerine şeker yazılsa, bu işlem onun tuz olma ger­çeğini değiştirir mi?. Bir adama ilaç yazılsa; fakat adam almasa hatta yalan olduğunu iddia etse bu ger­çeği değiştirebilir mi?

Ey ateşli gençler bize daha fazla bilgi veriniz, dedi­ğimizde, onlar dediler ki, Peygamber zamanındaki bir müslüman, cahili toplumdan islami topluma ge­çen bir adamdı. Ama şehadet kelimesini diliyle söyle­yip, hicret etmeden yerinde kalan kişi müslüman de­ğildir.

Yukarıda söylenenlere göre topluluklar bu haliyle İslama göre hareket etmiyor. O toplumun amelleri, tu­tumları, iktisadi, metodlan ve siyaseti tümüyle islam dışı olunca; o toplum da cahili toplum demektir. O toplumun tüm fertleri; bizce delil ve burhan ile aksi sa­bit olmadıkça küfre girmişlerdir.

Kahire'nin "Medinetülmühendisin" semtinde sohbet ettiğim gençlere dediğimi burada zikrediyo­rum. Gençlere dedim ki: Sizler Hz. Muhammed (SAV)in getirdiği Allah'ın şeriatına mı uyuyorsunuz, yoksa Yunanlı kafir Aristo'nun mantığına mı? Bu sö­zün üzerine gençler, tedirgin oldular ve: Allah'a sığı­nırız, bu ne biçim söz? dediler.

O vakit ben de: Öyleyse banacevap veriniz... Yanı­mıza bir Yahudi, bir hıristiyan veya bir müşrik genç girse, ve: Aklım İslam'a ve onun getirdiklerine yattı, ben müslüman olmak istiyorum, ne yapayım" dese, ne cevap veririz?

Gençlerden bazısı, ona şehadet kelimesini söyle­mesini telkin ederiz, dedi. Ben'de: Bunu söylese ve şe­hadet getirse, o sırada gence bir kalb nöbeti gelse ve oturduğu yerde ölse, hükmü nedir? diye sordum.

Dediler ki: O müslümandir. Ben de onlara: Fakat siz tuzu keşfetmemiştiniz, onun tuz mu yoksa şeker mi olduğunu öğrenmemiştiniz? dedim. Bu sefer genç­ler: Şehadet getirmekle islam'a girdi." dediler. Ben de: Bu iyi. Fakat siz onu denemediniz. Bakalım ki o şeha-detin manasını anlıyor mu, anlamıyor mu? O, İslam'a ait hiç bir hükmü yerine getirmedi... dedim..

Gençler: Biz ona mühlet verir, toplumun fertleri gibi olacak mı, onların hükmünü alacak mı? diye ba­karız. Veya ayrıcalık gösterir ve gerçekten müsîüman olur, dediler. Ben, bu kadarı bana yeter dedim. Zira o genç müslüman olmuş ve şehadet getirmekle müslü-manhğım ilan etmiş oîdu. Bundan başkası olamaz. Resulullah (SAV) döneminden günümüze kadar müslümanîarm bildikleri de bu zaten. Bundan fazlası kabul değil. Şehadet getiren bu adamdan küfrünü ifa­de eden bir şey zuhur ederse, biz bu noktada, onun küfrüne ve dinden dönmesine hükmederiz, dedim.

Nihayet üzerinde şeker yazan kutuyu gören kişi, kutunun içinde tuz olduğu kanaati kesinleşinceye ka­dar, onun şeker olduğuna inanacak. Aynı şekilde şa-hedet getirip, müslüman olduğunu ilan eden kişi, is-lamdan ayrıldığı kesinleşinceye kadar müslümandır, aksi değil. Yani islam sabit oİduğu sürece küfür asıl olamaz. Çünkü asıl bulunduğu hal üzere kalır Müs­lüman, dinden döndüğü sabit oluncaya kadar müslü-manhk üzerine kalır. Fukaha bundan daha da ötede bir görüşe sahip. Onlar diyorlar ki; Halk bir müslümanın küfrünü gerektiren bir durumuna şahit olsa, fakat adam bunu inkar etse, adamın sözü geçerlidir, onların sözü değil. Fukahadan bazısı, "Kur'an'm eksik oldu­ğunu" söylemekle itham edilen kişi gibi O'da hakkın­da yapılan ithamlarla bir ilişkisi bulunmadığını söyle­mesini şart koşarlar. Yani bu ithamı yalanlaması gere­kir, derler. Bu konuda bu kadarı yeter...

Biz tekrar iman konusuna ve imanın ne ile gerçek­leş eceğinedönelim. Meşhur Cibril hadisini elealalım. Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (SAV)e geldiği vakit ona bazı sorular sormaya başladı. Sorduğu sorulardan bi­ri de: iman nedir? şeklindeydi. Hz. Peygamber (SAV) şöyle cevap verdi: "Allah'a,meleklerine,hitaplarına,pey­gamberlerine ve ahiretgününe iman etmendir." Müslim'in rivayetinde:"A//a/z'a; meleklerine, kitabına, O'na kavuşa­cağına, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye iman etmendir." şeklinderivayet edilmiştir.

Cebrail devamlı "doğru söyledin" diyordu. îman bundan daha fazlasına muhtaç olsaydı, elbetteki Hz, Peygamber (SAV) onu açıklardı. Açıklamamış olsay-dı-ki bu imkansızdır- Cebrail mutlaka onun bu hatası­nı düzeltirdi. Siy ret'te rivayet edilenlerden biri de şöy­le: Resulullah yahudilere ait bir koyun sürüsünün ço­banına rastladı. Bu sırada çobanda müslüman oldu, ve sürüyü ne yapacağı konusunda şaşırıp kaldı. Resu-lulîah (SAV)da O'na sürünün yönünü sahiplerine doğru çevirmesini ve o tarafa sevketmesini, bundan sonra da koyunların tek başlarına gideceklerini em­retti. Sonra İslam ordusu gelip yetişti. Bu sırada çoba­na bir ok isabet etti ve adam bir rekat olsun namaz kıl­madan şehid oldu. Bu olay da, bir insanın yalnızca şe-hadet getirmekle müslüman olduğuna delalet etmek­tedir. Ebu Hanife'nin "Müsned"inde şöyle bir rivayet yer almaktadır: îbn-i Ebi Revaha'nın koyunlarını güden bir cariyesi vardı. Kurtsürüden bir koyun apardı. İbn-i Ebi Revâha'da cariyeye bir tokat attı. Resulüllah (SAV) bunu öğrenince İbn-i Ebi Revâha'yı azarladı ve şöyle buyurdu: O, esmer, cahil bir kadındır. Hz. Pey­gamber cariyeye bir adam gönderdi. Cariye huzura gelince. Resulullah ona Allah nerede diye sordu Cari­ye O göktedir, şeklinde cevap verdi. Hz. Peygamber Efendimiz ben kimim diye sordu :"AlIah'ın elçisisin" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem efen­dimiz: O cariye mü'mindir." dedi ve İbn-i Ebi Revâha'ya, onu azad etmesini emretti. O da azad etti. 65




Yüklə 0,74 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin