Yazılmamış Mektup, 37 Vefa Borcu, 41 Yavrucuk, 45 Bir Bakraç Yoğurt, 49 Mesut ve Muntazam, 57



Yüklə 0,84 Mb.
səhifə1/9
tarix27.01.2018
ölçüsü0,84 Mb.
#40810
növüYazı
  1   2   3   4   5   6   7   8   9

OSMAN KİBAR

04.10.06

SAHİPSİZ GÖLGE

Hikâye

DOSTLAR ÇAY OCAĞI YAYINLARI

Dostlar Çay Ocağı Yayınları: 5

Birinci baskı, Aralık 1991

İkinci baskı, Mayıs 1992

Üçüncü baskı, Ekim 1995

Dördüncü baskı, Ekim 2006

Dizgi

Salih Atmaca

Kapak

Dr. Şafak Baran

Musahhih

Muhittin Güzel

Baskı

Dostlar Çay Ocağı Masaüstü Sanat Üretim Merkezi

Deli Rüzgâr, 5

Sahipsiz Gölge, 11

Çürük Patatesler, 19

İşaret, 27

Meşrû Cinayet, 33

Yazılmamış Mektup, 37

Vefa Borcu, 41

Yavrucuk, 45

Bir Bakraç Yoğurt, 49

Mesut ve Muntazam, 57

Mağara, 63

İkinci Baskı, 69

Kahvenin Önünden Geçen Kadın, 79

Bağlı Deli, 87

Kafes, 95

Koca Vezir, 99

Son İki Ay, 107

Sürgün, 111

Pat Sesi, 115

Bir Cinayetin Anatomisi, 121

Bir Hesaplaşmanın Anatomisi, 127

Menekşe, 135

Karanfil, 141

Boğacı, 149

Kestane, 155

İTHAF

17 Ekim 1994’te

elîm bir şekilde aramızdan ayrılmayı seçen

ve beni üzünç denizinde yalnız bırakan

aziz dostum Mustafa Akyıldız’a

DELİ RÜZGÂR
Bundan çok önceleri, bir ara...

Dağların bozkıra çaprazlama baktığı kuzey ucunda beliren tûfan mirası bir kamçılanmanın, aşağı ovaya değil de Şehirkaya sırtlarına yöneldiği görüldü. Bu hızlı akış önüne poyraz, karayel ve diğer huysuz, haylaz küçük esicileri de alarak bir masal hayvanının esâtirî devleşmesiyle hızlandı hızlandı... Ardından, kendisinin olmadığı belli kaynayan bulut gölgeleriyle -ama kendi dâima ilerde olarak- epeyce yol aldı.

At yeleli, Ankâ kanatlı, dev nâralı, delidolu bir esiş...

Şehirkaya sırtları tetikte... Nice böyle âni, baskın benzeri bodoslamaya alışkın, tokat, şaplak furyasına gebe bir yüzün anlamsız, inatçı, korkak, ablak göz kısıklığıyla bekliyor. Şehirkaya bu hücumlardan bitkin düşmüş; tes­lime yakın çaresizliği yaşıyor.

Estikçe şiddeti artan bu deli akış, sonunda Şehirkaya’nın yalçın sırtlarına çarptı. Devlerin nârası, vuruşması gibi bir şey... Kimden geldiği bilinmeyen tanımsız çığlık ve uğultular aşağı ovayı inletti. Şehirkaya yalçınlarından pek çoğu koptu, toz zerresi gibi dağıldı. Bu kim bilir kaçıncı akın, kim bilir kaçıncı parça koparılıştı. Parçadan bütüne Şehirkaya zorlanıyordu.

Zorlu buluşmadan bizim Deli Rüzgâr’ın galip çıktığı görüldü. Durmayıp içlere daldı. Birkaç yaralı akış mağrur göz, dehşetli uğultu halinde tersyüz edip bel­li hedeflere yöneldi. Yine inadından yılmamış bir başka çığlık ise güç bulup doğruldu, gayretlendi, ötekiler­den koptu. Ayrı bir yol tutup yoldaşlarıyla sonra buluşmak üzere güneye doğru koşmaya devam etti. Aşağılardaki bir tümsek gölgesinde konulu gölgeye doğru ağzından köpükler saçarak yaklaştı. Hedefinin garip, zayıf, çatırda­yan, cılız dumanlı, sahipsiz bir ev olduğunu gördü; kolay bir hedef gibiydi.

Hiç de sinsi olmayan kararlı bir pervasızlıkla eve abanıverdi. Çarpma sesi her yandan duyuldu. Çatı, ki­remit, pervazlar can alıcı feryatla inledi. Ama, Deli Rüzgâr evin yumuşak karnını biliyordu. Son bir hamleyle yüklendi. Pencere olması muhtemel bir duvar aralığı yakala­dı, önüne kattıklarını içerdeki cılız ışığa doğru savurttu. Yeniden can kazanmış gibi buzdan bir elbise ve telaştan kıpraşan kocaman bir yelpaze gibi içeriye taştı. Durulmadı, sesi kısılmış olarak arandı. Bu dar yer, sonsuz ufukta seyre alışmış şekilsiz, görün­mez bedeni için hapishane sayılırdı. İçi içine sığmadı; debe­lendi, parçaladı, yıktı... Canlı bir şeylere çarptı, duvarları ya­ladı. İçerde kendine benzer ama -zannederse- ılık, cansız şe­yi de fark etmedi değil... Kaçmak istedi. Aralık tavan, gıcır­dayan kapı, savrulan hasır artığı, esneyen duvarlar... Hayır yok! Yine de pek çok kol ve bacağını dışarıya kaçırabildi. Lâkin bedeni hâlâ içerdeydi. Bir çıkış yolu? Sonunda bul­du. Daha ilk girişte yerle bir ettiği, alevine saldırdığı ocak başını hatırladı. Orası, kendisi için kurtuluş olabilirdi.

Ocak başındaki ılık, tembel, uyuşuk havayı ikna et­mek, olmazsa zorlamak mümkündü. Kararını verdi ve hare­kete geçti. Tereddütü yersiz çıktı. Oradaki şey çoktan pes et­miş, gayesiz, hantal, boyun eğmiş, sadece havalığı kalmış bir cesetti... Yükseldikçe daralan geniş ağızlı, kara ve dik mağaraya daldı. İs, kurum ve tuhaf bir kokuya bula­şarak yukarıya doğru ilerledi; zor bir tırmanıştı. Sonunda başını dışarıya, o hür genişliğe uzatabildi. Bi­raz daha çabalayıp dar aralıkta kalan eteklerini de topladı. Çok yorulmuş, pek küçülmüştü, bitkindi. Bu türlü mücadeleye alışkın değildi. Kopup geldiği öz yurdunda başına hiç böyle şey gelmemişti. Ancak çıkıp sıyrılabildiği garip boş­luğa baktı. Derme çatma bir ev damının saçaklara yakın ye­rinde, fidan boyunda, taş örgülü bir delik... İnsanların baca dediği şey herhalde bu olmalıydı. Dışarda sabır­la bekleşen öteki yarısıyla birleşti.

Ördek doğruca suya koşar, kuzu meler, kuş yavrusu öter; kendisi ise ancak esmeyi bilirdi. Bunun için ve böyle yaratılmıştı. Ondan olsa gerek, fazlaca ne yapayım acaba diye düşünmedi. Kaderinde çizili yöne doğru hareketlen­di. Görebildiği kadarıyla içinde beş kişi bulunan, fakir eşyalı (eşya bile denemez) ve yine tuhaf bir duman yo­luna sahip bu barakadan uzaklaşmaya başladı. Bir ara, ardı­na dönünce baca denilen nesneden renkli ve yo­ğunluk kazanmış gölgeler yükseldiğini gördü. Herhal­de sönmüş sandığı ocak yeniden harlamıştı. Kanat ve eteklerini derleyip süzüldü. Süzülmek yetmedi, çünkü, rüzgârlar yurdunda bu ayıp bir şeydi. Hatta pısırık­lık diyenler bile vardı. Durmayıp kanatlanıp hızlandı; nâralandı, titredi, savruldu, genişledi... Türlü ses halinde ufku doldurdu. Kararlılığı arttıkça güçlenip gürleştiğini fark etti. Demek, gerçek gücün kimyâsı buydu. Ka­rarlı olmak, rüzgârlığını unutmadan esmek, akmak, çarpmak, yıkmak... Ama nereye, niçin?

Benim yerim yüksekler, sonsuz ufuklar; dar yerler bana göre değil diye düşünüp daha da hızlandı. Ciğerleri­ni şişirdi, homurdandı, kocaman bir uğultu olarak batıya doğru kararlı bir koşu tutturdu. Uzun yol alışlarında o ev hiç aklından çıkmıyordu. Orada kendisine bir şeyler olmuştu. Eski deli hali sanki hamurlanmış gibiydi. O evden sonra daha bir kendi olmuş­tu. Hele, bedenini örseleyen ocak başı... ve yine bedenini -belki de ruhunu- törpüleyen baca... Karadan donlar gi­yinmiş o dar mekan... İçerdekileri beş kişidir sanmıştı. Düşü­nünce, sadece bir kişi gördüğüne vehmetti. Çok farklı, nur­dan bir duruş... Peki, o ses neydi, içerde duyulan o ulvî sevinç? Kaçmak mı istemişti, yoksa, onlar mı gitmesine izin vermişti? Sanki zaman durmuş ve sonra yeniden başla­mıştı. Ya telaşı? Evin sahipleri onlar mıydı? Ya o ev neydi, neredeydi? Sıcak bir ülkede olmalıydı. Ne kadar çok uzaklara gitmişim diye düşündü. Kendisini mi bekliyor­lardı? Hayır, orada eskiden yaşamış olmaları akla daha yatkındı. Pek çok başka yüzün odadaki o nuru seyredip dinlediğini hatırlayabiliyordu. Bir ara, kalbinin olduğu yerde bir cızıltı hissetmişti. Sonra da bir rahat kuca­ğa alındığını, alnından öpüldüğünü biliyordu. Evet hep­sini hatırlıyordu. Hatta hemence kopamamıştı oradan. Evin etrafında pek çok kere döndüğünü nasıl unutabilirdi. O kısacık zamanda bütün bunların oluvermesi tuhaf­tı. Yoksa, yaşadım sandığı bir rüya mıydı?

Beklenen değişim ve bu kutlu oluş çok sarsıcı, pek çarpıcıydı. Kendini, sonunda yatağını bulmuş başıbozuk akan bir ırmak gibi hissediyordu. İnsanların doyum ve mutluluk dediği şey -herhalde- bu olmalıydı. Deli Rüzgâr bir ara soluklandı, evden uzaklara düşmüştü. Olanı anlamakta geç kaldım diye iç geçirdi. Durmak, geri dönmek, olmaz; onca kutlu yük ile bu yakışık almazdı. Şimdiden ağırlığını duyuran özlem adında bir dertle tanıştığını bilemezdi. Sonraya diyerek esmeyi sürdürdü. Artık bir amacı vardı. Sıradan esişler ona göre değildi. Emaneti ağır, hedefi büyüktü. Düşünmenin oyalanma, zaman kaybı olduğunu anladı. İnanması yetiyordu; göz nedir ki!

Doğuya yol tutmuş esicilerden haber iletti, ünü yedi iklime kılıç biletti. Olanı biteni, esişteki değişimi duyan deli rüzgârlar at yelesi, nal sesi olarak batıya akmaya başladı. Yalçın yerlerde ayrı düştüğü dostlarıyla buluştu, hal hatır soruştu. Hepsi gönülden derlenip toplanıp ‘seninleyiz’ dedi. Deli Rüzgâr’ın kanatlarına, kaftanına ekleşip tutunarak büyük bir uğultu halinde hoyrat, gözüpek kılıç keskinliğine büründüler. Geçtikleri yerlerde at nalından tozlu bulutlar yükselterek, tür­lü zafer türküleriyle batıya doğru akmaya başladılar. Müthiş bir hız ve atılışla ilerlediler. Ağzı dualı bir eren kişi ‘Bu oluş senden değildir, ancak sana sunulmuş bir ba­ğıştır. Uğultun ve gücün bir ulu çınar gibi bütün arzı tutacak’ müjdesi verdi. O evi unutamadılar, onun ulvî heybetine âşık olmuşlardı. O dar mekan ruhlarının dinlenip güç aldığı mübârek bir kucaktı. Bitmeyen geziş ve her kol kanat kırılışında oraya gidip dinlenmeyi âdet edindiler. Çoğu kere yola gelmez fırtına ya da borayla çarpışırken, kendilerine ulaşıveren ilâhî destekle işi kolay kıldılar. Umutsuz ol­madılar. Bunaldıklarında, çöl sıcağında bitkin düştüklerinde bile serinletici bir elin, can katan bir yardımın hep oradan geldiğine inandılar. İnkârcı, doğru yönü kötüleyici nice kara yüzlü homurtuyla koz paylaştılar. O kutlu mekanı ilk bilen Deli Rüzgâr’ı hiç unutmadı­lar. Adı dillerde dolaştı. Bazen, sıcak, yıpratıcı bir mevsim­de aşağı kayıp hız kaybeden, neredeyse toprağa düşen esicinin yerini başkası aldı. Orayı, o ilk kendini biliş yeri­ni kutlu yer edindiler. Ziyarete vardıklarında güçlerini gizlediler ‘biz ancak bir hizmetçi­yiz, hâkimliğimiz yoldan sapmışlaradır’ dedi­ler. Alçakgönüllü bir esici olarak tanındılar. Bulutları da buyruğuna aldılar; onları rahmet bekleyenle­rin üzerine, yine bizim deli rüzgârlar sürdü. Ekin başakları­na bir üfleyiş, bazen de yelken şişiren bir kükreyiş oldular. Gün geldi meltem halinde, neşe arayanların oyununa eşlik ettiler: Sevgili yanağında gül ya da serpilmiş bir kâkül... Ölmez ezgiler ve şiir güzelliğinde sözler olarak adları anıldı. Yerleri köpüren deniz, kızgın çöl, yalçınlar, yüksek mazgallar, kıvrılan ırmaklar, bitek ovalardı. Onlar bir tarih yazdı.

Durmadan es deli rüzgâr, çarpsın sîneme büyülü nefesin, alıp götür beni yüreğimdeki coşkunun durulacağı yere, al beni ey deli rüzgâr Kaf Dağı’nın ardına kadar, ankâ kuşuna kanat olayım, devlerle dövüşeyim, bulutlardan olsun döşeğim... Kırk gün kırk gece sürsün toy eğlence, peri kızının gözlerini sileyim. Yıldızlarla yarışayım, kırklara karışayım, uyandır beni deli rüzgâr şu gafletten, ben de geçeyim artık yârdan serden...

Bre Deli Rüzgâr!

Ne deli estin... Sonsuz ufuklar, dumanlı doruklar senindi. Hudut çizilemez gönlünle ne sevgiler kucakladın. Gün oldu oğlunu ceset olarak bağrına bastın, gün oldu zafer nâralarıyla nice kartal kanat savurttun. At yelesi süzülüşlerle dağları durak ettin. Gül yüzlü bir yâr için ne olmaz yürek ağrılarına sabrettin. Bir gülüş, buruk bir gülümseyiş için... Yoksa, gülmen mahşere mi kaldı? Basit şeylerden, saman alevlerinden, anlık isteklerden uzak durdun. Yamandın, yaman yaşadın...

Âh ilk aldanışın...

Yalçınları bırakıp tümseklerle hovardalığın; bozkırları bırakıp saman çöpüne iltifatın, Lâleler, karanfiller -hele de güller- dururken yapma çiçeklere kanışın; âşufte ruhların kirli bedenine abanışın; ummanları göl edinmişken birikintilerde oyalanışın...

Rüzgâr yel olur mu, töresiz il durur mu, kurt havlar mı, kül harlar mı, kartal sürünür mü, başsız yürünür mü, at emekler mi, yiğit pinekler mi, çelebiler kışlakta, aygır atlar yaylakta, kılıç kınına süs, ok yayına küs, vurulmayınca kös, dövülmeyince örs, çalmayınca kopuz, çıkmayınca yavuz, inmeyince topuz; biz de yoğuz, biz de yoğuz...

Hey Deli Rüzgâr!

Deli Rüzgâr depreşti. Batı ufkunda gittikçe büyüyerek, türlü uğultuyla yine yalçın bir Şehirkaya arayarak hızlandı. Aradığını belledi; atıldı, çarp­tı. Deli Rüzgâr’ın uçlara yönelmesine daha çok var...

Şehirkaya köhne yapısı ve bir fahişe çirkinliğindeki yüzüyle sırıtıyor! Sürdüğü boyalarla dinç görünebiliyor, ama, ikinci bir yıkımı yaşaması yakındır. Deli Rüzgâr ka­rarlı...

Şimdi, yine o var. Durmadan aralıksız vuruyor, çarpı­yor; yeniden can bulmuşçasına darbeyle, infilakla, çığlık­la, türlü inlemeyle yükleniyor, sarsıyor... İlk darbedeki sırrı kolluyor. Artık rüzgârın yalçınlarla mayası tutmuştur; bu, doğuma yakın sancıdır.

Bir gün, yakınlarda...

Bir ara...

Hınçla Şehirkaya zirvelerine çarpan bir deli rüzgârın -bu sefer- hedefini bilerek sonsuz ova­ya doğru aktığı görüldü. Evdekiler ne zamandır onu beklemişti; sevindiler.

SAHİPSİZ GÖLGE
Yaşlı müezzin yorulmuştu. Biraz soluklanıp az önce kuru yapraklarını temizlediği meşeçiçeği yanındaki oturağa yaslandı. Nerdeyse bütün günü bu bahçede geçerdi. Tâ sabah namazından yatsı ezanlarına kadar mescidin işleriyle uğraşırdı. Çoğu vaktini de çiçeklere harcardı. Kendi elleriyle burayı ihya etmişti. Namaz dışı boş anlarında eve gitmez, kahveye çıkmazdı. Geniş avluda oturmayı seçen cemaatten yaşlılarla sohbet ederdi. Kendi halinde, dünyaya meyilsiz bir adamdı. Yatsı namazından sonra mescitten ayrılan tanıdık müdâvimlerle vedalaşırdı. Ardından genç imamla biraz laflaşırdı. Herkes gidince alışık bir tavırla tespihleri toplar, halıları çekiştirir, açık pencereleri kapatırdı. Hiç acele etmez, işini bilerek uzatırdı. En son ışıkları söndürüp mescide göre epey gösterişli oymalı gürgen kapıya yönelirdi. Kapıyı da âdet olsun diye kilitler, kilidi de hemen dıştaki mermer oyuk içine bırakır, usul adımlarla evin yolunu tutardı. Evi de şehrin bu tenha, sapa, kargaşadan uzak mahallesindeydi. Gecenin şerrinden uzak kalınması öğütlenen hadis hükmünce oyalanmadan doğruca evine varırdı.

Evde yatmazdan önce bir şeyler atıştırmayı âdet edinmişti. Yine evde onu her zaman yaşlı, nur yüzlü hanımı karşılardı. İki büyük kızını yıllar önce gelin etmişti. Büyük oğlu da üç yıl oluyor, tayini çıkınca Maraş’a gitmişti. Şimdi çoluk çocuk oradaydılar. Yaz tatilinde izne geliyorlardı. Evde üç boğaz kalmışlardı. Evdeki küçüğe ‘bizim tekne kazıntımız’ diye takılırdı.

Bu günü de evle mescit arasında geçmişti. Cemaat yatsıdan dağılırken -her zaman olduğu gibi- âşina dostları selametledi. Mûtad işleriyle mescitte oyalandı. Epey sonra kanaat getirip gürgen kapıyı kapatmak üzere ilerledi. Anahtarı asılı durduğu yerden aldı. Uzunca bir bes­mele çekip kapı eşiğinden dış basamak sahanlığına adım atmak üzereyken bir an durdu. İçerisini dinledi, merakla bakındı, karanlığa göz gezdirdi. Mescitte birisi ya da bir şey olmalıydı.

İlk önce, berrak su sesini andıran hıçkırıkları hissetti. Gözlerini karanlığa alıştırıp daha bir dikkat kesildi ve onu gördü: Son cemaat yerindeki minareye açılan kapı yanında bir gölgeyi var yok arası seçebildi. Yapayalnız, mütevekkil, sessiz hıçkırıklara gömülmüş bir sahipsiz gölge... Müezzin, ışığı yak­maktan vazgeçti. Meraklanmıştı, uzunca bir süre gölgeyi süzdü. Mescitte kalan bir insanı fark edememişti. Artık iyice yaşlandığına hükmetti, dalgınlığına yordu. Karanlığa alışmış gözleriyle tanıdık mı diye bekledi; değildi. Seslenip o gölgeyi rahatsız etmek istemedi. Namaz sonrası âmene’r-rasûlü dinlerken uyuklayan müdavimlerden dürtüp uyardığı çok olu­yordu. Seslense miydi... Ama bu başkaydı; bildik biri değildi. Gençti herhalde.

Yaşlı Müezzin son günlerde rastladığı ibadete dalıp giden içli ve duygu yüklü şu gençleri düşündü. Birkaçıyla gönül sohbeti yapmak bile istemişti. İşte, onlardan birisi daha bu akşam buradaydı.

Yaşlı Müezzin, yarı yarıya seçebildiği bu genç adamın halini diğerlerinden farklı buldu. Tereddüt etti, düşündü; sonra, onu yalnız bırakmanın doğru olacağına karar verdi. Dokununca kırılacak bir billur özeniyle kapıyı yavaşça kapattı. Bu küçük mahalle camisini o gölgeye ema­net bıraktı. Yine usul adımlarla basamaklardan indi. Yüzündeki gülümseyen ifade daha da artmış olarak evine yöneldi. Anlamıştı...

Yaşlı Müezzin’in kendi haline bıraktığı bu sahipsiz gölge, aslında genç bir adamın oturan, boyun bükmüş yor­gun bedeniydi. Genç adam, Müezzin’in gidişinden sonra da aynı durumda kaldı. Zaten onu fark etmemişti.

Namazdan sonra bilinmez bir el, onu oraya sanki mıhlamıştı. İlk önce sakinlikle başlayan hali gittikçe iç geçirme, pişmanlık, tövbe ve yakarışlara kadar değişmişti. En sonra da yorulan muhayyilesi içli duyuş ve acı dolu anılara doğru kaymıştı. Ama onu en de­rinden etkileyen ve ruhunu duygu çağlayanlarının ilahi­sine bırakıveren, bir dost hatırlayışı olmuştu. İşte şu an, bir vecd serhoşluğuyla bu hatıraya meyletmişti. Dudakları kıpırtısız genç adamın gözleri de ıslaktı. Işıl ışıl süzülen hüzün damlaları dile gelip sessizliğe gömülü bu küçük mescidin ulvî yalnızlığına şunları anlattı:

Yavuz! Arkadaşım, dostum, parçam, öteki yarım; o değil o, sanki kendim! Özümden özge bir can...

Ne zaman karşılaşsak -karşılaşmak ne kelime, hiç ayrılmadık ki- mutlaka sarılırdı bana. Omuzlarımızı sımsıkı kavrar, hafif sıkılı yumruklarla sırtımıza dokunurduk. Bütün ruhumuzla aynıydık; Allahını kitabını bilen, bu uğurda kafa yoran iki üniversite öğrencisiydik. Bazen şakadan laf atar, ilk önce benim evleneceğimi iddia ederdi. Dediği de çıktı. Ama sen düğünümde yoktun Yavuz! Zevklerimizin çoğu benzerdi, fakat zevk aldığımız şeyler öylesine azdı. Birbirimizin aklından geçeni bilirdik. Aynı şeyleri duyar ve aynı hali yaşardık. İşte biz böyle arkadaştık. Yumruk dedim de... Onların sıkılışı yalnız şakalaşmak için değildi, başka amaçlar için de sıkça yapardık bunu!

İlk zamanlar aynı yurtta kalıyorduk ama odalarımız ayrıydı. Tanışıp kaynaştık. O mu geldi, biz mi taşındık bilemem; aynı odada kalmaya başladık. Sonra yurttan atılışımız, isimsiz bir gecekondu mahallesi ve kıyı bucak bir evdeki yalnız günler...

Ayda yılda pastırmalı yumurta pişirirdik. Çokça, soğan kavurmasına iki yumurta kırıp yerdik. En iyi yaptığımız yemek buydu. Bizim bekar evinde hiç kurufasulye tenceresi kaynamadı. Olmadı, çünkü yemek konusunda ikimiz de pek beceriksizdik. Oysa Yavuz gibi ben de kurufasulyeyi çok seviyordum. Eve türlü hileyle getirdiğimiz üç beş kader yoldaşı da bize bir kuru armağan edemedi. Bu yüzden hân-ı garîbimiz millî gıdadan hep mahrum kaldı. İyi komşuluk gösterisi beklediğimiz kapı komşularımız da bize o nimeti hiç sunmadı. Elbet, hepsinin ekmeğini yedik, fakat ne hikmetse -özellikle- iftarlarda yengeler değişik yemek pişirmiş oluyordu.

Gece yarısını, kimi zaman da sabahı bulan sohbetler, içilen cigaralar... Baş hizasından tavana dek evi kaplayan duman... Yavuz ‘bunlar biz evde yokken yağmura dönüyor olmalı ki, ev rutubet bağladı’ gibisinden latife yapardı. Yavuz’dan gülümseten söz olarak yalnızca bunu hatırlıyorum. Bizim yüzümüz hiç gülmedi değil mi Yavuz!

Ütüsüz pantolon giyer, gömleklerimizi değiştirirdik. Ben en çok onun vişneçürüğürenkli gömleğini severdim. Ona bu gömleği doğru dürüst giydirmedim desem yalan olmaz. Gömlek hâlâ duruyor. Ama şimdi giymiyorum, giyemiyorum; giyemem ki... Ya eskiyip kirlenirse, rengi solup dikişleri sökülürse ben ne yaparım! Senden kalan tek hatıramı böyle hırpalarsam, kendim ne hale gelirim! Ya evde kimse yokken yangın çıkıp yansa, başımı hangi taşlara vururum! Gidişinden sonra birkaç kere giymiştim, sonra kokun silinir diye korktum. Arada sırada çıkarıp yüz sürüp kokluyorum (Son günlerde bana bir haller oluyor).

Yavuz, benim üç yaşında bir kızım var. Oğlan olsa senin adını koyacaktık. Geçen aydı galiba, ben senin gömlekle beraberken yanıma gelmiş, fark etmedim. Gömleği giymeye kalktı. Çocuk işte ne bilsin; yumaklayıp kırıştırdı. Sonra canı sıkılıp gitti. Çocuk bu hatırayı bilemedi. Olsun, ne çıkar; daha o bir çocuk (Yavuz, kızmadın değil mi?)
Yavuz, sen olsaydın şimdiye kadar kaç kere üstünü ıslatmıştı. Ceplerini de karıştırırdı herhal­de. Ama, kim bilir ne oyunlar da oynardınız ikiniz. Bilinmez ki, belki seni tanıyordur ha! Çocuklar cennet meyvesidir; öyle değil mi Yavuz? Bütün ruhlar kâlu-belâdan beri oradadır. Bu âcizliğimizle idrak, ne mümkün; sen bu sırra vâkıfsındır değil mi Ya­vuz? Hani, bir seccademiz vardı, şimdi acaba nerededir bi­lmiyorum. Yanyana namaza dururken seccadeyi aykırı sererdik. İkimiz ne güzel yönelirdik kıbleye doğru... Birlikte çe­kildiğimiz resimlere pek sık bakamıyorum. Tutamıyorum kendi­mi, sonra ağlıyorum. Yavuz biliyor musun, ben ağlamayı öğrendim. Evet ben sen gittikten sonra ağlamaya başladım. Sık de­ğil ama ara sıra, gizli gizli ağlıyorum. Sen bana ağlamaz mıy­dın? Ama ne var bunda değil mi; ağlamamaya yemi­nimiz yoktu ki bizim. Eğer olsaydı, yine de ağlardım. Sana ağlıyorum ben; senin için ağlıyorum. Göç edip gittiğinde hiç ağlamamıştım, hiç içim burkulmamıştı. Biliyorsun seni ben taşıdım, ben koydum toprağa. Ben çevirdim senin başını kıbleye. En son ben öptüm alnından. İlk kü­rek toprağı da ben attım. Sanki bir ara bana gülümsemiştin, bili­yorsun. Aman Allahım, seninle gidesim geldi o an... Fa­kat izinsiz yaprak bile kımıldamıyor.

Vurulurken keşke yanında olsaydım. Bir­likte vuramazlardı bizi; sen de vurdurtmazdın kendini, bili­yorum. Ama, mutlaka bir çağrı aldın sen. Kim bilir ne müj­delerle çağrıldın. Seni çağıran kimdi? Uğruna can koydu­ğun, gönül verdiğin Yüceler Yücesi’ydi mutlaka. Kendini onun için bıraktın sen, bilmez miyim! Böyle bir davete uymamak hangi kulun haddine. Onun için görmezden geldin göğsüne giren kurşunları. Cennet karşılığı, canını sa­tanlardan oldun.

Âh yanında oluverseydim... Bana da kurşun değer, belki benim de kanım dökülürdü. Olsun, yanına uzanıverirdim, senin gidişini göreyim, seninle gideyim diye... Son­ra, bana fısıldayacağın kutlu müjdeleri dinlerdim. Bunu esirgemezdin benden değil mi Yavuz? Seni kucağıma alırdım, yarana elimi bastırır, sana su verirdim. Seni bir hoşça tutardım. N’olaydı, dizimde gideydin Yavuz, kanın üs­tüme akaydı. N’olurdu, gözünü yumarken birlikte salavat getirseydik. O an yüzüne vuran nuru, seyredebilseydim...

Yavuz, seni çok özledim. Bir bilsen, nasıl özledim se­ni... Âh, eşsiz, aziz dostum...

Bu sevgi ve teslimiyet karşısında, sessiz mescide sanki ilahi bir örtü gibi, geceyi yırtan ilk şafak kı­rıntıları dolmaya başladı. Sabah namazı vakti gelmişti. Genç adam doğruldu, bir hayal gibi kalktı, bahçedeki şadırvanda abdest yeniledi. Namaz kılındı. Yaşlı Müezzin onu görmezden geldi. Genç adam, yine kimsenin dikkatini çekmeden mescitten ayrıldı. Yaşlı Müezzin müte­reddit davrandı. Konuşma arzusunu yenerek, onu yine kendi haline bıraktı. Ama gönülden bir bağ ile ona bağlandığını anladı; tek yönlü sevmelerin esrarını bilen bi­riydi.

Adam düşük omuzlu, müphem hislere gömülü ve yalnız olarak yürüdü. Arabalara binmedi. Yayan olarak epey cadde ve sokaktan geçti. Sıcak çorba bulunan lokanta­lara da uğramadı. Sabahla birlikte eve vardı. O vakte kadar dönmesini beklemiş eşi tarafından hiçbir serzenişte bulunmadan, güleryüzle karşılandı. Kadın onun son zamanlardaki dalgın haline, eve vakitsiz gelişlerine alışmıştı. Adam, karısı tarafından hiçbir rahatsız edici soruyla karşılaşmadı. Eşi halden anlar birisiydi. Her namazda ve ak­lına geldikçe onun için dualar etmekteydi. Bu dalgın halleri hayra yormuyordu. Sadece ‘nasılsın’ diyerek bir arzusu olup olmadığını sordu, konuşacağını umdu, ‘iyiyim’ cevabıyla da akşamdan beri bozulmamış yatağı açması gerektiğini anladı. Genç adam yorgun bedenini ya­tağa bıraktı. Huzur içinde hemen de uyudu. Uyanan çocu­ğun sesini ve ona susması için oyunlar yapan hanı­mını duymadı.

Genç adam rüyasında -sanki gecenin devamıymış gi­bi- arkadaşını gördü. Rüyadaydı şimdi.

Yavuz, uzun bir hasb-ı hâl sonrası daha sıkı sarıldı. Sarılmayı bırakmayıp ağladı, ağladı... Genç adamın üstü ilk önce gözyaşı, ardından kanla ıslandı. Yavuzun kanı... Yavuz hep ağlıyordu. Genç Adam dönüp etrafına baktığında, Yavuz’un gözyaşının sel olduğunu ve bu selin çağlayanlarında bazı iblis gölgelerin can çekiştiğini gör­dü.

-Yavuz, niye ağlıyorsun?

-...


Yavuz ağlamasını kesmeden arkadaşının ısrarına karşılık verdi.

-Sevindim; sevincimden ağlıyorum.

-Sevinmen niye?

-Mürüvvet günüdür, ondan...

-Mürüvvet nedir, Yavuz?

-...


-Mürüvvet nedir, Yavuz?

-...


Genç Adam Yavuz’un anlatılmaz bir âleme, tanımsız bir menzile aktığını sandı. Sonra da uyandı. Yüzünde gayet mest ve huzurlu bir ifade vardı. Mahzun gönlü gözlerine aksetmiş gibiydi. Işıl ışıl bakındı. Teskin edemediği hislerine uyup yeniden hıçkırığa boğul­du. Rüyasında Yavuz onun için ağlamıştı, uyanınca ken­disi Yavuz ve daha pek çok şey için ağladı, ağladı...

*

Yaşlı Müezzin mescit bahçesinde dostlarıyla söyleşip yaklaşan ikindi vaktini bekliyordu. Bir ara, yerdeki bir şeye gözü takıldı. Ayakları dibindeki bu şey, eski tarihli bir gaze­teydi. Dün çarşıdan aldığı çiçek tohumlarının sarılı olduğu paketi aldı. Gözüne takılan yazıyı buldu. Bu bir haber başlığıydı. Okudu: Genç mühendis işyerinden çıkarken vuruldu! Yanda resmi de vardı. Müezzin baktı, tanımadı. Eski tarihli gazetedeki resim, genç bir adama ait­ti. Kumral saçlı, hafif sarkık bıyıklı, kartal bakışlı, yüzü mahzun ifadeli birisi... Müez­zin adını koymakta zorlandığı bir hisle bu yüzü kendine âşina bul­du. Ama aklına onu tanıyor olmasını hatırlatacak bir ipucu gelme­di. Sonra yanındaki ihtiyarlara döndü ‘Yazık, şu gençler ne diye öldürür birbirini bil­mem ki’ dedi. Oturanlara yeni bir soh­bet konusu açılmıştı. Konuştular.



Gazetedeki resim, Yaşlı Müezzin’in aylar önce bir kış gecesi mescitte kendi haline bıraktı­ğı genç adamın simasına ne kadar da benziyordu...



Yüklə 0,84 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə