GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç


Kaldığımız yerdebn devam edelim, Fusûs’ul Hiken Cilt 1. Mukaddime sayfa 21 Kazâ ve Kader bölümü



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə11/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   32

Kaldığımız yerdebn devam edelim, Fusûs’ul Hiken Cilt 1. Mukaddime sayfa 21 Kazâ ve Kader bölümü.

A’yân-ı sâbitenin tarifini yapıyor, özetle a’yân-ı sâbite iktiza-ı Zâtiyeleri olan istidat ve kabiliyetleri dairesinde Hakk’tan zuhuru talep ederler, bu talep lâfzi değil halidir. Çünkü daha o mertebede beşeriyet hasıl olmadığından, yani insan daha halk edilmemiş olduğundan, dolayısı ile lisanları da yok idi. İnsanların olmadığı gibi kelimeleri ve lisanları hiçbir varlığın da kendi lisanından hiçbir şey söz konusu değildi. O zaman bu talep kelâmi, lâfzi değil hali, hal lisanıyla hal diliyle idi, oradaki hal dilinden kasıt ilmi hususiyetleri dolayısıyla ilmî ma’nâ da bir istekti.

A’yân-ı sâbiteler, bakın şimdi iktiza-ı zâtiyeleri, yani Zatlarının gereği olan, yani programlarında yapılmış özellikleri olarak istidat ve kabiliyetleri dairesinde, yani kendi programları ne şekilde yapılmışsa, bu program dahilinde ve dairesinde, Hakk’tan zuhur talep ettiler, a’yân-ı sâbiteler oluştuğu zaman. İşte bu zuhur istemeleri, nefes-i rahmani ile meydana geldi. Yani üflendi bütün âlemlere. Bu talep lâfzi değil halidir. Yani istenilen talep edilen çünkü o programda zâti ma’nâda Zat mertebesi itibariyle hayat vardır. İlmi ma’nâda hayat vardır. İşte o ilmi ma’nâda hayat orada sıkışık vaziyettedir. Yani sınırlı vaziyettedir. Madem ki bu programı yaptın, zatlarından Allah’ın Zât’ına bakın, orada daha kevn zuhura gelme yoktur, ilm-i ilâhide a’yân-ı sâbitenin zatlarından Allah’ın Zât’ına talep, madem ki bizi programladın yani bir terkip yaptın, o zaman bize o terkibi açacak faaliyete geçirecek sahayı ve istihkakı ver diye bunu talep ettiler.

İşte bir bakıma bu âlemlerin halk edilmesi istidat ve kabiliyetle-rimizin, a’yân-ı sabitemizin gereği, taleb edilmesinden sonra, o neticeden sonra, bu âlemler halk edilmeye başladı. Yoksa durup dururken bu âlemler faaliyete geçmedi. Bu âlemlerin kaynağı odur. İstidat, a’yân-ı sâbitelerin istidat ve kabiliyetlerini ortaya koyması için, talepleri kendilerinin yayılmasına, dolayısıyla bu âlemin de oluşmasına sebep oldu. Rastgele o sadece nefes-i Rahmani verildi değildir. Taleb olduğu için, nefes-i Rahmani ile bütün Allah’ın Zât’ında olan, ezeli ilminde programlanmış olan, a’yân-ı sâbiteler orada mahluk değildi. Program ama mahluk değildi, bakın Allah’ın Zât’ında Zât’ı ile birlikte müstakil programlardı.

Müstakil derken tamamen âlemin dışında bir istiklâl değil, gurup gurup bölüm bölüm müstakil varlıklardı. Müstakil programlardı. İşte bunlar dışarıya çıkmayı talep ettiler, bu talepleri neticesinde nefes-i Rahmani onları geniş bir sahaya feza denilen bu sonsuz sahaya yaydı. Bu yayılma isteme lâfzi değil hali idi, yani kendi programları istikametinde bir açılma talebi idi.

Mesnevide Mevlânâ Hz leri iki satırla bunu şöyle belirtmiş, “Biz yok idik yani zuhurdan evvel biz yok idik ve bizim takazamız dahi yok idi.” Yani bizim gürültülerimiz ortaya çıkardığımız faaliyetleri-miz de yok idi. Biz yok isek faaliyetlerimiz de yok olacaktır tabii. Senin lütfun bizim na güftemizi işitir idi. Yani sessiz sözsüz güftemizi namelerimizi isteklerimizi işitir idi. Bakın aynı yeri ne kadar değişik bir şekilde ki bunu aslında çevrilmiş olarak değil de farisinin kendi akıcı lisanından okumak lâzım ki, o lezzeti versin biz şimdi çevirinin çevirisini okuyoruz, ama bu dahi büyük bir lütuftur.

Bu talep yaşamak için balığın vücudu su ve insanın vücudu havayı nesimi talep etmek gibidir. Balık lisanen ya rabbi bana su ver diye bir talepte bulunur mu, bizler bir düşünelim bakalım "ya rabbi bana hava ver” diye bir talebimiz oldu mu, lisanen olmadı, ama fıtri olarak oldu ve oluyor da, meselâ azıcık nefesimizi tutalım, almayalım, ilk istediğimiz şey ya Rabbi bana nefes ver demektir, hal ile. Tepinmeye başlıyoruz işte onu alamadığımızdan. Tepinmemiz var ya, ya rabbi bize nefes ver demektir. Ama lisanen bunu söylemiyoruz, vücut bedenimizin sistemi fiilen bunu talep ediyor, sessiz ve sözsüz olarak.

Zira onların istidat ve kabiliyet-i vücudiyeleri böyledir. Yani balığın ve insanın istidatı ve kabiliyeti vücutlarının yaşama sistemleri böyledir. Sistem bunu ister. Meselâ benzinli motor, motoru çalıştırıyor iken lisanen bana benzin ver, diye söylüyor mu, lisanen söylemiyor, ama hal ile söylüyor. Benzini vermediğin zaman çalışmam diyor. Ver benzini çalışayım diyor. bu kadar açıktır. Hal ile benzin talebinde bulunuyor. İşte her bir ayn zat-ı uluhiyetten böylece iktiza-ı zatiyesine göre tecelli talebinde bulundu. Her bir a’yân-ı sâbite kendi hususiyeti olarak iktiza-i zâtisinin kabiliyeti ile tecelli talebinde bulundu. Yani zuhura çıkma talebinde bulundu sessiz sözsüz. Bâtınından ihtiyacı olduğunu istedi.

Onların istidat ve kabiliyetleri malum-u ilahi olduğundan yani onların istidat ve kabiliyetleri Allah’ın ilminde bilindiğinden Cenâb-ı Hakk da onların taleplerini “is’âfen/kabul etmek” Hakk malumiyet-leri dairesinde tekvinlerini murad etti. Yani kendilerinde olan a’yân-ı sâbite ma’lûm olan hususiyetleri istikametinde onları tekvin eyledi, meydana getirdi. Böylece murad eyledi. Böylece Hakk’ın iradesi ilmine, ilmi de ma’lûm olan a’yân-ı sâbiteye tâbi oldu. Hani bir evvelki sohbette ilim ma’lûma tâbidir, diğerinde ma’lûm ilme tâbidir diye ifade edilmişti, burada onu belirtiyor.

Şimdi onların kâffe-i meratipte, yani bütün o a’yân-ı sâbitelerin bütün mertebelerde yani zuhura çıkıncaya kadar Sıfat mertebesinde, esma mertebesinde, Ef’âl mertebesinde bütün mertebelerde istidat ve kabiliyetleri üzere zuhurlarını Hakk’ın hüküm etmesi kazâ-ı ilâhidir. Bakın gerçek ma’nâda kazâ budur. Yani kitaplarda, kader ve kazâ diye belirtilir, aslında tam tersidir, kazâ ve kaderdir. Çünkü kazâ hüküm ma’nâsınadır, toplu program, kader ise bu programın gün be gün açılması yayılması, miktar, kader miktar miktar açılmasıdır.

İşte bu program kazâ-i ilâhidir. İlâhi kazâ budur. Bu kazâ hükmü külli-i icmalidir, yani bir bütün cem bir hükümdür. İstidat-ı zâtileri üzerine Zeyd’in ilmine ve sadetine ve Amr’ın cehline ve şekavetine hüküm gibi. Fakat bu hükümde cebir yoktur. Zeydin programı kendine göredir, ilm-i ilâhide Amr’ın programı kendine göredir. Burada zorla yapılmış yaptırılmış bir şey yoktur. Cebir yoktur, zira bu hükmü a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir. Bakın ne kadar müthiş bir ifadedir. A’yân-ı sâbite bu hükmü kendi üzerine kendi vermiştir, çünkü programı odur. dışarıdan gelen bir zorlama bir icbar yoktur.

Hakk bidayeten mahkümün aleyhdir. Yani Hakk başlangıç olarak mahkümün aleyhdir. Yani her bir a’yân-ı sâbite kendi kabiliyet-i Zatiyesini gösterip Hakk’a demiştir ki ey zî ata, ey ata sahibi olan, benim hakkımda hükm-ü saadeti ver, ve beni bu hüküm dairesinden ıshar et. Yani a’yân-ı sâbite kendi programına göre bunu böyle demiştir. Bu ise o a’yân-ı sâbite tarafından Hakk üzerine bir hükümdür. Şimdi bu halde a’yân-ı sâbite hâkim, Allahü Teâlâ Hz leri mahkûm hükmüne gelmiş olmaktadır. Yalnız yanlış anlaşılmasın haşa Cenâb-ı Hakk suç işledi de mahkûm oldu değildir.

Hani söylenir ya! sözünün mahkûmu oldu diye, bir kimse farkında olmadan bir söz verir, bunu yerine getirmek zordur, o duygusal bir halde olmayacak bir şeye söz vermiştir, kendi kendini mahkûm etmiştir, karşıdaki mahkûm etmemiştir.

Şimdi a’yân-ı sâbite bâtınen ilmi ilâhide “Ya rabbi bunu bana ver” demek suretiyle hâkim hükmündedir. İşte biz dua ettiğimiz zaman bu hale geliyoruz, ya rabbi bana şunu ver bunu ver biz hakim, Allah mahkum tutmuş oluyoruz. Tabi ki bu iyi niyetle yapılan bir şeydir. Ama farkında olmadan hadise bu oluyor. Lâtife lâtif gerek demişler incitici olmamak lâzımdır, yerine göre şaka da gereklidir.

Şimdi Cenâb-ı Hakk ilm-i ilâhide a’yân-ı sâbitelerimizi kendi Zât mertebesinde programlamış olduğundan, a’yân-ı sâbite kendi hakkını istemekte hâkimdir. Bunda eksi yanlış bir şey yoktur. Bu Hakk’ın verdiği bir Hakk’tır. A’yân-ı sâbite diyor ki beni şu şu şu şekilde programladın, hal lisanı ile onu yapacak sahayı ekipmanı bana ver, işte bu ver demesi hâkim, âmir hükmünde, alacağı yer ise memur, mahkûm hükmünde oluyor. Bunda ters yanlış bir şey yoktur. Mahkûm demekle suç işlemiş de mahkûm olmuş demek değildir. ne yapıyor, kendi programı ile kendini mahkûm etmiş oluyor. Yani o programın hakikatini vermeye, mahkûm etmiş oluyor. Bunu isteyen de hâkim, hükmü yerine getirmek istiyor. Yani bir bakıma âmir oluyor. Yani a’yân-ı sâbite âmir, bu hükmü Allah kendi programladığı için de o programı yapmaya, Hakk memur oluyor. Yani mahkûm dediği odur, yani onu yapmakla kendi kendini görevlendirmiş oluyor.

Yani a’yân-ı sâbite kendi hakkını talep ediyor, haklı olarak bu talebi verecek olan bu talebin karşılanmasına mahkûm edilmiş oluyor. O zaman onu, karşılamaması diye bir şey söz konusu değildir. yani her birerlerimiz özümüzden istediğimiz zaman lâfzi olarak değil ma’nâ âleminde a’yân-ı sâbiteler üzere istediğimiz şeyde biz âmir, Cenâb-ı Hakk memur oluyor, çünkü onu kendi üzerine görev kabul ediyor. Bu hakikat bildirilen bilgiler genel olarak toplanıp ta hepsi yerli yerine konduğu zaman hiçbir açıklık, hiçbir boşluk hiçbir, yanlışlık tereddüt kalmıyor.

Bir hadis-i kudside “kulum bana nafileler ile yaklaşır ben kulumu severim, onun elinde tutan, gözünde gören, ayağında yürüyen kulağında duyan ben olurum” diyor. İşte bakın kul ne oldu, kul âmir oldu, Hakk memur oldu. Yani öyle bir Rabbımız var ki gerektiği yerde âmir, hâkim, mutlak sâhip, gerektiği yerde de her şeyi meydana getiren yüklenen yapan eden, kendisi olmaktadır. Yani hem hâkim, hem de mahkûmdur. Şimdi bir kimse hırsızlık yaptı, veya kâtil oldu birisini öldürdü, mahkemeye gitti hâkim ona 10 sene hapis dedi, şimdi biz ne diyoruz, hâkim onu mahkûm etti diyoruz. Hayır! tâbir yanlış, görüntüde öyle de tâbir yanlıştır. O kâtil kendi kendini mahkûm etti. Hâkim kendisi oldu, yani o fiili işlemek suretiyle kendini o fiilin karşısı olan suça mahkûm etti.

Peki hâkim ne yaptı,? hâkim süresini belirledi. Hâkim hükmetmedi, burada kendisine cebir yapılmadı, mecburiyet diye bir şey yapılmadı, kendi fiilinin karşılığını gördü, işte Cenâb-ı Hakk’a biz Cenâb-ı Hakk’tan a’yân-ı sâbitemiz üzere bir şey taleb ettiğimiz zaman biz taleb ettiğimizde a’yân-ı sâbitemizin miktarı ne ise o miktar üzere taleb ediyoruz. İşte onu miktarlaştırmak bir bilgiye bağlıdır, o bilgi de hâkim olmaya bağlı, hâkimlik de bilgi istemektedir. Ve de biz hâkim O mahkûm, yani biz taleb edici O vericidir.

Bu ise a’yân-ı sâbite tarafından Hakk üzerine bir hükümdür, binaenaleyh o a’yân-ı sâbite hâkim, yani a’yân-ı sâbite hâkim ve sâhib-i ata olan vücud-u Hakk mahkûmun aleyhdir. Yani o hükmün üzerine mahkûmdur. Bakın sâhib-i ata olan yani verici olan lütfedici olan Hakk’ın vücûdu varlığı o hüküm üzerine mahkûmdur. Badehu Hakk hâkim, a’yân-ı sâbite mahkûmun aleyh olmuştur. Böylece cebir her bir aynın istidat ve kabiliyetinden kendi üzerine vakidir. Bakın dışarıdan bir cebir yoktur. İstidat ve kabiliyetin mec’ul olmadığı yani zuhura gelmediği balâda/yukarıda izah olunmuş idi. İstidat ve kabiliyet ceal edilmemiştir. Yani basit tabir ile halkedilmemiştir, kendi hakikatinde vardır.

İstidat ve kabiliyet Allah’ın Zat’ında var olduğundan sonradan olma bir şey değildir onu demek istiyor. istidat-ı Zâtiye asla tebeddül etmediği gibi yani Zât’i istidat asla değişmediği gibi iki nakisi de cami olmaz. yani İki ters istidat bir yerde olmaz. Meselâ ilm-i İlâhide saadet ile ma’lûm olan bir a’yân-ı sâbite bittebeddül şekavetle ma’lûm olmadığı gibi bir a’yân-ı sâbite an-ı vahitte hem saadet hem de şekavete haiz olamaz. Yani hem saadeti hem de şekaveti aynı yerde bulunduramaz. Zira bunlar yek diğerinin nakızıdır. Yani zıddıdır. Nitekim bir şey bir an içinde hem beyaz ve hem de siyah olamaz.

Kazâ-ı ilâhi biri mübrem diğeri de muallâk olmak üzere iki nevidir. Bakın kazânın mutlak ve muallak olduğunun taraflarına geliyor. Kazâ-ı ilâhi birisi mübrem, yani mutlak kazâ diğeri muallâk olmak üzere iki nevidir. Kazâ-ı mübrem değiştirilemez, önlenemez, olan bilâ kaydı şart infazı lâzım gelen kazâlardır. Şimdi basitçe şöyle düşünelim; şu yazılarda olduğu gibi iki sutun halinde günlük sayfalarımızı a’yân-ı sâbitemizin kazâ ve kader sistemini iki sutun halinde bu sutunda olan kazâ-ı ilahi kaza-ı mübrem olduğundan bu yazılar değişmez, kazayı mübrem mutlaka tahakkuk ediyor.

Kazâyı mübrem bilâ kaydı şart infazı lâzım gelen kazadır. Yani hiçbir şarta bağlı olmadan mutlaka uygulanır. Ne ertelenir ne her hangi bir şey olur, değişmesi mümkün değildir. Bu kazâ ne duayı lâfzi, ne duayı fiili, ile yani tebadi ile mündefi olmaz yani tedbirler almakla def edilemez, yani kaldırılamaz. Kazayı mübremde iki itibar vardır, birisi indallah’ta kazayı muallak ve indel melâike vel kâmilin kazâyı mübrem görünen kazâyı ilâhidir. Bu kazâ dua ve tedbir ile mündefi olur. Yani atlatılmış önlenmiş olur.

Kazâyı muallâk, kaydı şarta tebaen infazı lâzım gelen kazadır, bu kazâ şart-ı indifa’ın tahakkuku halinde nafiz olmaz, müessir olmaz. Şart dahi kazadır, kazâ, kazâ ile red olunur, hadis-i şerifinde bu hakikate işaret buyurulmuştur. Tekrar edelim; kazayı mübremde iki itibar vardır, birisi indallahda kazâyı muallâk ve indel melâike vel kâmilin kazayı mübrem görünen kazâyı ilâhidir. daha önce de dediğimiz gibi bu sayfanın bir tarafı kazayı mutlak mübrem, değişmeyen hiçbir şekilde ne dua ile ne her hangi bir fiil ile karşılanmayan değişmeyen kazâdır, hükümdür mutlak olacaktır. Ama kazâyı muallâk olan taraf değişebilir. İşte peygamberimizin dediği “dua kazaları önler, ömrü uzatır” dediği budur.

Kazâyı mübremde iki itibar vardır, birisi indellahta kazâyı muallak olan ve indel melâike vel kâmilin, melâikenin ve kâmil ehlinin kazâyı mübrem görünen kazâyı ilahidir. Yani dışarıdan öylece bakıldığında zannedildiğinde bir kazâ yani bir hüküm kazâyı mübrem gibi görünür, ama kazâyı muallâk bölümündedir. Bu kazâ dua ve tedbir ile mündefi olur. Yani muallâk tarafta yazılan bir hüküm var ise bu hüküm dua ile değişebilir. İşte kazânın değiştiril-mesi bu bölümde olandır. Kazâyı mübrem, mutlak kazâ hiçbir şekilde değiştirilemez. Bu kazâ dua etmek ve tedbir almak ile atlatılmış önlenmiş olur. Kazâyı muallâk kaydı şartı tebaen infazı lâzım gelen kazadır. Yani değiştirilebilen kazâ kazâyı muallak şartı ile infazı lâzım gelen kaza değiştirilebilir.

Dua edilmezse, tedbir alınmazsa o muallâk kazâ hükmü mutlak kazâya dönüşür, o zaman da o bizim suçumuz olur, tedbirini alma-mamız dolayısı ile ve dua etmememiz, ve ilgilenememiz dolayısıyla, aleyhimize yazılır. Kazâyı muallâk kayd-ı şarta bağlı olarak infazı lâzım gelen kazâdır. Yani kazâ vardır ama bazı şartlar oluşursa bu kazâ yerine gelir şartlar oluşmazsa bundan kurtulun-maz, yani şartlarını yerine getirirsen, yani kazâyı muallakta tedbir alırsan duasını yaparsan bu kazâ kaldırılır,. Bu kazâ şartı indifaın tahakkuku halinde, yani kazâ şartı faaliyete geçeceği tahakkuku halinde nafiz olmaz, müessir olmaz. Yani o kazâ uygulanmaz. Bunun şartı dahi kazâ bir başka kazâ ile red olunur.

Yani bir hüküm bir başka hüküm ile yerinden kaldırılır. Şimdi bir hüküm yapılmıştır, bu hükmün gereği yerine getirilir ya rabbi sen bizi görünmez kazâlardan belâlardan koru, diye dua ediyoruz ya işte bu yaptığımız dualar ve çevreye yaptığımız iyilikler verdiğimiz sadakalar, Allah seni her şeyden korusun, bir fakir dediği zaman işte bu kazâ, bu kazâ ile değiştirilir. Yani o kazâ tahakkuk etmez. Yani bu da bir kazâ ile değiştirilir kendi kendine o değişmez, demek istiyor. işte hadis-i şerifte belirtilen bu kazâdır. “kazâ kazâ ile red olunur” hükmü bu kazâdır.



Kazâyı mübreme misal; yani mutlak kazâya değişmeyecek kazaya misal; tavla oyununu oynayan kimse oyununu iyi oynadığı ve pullarını dahi önüne cem edip refikinden evvel toplamaya başladığı halde öyle bir zar atar ki açık vermeye mecbur kalır, zira başka türlü oynamak mümkün değildir. burada tedbir ve maharetin tesiri yoktur, işte bu kazâyı mübremdir. Yani anlatıldığına göre oynuyorsunuz, oynuyorsunuz, öyle bir oyununuz var ki artık bir şey yapamıyorsunuz karşı taraf oraya patır patır çekip alıyor yani tedbir de etseniz bilginizle ne yaparsanız orada para etmiyor.

Kazâyı muâllâka misal; ma’lûm olduğu üzere tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne tabidir, oyuncu oyununu kazanmak için muafık gördüğü zarın gelmesini ister. Çok gelsin ister en kıymetli olan çok gelendir, oynandığı zaman, fakat zarı atınca ekseri muradına muhalif olarak zâhir olur. Yani istediği sayı gelmez. Oyuncu bunda mecburdur, yani o zarı atmaya mecburdur, çünkü oyunun kuralı odur.

Mutlaka onu oynayacaktır, velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcut olduğu takdirde onların en iyisini oynamakta serbestir. Bakın kazayı muallâk olanı kişinin iradesine bağlı oyununa sanatına yaşam sanatına bağlı onların en iyisini oynamakta serbestir. Bu hususta mecbur değildir, yani şu taraftan da zar atabilirim bu taraftan da zar atabilirim buradan da oynayabilirim diye muhtelif imkân vardır. Bunların hiç birini oynamak mecburi değildir. mutlaka iki üç atacaksın o yere konacak diye mecbur değildir. ama öteki oyunda başka oynayacak yer kalmadığı için sonuçta mecburdur.

Her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa oyunu kazanabilir şimdi arzusuna muhalif gelen zara tabiiyet mecburiyeti bir kazâdır yani bir hükümdür. İstediği altı ise ve gelen bir ise bu muhalif gelen zara, yani istediğinin dışında gelen zara, tabiiyet mecburiyeti kazâdır tabi olması bir hükümdür, oyunun hükmüdür, ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak dahi bir kazadır. Yani iyi oyun oynamak dahi bir hükümdür. Arzusuna muhalif zar ile oyununu kaybedebilirken iyi oynadığı için kaybetmedi. Yani çalışması neticesinde kaybetmedi, böylece kazayı kaza ile red eyledi. yani oyundaki hükmü bir başka hükmüyle kaldırmış oldu ve oyunu kazanmış oldu. İşte kazayı muallâka da misâl bunu gösteriyor. Bu kaza, kazayı muallâk oldu.

Mesneviden beyit: Tercüme:

Allah Teâlâ cenibinden evliyanın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirdiler, beyt-i şerifi kazayı mübrem hakkında değil kazayı muallâk hakkındadır.

Abdülkadir Geylâni Hz leri (k.s.a.) ben kazayı mübremi de def ederim buyurmaları indallah kazay-ı muallâk ve indel melâike kazâyı mübrem görünen kazayı ilâhi hakkındadır. Yoksa kazâyı mutlak olan mübrem hiçbir vecih ile kaldırılamaz değiştirilemez.

Kader kazânın tafsilidir, şimdi kazâyı belirtti kadere geliyor, kader; kazânın tafsilidir. Kazâ bir vakit ile mukayyed olmadığı halde, vakit ile kayıtlı olmadığı halde. Kader vakten minel evkat, yani vakit ile vakitten vakite her bir ayn–ı sâbitenin esbab-ı mahsuse tahtında cemi meratibte zuhur edecek ahvalini takdirden ibarettir. Yani a’yân-ı sâbitenin bütün mertebelerde zuhurunu miktar miktar çıkarmaktır kader. Meselâ Zeyd saiddir diye hakkında hukm-ü külli hukukundan sonra Zeydi’in falan vakit âlem-i şehadette zuhuru ve kendisinden falan vakitlerde şu, şu amel-i sâliha zâhir olması ve şu kadar sene muammer olduktan sonra yaşadıktan sonra mü’min olarak berzaha intikal etmesi ve berzahta dahi şu, şu, şu nimetlere nail olması gibi ahval bu kazânın tafsili olduğundan bunlara kader denir.

Yani kazâ ve kader hükmü insanın üstünde ebedi devam etmektedir. Kazâ toplu halde bu insanın programı bakın sadece dünyada geçerli değil, berzahta, mahşerde, cennet ve cehennemde bu kazâ hükmü kader olarak miktar miktar ebediyete kadar devam eden bir husustur. bakın bizim üzerimizde bu programın ne kadar tesiri vardır.

Şimdi kazâ a’yân-ı sâbitenin istidad-ı gayri mec’uline taalluk ettiği gibi, yani halk edilmemiş asli istidada taalluk ettiği gibi kader dahi her bir aynın cemi meratibinde her bir a’yân-ı sâbitenin bütün mertebelerde zuhur edecek istidâd-ı mec’ulüne taalluk eyler, böylece sırrı kader a’yân-ı sâbiteden her bir ayn’ın vücutta Zât’en ve sıfat’en ve fiilen ancak kabiliyet-i asliyesinin yani asli kabiliyetinin ve istidâd-ı zâtisinin hususiyeti miktarınca zuhuru keyfiyetinden ibarettir kader. Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur, yani kader sırrının sırrı dahi budur, a’yân-ı sâbite Zat-ı ulûhiyetten gayrı olarak hariçte zâhir olan umurdan değildir. yani a’yân-ı sâbite gayri olarak Allah’ın varlığından gayri olarak hariçte zâhir olan işlerden değildir. belki Hakk Teâlâ Hz lerinin niseb ve şuunat-ı zâtiyesinin suretleridir kader. Hakk Teâlânın niseb ve şuunat-ı Zât’iyesi ise ezelen ve ebeden tagayyür ve tebeddülden münezzehtir. Hakk Teâlâ’nın nisbetleri ve şee’nleri yani zuhura çıkarttıkları şuunat-ı Zat’iyesi ise ezelen ve ebeden tegayyur yani gayrileşmez, değişmez, tebeddül etmez, bir başka hale girmez.

Böylece ayan-ı sabite dahi mümteniul tegayyurdurlar, a’yân-ı sâbiteler dahi değişmezler, nitekim bâlâda/yukarıda izah olundu. Vel hasıl kader kazanın tafsili olup anen ve feanen zâhir ve zâhir oldukça ma’lum, ve ma’lum oldukça da mukadder olurlar.

Misal: Hayvan cinsinin açlığı kazâdır, yani bir hükümdür, aç olacaktır bu bir hükümdür, bu bir hükm-ü külli icmâlidir, yani bütün hayvan cinslerinde bunlar birdir, bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-i zâtisidir. Yani Zâti gerekliliğidir hayvan cinsinin. Bedenen biz de aynı cinsteniz. Fizik beden olarak. Et kemik olarak hepsi aynı diğer mahlukatta ne varsa bizde de aynısı vardır, bu halde müşterekiz. Bu hüküm bizim üzerimizde de geçerlidir. Biz de acıkıyoruz, işte bu ilâhi bir kazâdır. Acıkma bir kazâdır, bir hükümdür.

Bu cins bu istidâd-ı zâtiyle kendi üzerine açlık ile hükmetti, vücudun iktizâ-i zâtisi olarak Hicir Suresi 21. Ayet-i kerimesi hükmünce

وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا عِنْدَنَا خَزَاۤئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُۤ اِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

15/21 - Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim katımızda olmasın. Biz onu, ancak belli bir miktar ile indiririz.

hazine-i gaybdan anen ve feanen an be an arkası kesilmeden efrad-ı hayvaniyenin zuhuru ve efraddan her birinin yaşadığı müddetçe yani bu hayvan cinsinin fertlerinden her birisinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifede yani muhtelif zamanlarda açlığı kaderdir. Aç olması hüküm olarak kazâ ama süreler içerisinde gün be gün onu yaşaması da kaderdir. İşte böylece onların tokluğu da böylece kazâ ve kaderdir. Yani tokluğu da bir kazâ kaderdir. Çünkü bir müddet tok duruyor ondan sonra acıkıyor. Yani ikisi de kazâ doydukça tekrar tekrar doydukça doyma kaderi, aç kaldıkça da aç olma kaderi üzerimizde sürmektedir.

Şimdi açlık hükmü küllisi tokluk hükmü küllisi icmalisine tekabül eylediği cihetle kazâ kazâ ile red olunur. Yani aç olan bir kimse açlık onun üzerinde bir kazâ iken o kişi doyduğunda, doymada, onun üzerinde bir kazâ olduğundan, bakın açlık kazâsı hükmü tokluk kazâsı hükmüyle kaldırılmaktadır. Kazâ kazâ ile red olunur, burada biz buna kader kader ile red olunur çünkü o açlık tokluk artık zuhura gelen bir hadise oluyor. Bunun gibi soğuk sıcak ile, sıcak soğuk ile ve mekr, mekr ile red olunur. Yani bir hile diğer bir hile ile kaldırılır. Diğer şee’nler de bunlara kıyas olunsun.

---------

Bu hususa biraz daha ilâve yapalım. Kişinin açlığı ilâhi bir hüküm/kazâdır, alış verişe gittiğinde, yiyeceği şeyleri seçmesi kendi hükmü, kendi kazâsı’dır. Bu kazâ sonradan olan kaderin kazâsıdır, işte böylece, kul kendi iradesi ile bir şeye karar verdiği zaman o şeyin karar/kazâsı buradan kaynaklanmaktadır. Ezelden değil, eğer her şey hepsi ezelde karalaştırılmış, kazâ edilmiş olsa idi, insanlar için burada yaşamanın hiç bir hükmü olmaz idi.

Markete giden kişinin ihtiyaçlarını almak istemesi bir hüküm/ kazâ’dır, ancak kendinden müskirata karşı bir istek meyli olması da bir kazâ’dır. Ancak bu meyil ile müskirata yaklaşılmamasının istenmeside bir kazâ’dır. Bu durumda hür kişi kendi iradesiyle bu yasak edilen menhiyatı yer içer kullanırsa, buda onun kader içindeki kendi hükmü/kazâsı’dır. Ve bundan sorumludur, işte imtihan budur.

Bitkiler cinsinden olan tütünün ve üzümün halkedilmesi, ilâh-i bir hüküm/kazâ’dır, ancak bunlardan sigara ve içki yapılarak içilmemesinin istenmesi de, yasak bir hüküm/kazâ’dır. Buna rağmen kişi yaşadığı süre içerisinde bunları kullanır ise! Bu da kişinin yaşadığı süre kader/miktar, içinde kendi ürettiği bir hüküm/kazâ’dır. Eğer bunları kullanmaktan dolayı meydana gelen her hangi bir şekilde hastalanması, o nun kendi kendine vermiş olduğu bir kazâ/hüküm’dür, mes’ulü kendisidir. Hastalığın halkedil-mesi bir ilâh-i kazâdır, o kişinin yasak edilen içkiyi veya sigarayı kullanarak hasta olması kendisinin mes’ulü olduğu kaderin kazâsı’dır. Ve bu halde onun ilâh-i kazasının muallâk bölümüne kendi aleyhine yazılıp, mahşerde kendi aleyhine olmak üzere kaderi mutlak haline geçmiş olmaktadır.

Eğer kulun, Allah’ın verdiği kendine ait olan nefsi ve geçici beden varlığı olmasa idi, âyet-i kerîmede bahsedilen, “vehüm yüs’elün” (21/23) “onlar mes’ul dürler” hükmü olmazdı. Kazâyı ilâhi ezelde a’yân-ı sâbitede mutlak bölümünde yazılıdır, bura da ise a’yân-ı sâbitenin muallâk bölümüne kulun iradesinden çıkmış kaderin kazâsı yazılmaktadır. Kul yaşadığı sürece, vermiş olduğu kazâ/ hüküm, kararları burada oluşmakta ve bunlar kula bağlı olarak hüküm olunduğundan, “nagleme” (47/31) “bilelim” yani kulda bunları bilsin bizde görüp bilelim ki, daha sonra bunları inkârı mümkün olmasın, kendiside bizde azalarıda ona şahit olsun. T.B.

---------

NOT= Burada bir hususu daha belirtmek gerekmektedir. Kazâ ve kader bahsinde insanlar ile ilgili olan bölümde, eğer bütün insanların, ve insanlarla ilgili konuların hepsi ilâhi âlemde düzenle-nip burada sadece tabikatı yapılıyor ise o zaman bunların hepsinin Kazâyı mutlak/mübrem olması lâzım gelecektir. Ancak kazâ ve kaderin bir bölümüde kazâyı muallâk olduğundan bunların düzenlenmeleride bu âlemde kazâ/hüküm olunmakta belirlenmek-tedir. Yani burada düzenlenmektedir ki işte insân-ı diğer varlıklar dan ayıran ve insan yapan bu hususiyetleridir, ve bu sahadan da sorumludurlar. Ahiret yurtlarındaki yerlerinide kazâyı muâllak bölümlerindeki değerlendirmeleri belirliyecektir.



İleriki sayfalarda yeri geldiğinde bu mevzua delilleri ile değineceğiz inşeallah. T.B.

-------------------

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ



Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə