Wilbur Smith Onbirinci Yazıt



Yüklə 2,28 Mb.
səhifə19/47
tarix11.08.2018
ölçüsü2,28 Mb.
#69455
növüYazı
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   47

242
11. Yazıt

"Shofar'la askerlerini çağır. Söyle, acele etsinler. Sonra koşarak git ve aşçılardan en büyük kazana sıcak su koyup bana getirmelerini iste." Ta-ita'nm ilk düşüncesi Kasırga'yı yeniden ayağa kaldırmak ve Duman Ye-li'ni de ayakta tutmaktı. Bir at bir kez yere düşünce mücadele isteğini yitirir ve hastalığa teslim olurdu.

Shofar ve adamları Kasırga'yı ayağa kaldırıp öyle tuttular ve Taiîa da ılık süngerle her tarafını sildi. Fenn başının yanında durmuş hafifçe burun deliklerine üflüyor, bir yandan art arda Tolas çöreklerini yedirirken bir yandan da cesaret verici güzel sözler fısıldıyordu.

Taita tayın banyosunu bitirir bitirmez Duman Yeli'ne döndü. "Cesur ol, sevgilim," diye mınldandı ve ıslak keten bezle vücudunu ovalamaya başladı. Meren de temiz bezlerle kuruluyordu. Sonra sırtına Taita'nın kaplan postunu örttüler. "Sen ve ben bunu bu gece yeneceğiz." Taita kısrakla konuşmaya devam etti ve adını her söyleyişinde gücün sesini kullandı. Hayvan kulaklarını dikmiş onu dinliyor, bacaklarını yayarak dengesini ko-rumaya çalışıyordu. "Aferin sana Duman Yeli. Sakın vazgeçme."

Taita bala batırdığı Tolas çöreklerini kendi eliyle yediriyordu. Hayvan o halinde bile bu lezzete dayanamıyordu. Sonra, kendisinin atların ateşini düşürmek, boğaz iltihaplarını gidermek ve güçlendirmek için yapmış olduğu ilaçtan bir çanak içirdi. Fenn'le ikisi atlan koruyan tanrı Horus'un onu koruması için ellerini birleştirdiler. Meren ve adamları da duaya katıldı ve gece boyunca ilahi söylediler. Sabah olduğunda Duman Yeli ve tayı hâlâ ayaktaydı ama başları sarkmıştı ve artık çörek yemiyorlardı. Bununla birlikte, Fenn'le Taita'nın verdiği kazanlar dolusu tatlı suyu lıkır lı-KlT içtiler. Öğleden hemen önce, Duman Yeli kafasını kaldırdı ve tayına 'Şnedi, sonra da kafasını uzatıp omzundan dürttü. O da başını kaldırıp anjine baktı.

Adamlardan biri, "Başını kaldırdı," dedi heyecanla.

243
Wilbur Smith

Başka biri, "Daha güçlü duruyor," diye gözlem yaptı. "Mücadele ediyor, hem kendisi hem de tayı için."

"Terlemesi durdu. Ateşi düşüyor."

O akşam Duman Yeli beş tane daha ballı Tolas çöreği yedi. Ertesi sabah Taita'nın peşinden nehir yatağına gitti ve beyaz kumlarda yuvarlandı. Nil kıyısında yetişen tüylü, pembe başlı belli bir otu her zaman çok sevdiği için Taita ile Fenn o ottan demetler dolusu biçip en güzellerini önüne serdiler. Dördüncü gün, hem Duman Yeli hem de Kasırga boş karınlarını o otlarla doldurdular. Taita, "Tehlikeyi atlattılar," deyince Fenn, Kasır-ga'ya sarıldı ve sonra kalbi kırılmış ve bir daha hiç düzelmeyecekmiş gibi ağlamaya başladı.

Tolas çöreklerine rağmen bir sürü atta daha hastalık belirtileri vardı. On iki tanesi öldü, ama Meren onların yerine bağışıklık kazanmış olanları geçirdi. Bazı adamlar da sinek zehrinden ötürü hastaydı: feci baş ağnsı çekiyorlardı ve bütün eklemleri o kadar sertleşmişti ki zor yürümekteydiler. Hayvanların ve adamların yola devam edecek kadar iyileşmesi için pek çok gün geçti. O zaman bile, Taita ile Fenn, Duman Yeli ile Kasırga'ya kendi ağırlıklarını yüklemediler ve yedek atlara binip onları da yanlarında götürdüler. Meren herkesin tam olarak iyileşmesi için günlük ilerleme mesafesini ve hızını düşürmüştü. Günler sonra, bir kez daha hızlarını artırdı ve yine canlı bir şekilde yola devam ettiler.

Sineklerin bölgesinden sonraki iki yüz fersah boyunca insan yerleşimine rastlamadılar. Sonra gezgin balıkçıların yaşadığı bir köye geldiler. Atlılar ortaya çıkar çıkmaz köy sakinleri kaçmıştı. Bu açık renkli, garip bronz silahları olan, boynuzsuz acayip hayvanlara binen insanlarla karşılaşmanın şoku onlara fazla gelmişti. Taita balık tütsüledikleri ızgaralara baktı ve hemen hemen bomboş buldu. Nil artık köye rızkını vermiyordu. Belli ki, balıkçılar açlıktan kıvranmaktaydı.

244
11. Yazıt

Nil kıyısı boyunca uzanan taşkın ovalarında pala boynuzlu ve gözlerinin etrafında beyaz lekeler olan sağlıklı, gürbüz antilop sürüleri otlanıyordu. Erkekleri siyah, dişileri koyu kırmızıydı. Meren atlı okçularından beş tanesini yolladı. Antiloplar atları merak etmiş gibiydi ve yanlarına geldiler. İlk ok dalgası dört tanesini, ikinci dalga da bir o kadarını daha devirdi. Öldürdükleri antilopları bir banş teklifi olarak köyün dışına bıraktılar ve beklemeye başladılar. Açlıktan ölen köylüler fazla dayanamadı ve yabancılardan gelecek ilk saldırı işaretinde yeniden kaçmaya hazır bir şekilde, ihtiyatla yaklaşmaya başladı. Onlar etleri parçalayıp on tane ateş yakarak pişirmeye başlayınca Nakonto ortaya çıktı. Onların sözcüsü de gri sakallı saygıdeğer bir adamdı, gıcırtılı, tiz bir sesle konuşuyordu.

Nakonto geri gelip Taita'ya rapor verdi. "Bu insanlar Ootasaların akrabaları. Dilleri o kadar benziyor ki rahatça anlaşabildik."

Artık köylüler yaklaşıp adamlan, silahlarını ve atlarını inceleyecek kadar cesaretlenmişti. Bekâr kızların üstünde sadece bellerindeki ipe dizili boncuklar vardı ve Shilluk kadını olmayan askerlerle hemen kaynaşmışlardı.

Evli kadınlar, Taita'ya," Meren'e ve yüzbaşılara sukabakları içinde ekşi bira getirdiler, Poto adındaki yaşlı adam ise kurumla Taita'nın yanına oturdu ve Nakonto'nun çevirdiği sorulan yanıtladı.

"Güney diyarlarını çok iyi bilirim," diye böbürlendi. "Babam ve daha önce de onun babası büyük göllerde yaşamıştı, o göller balık doluydu, hem de bazıları öyle büyüktü ki, dört adam ancak kaldırabilirdi. Kalınlıkları da bu kadardı..." Sıska kollarıyla bir daire yaptı, "...ve uzunlukları da hu kadar..." ayak başparmağıyla yere bir çizgi çizdi, sonra dört adım attı ve ikinci bir çizgi çekti, "...oradan buraya kadar."

Taita, "Balıkçılar her yerde aynı," diye belirtti ama gereken hayran-hk nidalarını çıkarmayı da ihmal etmedi. Poto kendi kabilesi tarafından '"mal edilmişe benziyordu ve ilk kez bütün dikkatleri üstüne toplamıştı. u yeni dostlarının arkadaşlığı hoşuna gidiyordu.

245 '
Wilbur Smith

"Peki kabilen o bereketli göllerden niye ayrıldı?" diye sordu Taita.

"Doğudan, bizden daha güçlü ve sayıca daha üstün insanlar geldi ve onlara karşı koyamadık. Bizi nehir boyunca kuzeye, buraya sürdüler." Bir an için mahzunlaştı sonra yeniden ışıldadı. "Sünnet olduğum zaman babam, beni bunun, yani nehrimizin doğduğu büyük şelaleye götürmüştü." Kıyısında oturdukları Nil'i gösteriyordu. "O şelaleye Tungula Madzi, yani Gök Gürültüsü Suları deniyordu."

"Niye böyle değişik bir isim koymuşlar?"

"Yüksekten dökülen sulann çağıldaması ve çarptıkları ulu kayaların sesi iki günlük mesafeden duyuluyordu. Sulann döküldüğü yerden adeta gümüş rengi bir bulut yükseliyordu."

"Sen böyle bir manzarayı gördün mü?" diye soran Taita İç Göz'ünü adama çevirdi.

"Hem de bu iki gözümle!" diye bağırdı Poto. Aurası, yakıtı bitmeden önce parlayan bir alev gibi parlamıştı. Adam doğruyu söylüyordu.

"Oranın bu nehrin doğduğu yer olduğuna mı inanıyorsun?" Heyecandan Taita'nın nabzı hızlanmıştı.

"Babamın hayaleti üstüne yemin ederim, şelaleler nehrin doğduğu yerdi."

"Üstlerinde ve ileride ne vardı?"

"Su," dedi Poto düz bir sesle. "Sudan başka bir şey yok. Dünyanın sonuna kadar su var."

"Şelalenin arkasında hiç toprak görmedin mi?"

"Sadece su."

"Gökyüzüne dumanlar saçan yanardağ görmedin mi?"

"Hiçbir şey," dedi Poto. "Sudan başka hiçbir şey."

"Bizi şelaleye götürür müsün?" diye sordu Taita.

Nakonto bu soruyu tercüme edince Poto korkmuş göründü. "Asla geri dönemem. Oradaki insanlar benim düşmanım ve beni öldürüp yerler. Nehri de takip edemem çünkü gördüğünüz gibi, o lanetlendi ve ölüyor."

246
11. Yazıt

"Bizimle gelirsen bir çuval boncuk veririm sana," dedi Taita. "Kabilenin en zengin adamı olursun."

Poto duraksamadı. Rengi kül gibi oldu ve dehşetle titremeye başladı. "Hayır! Asla! Yüz çuval da versen olmaz. Beni yerlerse ruhum asla alevleri aşamaz. Sırtlan olur ve geceleri dolanıp durur, çürümüş leşleri ve sakatatları yer." Zıplayıp koşmaya davrandı, ama Taita hafif bir dokunuşla onu durdurdu ve yatıştırmak için kendi etkisini kullandı. Tekrar konuşmadan önce iki koca yudum bira içmesine izin verdi.

"Bize rehberlik yapabilecek başka biri var mı?"

Poto korku içinde başını salladı. "Hepsi korkar, benden bile çok korkarlar."

Bir süre sessizce oturdular, sonra Poto huzursuzlanıp ayaklarını oynatmaya başladı. Taita sabırla onun zor bir karara varmasını bekledi. Sonunda adam öksürüp toprağa koyu sarı bir balgam tükürdü. "Belki biri vardır," dedi. "Ama hayır, o da ölmüş olmalı. Son gördüğümde yaşlı bir adamdı ve bu da uzun zaman önceydi. O zaman bile senden yaşlıydı saygıdeğer ihtiyar." Taita'nın önünde saygıyla başını eğdi. "Bizim fetihler yaptığımız dönemden kalan son kişiydi o."

Taita, "Kimdi? Nerede bulabilirim kendisini?" diye sordu.

"Adı Kalulu. Nerede bulacağını gösteririm." Poto yine ayak parmağıyla yere bir şeyler çizmeye başladı. "Ölmekte olan büyük nehri takip edersen sonunda bir sürü gölle buluştuğu yere gelirsin. Orada güçlü sular vardır. Biz oraya Semliki Nianzu deriz." Elips şeklinde yassı bir çember çizdi.

"Nehrin doğduğu şelaleyi bulacağımız yer mi orası?"

"Hayır. Nehir, balığın vücuduna saplanan mızrak gibi gölü kesiyor." Parmağıyla bir çizgi yaptı. "Nehrimiz çıkış, giriş ise gölün güney kıyısı."

"Nasıl bulacağız orayı?"

"Kalulu gibi biri götürmezse bulamazsınız. O bataklıkta, sazlardan oluşan yüzer bir adanın üstünde yaşıyor. Nehrin çıktığı yere yakın."

247
Wilbur Smith

"Onu nasıl bulacağız?"

"Dikkatle arayarak ve şansınız yardımıyla." Poto omuz silkti. "Ya da belki o sizi bulur." Sonradan aklına gelmiş gibi, "Kalulu büyük mistik güçleri olan bir samandır," dedi. "Ama bacakları yok."

Köyden ayrılırken Taita, Poto'ya iki avuç dolusu boncuk verdi ve ihtiyar adam ağlamaya başladı. "Beni zengin ettin ve ihtiyar yaşımda mutlu kıldın. Şimdi bana bakacak iki eş alabilirim."
Kıyısından güneye doğru gittikçe Nil birazcık daha güçlü akar oldu ama yine de eski halinin yanında çok cılız kalıyordu. Meren, "Yirmi kat küçüldü," diye hesapladı ve bunu dile getirmese de Taita da ona hak verdi. Bazen Meren'e bir usta olmadığını ve böyle konulan onlarla daha iyi başa çıkacak yetkin kişilere bırakmasını hatırlatmak gerekiyordu.

Batı kıyısından yol alırken atlar ve adamlar her geçen gün biraz daha güçlendi. Poto'nun tarif ettiği göle vardıklarında hiçbirinde sinek hastalığından eser kalmamıştı. Muazzam bir göldü.

Meren, "Bu bir göl değil deniz olmalı," dedi ama Taita, onu bir sürahi su örneği almaya yolladı.

"Şimdi iç bakalım benim sevgili Meren'im," diye emretti. Meren dikkatle bir yudum aldı ve yutkundu. Sonra sürahinin geri kalanını başına dikti.

"Tuzlu deniz suyu mu?" diye gülümsedi Taita.

"Hayır Büyücü, bal gibi tatlı. Yanılmışım, sen haklıydın."

Göl o kadar büyüktü ki, kendi rüzgâr sistemini yaratmış gibiydi. Şâ' fakta hava hâlâ durgun ve serindi. Sanki gölün yüzeyinden dumanlar yük' seliyormuş gibi görünüyordu. Adamlar heyecanla bu konuyu tartıştılar-

248
11. Yazıt

Biri, "Volkan gölü ısıtıyor," dedi.

Başka biri, "Hayır," dedi. "Su buhar olup yükseliyor. Başka bir yerde yağmur halinde inecek."

Meren ise otoriter bir tavırla, "Hayır, bu sularda yaşayan deniz canavarının kızgın nefesi," diye belirtti.

Sonunda gerçeği söylesin diye Taita'ya baktılar.

Taita, "Örümcekler," deyince yeniden hararetle tartışmaya başladılar.

"Örümcekler uçmaz. Sinekleri kastediyor... ya da yusufçukları."

"Bizimle eğleniyor," dedi Meren. "Onu iyi tanırım. Bu küçük şakalara bayılır."

İki gün sonra rüzgâr yön değiştirdi ve o bulutlardan biri kampın üstüne sürüklendi. Sonra da aşağı inmeye başladı. Fenn zıplayıp buluttan bir şey aldı.

"Örümcekler!" diye haykırdı. "Taita asla yanılmaz." Bulut, yeni dünyaya gelmiş sayısız örümcekten oluşuyordu, henüz saydam haldeydiler. Hepsi ince birer ağ örmüştü ve o rüzgâra takılan ağlarla gölün başka bir tarafına uçuyorlardı.

Güneş çıkar çıkmaz rüzgâr arttı ve öğlene kadar sulan çılgınca köpürttü. Öğleden sonra ise azaldı ve güneş batınca ortalık tamamen duruldu. Flamingolar pembe bir çizgi halinde ufku kapladı. Hipopotamlar ho-murdanıp böğürerek sığ çamurlarda granit taşlar gibi yuvarlandılar, uzun dişli rakiplerini korkutmak için pembe çenelerini sonuna kadar açıp kapadılar. Güçlü timsahlar kumlara serildi, ağızlarını açtılar ve su kuşları sivri san dişlerinin arasındaki etleri temizlemeye başladı. Geceler sakin geçiyor, yıldızlar siyah kadifeyi andıran su yüzeyine yansıyordu.

Batıya doğru göl o kadar büyüyordu ki kara görünmüyordu, sadece ağarın dalgalandırdığı suda kayık gibi bata çıka yüzen adalar vardı. Gü-neyde ise gölün kıyısını ancak uzaktan görebiliyorlardı. Sivri dağ başlan eya volkanlar yoktu, sadece alçak tepelerin mavimsi izi vardı.

249
Wilbur Smith

Poto onları yerlilerin vahşeti konusunda uyardığı için, göl kıyısında yetişen dikenli akasya ağaçlarının dallarını da kullanarak güvenli bir kamp kurdular. Gündüzleri atlar ve katırlar ya kıyıdaki güzel otlaklarda otluyor, ya da sığlık yerlerde bulunan su bitkileriyle kendilerine ziyafet çekiyordu.

Fenn, "Kalulu'yu, hani şu şamanı ne zaman arayacağız?" diye sordu.

"Bu akşam, sen yemeğini bitirince."

Taita söz verdiği gibi Fenn'i alıp sahile indi ve kuru odunları toplayıp küçük bir ateş yaktılar. Ateşin başına çömeldiler ve Taita, Fenn'in ellerini kendi ellerinin arasına alıp bir korunma halkası oluşturdu. "Eğer Kalulu, Po-to'nun iddia ettiği gibi bir ustaysa, ona havadan mesaj yollayabiliriz," dedi.

Fenn huşu içinde, "Sahiden bunu yapabilir misin Taita?" diye sordu.

"Poto'ya göre, buraya çok yakın bir yerde yaşıyormuş, belki iki, üç fersah ötemizde yani. Ona erişmek kolay."

"Uzaklık önemli mi?" diye sordu Fenn.

Taita başını salladı. "Adını biliyoruz. Fiziksel görünümünü biliyoruz, bacakları yok. Tabii ruhani adını da bilsek veya elimizde onunla ilgili bir şey, mesela bir saç kılı, tırnak, ter, idrar veya dışkı olsa daha kolay ölürdü. Yine de, elimizde olanla birine ulaşmayı sana öğreteceğim." Taita kesesinden bir tutam bitki çıkardı ve ateşe attı. Yanan bitkilerden keskin kokulu bir duman çıktı, "Bu, etrafta dolanması muhtemel herhangi bir kötü etkiyi uzaklaştırır," diye açıkladı. "Şimdi alevlere bak. Eğer Kalulu gelirse onu orada göreceksin."

Ellerini bırakmadan Taita'nın göğsünden gelen mırıltılar eşliğinde hafifçe sallanmaya başladılar. Fenn, onun öğrettiği şekilde zihnini boşaltınca üç sihirli güç sembolünü tekrarlayıp içlerinden birleştirdiler.

"Mensaar!"

"Kydash!" , "Ncube!"

Etraflarındaki hava çınladı. Taita o havaya doğru konuştu.

250
11. Yazıt

"Kalulu dinle! Bacakları olmayan kişi, kulaklarını aç!" Ay yükselip, zirvesinin yarı yoluna ulaşırken çağrısını zaman zaman tekrarladı.

Aniden çarpmayı hissettiler. Fenn heyecanla soludu, sanki parmak uçlarından statik bir yük boşalmıştı. Ateşe gözlerini dikti ve bir yüz gördü. Çok yaşlı ama sonsuz bilgeliğe sahip bir maymuna benziyordu.

"Kim çağırıyor?" Kızgın dudaklar bu soruyu Tenmass dilinde sormuştu. "Kalulu'yu arayan kim?"

"Ben Gallalah Taita'yım."

"Eğer Doğru'dan yanaysan bana ruhani adını söyle." Taita bunun başının üzerinde bir sembol olarak şekillenmesini sağladı: tek kanadı kırık bir şahin. Aynı havayı paylaşan kötü bir güç de olabileceği için, bunu telaffuz etmek ölümcül bir tehlike yaratıyordu.

"Seni onaylıyorum, Doğru'luk kardeşim," dedi Kalulu.

"Sen de kendi ruhani adını göster," dedi Taita. Ateşteki yüzün üzerinde ağır ağır çömelmiş bir Afrika yaban tavşanı belirdi. Bu mitolojik bir bilgeydi, tavşan Kalulu'nun başı ve uzun kulakları dolunayın üzerine çizilmişti.

"Seni onaylıyorum sağ elin kardeşi. Yardım istemek için çağırdım seni," dedi Taita.

"Nerede olduğunu biliyorum, ben de yakınındayım. Üç gün içinde sana geleceğim," dedi Kalulu.


Fenn bu çağırma sanatına hayran olmuştu. "Ah Taita," dedi. "Bunun mümkün olduğunu hayal bile edemezdim. Lütfen bana da öğret nasıl yaptığını."

"Önce kendi ruhani adını öğrenmelisin."

251
Wilbur Smith

"Galiba biliyorum," dedi Fenn. "Bir kez bana öyle seslenmiştin, değil mi? Yoksa rüya mıydı o Taita?"

"Rüyalar ve gerçeklik sık sık birbirine karışır ve tek bir şey olur Fenn. Hatırladığın isim ne?"

Fenn, "Suların Çocuğu," diye yanıtladı çekingen bir tavırla. "Lostris."

Taita, ona hayretle bakakaldı. Daha önce psişik güçlerini bilinçsiz olarak nadiren ortaya koyardı. Öteki hayatına ulaşmayı başarmıştı demek ki. Duyduğu heyecan ve gurur yüzünden solukları sıklaştı. "Ruhani adının sembolünü de biliyor musun Fenn?"

"Hayır, onu hiç görmedim," diye fısıldadı. "Var mıdır ki Taita?"

Taita, "Düşün," dedi. "Zihninde ön plana çıkar onu!"

Kız gözlerini kapadı ve içgüdüsel olarak boynunda asılı olan tılsımı tuttu. Taita yumuşak bir sesle, "Zihninde mi?" diye sordu.

Fenn, "Evet," diye fısıldadı ve Taita, İç Göz'ünü açtı. Fenn'in aura-sı göz kamaştıncı bir parlaklıkla kızı tepeden tırnağa sarmıştı ve ruhani adının sembolü, aynı kutsal ateşte, başının üzerinde duruyordu.

Taita, peri kızı çiçeği, yani nilüfer, diye düşündü. Bir bütün halindeydi. Ruhani sembolü gibi, Fenn'in kendisi de tümüyle açmıştı. Daha çocukken bile bir usta haline gelmişti. Taita, ona, "Fenn," dedi. "Zihnin ve ruhun tamamen hazır. Sana öğretebileceğim her şeyi ve belki daha da fazlasını öğrenmeye hazırsın artık."

"O zaman bana havadan görüşebilmeyi ve aramıza büyük mesafeler girse bile sana ulaşabilmeyi öğret."

"Hemen başlayacağız," dedi Taita. "Bende zaten sana ait bir şey var."

Fenn, "Nedir o? Nerede?" diye atıldı. Taita cevap olarak boynundaki tılsıma dokundu. Fenn, "Göster bana," dedi ve Taita içinde saç lülesi bulunan tılsımını açtı.

Fenn, "Saç," dedi. "Ama benim değil ki." İşaret parmağını uzatıp bukleye dokundu. "Bu yaşlı bir hanımın saçı. Bak, görüyor musun? Sarıların arasına gri teller karışmış."

252
İL Yazıt

"Ben o bukleyi kestiğimde yaşlanmıştın," diye kabullendi Taita. "Hatta ölmüştün. Mumyalama masasında soğuk ve katı olarak yatıyordun."

Kız dehşetle ürperdi. "Bu öteki hayatta mı oldu?" diye sordu. "Anlat bana. Kimdim ben?"

"Hepsini anlatmak bir ömür sürer," dedi Taita. "Ama benim sevdiği' ı bir kadın olduğunu söyleyerek başlayayım, tıpkı şimdi sevdiğim gibi." Fenn yaşlarla dolu gözleri görmeden uzanıp Taita'nın elini aradı.

"Sende benden bir şey var," diye fısıldadı. "Şimdi de ben senden bir şey istiyorum." Taita'nın sakalını tutup kalın bir tutamı parmağına doladı. "İlk karşılaştığımız gün sakalın beni çok etkilemişti. Saf gümüş gibi parlıyor." Kesesinden küçük bronz hançerini çıkardı ve parmağına doladığı tutamı deriye yakın bir yerden kesti. Sonra burnuna götürüp güzel kokulu bir çiçekmiş gibi kokladı. "Bu senin kokun Taita," dedi.

"Onu muhafaza etmen için sana da bir madalyon yaparım."

Kız sevinçle güldü. "Evet, çok iyi olur. Ama sende de ölmüş bir kadının değil yaşayan çocuğun saçı olmalı." Saçından bir bukle kesip Ta-ita'ya uzattı. Taita bukleyi özenle büktü ve yetmiş yıldan uzun bir süredir madalyonunda duran diğer buklenin üzerine yerleştirdi.

"Seni her zaman çağırabilecek miyim?" dedi Fenn.

"Evet ve ben de seni," dedi Taita. "Ama önce sana öğretmem lazım."

Sonraki günlerde bu sanat üzerine çalıştılar. Önce birbirlerini görecek ama duyamayacak mesafelerde karşılıklı oturarak başladılar. Saatler sonra, Fenn, Taita'nın zihninde canlandırdığı görüntüleri görebilmeye ve kendi zihnindeki görüntülerle cevap verebilmeye başlamıştı. O geliştikçe, bu sefer arkalarını dönerek ve birbirlerini görmeden denediler. Sonunda Taita, onu kampta bıraktı ve Meren'le birlikte göl kıyısında birkaç fersah Uzağa gitti. Orada yaptığı ilk girişimde Fenn'e ulaştı.

Her denemesinde Fenn daha çabuk karşılık veriyor ve yolladığı göktüler daha net ve daha güçlü oluyordu. Taita için kendi sembolünü al-

253
Wilbur Smith

nına yerleştirdi ve birkaç denemeden sonra nilüferin rengini keyfine göre pembeden eflatuna, ondan da kırmızıya çevirmeyi becerdi.

Gece korunma için kendi minderinde ama Taita'ya yakın yattı ve uyumadan önce, "Artık bir daha hiç ayrılmayacağız," diye fısıldadı. "Çünkü nereye gitsen seni bulabilirim."

@—'\

Şafakta, henüz rüzgâr başlamadan göle yıkanmaya gittiler. Suya girmeden önce Taita timsahlara ve suyun dibinde olabilecek her türlü canavara karşı koruma büyüsü yaptı. Sonra suya girdiler. Fenn bir susamurunun zarafetiyle yüzüyordu. Derinlere dalarken çıplak bedeni cilalanmış fildişi gibi parlamaktaydı. Taita, onun suyun altında çok uzun süre kalmasına hiç alışamamıştı ve gözünü aşağıdaki yeşil dünyaya dikmiş, yüzeyde uzanırken endişe içindeydi. Sonsuzluk gibi gelen bir süre sonra, Fenn tıpkı rüya-lanndaki gibi zarif bedeninin dipten kendisine doğru geldiğini gördü. Sonra tam yanında sudan fırladı, kahkahalar atıyor, saçındaki suları savuruyordu. Diğer seferlerde onun gelişini görmedi. Sadece dipten gelip ayak bileğini yakalayarak onu da aşağı çekmeye çalışınca anlıyordu geldiğini.



"Böyle yüzmeyi nasıl öğrendin?" diye sordu.

"Ben suların çocuğuyum." Taita'ya güldü. "Unuttun mu? Yüzmek için doğdum." Sudan çıkınca kurulanabilecekleri güneşli bir yer buldular. Taita, onun arkasına oturup saçını ördü ve aralarına nilüfer çiçekleri yerleştirdi. Bir yandan da Mısır kraliçesi olarak yaşadığı hayatı, onu seven başka insanları ve doğurduğu çocuklan anlatıyordu. Fenn sık sık araya girip "A, evet! Onu şimdi hatırladım," diyordu. "Bir oğlum vardı ama yüzU* ( nü hatırlamıyorum."

"Zihnini aç, ben de sana kendi hafızamdan onu göstereyim."

254
11. Yazıt

Fenn gözlerini kapadı ve Taita avuçlarını onun başının iki yanına götürüp kulaklarını örttü. Bir süre sessiz kaldılar. Sonunda Fenn, "Ah, ne gü-j bir çocuk," diye fısıldadı. "Saçı altın sarısı. Başının üstündeki kabartmayı görebiliyorum. Adı Memnon."

"O çocukluk adıydı," diye mırıldandı Taita. "Tahta çıkıp Aşağı ve Yukarı Krallık taçlarını alınca adı Firavun Tamose oldu, o ismin ilk kullanılışıydı- İŞte! Bak nasıl da güçlü ve hâkim." Taita görüntüyü Fenn'in zihnine aktardı.

Fenn uzun süre sessiz kaldı. Sonra, "Ne kadar yakışıklı ve soylu," dedi. "Ah, Taita, oğlumu görebilmek isterdim."

"Gördün Fenn. Onu göğsünde emzirdin ve tacını başına kendi ellerinle başına koydun."

Fenn yine sustu. Bir süre sonra, "Bana öteki hayatta ilk karşılaştığımız zamanki halini göster," dedi. "Bunu yapabilir misin Taita? Benim için kendi görüntünü aktarabilir misin?"

"Denemeye cesaret edemem," dedi Taita hemen.

"Neden?"

"Tehlikeli olur," diye cevap verdi. "Bana inanmalısın. Çok tehlikeli olur hem de."

Ona istediği görüntüyü gösterse, zamanla elde edilmez düşlere kapılmasına yol açacaktı. Onun mutsuzluğunun tohumlarını atmış olacaktı. Çünkü öteki hayattaki ilk karşılaşmalarında Taita bir köleydi ve Mısır'ın en güzel genç erkeğiydi. Bu onun çöküşü olmuştu. Efendisi Lord İntef Karnak bölgesi başyargıcı ve Yukarı Mısır'ın yirmi iki bölgesinin vahşiydi-Ayrıca bir kulamparaydı ve kölesini deli gibi kıskanıyordu. Taita, efendisinin evindeki Alyda adlı köle kıza âşık olmuştu. Bu durum Lord İntef'e bildirilince, celladı Rasfer'e Alyda'yı kafasını ağır ağır ezerek öldürmesi-m emretmişti. Taita da onun ölümünü izlemeye zorlanmıştı. Lord İntef kı-Zl" ölümünden sonra bile tatmin olmamış ve Rasfer'e Taita'yı da hadım etmesini emretmişti.

255
Wilbur Smith

Bu korkunç durumun bir uzantısı daha vardı. Lord İntef yıllar sonra Kraliçe Lostris olan küçük kızın babasıydı. Kızıyla ilgilenmemiş ve Ta-ita'yı, yani hadımı onun öğretmeni ve danışmanı yapmıştı. Şimdi o çocuk Fenn olarak yeniden doğmuştu.

O kadar karmaşık bir durumdu ki, Taita bütün bunları Fenn'e açıklayacak kelimeleri bulmakta güçlük çekiyordu ve kamp yönünden gelen bağrışmaları duyunca kurtulduğu için sevindi. "Doğudan tekneler geliyor! Silah başına!" Bu Meren'in sesiydi, bu kadar uzaktan bile kolayca tanınıyordu. Onlar da hemen ayağa fırladılar, hâlâ nemli olan vücutlarına tuniklerini geçirdiler ve kampa doğru koşmaya başladılar.


Yüklə 2,28 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   47




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin