Örnek Bir Kuran Nesli 5 Kur'anî Yöntemin Yapısı 8

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 0.51 Mb.
səhifə8/13
tarix22.01.2019
ölçüsü0.51 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13

İslam Bizatihi Uygarlıktır

İslâm, şu iki toplum türünden başkasını tanı­maz: İslâmî toplum, cahili toplum.

"İslâmî toplum" akide ve ibadet, yasa ve düzen, ahlak ve sülük olarak İslâm'ın uygulandığı toplum­dur...

"Cahili toplum" ise İslâm'ın uygulanmadığı, aki­de ve düşüncesine, değer ve ölçüsüne, düzen ve ya­sasına, ahlak ve sülûkuna Allah'ın hükmetmediği toplumdur.

Namaz kılsa, oruç tutsa, kabeyi haccetseler de bu toplumun kanunu İslâm şeriatı değilse, bu insan­ların kendilerini müslüman olarak adlandırması, onu İslâm toplumu yapmaz. Allah'ın gönderdiğinin, Resulü'nün (s.a.v.) de açıkladığının dışında kişilerin kendilerince bir İslâm ihdas edip, örneğin "Modern İslâm" adı verilen toplum da İslâmî toplum değildir.

"Cahili toplum", hepsinin de cahili olduğu çeşitli şekillerde tezahür edebilir:



1. Allah'ın (c.c.) varlığını inkar edip tarihi, diyalektik materyalizm açısından yorumlayan "Bilimsel Sosyalizm" olarak adlandırılan ideolojiyi uygulayan bir toplum biçiminde ortaya çıkabilir.

2. Allah'ın varlığını inkar etmeyen ancak O'na göklerin egemenliğini verip yeryüzünün egemenli­ğinden dışlayan, günlük hayatında O'nun şeriatım uygulamayan, insan hayatı için koyduğu değişmez değerleri gözönüne almayan, sinagoglarda, kiliseler­de, camilerde Allah'a ibadet edilmesine izin verip kendi hayatlarında Allah'ın şeriatıyla hükmedilme-sini yasaklayan bir toplum biçiminde de tezahür edebilir. O, bu haliyle Allah'ın (c.c.) şu ayetinde açık­ladığı gibi O'nun yeryüzündeki uluhiyyetini inkar etmekte, yok saymaktadır" Gökte de, yerde de ilah olan O'dur. "(Zuhruf, 84)

Böylece bu toplum, Allah'ın şu ayette belirttiği gibi O'nun dini üzere olmaz: "Egemenlik sadece Al­lah'ındır. Kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretti. Dosdoğru olan din budur," (Yusuf, 40)

Böylece Allah'ın varlığını kabul etse, insanların sinagog, kilise ve camilerde Allah'a ibadet etmeleri­ne izin verse bile, cahili toplum olur.

Anılan özelliğiyle yalnızca İslâmî toplum "uygar toplum"dur. Bütün şekilleriyle cahili toplumlar "geri kalmış toplum"lardır. Bu büyük gerçeğin açıklanma­sı zorunludur.

Bir zamanlar baskıda olan bir kitabımın adını "Uygar İslâmî Topluma Doğru" olarak ilan etmiştim. Sonra bundan vazgeçtim ve "uygar" kelimesini çı­kardım. "İslâmî Topluma Doğru" başlığıyla yetindim.

Bu değişiklik Fransızca yazan bir yazarın dik­katini çekti. Bunu, İslâra/ı, psikolojik bir, savunma girişiminden kaynaklanıyor diye yorumladı. Bu, bi-Hnçsiz girişimin, beni sorunun gerçek yüzünü anla­maktan mahrum ettiği için de üzdü.

Ben bu yazan mazur görüyorum. Bir zamanlar ben de onun gibiydim. Aynen şimdi onun düşündüğü gibi düşünüyordum. İlk kez bu konu hakkında yaz­mayı düşündüğümde, bu gün onun karşı karşıya bu­lunduğu gibi, ben de "uygarlığın tanımı" sorunuyla yüzyüze geldim.

Henüz entellektüel ve psikolojik oluşumumdaki kültürel tortulardan kurtulamamıştım. İslâm anla­yışına yabancı, dış kaynaklardan beslenen bir kül­türdü bu. O zamanki açık İslâmî yönelişime rağmen bu böyleydi. Bu tortular anlayışımı daraltıyor, körel­tiyordu. Bendeki "uygarlık" anlayışı Avrupa'daki gi­biydi. Anlayışımı daraltıyor, beni doğru olana ulaş­maktan alıkoyuyordu.

Sonra olay aydınlığa kavuştu. "Müslüman Top­lum" "Uygar toplum"du. Çünkü "Uygar" sözcüğü boş bir şeydi. Yeni bir şey getirmiyordu. Tersine bu söz­cük okuyucunun hissine benim anlayışımı karıştı­ran, beni doğru olana ulaşmaktan alıkoyan yabancı batılı zihniyeti hakim kılıyordu.

Öyleyse ihtilaf "uygarlığın tanımı" üzerinde idi. O halde, bu gerçeğin açıklanması zorunludur.

Yüce egemenliğin; ilahi şeriatın yönetime gelmesi şeklinde tezahür ederek, yalnızca Allah'a ait oldu­ğu bir toplum modeli, insanın kesin olarak ve ger­çekten kula kulluktan kurtuluşunun net bir ifadesi­dir. Ve bu aynı zamanda "insani uygarlık" olur. Çün­kü insan uygarlığı, insanın tam ve gerçek bir kurtu­luşunun temel ilkesini zorunlu kılar. Toplumdaki her birey belli bir yere sahip olmalıdır. Kimi insan­ların Rablik makamına geçerek kanunlar koyduğu, kimilerinin de bunlara uyduğu bir toplumda, haki­katte insanın ne özgürlüğünden, ne de değerinden bahsedilir.

Biraz daha ileriye gidip "şeriat" sözcüğünün bu­gün zihinlerde sahip olduğu dar anlamıyla, hukuk yasalarıyla sınırlı olmadığını söyleyelim. Anlayışlar, yöntemler, değerler, ölçüler, adetler, gelenekler bun­ların hepsi, bireylerin baskısına boyun eğdiği yasa­lardır. İnsanların kimi bu baskıları yaparken, aynı toplumda diğerleri de bunlara boyun eğmektedir. İş­te bu toplum, özgür bir toplum değildir. Daha önce de geçtiği gibi, bu ancak kiminin rab, kiminin de kul olduğu bir toplumdur. Bundan dolayı bu, geri kalmış bir toplum, ya da İslâmî terminolojiyle "cahili top­lum" olmaktadır.

İslâmî toplum yalnızca tek bir ilâhın hükümran olduğu toplumdur. Orada insanlar kula kulluğu ter-kedip yalnızca Allah'a ibadet ederler. Böylece insan uygarlığının ekseni olan, tam gerçek bir kurtuluşa ererler. Orada Allah'ın (c.c.) belirttiği şekilde onun değeri ortaya çıkar. Allah (c.c.) onun kendisinin hali­fesi olduğunu, mele'i âla'da ona verdiği şerefi ilan et­mektedir.

Bir toplumda bir araya gelmenin temel taşı aki­de, anlayış, düşünce ve hayat düzeni olunca, bütün bunların tek bir ilahtan alınması gerekir. Orada yü­ce yönetim egemendir. İnsanın insana ibadet ettiği toplumlardaki gibi yeryüzü rablerinden alınmaz. Bu bir araya gelme, insandaki en üstün değerler olan ruh ve fikirde dışa vurur. Bir toplumda bir araya gelmenin temel taşı da ulus, renk, ırk, toprak vb. şeyler olursa, bunların hiç biri insanın üstün özellik­lerini yansıtmaz. İnsan ulus, renk, ırk ve topraktan sonra da insan olarak kalır.

Ancak ruh ve fikirden sonra insan olarak kal­maz. Sonra o, kendi özgür iradesiyle akidesini, anla­yışını, fikrini ve yaşam tarzını değiştirme hakkına sahiptir. Ancak hangi ırk içinde, hangi ülkede doğa­cağını belirleme hakkına sahip olmadığı gibi rengini ve ulusunu değiştirme hakkına da sahip değildir. İn­sanların kendi özgür iradeleriyle seçme haklarıyla bir araya geldikleri toplumlar uygar toplumlardır. Kendi Özgür iradeleri dışında bir araya gelen top­lumlar da geri kalmış ya da İslâmî terminolojiyle "cahili toplumlar"dır.

Yalnızca İslâmî toplum, bir araya gelmede aki­denin temel taş olduğu toplumdur. Orada akide, si­yahın, beyazın, kırmızının, sarının, arabın, Bizanslı­nın, İranlının, Habeşlinin ve yeryüzündeki diğer ulusların bir tek ümmet halinde bir araya gelmesini sağlayan biricik bağdır. Onların Rabbi Allah'tır. Yal­nızca O'na ibadet edilir. Orada en üstün, en muttaki olandır. Orada herkes eşittir. Bir kulun değil, Al­lah'ın istediği bir iş için bir araya gelirler.

Bir toplumda insanın "insanlığı" en yüce değer, "insanlığının" özellikleri de saygı ve itibar konusu olunca bu toplum uygar olur. Her ne şekilde olursa olsun, ister tarihin Marksist yorumunda olduğu gibi teorik olsun, isterse de insani değer ve özelliklerin uğruna heba edildiği, maddi üretimin en yüce değer kabul edildiği Amerika, Avrupa ve diğer toplumlar­daki gibi maddi üretim şeklinde olsun, ne zaman ki "madde" en yüce değer kabul edilir, işte bu toplum, geri kalmış, İslâmî terminoloji ile cahili toplum olur.

Uygar İslâmî toplum, maddeyi içinde yaşadığı­mız evreni oluşturan parçalar olarak görür. Kendi­sinden etkilenmemiz ve kendisini etkilememiz hase­biyle de maddi üretim planında maddeyi küçümse-mez. Maddi üretim yeryüzünde Allah'ın halifesi ol­manın dinamiklerindendir. Ancak bu, maddi üretim için insanın özellik ve dinamiklerinin, insanın öz­gürlük ve saygınlığının, aile kurumunun ve fonksi­yonlarının, toplum ahlak ve mahremiyetinin, cahilî toplumların yakıp yıktığı diğer yüce değer, erdem ve saygınlıkları ayaklar altına almak anlamına gelmez.

İnsanî değerler ve insanî ahlak topluma egemen olursa bu toplum, uygar olur. İnsanî değerler, insanî ahlak; Marksist tarih yorumunun ve bilimsel Sosya­lizmin sandığı gibi ne gizli kapaklı, bilinmeyen, ne de gelişen, değişen, sabit olmayan, bir temele dayan­mayan kavramlardır.

İnsanı hayvandan ayıran bu değerler ve ahlak, onda insanî özellikleri geliştirir. Ve bunlar insanın hayvanla ortak olmadığı yönlerdir.

Sorun ortaya böyle konulduğu zaman, evrimci ve bilimsel sosyalistlerin öne sürdükleri sürekli hare-. ketlilik fikrini kabul etmeyen, sorunu net olarak çö-zümlemeyen sabit bir anlayış ortaya çıkar.

O vakit, ahlakî değerleri belirleyen çevre ve örf olmaz. Çevresel farklılığın dışında sabit bir ölçü var­dır. O zaman ne tarım toplumu değer ve ahlakı, ne de sanayi toplumu değer ve ahlakı olur. Kapitalist ve komünist ahlak ve değerleri olmadığı gibi, burju­va ve proleterya ahlak ve değerleri de olmaz. Çevre, ekonomik düzey vb. diğer yüzeysel ve biçimsel değiş­kenlerden doğduğu iddia edilen ahlak da olmaz. Bü­tün bunların ötesinde insanî değer hükümleri ile, eğer ifade yanlış olmazsa, hayvanı değer ve ahlak hükümleri vardır. îslâmî terminoloji ile ifade eder­sek: İslâmî değer ve ahlak, cahilî değer ve ahlak.

f İslâm, insanın onu hayvandan ayıran yönlerini geliştirirken, kendi değer ve ahlakını ortava_kovar. Bunların onda yerleşmesini, kökleşmesini, korun­masını amaçlar. İster tarım, isterse sanayi toplumu, ister çobanlık yapan bedevi, isterse yerleşik uygar toplum olsun- bu toplumların zengin ya da fakir ol­maları farketmez. İslâm, ahlak ve değerlerini koru­maya çalışır. İnsanî özelliklerin yükselmesi, bunla­rın hayvâiı düzeyine düşmemesi için uğraş verir. Çünkü değerler çizgisi hayvandan insana doğru yükselmektedir. Bu çizgi maddi uygarlıkla birlikte yükselmezse, uygarlık olamaz.

O, ancak "geri kalmış" ya da "cahilî"dir.

Ailenin toplumun temeli olduğu ve_ailenİDjbemec li. iki eş arasmdaJış hÖİfimfjü_i1kRSİne_davandığındaJ yeni neslin yetiştirilmesi, ailenin en Önemli görevi e-/ Hnden biri kabul edildiğimde V>" tnplmn

Islâmî düzende bu tür bir aile, önceki bölümde işa­ret ettiğimiz insanî değer ve ahlakın doğup geliştiğe çevre olur. Yetişen nesilde bu apaçık görülür. Aile kurumunun dışında başka bir kurumda bunun gelin­mesi imkansızdır. İfade ettikleri gibi, özgür cinsşl ilişkiler sonu meydana gelen gayri meşru nesil top-, lumun temeli olunca, iki cins arasındaki ilişkiler, ai­ledeki görev ve iş bölümü ilkesine değil de, heva he­ves ve arzulara dayanırsa; kadının görevi süslen­mek, azdırmak, fitne çıkarmak olursa; kadın yeni nesli yetiştirmekle ilgili görevini ihmal ederse, şöyle ya da böyle otelde, gemide, uçakta işçi olursa; gücü­nü insan sanayisine değil de, maddi üretimin insan sanayisinden sözüm ona daha pahalı, daha değerli, daha şerefli olmasından dolayı, maddi üretim ve araç sanayisine harcarsa, işte o zaman bu toplum insanî ölçü ile uygarlık alanında geri kalmış ya da İslâmî terminoloji ile cahiîiye toplumu olmuş olur.

Aile ve iki cins arasındaki ilişkiler, toplumun uy­gar mı, geri kalmış mı, cahili mi, İslâmî mi olduğu­nu belirlemede kesin bir değere sahiptir. Bu ilişki­lerde, hayvani değerlerin, ahlaksızlık ve çekişmele­rin hakim olduğu toplumlar sanayi, ekonomi ve bi­limde ne kadar ilerlemiş olursa olsunlar, onların uy­gar toplum olmaları mümkün değildir. Bu, insanın gelişmesinin belirlenmesinde hata kabul etmeyen bir ölçüdür.

Çağdaş cahili toplumlarda ahlak kavramı, insa­nı hayvan özelliğinden ayırarak dar bir anlamda ele alınmaktadır. Bu tür toplumlarda gayrı meşru cin­sel ilişkiler ahlakî rezalet alarak değerlendirilmez. Ahlak kavramı neredeyse ekonomik ve -bazen de devlet çıkarı sözkonusu olduğunda- politik işlere münhasır kılınmıştır.

Örneğin Christina Keller ile İngiliz bakan Brofu-ma arasındaki rezalet, İngiliz toplumuna göre cinsel yönden değil, Christina Keller'in bir Rus deniz ate-şesinin kız arkadaşı olmasındandır. Bakanın bu kız­la olan ilişkisi, devlet sırlarının açığa çıkma tehlike­sini de beraberinde getiriyordu. İngiliz parlamento­suna söylediği yalan da bir rezaletti. Amerikan se­natosunda da benzer örnekler bulmak mümkün. Rusya'ya kaçan ingiliz ve Amerikan casus ve görev­lilerin yaptıkları rezaletler de gayri meşru cinsel ilişkilerden dolayı değil, devlet sırlarının ifşa edil­mesi tehlikesi nedeniyle ayıp sayılmıştır.

Orada burada bulunan cahili toplumlardaki ya­zar, gazeteci ve öykücüler genç kız ve kadınlara şu­nu söylüyorlar: Serbest ilişkiler ahlakî rezaletler de­ğildir. Ahlakî rezalet bir delikanlının kız arkadaşını ya da kızın delikanlıyı aldatması, ona olan sevgisin­de samimi olmamasıdır. Kötülük-Y_e_ay ip, kadının ^oçasın^jolan_cinsel sevgisi öldüğü zaman hâlâ iffe-tini korumasıdır. Güzel olan ise vücudunu kendisine emanet_edp,f=ağj bir Hnat. aramağıdır Onlarca hikaye­nin ana konusu budur. Yüzlerce haber, karikatür ve fikranm ana teması budur.

Bu toplumlar geri kalmış toplumlardır, uygar değil!.. İnsanî bakış açısından, insanın ilerleme çiz­gisi açısından bu, böyledir.

İnsanın gelişim çizgisi "hayvanı arzuların" bastı­rılması, aile kurumuyla bir düzene konulması şek­lindedir. Lezzetin gaye olmadığı, insanın görevleri­nin yerine getirilmesi temeline dayanır. Bu çizgi, insanî özellikleriyle öne çıkan insanî uygarlığın mi­rasına sahip çıkacak yeni nesli hazırlama girişimi­dir.

Bir neslin hayvani özelliklerden uzaklaşıp insanî olanlarla bezenmesi ancak emniyet ve duygusal is­tikrarın hakim olduğu, dış etkilerle sarsılmayan, iş bölümü temeline dayanan aile kurumuyla gerçekle­şebilir. Yukarıda saydığımız kötü özelliklerin ege­men olduğu bu tür bir ahlak anlayışına sahip, ken­dini cinsel ahlaktan soyutlayan toplumların bu insanî kurumu gerçekleştirmeleri mümkün değildir.

Bütün bunlardan dolayı İslâmî değer, ahlak ve emirler insana uygun olandır. Bu, evrim geçirmeyen kesin ölçüye göre, "İslâm" "uygarlık"; "İslâm toplu­mu" da "uygar toplum" olmaktadır.

Son olarak insan ibadeti Allah'a özgü kılıp baş­kalarını bundan tenzih ederek doğru bir şekilde yer­yüzünde kendisine verilen hilafeti gerçekleştirince... Bir olan Allah'ın nizamını kurmak, O'nun dışındaki­lerin yasallığını reddettiğinde... Bütün bir hayatına yalnızca Allah'ın şeriatı hakim olup, diğerlerinin muhakeme ve yargılamasını yadsırsa... Allah'ın ken­disi için belirlediği ahlak ve değerlere göre yaşar, di­ğer ahlak ve değerleri elinin tersiyle ittiği zaman... Ayrıca, şu maddi hayat için Allah'ın koyduğu evren­sel kanunları kabul edip, bunları hayatın ilerleyişi sürecinde Allah'ın kendisine bahşettiği bitki, rızık ve azıkların değerlendirmek için kullanırsa... -Ki bunları evrensel kanunların mührü yapmış, insana, hilafeti için gerekli olduğu kadar bu mühürleri açma gücünü de vermiştir. Yani yeryüzünde hilafeti Al­lah'ın belirlediği şekilde kavramak, rızık kapılarını açar, ham maddeyi işler, çeşitli sanayi kolları kurar, bütün tarih boyunca insanın elde ettiği bilimsel de­neyimleri kullandığı zaman...

Evet bütün bunlar olurken o bunların "Rabbani" olmasına gayret eder, bu şekilde, ibadeti Allah'a öz­gü kılarak Allah'ın hilafetini kurunca; işte o zaman, bu insan, uygarlığın en uç noktasına, bu toplum da uygarlığın zirvesine ulaşmış olur. İslâmda tek başı­na maddi gelişme, uygarlık olarak adlandırılmaz. Ancak cahiliye olur bu. Allah (c.c.) cahiliyyenin nite­liklerini sayarken bu tür bir gelişmeden söz etmiş­tir:

"Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız?" Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zor­baca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve ba­na itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size haber verenden sakının, davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum."(Şuara, 128-135)

"Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız1? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız1? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin."(Şuor&, 146-152)

"Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onla­ra herşeyin kapısını açtık. Kendilerine verilene sevi­nince ansızın onları yakaladık da umutsuz kalıver-diler. Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun ki zulme­den, milletin kökü böylece kesildi. "(En'am, 44-45)

"Yeryüzünün süslenip bezendiği ve yerin sahip­lerinin bütün bunlara malik olduklarını sandıkları anda gece veya gündüz buyruğumuz o yere gelmiş ve sanki dünde yerinde yokmuş gibi orayı hiçbir şey bitmemişe çevirmişizdir. "(Yunus,24)

İslâm, maddeyi, maddî üretim ve gelişmeyi hor görmez, aşağılamaz. Fakat o, ancak İslâmî bir yön­teme göre yapılmış gelişme biçimim, Allah'ın kulla­rına verdiği bir nimet telakki eder. Onlara, bunun itaatlarma karşılık bir mükafat olduğunu muştular.

"Dedim ki, "Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu O çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin, sîzi mal ve oğullarla desteklesin, sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın. "(Nuh,

10-12)

"Eğer kasabaların halkı iman etmiş ve bize kar­şı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve ye­rin folluklarını verirdik. Ama yalanladılar. Bu yüz­den onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik. "(Araf, 96)



Mühim olan, endüstriyel gelişimin dayandığı te­mel ve topluma egemen olan değer ölçüleriyle, bun­ların bütününden meydana gelen insanî uygarlığın Özelliklerini oluşturan değerlerdir.

İslâmî toplumun başlangıç temeli ve organik olu­şumunun yapısı gereği onu, cahilî toplumların kuru­luş ve organik yapısını açıklayan bütün ideolojiler­den farklı kılar. İslâmî toplum, hareketin sonucudur ve hareket süreklidir. Toplumu oluşturan kişilerin değer ve kıymetlerini o belirler. Görev ve sorumlu- \ hıklarım o tayin eder.

Bu toplumu doğuran hareket, başlangıç olarak yeryüzü sınırının ötesinde beşerî çevrenin dışındaki bir kaynaktan gelmektedir. Allah katından insana gelen bir akide olarak tezahür eder. Onlar için özel bir varlık; hayat, tarih, değer ve gaye anlayışı ortaya koyar. Onlar için, bu anlayışın yankısını bulduğu pratik bir yöntem belirler. Hareketin başladığı ilk nokta ne insanların kendilerinden, ne de evrenden kaynaklanmaktadır. O, dediğimiz gibi yeryüzü sını­rının ötesinden, beşeri çevrenin dışından gelmekte­dir. Bu, İslâmî toplumu ve oluşumunu farklı kılan ilk özelliktir.

O, insan çevresinin maddî alemin dışındaki bir kaynaktan gelmektedir.

Hiç bir insanın beklemediği, hesabını yapmadığı, işin başlangıcında insanın hiç bir katkısının bulun­madığı bu gaybî unsurla, İslâmî toplumun kurulma­sı yolunda hareketin ilk adımları atılır, onunla birlikte ve Allah'ın izni ile bu gaybî kaynaktan kendisi­ne gelen akideye iman eden insanın fonksiyonu da başlar. Bu akideye bir tek kişi iman ettiğinde İslâmî toplumun hukukî varlığı da başlamış olur. Bu bir tek kişi, akideyi kendisiyle sınırlamayacak onunla harekete geçecektir. Canlı bir hareketin doğası ve yapısı budur. O akideyi bu kalbe ulaştıran yüce de­ğer, onu kesinlikle aşacağını bilmektedir. Yola de­vam edilecektir.

Bu akideye inananların sayısı üçe ulaştığında akidenin kendisi onlara, "artık siz bir toplumsunuz; bağımsız, İslâmî, bu akideyi kabul etmeyen, daha önce işaret ettiğimiz temel değerlerin hakim olmadı­ğı cahili toplumdan ayrı bir toplumsunuz", der. Böy­lece fiilen İslâmî toplum kurulmuş olur.

Bu üç kişi on kişiye, on kişi yüze ulaşır. Yüz kişi bin kişiye, bin kişi de onikibin kişiyi bulur. Böylece İslâmî toplumun varlığı gün yüzüne çıkar ve top­lumsal yapı kurulmuş olur.

Akidesiyle, anlayışıyla, değerleriyle, ölçüleriyle, varlığıyla, oluşumuyla cahilî toplumdan ayrılan; ye­ni doğan bu toplumla diğeri arasında, daha işin baş­langıcında savaş başlar. Başlangıç aşamasından ba­ğımsız bir varlık aşamasına ulaşmış olan hareket o toplumdaki her bir bireyi seçip ayırır, ona İslâmî öl­çü ve değere göre bir yer ve konum verir. Bu ölçü, kendini temize çıkarmadan, bunu ilan etmeden top­lum tarafından kabul edilmiş olur. O vakit, kendin­de ve toplumda hüküm süren akide ve değer ölçüle­ri, sosyal yapının yönelteceği bakışlardan kendisini gizlemesi için ona baskı yapacaktır.

İslâm akidesinden, bunun üzerine kurulu top­lumdan doğan hareket, hiç kimsenin gizlenmesine imkan tanımaz. Bu toplumun her bir bireyi hareket etmek zorundadır. Akidesi için, canı için, kendi top­lumu için, bu organik toplumun kurulması için ha­reket etmek zorundadır. Çevresindeki cahiliye ile, kendisi ve çevresindekilerin nefislerindeki cahiliye kalıntıları ile savaş devam etmektedir. Cihad kıya­mete dek sürecektir.

Bu toplumdaki her bireyin konumu ve görevi ha­reket sırasında belirlenir. Bireylerle görevleri ara­sında uyumun sağlanmasıyla bu toplumun organik oluşumu tamamlanır.

Bu doğuş ve gelişim, İslâmî toplumu diğerlerin­den ayıran özelliklerden iki tanesidir. O, varlığı ve bileşimi, biçim ve biçemi, düzen ve uygulamaları ile ayrılır. Bunların hepsini bağımsız kılar. Kendisine yabancı sosyal düşünceleri tedavi ile uğraşmaz, ken­di yapısına uzak bir yöntemle onları araştırmaz. Başka bir düzenden ödünç aldığı uygulamalarda da bulunmaz.

Yaptığımız bağımsız uygarlık tanımında da gö­rüldüğü gibi İslâmî toplum geçmişin kalıntılarını arayan, araştıran salt tarihî bir biçim değildir. Ter­sine o, bugünü araştırmakta, yarım düşünmektedir. O, bütün bir insanlığın hem bugün, hem de yarın, is­ter ekonomik ve endüstriyel alanda gelişmiş, isterse de geri kalmış cahilî toplumlar olsun, bunların için­de bulundukları rezil durumdan kurtulup yüksel­mek için ulaşıp tanışması gereken bir amaçtır.

Kısaca değindiğimiz değerler, insanî değerlerdir. İnsanlık onlara ancak "İslâm uygarlığı" döneminde ulaşabilmiştir. (İslâm uygarlığı deyimiyle neyi amaçladığımıza dikkat çekmek gerekiyor. O, bu de­ğerlerin bulunduğu uygarlıktır. Bu değerlerden uzak kalıp yoksun olarak endüstiriyel, ekonomik, bi­limsel gelişme sağlamak değildir.)

Bu değerler, hayalî değil, gerçekçi, uygulanabilir öğelerdir. Sahih İslâmî kavramların hakim olduğu bir düzende, insan çabasıyla gerçekleştirilmesi mümkündür. Egemen olan yaşam biçimine, endüst­riyel, ekonomik, bilimsel gelişimine bakılmaksızın her çevrede gerçekleştirilebilir. O, Allah'a halife ol-) manın bütün alanlarında ilerlemeye karşı çıkmaz, t Tersine kendi akidevî mantığı bunu teşvik eder. An- / cak, bununla birlikte henüz bu alanlarda ilerleme­miş ülkeler için eli kolu bağlı da duramaz. Uygarlık her yerde, her çevrede kurulabilir. Ama bu değerler­le edindiği maddî biçimlerin bir sınırı yoktur. Çünkü her çevre kendisinde fiilen varolan imkanları kulla­nır.

Öyleyse İslâmî toplum biçimi, hacmi ve egemen olan hayat tarzı bakımından sabit tarihi bir şekil de­ğildir. Ancak onun varlığı ve uygarlığı, sabit tarihî değerleri eksen edinir. "Tarihî" dediğimizde; sadece tarihin belli bir döneminde tanınmış değerleri amaç­lıyoruz. Yoksa o ne tarihin bir eseridir, ne de zaman­la bir ilişkisi vardır. O, insanî hayatın, maddi ale­min dışından Rabbani bir kaynaktan insanlığa gel­miş bir hakikattir.

İslâmî uygarlığın maddi bileşim ve oluşumun da çeşitli biçimler edinmesi mümkündür. Ancak dayan­dığı temel ve değerler sabittir. Çünkü onlar bu uy­garlığın dinamikleridir. Tek olan Allah'a ibadet et­mek, akide temeli üzerine bir araya gelmek, insanın insanlığının maddeye üstünlüğü, insanın hayvanlı­ğını değil, insanlığını geliştiren değerlerin üstünlü­ğü, ailenin saygınlığı, Allah'a verilen söz ve belirle­diği şartlar uyarınca yeryüzünde hilafet ve bu hila­feti sırasında yalnızca Allah'ın yönteminin ve şeria­tının hakemliğine baş vurmak.

Bu sabit değerler üzerine kurulan İslâm uygarlı­ğının "biçimleri" endüstriyel, ekonomik, bilimsel geli­şim düzeyinden etkilenir. Çünkü o, her toplumda fii­len var olanları kullanır. Sonra biçimlerin farklılaş­ması da zorunludur. Her düzey ve çevreden insanla­rın İslâmî çevreye girmesi onun değer ve dinamikle­rinden yararlanabilmesi için bu genişliğin getireceği farklılığı zorunlu kılar. Bu genişlik, uygarlığın bes­lendiği İslâmî akideye dayatılamaz. Ancak bu, onun kendi yapısından ileri gelir. Fakat bu genişlik başı boşluk değildir. Aralarındaki fark oldukça büyüktür.

islâm, Afrika topraklarında, çıplaklar arasında^ bir uygarlık kuruyordu. Çünkü salt onun orada bu-**' lunuşuyla çıplak vücudlar örtündüler.

İnsanlar İslâmî emirlerin içerdiği örtü uygarlığı­na giriyorlardı. Yine onlar maddi alemin hazineleri­ni elde etmek için tembelliği bırakıp canlı bir şekilde çalışmaya başlıyordu. Kabile ya da aşiret yapısından ümmet yapısına geçiyorlardı. Artık totemlere ibadet etmekten vazgeçip, alemlerin Rabbine ibadete yöne-Hyorlardı. Eğer uygarlık bu değilse o zaman nedir?

O, kendi ayakları üzerinde duran bir toplumun uy­garlığıdır, İslâm başka bir topluma girdiğinde, sabit değerleriyle başka bir biçimde bir uygarlık kurar. Orada, o toplumun fiilen sahip olduğu imkanları kullanır.

Böylece İslâm'ın yöntemine göre; endüstriyel ekonomik, bilimsel gelişmenin belirli bir noktasında uygarlığın kurulması duraksamaz. Uygarlık kuru­lurken kendinde varolan ilerlemeyi kullandığında, onu ileriye götürür, amaçlarını yükseltir. Bunu san­ki olmayanı yetiştirirken yaptığı gibi yapar. Geliş­mesini üstlenir. Ancak hep bağımsız temellerine bağlı kalır. Onu bütün cahili toplumlardan ayıran ilk başlangıç noktasından doğan Özel yapısı ve orga­nik bileşimi, İslâmî toplum için sabit kalır.

"Biz Allah'ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah'tan daha iyi kim vardır." (Bakara, 138) 20





Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə