Örnek Bir Kuran Nesli 5 Kur'anî Yöntemin Yapısı 8

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 0.51 Mb.
səhifə9/13
tarix22.01.2019
ölçüsü0.51 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13

İslâm Düşüncesi Ve Kültür

Bir olan Allah'a ibadet, İslâm'ın ilk şartının ilk yarısıdır. La ilahe illallah'a^^ğu^T^âşenTanTarn ^Bu?--dur. ~Bu ibadetin nasıl yapılacağını Allah Rasûlü'nden (s.a.v.) almak ise bu şartm ikinci yarısı­dır. "La ilahe illallah bir hayat tarzıdır" adlı bölüm­de açıklandığı gibi Muhammedün Rasûlullah'a uy­gun düşen anlam da budur.

Bir olan Allah'a ibadet etmek yalnızca onu bir ilah edinmekte tezahür eder. Hem akide, hem iba­det, hem de hukuk olarak, müslüman, aynı bölümde açıklandığı gibi, Allah'tan başkasının uluhiyetine, O'nu bırakıp yaratıklarından birine ibadet edileceği­ne, egemenliğin kullarından birine ait olacağına inanmaz.

Orada ibadetin, itikadın, dince önemli konuların ve egemenliğin anlamını açıklamıştık. Bu bölümde ise "egemenliğin" anlamını ve bunun "kültürle" olan ilişkisini ele alacağız. İslâm düşüncesinde egemenli­ğin anlamı, hukukî konulan bir olan Allah'tan almak ve yalnızca onun hükmüne baş vurmakla sınır­lanamaz. İslâm'daki şeriatın anlamı da hukukî ko­nularla; yargılama, usul, düzen ve kurumlarıyla sı­nırlanamaz. Bu dar anlam, şeriatın anlamını, İslâm düşüncesini yansıtmaz.

"Allah'ın şeriatı" insan bayatının düzenlenmesi için Allah'ın teşri ettiği her şeydir. Bu, itikad ilkele­rinde, yargılama ilkelerinde, ahlak ilkelerinde, dav-ianış ilkelerinde, bilgi ilkelerinde tezahür eder. İti­kad ve düşüncede, bu düşüncenin bütün dinamikle­rinde uluhiyyetin gerçekliğinde, görünen ve görün­meyen yönleriyle evrenin gerçekliğinde, yine görü­nen ve görünmeyen yönleriyle hayatın gerçekliğin­de, insanın gerçekliğinde, bütün gerçeklikler arasın­daki ilişkilerde, insanın onlarla olan alış-verişinde tezahür eder.

Politik, sosyal, ekonomik kurumlarda, bunların Allah'a yapılan ibadete yansımasını sağlayan ilke­lerde tezahür eder.

Bu kurumları düzenleyen hukuki yasalarda te­zahür eder. İslâm düşüncesinde gerçek anlamını yansıtmayan, çoğunlukla dar anlamıyla "şeriat" adı verilen şey budur.

Ahlak ve davranış kurallarında, toplumda hüküm süren, toplumsal hayattaki kişi, eşya ve olayların kendisiyle bir kimlik kazanan değer ve öl­çülerde tezahür eder.

Sonra bütün yönleriyle "bilgf'de, düşünsel ve sa­natsal yaşamın ilkelerinde de tezahür eder.

Hukuk yasalarının Allah'tan alındığı gibi bütün bunların da, O'ndan alınması gerekir.

Hukuktaki dar anlamıyla "egemenliğin" anlamı, yaptığımız açıklamalardan sonra sanırız, anlaşılmış­tır.

Bir noktaya kadar ahlak ve davranış kuralları toplumda hüküm süren değer ve ölçü konusu da an­laşılmıştır. Çünkü bir toplumda hüküm süren değer, ölçü, ahlak ve davranış kuralları doğrudan bu top­lumda egemen olan düşünceyle ilişkilidir. Bu düşün­ceyi oluşturan akidevi gerçeklerin alındığı kaynak­tan alınır bütün bunlar.

İslâmî araştırma okuyucularına bile, garip gelen konu, düşünsel ve sanatsal hayatın İslâm düşünce­sine, onun Rabbani kaynağına bağlanmasıdır.

Sanat alanında, bütün sanatın, insanın düşün­ce, duygu ve tepkilerinin, insanın varlık ve hayat bi­çiminin insanî bir anlatımı olduğu görüşünü içeren özgün bir kitap yayınlandı. Özet olarak sanatın, müslüman kişide, evren, insan ve hayata dair İslâmî düşünceyi yerleştiren, bunların evrenin, insanın ve hayatın yaratıcısıyla ilişkilerini belirleyen bir öğe ol­duğunu ifade ediyor. Sanat, insanın hakikatına, onun evrenin merkezi olduğuna, varlık gayesine, gö­revine hayat değerlerine dair özgün bir anlayış orta­ya koyar. Bunların hepsi salt bir ideolojik düzen ol­mayan İslâm'ın düşünce sistemi içinde yer alır. An­cak o, itikadı, canlı, diriltici, etkin, gelişen insan varlığındaki bütün faaliyetlere egemen olan bir dü­şüncedir. 21

Düşünce hayatının İslâmî düşünceye, onun Rab­bani kaynağına, Allah'a ibadet temeline bağlanması sorunu, bizden kapsayıcı bir açıklama beklemekte­dir. Çünkü bu açıklama okuyucularına -egemenlik ve yasamanın Allah'a ait oluğunu söyleyen müslü-manlar da dahil- ters ve anlaşılmaz gelmektedir.

Müslüman akideyle, varlığa dair genel düşün­ceyle, ibadetle, ahlak ve davranışla, değer ve ölçü­lerle, politik, ekonomik, sosyal düzenin ilke ve ku­rallarıyla, insan hayatının temellerinin ve insan ta­rihinin yorumuyla ilgili hususları bu Rabbani kay­nağın dışındaki bir kaynaktan alma hakkına sahip değildir. Bunları da ancak dinine, takvasına itikadı­na güvendiği bir müslümandan alabilir.

Kimya, fen, biyoji, astronomi, tıp, sanat, ziraat, sadece yönetim sanatı açısından yönetim, bilimsel çalışma ve savaş -sanatı açısından- yöntemleri vb. alanlarla ilgili bilgile hem müslüman, hem de müslüman olmayandan alabilir. Müslüman toplu­mun kuruluş temellerinden biri de, bütün bu alan­larda yeterli sayıda elemanın yetiştirilmesini farzı kifaye olarak görmesidir. Bazı kişilerin bu konular­da uzmanlaşması gerekir. Yeterli eleman yetiştiril-mezse; bunun oluşacağı, yaşayacağı, çalışacağı, neti­celeneceği ortam sağlanmazsa bütün bir toplum gü­nah işlemiş olur. Ancak bu gerçekleştirilinceye ka­dar, müslümana düşen görev, bu bilimleri ve bunla­rın deneysel uygulamalarını müslüman ya da gayrı müslimden almak, müslümanm ya da gayri müsli-min çabasından yararlanmak, o alanda müslümanı ya da gayr-i müslimi çalıştırmaktır. Çünkü bu, iç meselelerle ilgili Allah Rasûlu nüir (s.a.v.) şu sözün­den kaynaklanmaktadır: "Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz." Bu konular hayata, insana, evrene, varhk gayesine, görevine, çevresindeki varlıkla, bütün mahlukatm yaratanla ilişkilerine dair İslâm düşün­cesinin oluşumuyla bir ilgisi yoktur. Bunun ne fert ve toplum hayatını düzenleyen ilke, yasa, düzen ve kurumlarla ne de toplumuna hükmeden, toplumunu yoğuran ahlak, edep, gelenek, adet, değer ve ölçüler­le bir alakası vardır. Bundan dolayı akidesine halel gelme ya da tekrar cahiliyeye dönme tehlikesi yok­tur.

Birey ya da toplum olarak insan hayatının yo-rumlanmasıyla ilgili olan konu, insanın kendisine, tarihsel hareketine bakış açısıyla bağlantılıdır. Me­tafizik -kimya, astronomi, tıp vb. bilimlerin ilgilen­mediği alandır- açıdan bu evrenin, hayatın, insanın kendisinin doğusuyla ilgili yoruma gelince; bu, aki­deyle doğrudan bir ilişkiye sahip olan, onun hayatı­nı ve faaliyetlerini düzenleyen hukuki yasaların, il­kelerin kuralların yorumlanması gibidir. Müslüman bütün bunları, ancak dinine, takvasına güvendiği, bunları Allah'tan aldığını bildiği birinden alabilir. Mühim olan bunun, hissi hayatında müslümanm akidesiyle ilişkisinin olması; bir olan Allah'a ibade­tin ya da La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullah m bir gereği olduğunu bilmesidir.

Müslüman bütün cahiliyye etkinliğinden yarar­lanabilir. Ancak bu. düşüncesi, bilgisi bu konularda böyle olsun diye değil, cahiliyenin nasıl sapıttığını tanımak içindir. Bu, beşeri sapmaları İslâm düşün­cesinin dinamiklerine, İslâm akidesinin gerçeklerindeki doğrulara indirgeyerek, bunların nasıl doğ­rul tulacağını, nasıl düzeltileceğini öğrenmek içindir.

Felsefî yönelişlerin, insan tarihinin yorumuyla ilgili yönelişlerin, genel yorumlar içermeyen gözlem ve değerlendirmelerin dışındaki psikolojik akımla­rın, ahlak konularının, karşılaştırmalı dinler araş­tırmaları yapan akımların, gözlem, istatistik ve doğ­rudan elde edilen bilgilerin dışında, oradan çıkarıl­mış olan genel sonuçlar, yine ondan meydana gelen bütüncül kuralların dışında, sosyal ekol ve akımla­rın hepsi, yeni olsun, eski olsun, cahiliye fikrinden doğan bu akımlar cahili itikadı düşünceden etkilene­rek ortaya çıkmışlardır. Ve onlar hala bu düşünceye bağlıdır. Hepsi olmasa bile; bunların çoğunun yön­temsel ilkeler bazında gizli ya da açık bir şekilde ge­nelde dinî düşünceye, özelde ise İslâmî düşünceye düşmanlıkları vardır.

Düşünsel etkinliklerin bu türlerindeki durum kimya, fen, astronomi, biyoloji, tıb vb. bilimlerdeki gibi değildir. Gerçek deney sınırını, bunun neticele­rini kaydetme sınırını aşmayıp herhangi, bir şekilde bunlara felsefî bir yorum eklemedikleri sürece du­rum böyledir. Örneğin biyoloji sahasında Darvin'in delilsiz, mesnedsiz arzu ve isteğe dayanan gözlemle­ri sının aşan bir olaydır. Hayatın doğuşu ve gelişme­sini yorumlarken tabiat aleminin dışında bir gücün varlığına gerek olmadığım ileri sürmüştür.

Bu tür durumlarda, insanî çabaların bu alanlar­da gülünç ve komik olarak göründüğü zamanlarda müslümanm yanında, Rabbinden gelen yeterli mik­tarda açıklaması vardır. Bunun ötesinde konu doğrudan doğruya akideyle, bir olan Allah'a ibadetle bağlantılıdır.

"Kültür, insanî bir mirastır", vatanı, milliyeti, dini yoktur, hikayesi pozitif bilimler söz konusu ol­duğunda doğrudur. Bu, şu şartla geçerlidir: Bu ala­nın, bu bilimlerden elde ettiği sonuçları metafizik felsefî bir yoruma, insanın kendisine, faaliyetine, ta­rihine, sanata, edebiyeta, dair bir yoruma tabi tut­madığı sürece. Bunun ötesinde bu görüş, öncelikle akide ve düşünce sınırlarını yıkmayı amaç edinen dünya Yahudiliğinin bir tuzağıdır. Bu, yahudilerin bütün dünyaya hükmetmeleri içindir. Bu, uyutan, uyuşturan bir sözdür. Yahudiler bu şeytanî planlarıyla, öncelikle bütün insanlığı faizle işleyen Yahudi mâlî kurumlarının bir kölesi haline getiren, faize dayalı etkinliklerini rahatça yapma imkanları­nı elde etmektedirler.

İslâm pozitif bilimlerin, bunların deneysel uygu­lamalarının ardında iki tür kültürün olduğu görü­şündedir: İslâm düşüncesinin kurallarına bağlı bu­lunan İslâm kültürü ile beşeri düşüaceyi ilah yapma kuralına dayanan cahilî kültür. İslâmî kültür dü­şünsel etkinlik ve insani gerçekçilik alanlarının hep­sini kapsar. Bu etkinlik ve canlılığını sürekli kılacak" yeterli kural, yöntem ve özelliğe sahiptir.

Bugünkü Avrupa endüstri uygarlığının bağlı bu­lunduğu deneysel metodun, başlangıçta Avrupa'da doğmadığım; ilkelerini, evrene/ evrenin yapısına, gizli hazinelerine, enerjisine 'dair bilgileri İslâm dü­şüncesinden alan Endülüs ve Doğu İslâm dünyasın­daki üniversitelerde doğduğunu bilmemiz yeterli­dir.

Sonra, Avrupadaki bilimsel uyanış olan Röne­sans, bu yöntemi kendine özgü kıldı. Bazısının kendi içinde, bazısının da dünya Hıristiyanlığı ve Yahudi­liğinin saldırılan sonucu -ortaya çıkan nedenlerden dolayı bu yöntem İslâm dünyasında tedricen unutul­du, terkedildi. Daha sonra Avrupa iktibas ettiği bu yöntemi, İslâmî itikadı temellerinden ayırdı. Zaman­la kesin bir şekilde onu Allah'tan uzaklaştırdı. Bu sırada kilise, Allah adına insanlara zulmediyordu.

Böylece bütünüyle Avrupa düşüncesinin bir ürü­nü, her zaman ve her yerde cahili düşüncenin bir yansıması olarak İslâm düşüncesinin dinamiklerin­den farklı bir yapıda tezahür etmiştir. Aynı zaman­da İslâm düşüncesinin azılı bir düşmanı olmuştur. Müslümana düşen, yalnızca kendi düşüncesinin di­namiklerine dönmesi, Rabbani kaynağın dışında başka bir kaynaktan bir şey almamasıdır. Sadece kalbinin ısındığı, dinine takvasına güvendiği mutta­ki bir müslümandan almaktır.

İnsanın kendisine, varlığa, hayata, insanî etkin­liğe, kurumlara, değerlere, ahlâka, geleneklere vs. bütün etkinliklere olan bakış açısını etkileyen akidevî kavramlarla ilgili bütün bilimlerde "ilmin alimden ayrı" olduğu hikayesini, İslâm tanımaz.

İslâm kimya, astronomi, tıp, tarım, endüstri, yö­netim vb. bilimlerde müslümamn gayri müslimden, ya da muttaki olmayan müslümandan ilim öğrenme­sine müsaade eder. Bu durum, söz konusu ilimlerin elde edileceği muttaki bir müslümamn bulunmadığı zaman geçerlidir. Nitekim bugün kendilerini müslü-man olarak adlandıran ancak dininden, yönteminden, Allah'ın hilafetinin gereği olan İslâm düşünce­sinden, bu hilafet için gerekli olan bilim, tecrübe ve çeşitli yeteneklerden uzak olan müslümanların için­de bulundukları durum budur. Ancak İslâm, müsltft manın akide ilkelerini, düşünce dinamiklerini, Kur'an'm, hadisin, Peygamberin hayatını yorumla-| mayı, tarihinin yöntemini, ruhunu, toplum, hukuk ve yönetim düzenini, edebiyat ve sanatını yabanc bir kaynaktan almasına izin vermez.

Bu satırların yazarı, tam kırk yıldan beri oku­yan biridir. Onun ilk alanı, insanî bilginin ana alan­larında; uzmanlık alanına giren ya da ilgilendiği ko­nularda okumak ve bilgilenmekti. Sonra akidesinin, düşüncesinin kaynaklarına yöneldi ve bu geniş kül­türün yanında bütün okuduklarının bir hiç olduğu­nu gördü. Zaten bunun başka türlü olması da müm­kün değildi. Geçirdiği bu kırk yıla pişman da değildi. Çünkücahiliyeyi gerçek yüzüyle, sjapıkhğıyla, sap-tırmâsîylgjggersîzliğiyle bunalım vb. bütün yönle­riyle tanıdı. Mümkün olmadığını yaMneiTğorcTu.

Bununla beraber, yukarıda sölediklerim bana ait olan şeyler değildir. Çünkü konu şahsî görüşle açık­lanmaktan çok daha geniştir. Böyle bir meselede, müslümamn kendi görüşüne dayanması Allah ka­tında büyük bir sorumluluğu getirir. Bu ancak Allah ve Rasûlü'nün sözüdür. Allah ve Rasülüne iman edenlerin ihtilafa düştüklerinde O'na ve Peygambe­rine başvurdukları gibi, burada da Allah ve Rasûlü'nün sözüne baş vurmaları gerekir.

Allah Teâlâ genel bir ifadeyle Yahudi ve Hıris­tiyanların nihai hedefleri hakkında şöyle buyuruyor: Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememizlikten ötürü, iman ettikten sonra sizi küfre döndürmeyi isteseler-de Allah'ın emri gelene kadar onları affedin geçin. Allah, muhakkak herşeye kadir'dir." (Bakara, 109)

"Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristi-yanlar senden asla hoşnud olmayacaklardır. De ki, "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilim­den sonra Onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur." (Bakara, 120}

"Ey iman edenler! Kitap verilenlerin bir takımı­na uyarsanız, imanınızdan sonra sizi kafir olmaya çevirirler," (Âl-i îmrân, ıoo)

Hafız Ebu Ya'la'nın Hammad, Şa'bi, Gabir kana­lıyla rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Kitap ehline bir şey sormayın. Çünkü onlar sizi doğru yola ulaştırmaz, sapıttırır­lar. Yoksa siz ya bir batılı doğrulamış ya da bir hak­kı yalanlamış olursunuz. Allah'a yemin olsun ki eğer Musa aranızda yaşıyor olsaydı, ona, bana uymaktan başka şey helal olmazdı."

Allah (c.c.) müslümanların Yahudi ve Hristiyan-larla olan ilişkilerinin son şeklini kesin bir şekilde yukarıdaki ifadelerle tesbit etmesinden sonra; İslâm akidesi, tarihi, toplum düzeni, politikası ya da eko­nomisiyle ilgili yapılan araştırmalarda Yahudi ve Hristiy ani arın iyi niyetli olduklarım zannedenler, ya da onların hayra, doğruya, nura yöneldiklerini sa­nanlar ancak gafillerdir.

Allah'ın sözünden ortaya çıkan şudur: "De ki, doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Bu durumlarda doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Bu durumlarda müslümanm yönelmesi gereken tek kaynak budur. Allah'ın yolunun dışındakiler sapıklıktır. Âyetteki kasrın (kesinliğin) ifade ettiği gibi, onun dışındaki­ler doğru değildir: "De ki doğru yol ancak Allah'ın yoludur."

Bu âyetin anlamında şüpheye yer olmadığı gibi tevile de gerek yoktur.

Allah'tan yüz çevirip, ilgisini yalnızca dünya ha­yatına hasredene aldırmamayı, uzaklaşmayı emre­den kesin bir emri ilahi vardır. Bu gibilerin ancak zanm bildiklerini ifade etmektedir. Müslüman ise, zanna uymaktan menedilmiştir. Onlar ancak dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Doğru dürüst bir şey bilmezler: "Bizi zikretmekten yüz çevirenlere ve dün­ya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma. Bu onların ulaştıkları bilginin düzeyini gösterir. Doğrusu Rabbin, yolundan sapmış olanı pek iyi bi­lir, doğru yolda olanı da çok iyi bilir." (Necm, 29-30)

"Onlar, dünya hayatının dış yüzünü bilirler. Onlar ahiretten habersizler." (Rum, 7)

Allah'ın zikrinden gafil olup; sadece dünya haya­tını isteyenler, günümüzün bilginleridir. Ancak bu dış görünüşü bilirler. Müslümanm bütün işleri için güvenerek alabileceği ilim bu değildir. Sadece maddi olan ilimden alması caizdir. Hayata, insana, düşün­sel bağlantılarına dair bir yorum, bir açıklama ala­maz. "Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?" (Zümer, 9) âyetinde işaret edilen övülen ilim, bu ilim değildir. Kur'an âyetlerinin anlamlarını yanhş anlayıp öylece değerlendirenler, kendi görüşleri için bunu delil göstermektedirler. Bu takrîrî soruyu âyetin bütünü içinde değerlendirmek gerekir. Geceleyin secde ede­rek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten çeki­nen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkar eden kimse gibi olur mu? "De ki: "Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alir." (Zümer, 9)

Geceleyin secde eden, ayakta duran, boyun bü­ken, ahiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen bilgindir ancak. Ayetin işaret ettiği; Allah'a ve tak­vaya ulaştıran ilim budur. Fıtratı bozan; Allah'ı in­kar eden değil.

İlim akide, dini fariza ve ibadetlerle sınırlı değil­dir. İlim her şeyi içerir. Doğa yasalarıyla, bunların y-eryüzünde Allah'ın halifesi olan insana amade kı­lınmasında; akide, fariza ve ibadetlerle bağlantılı kı­lınmasıyla ilgilidir ilim. Fakat imanî temelden yok­sun olan ilim, Kur'an'ın kasdettiği, ehlini övdüğü ilim değildir. İman ile astronomi, biyoloji, fen, kim­ya, jeoloji arasında yine varlık sistemiyle, canlı ka­nunlarıyla ilgili olan diğer ilimler arasında bir ilişki vardır. Allah'tan uzaklaşmış sapık arzular kullanıl­mazsa; bütün bunlar insanı Allah'a götürür. Üzüle­rek belirtmek gerekir ki, özellikle Avrupa'da kilise ile ilim adamları arasında meydana gelen hadiseler yüzünden rönesans yıllarında Avrupa anlayışı bu durumdaydı. Sonra Rönesans, bütün bir Avrupa dü­şüncesinde, Avrupa düşünce yapısında derin etkiler bıraktı. İster felsefe, metafizik, isterse de görünürde din konusuyla bir ilgisi olmayan pozitif bilimler ol­sun, bütün bilimler, kısaca Avrupa düşüncesinin ürettiği herşey, yalnızca kilise ve kilise düşüncesiyle sınırlı kalmayan, genelde bütün dini düşüncelere düşmanca bir°anlayış geliştirmişlerdir.

Avrupa düşünce ekolleri ve vardığı sonuçlar, bil­ginin her alanında dinî düşünceye düşmanlık teme­line dayandığı kabul edildiğinde bunların, özellikle İslâm düşüncesine aşırı bir düşman olduğu açığa çı^ kar. Ayrıca bu düşmanlığı özel olarak yapmaktadır­lar. Belli bir plana göre İslâm akide, düşünce ve kavramlarını sulandırmaya; müslüman toplumun il­kelerini, dinamiklerini yıkmaya çalışmaktadırlar.

İslâmî araştırmalarda, Avrupa düşünce yöntem­lerine, sonuçlarına güvenmek, büyük bir gaflet olur. Pozitif bilimleri alırken konuyla ilgili felsefî bir şey olup olmadığı konusunda oldukça dikkatli olmalıyız. Çünkü bu felsefî yorumlar temel olarak, genelde dinî düşünceye, özelde ise İslâmî düşünceye düş­mandırlar. Saf İslâm kaynaklarını zehirlemek için az bir miktar yeterlidir. 22



Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə