Tbmm tutanak Hizmetleri Başkanlığı



Yüklə 414,74 Kb.
səhifə1/9
tarix04.11.2017
ölçüsü414,74 Kb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9


T B M M

Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon : Anayasa Uz. Giriş :10.00-11.00 Tarih : 17.05.2012 Grup : Muhsine Sayfa :




17 Mayıs 2012 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.06

-----0-----

FARUK BAL (Konya) – Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli danışmanlarımız, uzmanlarımız; hepinize günaydın diyorum ve bugün iyi bir çalışmaya imza atacağımızı düşünüyorum. Hepinize saygılar sunuyorum ve toplantımızı açıyorum.

Normal olarak söylendiği gibi, bizim de çoğunluğumuz var.

Adalet ve Kalkınma Partisi Danışmanı Sayın Yusuf Şevki Hakyemez –Yavuz Hocamız yok galiba değil mi- Cumhuriyet Halk Partisi Danışmanı Sayın Bertil Emrah Oder, Ali Ersoy Kontacı, Barış ve Demokrasi Partisinden Özgür Sevgi Görol ve Milliyetçi Hareket Partisi Danışmanı Prof. Ali Akyıldız ve uzmanların hazır olduğunu anladık.

Değerli arkadaşlarım, Komisyonumuza tevdi edilen iş, temel hak ve hürriyetlerin temel ilkeleriyle ilgili, birinci etapta, üst Komisyonda ortaya çıkan görüşleri değerlendirerek mümkün olduğu takdirde bir metne ulaşmak ve ondan sonra da temel hak ve hürriyetlerle ilgili diğer metinleri oluşturmaktır.

Ben, kayıtlara geçmesi için ifade ediyorum: Tabii ki metin yazımına geçmeden önce, Anayasa Uzlaşma Komisyonunun vatandaşlarımızdan gelen teklifleri tasnif edecek bir çalışması vardı. Bu çalışma, bir şekilde, her partinin uzmanları tarafından yerine getirilmektedir. Burada bir sorun olduğu görülmemektedir. Ancak “üst çatı kuruluşlar” adı altında TOBB önderliğinde yapılan çalışmayla ilgili olmak üzere, verilerin ulaşmadığı bir gerçektir; her ne kadar ham veriler ulaşmış ise, burada, hem eksiklik bulunmakta hem de ağırlıklı olarak Milliyetçi Hareket Partisinin talep ettiği bilgiler henüz gelmemiştir. Dolayısıyla bu eksiklik ile çalışmalarımıza başlıyoruz.

Değerli arkadaşlar, bugün tabii, dil ile ilgili hususları daha sonra dil ve terimle ilgili yapılacak çalışmaya aktarmıştı üst Komisyon. Şimdi, bu konuda fazla bir tartışmaya girmeden, çalışmaları daha verimli ve daha hızlı yürütebilmek için 1’inci madde ile ilgili olmak üzere görüşmeleri başlatıyorum.

1’inci maddedeki temel ilkelerle ilgili birinci gündem maddemiz “insan onuru” kavramıdır. Bu “insan onuru” kavramının onur mu olsun, başka bir şey mi olsun noktasındaki tartışmayı ayırıyoruz ama “insan onuru” kavramının nasıl algılandığına ve yeni anayasada nasıl bir anlam ile ifade edileceğine ilişkin, içeriğine ilişkin bir tartışma vardı. Bu tartışmayla ilgili olmak üzere, görüşlerinizi açıklamak üzere söz veriyorum.

Sıradan, kim arzu ederse buyursun.

PROF. DR. BERTİL EMRAH ODER – Nasıl bir usul izleyelim? Önce karşı argümanları mı dinleyip öyle bir tartışma yapalım yoksa kısa sunumlar yaparak mı? Usul açısından, öncelikle, her danışmanın sunum yapması mı acaba daha pratiktir, yoksa insan onuruna ilişkin dünkü toplantı çerçevesinde ileri sürülen karşı görüşleri dinleyip ondan sonra bir tartışma ortamı yaratmak mı daha pratik bir usuldür Sayın Başkan?

MUSTAFA ŞENTOP (İstanbul) – Öyle bir tartışmaya mı giriyoruz, maddeden mi başlıyoruz? İnsan onuru üzerine konuşacak mıyız?

BAŞKAN – Şimdi, dünkü tartışma şuydu: Tekrar hatırlatmakta demek ki fayda var. Birinci olarak “insan onuru” dediğimiz kavram içersinde “onur” kelimesi yabancı kökenli bir kelimedir, bu kelime nasıl yaşayan Türkçede kullanılabilir? Şimdi bunu tartışmıyoruz, bunu dilciler tartışacak ama “insan onuru” dediğimiz kavramda bir muğlaklık var. Bu “insan onuru” şeklinde, birtakım evrensel bildirgelere girmiş, “insanlık onuru” şeklinde de tanımlanmış, hatta “insan onur ve haysiyeti” şeklinde de tanımlanmış. Şimdi bizim anayasada yer almasını öngören siyasi partilerimizden üç tanesi bu “insan onuru” kavramından ne anlıyor, nasıl bir anlam yükü ile anayasaya taşıyacağız? Bugünkü tartışmanın ana temeli bu.

Çok fazla, konuyu dağıtmadan, hangi parti öncelikle bunu anlatmak isterse ona söz verelim.

RIZA TÜRMEN (İzmir) – O zaman efendim, izin verirseniz bizim hocamız bu konuda görüşlerini söylesin.

PROF. DR. BERTİL EMRAH ODER – Şimdi ben özellikle hukuk felsefesinde ve anayasalar düzeyinde düzenlenmiş biçimiyle -ki o biçim, daha sonra, insan hakları uluslararası sözleşmelerine de esin kaynağı olmuştur- kavramın nasıl ele alındığını kısaca açıklamaya çalışayım. Belki bu açıklama çerçevesinde de bazı soru işaretlerini giderme fırsatımız olabilir diye düşünüyorum.

Aslında bu kavramın anayasacılık hareketlerinde yani “sınırlı siyasal iktidar” kavramını somutlaştıran 18’inci yüzyıl sonrası anayasalarında aydınlanma felsefesinde kullanılan anlamda kullanıldığını söylemek mümkün. Yoksa, kavramın kendisi Antik Yunan’dan kimi farklı dinsel görüşlere kadar uzanan çok farklı bağlamlarda kullanılmış ama bu, işin biraz daha hukuk tarihine ilişkin boyutu diye vurgulayabilirim. Belki o konuda Mustafa Bey’in de katkıları, görüşleri olabilir. Ancak, 18’inci yüzyıl anayasacılığına baktığımız zaman, özellikle, tabii ki Kant felsefesi ve Kant düşüncesinden esinlenen biçimde, 1945 sonrası bazı anayasalarda, uluslararası insan hakları belgelerinde de kavramın kullanıldığını görmek mümkün. Burada Kant özellikle önemli çünkü Kant’ın kullandığı, insanın kendisinin bir amaç oluşu ve insanın kendisinin araç olmayışı yani nesneleştirilemeyişi, daha sonra, başta Federal Alman Anayasa Mahkemesi olmak üzere, çok farklı anayasal içtihatlarda –Türkiye dâhil- kullanılmış durumda. Dolayısıyla Kant vurgusunu anayasal içtihat bakımından önemli görmemiz gerekir. Kant’taki bu nesneleştirmeme formülü, hem Türk Anayasa Mahkemesinin –biraz sonra sizinle paylaşacağım katıksız hapse ilişkin içtihadında- hem de Federal Alman Anayasa Mahkemesinin içtihatlarında açık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Burada, insanın kendisinin amaç olması özellikle vurgulanmalı çünkü -dünkü toplantıda Rıza Bey’in de haklı olarak ifade ettiği gibi- eğer Türkiye, insan merkezli bir anayasa yapma ereğini güdüyorsa, “insan onuru” kavramı böyle bir mesajın verilmesinde güçlü bir araç olarak değerlendirilebilir.

Bu çerçevede, özellikle anayasacılık düzeyinde ve anayasal içtihatlar düzeyinde kısaca neler söylenebilir? Belki de şunlara işaret edilebilir: Bu kavramın somut bir şekilde, pozitif hukukta en önemli yansıması olan ve hâlen yürürlükte olan Bonn Anayasası’na bakıldığı zaman, zaten bu Anayasa’nın 1’inci maddesinin insan onuru olduğunu görüyoruz. İnsan onurunun dokunulmazlığına ilişkin özel bir güvence var. Bir cümlecik bir madde olduğunu görüyoruz. İnsan onuruna ilişkin bu güvence…

FARUK BAL (Konya) – Pozitif anayasa metninde ilk yer aldığı yer orası değil mi efendim?

PROF. DR. BERTİL EMRAH ODER – Evet, yani gerçek anlamda, temel hak ve özgürlük güvencesi bağlamında ilk defa orada zikredildiğini söyleyebiliriz. Alman Anayasası’nın 1 ve 20’nci maddeleri değiştirilmez maddelerdi, dolayısıyla insan onuru, değiştirilmez bir garanti sunmaktadır. İnsan onurunun dışında, 1’den 20’ye kadar, Alman Anayasası maddelerine baktığınızda, bir temel hak kataloğu görüyorsunuz. Bu temel hak kataloğunda yer alan insan onuru dışındaki diğer haklar ile insan onuru arasındaki ilişki acaba nasıl tanımlanabilir? Yani, insan onuru acaba diğer temel haklar bakımından nasıl bir konuma sahiptir? “Onlarla eş değer bir konuma sahip midir?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Bu soruya, Federal Alman Anayasa Mahkemesinin yanıtı şu şekilde olmuş: İnsan onuru, kendisini takip eden bütün diğer temel hak ve özgürlüklerin temelidir. Tıpkı bizim Anayasa’mızda olduğu gibi, Alman Anayasası’nda da -zaten oradan da esinlendiğimizi vurgulayabiliriz- temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında “öz güvencesi” dediğimiz bir kavram var, “Wesensgehaltsgarantie” Almancası bunun. Bu öz garantisi yani temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması rejiminde öze dokunma yasağı olarak karşımıza çıkan kavramla insan onuru arasında bir bağlantı var çünkü bir temel hak ve özgürlüğün özüne dokunduğunuz anda, insan onuruna da dokunmuş varsayılıyorsunuz. Dolayısıyla, “hakkın özü” kavramı üzerinden, hem Alman düzene, anayasal düzene hem de Türk anayasal düzene aslında saklı bir değer olarak insan onurunu da somutlaştırıyor diyebiliriz.



Şimdi, bunun dışında, insan onurunun diğer temel hak ve özgürlüklerle ilişkisindeki en temel yapı taşı şu: İnsan onuru, diğer temel hak ve özgürlüklerden oldukça farklı olarak, göreceli hâle getirilemeyen, asla dokunulamayacak olan bir çekirdek alanı ifade etmektedir. Yani, o soyut, “öz güvencesi” dediğimiz olgu, insan onurunu zaten içinde saklı tuttuğu bir kavram. İnsan onuruyla -dünkü toplantıya geri dönersek- kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi ya da Almancadaki terimiyle “Freie Entfaltung der Persönlichkeit” kişiliğin serbestçe gelişime hakkı arasındaki ilişki nedir? Bir kere bunlar, birbirine yakın, ikincisinin yani kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının birincisinden türediği bir ilişki durumuna karşılık geliyor. Aynı şey, düşünce özgürlüğü bakımından da geçerli; aynı olgu, dernek özgürlüğü bakımından da geçerli, siyasi yaşama katılım bakımından da geçerli. Yani, insan onuruyla, dünkü toplantıda dile getirilen kişinin maddi ve manevi varlığının korunması veya geliştirilmesi bakımından bir derece farkı söz konusu, ikincisi zaten birincisinden türemiş durumda. Alman içtihatlarına baktığımızda da bunu zaten açıkça görüyoruz.

Şimdi ben birkaç tane de örnek vereyim, o konuda da derinleşme sağlayalım. Türkiye’ye geri döndüğümüzde, Türkiye’de insan haysiyeti adı altında 1961 Anayasası’nın 14’üncü maddesinde, insan haysiyetiyle bağdaşmayan cezaların yasaklanmasına ilişkin bir düzenlemeyle karşı karşıya kalıyoruz. Şöyle: 1961 Anayasası’nın 14’üncü maddesinin son fıkrası “İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza konulamaz.” Bugünkü Anayasa’mızın yani Anayasa’nın 17’nci maddesinin ilgili fıkrasında –ikinci fıkra olması lazım, zihnimde kaldığına göre, yok, üçüncü fıkra- “…kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya –bir adım daha gidiyor Anayasa- veya muameleye tâbi tutulamaz.” Bu, özel bir norm olarak karşımıza çıkıyor 17’nci maddede ama Anayasa’nın başlangıç metnine dönelim izninizle, onu da okuyayım, altıncı paragrafı: “Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;” Dolayısıyla bugünkü Anayasa’ya baktığımızda da onurlu hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığı geliştirme iki ayrı kategori olarak ama tabii ki biri diğerinden türediği için bir arada yer almış durumda. Şimdi, bütün bunlar anayasal içtihatlar bakımından ne anlam ifade edebilir, biraz da oralara belki deşmekte fayda olabilir. Karşılaştırmalı anayasal içtihatlara baktığımızda, insan onuru, büyük çapta, belki insan hakları ihlallerinin daha da yoğun olduğu, işte bu cezalandırmaya ilişkin hükümler bakımından sıkça kullanılmış. Türkiye’de 1965 yılındaki -bizim anayasa hukuk derslerinde çok sık kullandığımız- katıksız hapse ilişkin içtihat böyle bir içtihattır ve orada, bakın, 1965 yılında, katıksız hapsin insan haysiyetiyle bağdaşıp bağdaşmayacağını değerlendirirken Anayasa Mahkemesi, her ne kadar davayı reddetse de, insan haysiyeti kavramını burada tanımlamış. Dolayısıyla, belki tartışmalara bu da yol gösterebilir diye ve kayıtlar bakımından okumakta fayda olabilir. Şöyle söylüyor Anayasa Mahkemesi: “İnsan haysiyeti kavramı, insanın her durumda, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun sırf insan oluşunun kazandırdığı değerin tanınmasını ve sayılmasını anlatır. Bu öyle bir davranış çizgisidir ki ondan aşağı düşünce yapılan muamele insanı, insan olmaktan çıkarır.” Şimdi, önemli bir şey söylüyor şu aşamada, okuyacağım cümlede: “İnsan haysiyeti kavramını, toplumların, kendi görenek ve geleneklerine ve topluluk kurallarına göre, insanın saygıya değer olabilmesi için onda bulunmasını zorunlu gördükleri niteliklerle karıştırmamak gereklidir. Bu kavramın gelişmesi ve yerleşmesi çok uzun bir zaman almış; prangabentlik, teşhir, dayak gibi cezaların kaldırılması bu sayede mümkün olabilmiştir.” Cezalandırma bakımından yaptığı bu değerlendirmelerde söylediği şu nokta çok önemli -Kant düşüncesi açısından ve bütün karşılaştırmalı anayasacılık açısından- burada kültürel olarak insan kavramına atfettiğimiz değer belirleyici değil, bir insanın sadece insan olmasından ötürü onun hukuksal bir değer olarak tanımlanması oldukça önemli. Şimdi bu içtihadın benzerleri karşılaştırmalı anayasa hukukunda başka anayasa mahkemelerinin veya anayasa yargısını üstlenmiş mahkemelerin içtihatlarında da aynen neredeyse var yani insanın araçsallaştırılmaması, insanın kendisinin bir değer olması ve bizim Anayasa’mızda hâlen daha yer alan, dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez hak anlayışının özü zaten insan onuru. Yani “doğal hak anlayışı” dediğimiz o kavramın da özü yine insan onuru.

Başka bir nokta hangisi? Başka bir nokta da şu: Almanya başta olmak üzere ve Türkiye’de de kısmen anayasal içtihatlarda izdüşümünü gördüğümüz belirli sosyal yaşam standartların bireylere sağlanmadığı durumlarda bu kişilerin insan onuruna uygun bir yaşam sürdüremeyecekleri varsayımı yani Türkiye’de de sosyal güvenlik mevzuatında yapılan birtakım ayarlamalar söz konusu olduğunda Anayasa Mahkemesi, bunu doğrudan yaşam hakkıyla ilişkilendirip hakların bütünselliği çerçevesinde yorumlamıştı. Almanya’da doğrudan insan onuru üzerinden “existence minimum” denilen yani “varlık güvencesi”, “varlığın asgari güvencesi” diye tanımlanan bir kavram var. “Siz bir kişinin insan onuruna uygun yaşam sürmesinden söz ediyorsanız, o zaman o kişinin asgari barınma, yiyecek, asgari sağlık güvencesini sağlamak zorundasınız çünkü o zaman o kişinin, diğer kişi haklarından, düşünce özgürlüğü, dernek, din, vicdan, her neyse, bunlardan yararlanması önünde de önemli bir engel oluşturuyorsunuz.” diyor Federal Alman Anayasa Mahkemesi. Dolayısıyla insan onuru ile sosyal devlet arasında da, sosyal devletin bireye ilişkin yükümlülükleri bakımından vazgeçilmez bir ilişki olduğunu açıkça söylüyor.

Bunun dışında, farklı anayasal düzenlerde belki Komisyondaki teknik heyet bunların bilgilerini çok kısa sürede toplayabilir -Rıza Bey de değinecektir- farklı anayasalarda bu güncel biyoetik veya tıp alanındaki gelişmelerde tekrar insan onurunun canlandığını görüyoruz. Biz Türkiye’de bunları neredeyse hiç tartışmıyoruz, başka başka şeyleri tartışıyoruz ama İsviçre’ye baktığınız zaman, söz gelimi, Almanya’ya, Avusturya’ya baktığınız zaman, biyoetik ve tıp alanında da bu sorun son derece önemli. Yani, bir kişinin sadece soyut rızasından -bugünkü Anayasa’da olduğu gibi- söz ettiğinde insan onurunu, tıbbi müdahaleler veya bazı deneyler, insan odaklı deneyler bakımından koruyamayabilirsiniz. O yüzden de bugün bizim iç hukuk mevzuatımız, tıp hukuku bakımından ve medeni hukukta “aydınlatılmış onam” diye bir kavramı kullanır,”İnformed consent” bunun İngilizcesi. Bunları söylüyorum ki yani uydurma veya benim böyle kendi kendime türettiğim kavramlar gibi algılanmasın.

FARUK BAL (Konya) – Estağfurullah efendim.

PROF. DR. BERTİL EMRAH ODER – Bunların hep, uluslararası hukukta da karşılıkları var. Dolayısıyla sadece rıza değil, bireyin aydınlatılmış, gerçekten bilgiyle donatılmış rızası tıbbi deneyler bakımından, tıbbi müdahaleler bakımından aranmalı diyorsak, bunu insan onurunun korunması gerektiği için arıyoruz. Benzer şekilde, klonlamaya ilişkin tartışmalar, öjeni tartışmaları yani üstün ırk yaratma ya da bazen bu üreme teknolojilerinde cinsiyet seçiminin önceden yapılması veya prenetal birtakım incelemeler yani gebelik öncesi birtakım DNA incelemeleriyle kişilerin kodlarının çıkartılması ve bu konuda bazı seçici, işte, göz rengi, saç rengi, boy rengine göre, aslında bu tarz rejeneratif tekniklerle üreme tekniklerinin uygulanması. Bunları yapan devletler var çünkü.

Şimdi, bu gibi alanlarda da özellikle bireyin yaşam hakkının korunması ve insan onurunun korunmasına ilişkin birçok tartışma var. İsviçre Anayasası’nda da örneğin, buna da gönderme yapan düzenlemeler olduğunu görüyoruz. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda bu tarz düzenlemeler hemen 2’nci maddesinde yer alır şartı ama 1’inci maddede insan onuru vardır, doğrudan onunla bağlantılıdır.

Onun dışında, başka hangi alanlarda anlamı var? Ötenazi tartışmalarında anlamı var. Yani acaba, terminal dönemdeki bir hasta, hiçbir şekilde iyileşme umudu olmayan ve çok ölümcül bir hastalık pençesinde olan ve artık ölüme giden yolda olan bir hastanın acı çekmeden, aktif veya pasif ötenaziyle ölümüne karar verilmesi insan onurunu zedeler mi? Yani, sadece yaşam hakkı meselesi değil çünkü bu. Yaşam acaba insan onuruna uygun bir yaşamı da mı içerir? Bu acaba, palyatif, acı dindirici tedavilerle mi sağlanmalıdır, yoksa bazı ülkelerde, İsviçre’de falan olduğu gibi, ötenazi, insan onuruna uygun bir uygulama mıdır, değir midir? Yani bu da insan onurunun ayrı bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Söz gelimi açlık grevlerinde -bunlar siyasal amaçlı olabilir, başka amaçları olabilir- bunlara müdahalenin ne zaman yapılacağı… Yani, bir kişinin açlık grevine girmesinin onun özel karar yetkisine dâhil olup olmadığı, bizim acaba, o kişinin insan onurunu koruyarak ona müdahale edip etmememiz… Yani, etmek mi insan onurunu korur, etmemek mi insan onurunu korur gibi tartışmalar söz konusu. Bütün bunların hepsi, anayasal içtihatlarda ve öğretide çok derin ve uzun uzun tartışma konusu olmuş noktalar.

Başka bir alan -yine içtihatlarda gördüğümüz- DNA testleri, DNA’dan kimlik analizleri ve bazı durumlarda “postmortal kişilik” dediğimiz yani ölüm sonrası kişilik haklarının korunmasına ilişkin davalar. Burada da karşımıza çıkmış. Federal Alman Anayasa Mahkemesinin çok ünlü bir kararı vardır, “Mefisto kararı” diye, bu karada söz gelimi, vefat etmiş olan bir sinema oyuncusunun torunu davayı açmıştır. Bu dava bakımından da şöyle bir özellik söz konusu: Kişilik hakları acaba ölümden sonra devam eder mi, etmez mi? Çünkü kişi oluş ölümle birlikte sonlanmaktadır. Bu dava açısından -ayrıntıları isterseniz paylaşırım sizinle, çok bildik, önemli bir dava- kişilik hakları bakımından insan onuruna bir gönderme yapar Federal Alman Anayasa Mahkemesi, çünkü kişi yoktur ortada, o kişinin ölümden sonra da insan onurunun korunması yönünde düşünce özgürlüğünün sınırlanabileceğine karar verir. Burada örnekler çoğaltılabilir. Bazı ajanprovakatiflerin, Almanya’da örneğin, kullanılması bakımından, yine insan onuruna müdahale var mıdır, yok mudur? Bunun tartışması yapılmıştır. Yani gördüğünüz gibi, çok farklı, aslında temel hak ve özgürlüklerle bağlantılandırabileceğimiz, onların özü ve çekirdeği olan bir kavramla karşı karşıyayız.

Bu kavramla -sonuçlandırmam gerekirse- kişinin maddi ve manevi varlığının geliştirilmesi arasındaki ilişkide zaten o hak ve düşünceyi açıklama olsun, mülkiyet olsun, dernek olsun, diğer bütün hak ve özgürlükler insan onurundan türemiştir. İnsan onuru, bütün bunların anası, özü, dokunulmaz sert çekirdeği olarak tanımlanabilir.

Ben, sözlerimi burada noktalayayım. Başka, eğer müdahalelere izin olursa, orada da birkaç katkıda bulunabilirim.

Teşekkür ederim.

FARUK BAL (Konya) – Evet, biz teşekkür ediyoruz Sayın Hocamıza.

Buyurun Rıza Bey.

RIZA TÜRMEN (İzmir) – Sayın Hocamızın yaptığı açıklamadan da görüldüğü gibi, bu çok temel insan hakları bakımından, temel hak ve hürriyetler bakımından son derece temel bir kavram.

Belki bir şey ilave etmek için “Başka anayasalarda var mı?” diye sorduğunuz zaman, böyle bir liste çıkardık, onu size de sunabiliriz. Bu listede yani bizim bulabildiğimiz –aşağı yukarı kaç tane- yani onlarca, onlarca devletin anayasası bu kavramla başlıyor zaten.

BAŞKAN – Tamamladınız mı efendim?

Buyurun.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, belki şunu da ifade etmek lazım. Gerçekten, hani, bütün insan haklarının beslendiği ana kaynak olarak değerlendirebiliriz. Belirttiğiniz üzere -hocamız belirtti- hani, ilk olarak Alman Anayasası ama 1900-1947 yılları hazırlanmış sadece dört anayasada yer alıyor ama daha sonrasında, 1947 sonrası hazırlanan anayasalarda ise, kırkında bu kavram var, 1947 sonrası hazırlananlarda. Yine, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yazılmış anayasalarda, yine 1970’te darbe süreçlerinin çözülmesinden sonra yazılan Güney Avrupa anayasalarında ve reel sosyalizmin çözülmesinden sonra 1990’larda yazılan Orta Avrupa ve Baltık ülkeleri anayasalarında ve Güney Afrika örneğinde olduğu gibi, çatışma sonrası yazılan anayasalarda insan merkezli yaklaşımın siyaseten simgesi hâline gelmiş durumunda olan bir kavram. Yani, ilk olarak belki Almanya’dan ama daha sonrasında, özellikle insan hakları belgelerinin de yazımına vesile olan mücadele, bazen yıkım süreçlerinin sonrasında, yeninin inşa sürecinde temel olarak alınmış bir insan hakları değeri olarak tekrar belirtmek gerekiyor.

FARUK BAL (Konya) – Teşekkür ederim.

Buyurun efendim.

ÖZGÜR SEVGİ GÖRAL – Evet, aslında, bu “insan onuru” kavramının temellerini hocamız gayet güzel bir şekilde açıkladı. Ben sadece birkaç ek yapmak istiyorum, destek olması bakımından. “İnsan onuru” kavramı çok eski bir kavram, İngilizcesi “dignity”. Bu Türkçeye “onur, haysiyet, şeref, izzetinefis” gibi çeşitli şekillerde çevrilebilir. Roma hukukundan gelen bir kavram, köken olar. “Dignitas Hominis” kullanılan terim ve belirli statülerle ilişkilendiriliyor bu terim, yani onur ve şeref sahibi olmaya hak sahibi olan statülerle ilişkilendirilen bir terim.

Aslında, hocamızın da söylediği gibi, 18’inci yüzyıldan sonraki anayasacılık hareketini belirli statülere bağlı olarak değil, insanların tamamına ilişkin olarak şeref ve onura layık olma mücadelesi olarak anlayabiliriz. Çok güçlü tarihsel, dinsel, siyasal ve hukuki göndermeleri var, aydınlanma felsefesine yaslıyor arkasını. Ayla Hanım birazcık bahsetti, anayasacılık terminolojisi açısından bakarsanız, tırnak içinde kullanayım bu terimi, hatta biraz da eskimiş bir kavram yani 1947’den sonra, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan birçok anayasanın, Finlandiya, İsrail, Almanya, Kanada, İsviçre, onlarca anayasanın, Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti gibi, açılış maddeleri. Açılış maddesi olmasının aynı zamanda sembolik bir anlamı da var.

Daha önceki konuşmalarda belirtildiği gibi, insanların kültürel özelliklerinden, siyasi eğilimlerinden, cinsel yönelimlerinden, cinsiyet kimliklerinden, kadın ya da erkek olmalarından ve sınıfsal konumlarından bağımsız olarak, salt insan olmaktan kaynaklı değerlere ve dokunulmaz birtakım çekirdek haklara sahip olduğunu vurgulamak için sembolik bir kavram olarak kullanılıyor. Onun için de genelde ya giriş metinlerinde ya 1’inci maddede ele alınıyor. Tıpkı anayasalarda olduğu gibi, uluslararası sözleşmeler ve temel insan hakları belgelerinde -bu belgelerin neredeyse tamamına Türkiye'nin taraf olduğunu hatırlatmak isterim- giriş bölümünde geçen bir kavram. Yani, bunları uzun uzun saymama gerek yok ama Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nden tutun Birleşmiş Milletler Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne kadar –listesini verebiliriz isterseniz- Türkiye'nin taraf olduğu çok önemli bir dizi temel uluslararası insan hakları metninde, girişi insan onuruyla yapılıyor. Yanı sıra, belirli bölgesel insan hakları metinlerinde de, mesela Arap Ülkeleri İnsan Hakları Sözleşmesi, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı gibi, kimi bölgesel insan hakları metinlerinin açılışı da “insan onuru” kavramıyla yapılıyor. Aslında doğal haklar kuramının liberal anayasacılık çizgisinin artık kamunikleşmiş yani genel olarak kabul görmüş bir başlangıç, açılış ilkesi insan onuru.

Hocamız anlattı uzun uzun onun detaylarına girmeyeceğim yani çekirdek bir hak temsil etmesinden tutun da sınırlamalara sınır getiren bir mekanizma olmasına kadar, örneğin, olağanüstü hâl, sıkıyönetim, savaş halleri dâhil, herhangi bir istisnai hâl rejiminin devamında da dokunulamayacak bir alan insan onuru.

Sadece birkaç tane, diyelim daha biraz yeni tartışmayla ilgili ek yapayım hocamızın söylediklerine ve Ayla Hanım’ın, Sayın Vekilimizin ifade ettiği şeylere. Örneğin, kısa zaman öncesine kadar devletin haklarını tanımayı reddettiği ya da isteksizce tanıdığı kimi kategoriler için, mesela tutuklu ve hükümlüler, akıl hastaları, şüpheli kişiler gibi, bu kategorilere yönelik olarak da insan onurunun çekirdek nitelik arz etmesi. Özellikle 90 sonrası tartışmalarda öne çıkan bir mesele. Bir diğer mesela, sadece genel bir liberal haklar ve siyasi haklar kataloğunun değil, sosyal ve ekonomik hakların tanınması için de temel bir çekirdek mekanizma olarak kabul ediliyor. Özellikle Hindistan ve Güney Afrika yüksek mahkemelerinin önemli içtihatları var bu konuyla ilgili. Örneğin yeterli besine ulaşma, temiz suya ulaşma, barınma ve temiz tuvaletlere sahip olma hakkını dahi Hindistan Yüksek Mahkemesi ve Güney Afrika Yüksek Mahkemesi temelini “insan onuru” kavramıyla birleştiriyor.



Yüklə 414,74 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə