Âdem ile havva'nin vücudumuzdaki yeri Âdem ile havva'nin yaradilişI Âdem ilk insan ve ilk peygamberdiR



Yüklə 2,44 Mb.
səhifə10/40
tarix30.05.2018
ölçüsü2,44 Mb.
#52080
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   40

Mina’da şeytan taşlamak: Yetmiş taş yedişer yedişer büyük şeytan, orta şeytan,küçük şeytan diyerek üç gün atılmaktadır.İşte bunlarda büyük şeytan dediğimiz kendi varlığımızı,orta şeytan dediğimiz kendi sıfatlarımızı, küçük şeytan dediğimiz kendi ef’alimizi taşlıyoruz. Yâni bunların bizim olmadığını yedi sıfatımızla kabullenme ameliyesini şeklen ve bâtınen yapıyoruz. Büyük şeytana yedi taş attıktan sonra kurbiyyetimiz gereği kurban kesiyoruz. Yani varlığımızı Hakk’ın varlığında yok edip Rûhullah sâhibi olduğumuzda rûhun sıfatlara tecellî ederek aslını göstermesi kurban olmuş oluyor.Yâni kurban, rûhun sıfatlarımızdan kemâlâtıyle zuhûra gelmesi anlamındadır.

Hüccac Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını ikindi vaktinde(cem-i tehir)cem ediyor.Müzdelife’de de akşam namazı ile yatsı namazını cem ediyor.Bunların remzettiği mânâ da ikilikteki sıfatlarımız Zât’a vuslat bulunduğunda yâni Zât’ın idâresi altında cem olduğunu zevk edince sıfat  ayrı  Zât ayrı mütâlaa edilemez. Öğle namazı sıfatı,ikindi namazı da Zât’ı remzetmektedir. Namaz mü’minin Mi’racı,Mi’rac da Allah’la beraber olmak, konuşmaktır. Sıfatlardaki tecellîlerin Zât’ın olduğunu irfâniyetle bilmek öğle ile  ikindiyi cem etmektir. Akşam ile yatsı namazının cem’i ise Müzdelife’de olmaktadır. Yani rûhun sıfatlarından zuhûr etmesiyle cem edilmiş olunur. Kısaca şunu anlıyoruz ki halkın Hakk’ta birleşme idrâki Vahdaniyette olduğu için Arafat’ta cem ettik. Hakk’ın da halkta tecellîsi ile yâni kesrette zuhûratıyla Müzdelife’de cem ettik demektir.

Kâbe dışında kadınların erkeklerin arkasından namaz kılmaları gerekli iken Kâbe’de erkeklerin önünde namaz kılabiliyor. Neden? Çünkü Kâbe Allah’ın Zât’ını remzettiği için orada kadın erkek diye  kesret yoktur. Yalnız insan vardır.Bütün nehirlerin suları deryâya ulaştığında deryâdaki suların hiç biri ‘Ben şu  nehrin suyuyum, diğeri ben bu nehrin suyuyum’ diyemediği gibi Kâbe’de kadın erkek diye bir şey olamaz. Yalnız insan vardır. Oradaki kılınan namaz gönül Kâbe’sinde kılınmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın Muhammed sıfatlarından cinsi, ırkı, rengi, dili ayrı ayrı oldukları halde Âdem diye vasıflandırılan bu insanlardan Allah ve Muhammed’in nasıl seviştiğini, nasıl âyan beyân görüldüğünü, herkesin Cennet-i âlâ’da yaşadığını görmemek mümkün değildir. Orada süflî nefse yer yoktur.İşte onun için kadınların önde erkeklerin arkada namaz kılmaları dahi mahzurlu sayılmaz.

Genel olarak zâhirde emr-i İlâhî olarak ömrümüzde bir defa hac farîzası yapılmalı, aslında da batînen bir İnsan-ı  Kâmilden bu merâtib-i İlâhiyye olan Fenâ ve Bekâ tahsilini yapıp zevk etmemizden ibarettir.Bâtın haccını bir İnsan-ı Kâmilden tahsil ettikten sonra zâhirini de bizzat yerinde Resûlullah Efendimizin yaptığı gibi oralarda zâhir ve bâtını Tevhîd yaparak yaşama geçirmek lâzımdır. Yoksa yalnız imkânları varsa haccın zâhirini yapanlar veya yalnız bâtınını yapanlar eksiktirler. O sîretteki zevklerini bizzat remzedildiği mahallerde zâhir ve bâtınını birleştirerek Tevhid zevkiyle zevklenmeleri Cenâb-ı Hakk’ın murâdı olacaktır. Yoksa tek kanatlı kuş gibidirler. Tek kanatlı kuşun uçması mümkün değildir. 

Haccın sırrı Mekke şehrindeki Kâbe’yi ziyaretten gâye bir rumuzâttır. Onun taşıdığı mânâlar İnsan-ı  Kâmilden meratîb-i İlâhîyyeyi tahsil ederek yedi mertebedeki Hakk’ın tecellîlerini zevk etmekten ibârettir.

     Umre haccının iki farzı vardır:

     1 - İhrâma girmek

     2 - Kâbe’yi tavâf etmek

Safa ile Merve arasında sa’y yapmak,traş olmak gibi vacîbleri de vardır.Umre hacca göre çok kolaydır. Arafat’ta vakfe yoktur.Şeytan taşlama yoktur.Kurban kesme yoktur. Tevhidde Fenafillah olan kardeşlerimiz umre yapmış sayılırlar.Allah cümlemize bu zevkleri ihsân eylesin. Âmin. 

HAK  VE  HAKÎKATİ  DUYMAK VE                GÖRMEK NASIL OLUR

 

Bir insan, Âdem ve âleme bakarken,Allah’ın kendisine bahşettiği iki gözün, iki kulağın ve bir ağzın Tevhîdini yaparak bakmalıdır. Cenâb-ı Allah insana iki göz vermiş. Biriyle Allah’ın Vahdâniyyetini,diğeriyle de, Allah’ın kesretteki Tafsilât-ı Muhammediyyesini şühûd etsin diye. Allah’ın Zât yüzü olan mutlakiyetine yalnız îmân edilip teslim olunmalıdır.Allah nasıldır, nerededir, mekanı var mıdır? diye düşünülmemelidir. Zira Allah’ın Resûlü "Allah’ın zâtını düşünmeyiniz.” demiştir. Diğer gözümüzle de Allah’ın kesret yüzü olan Tafsilât-ı Muhammediyye’den, sıfatları yönü ile tecellî edişini, esmâ alarak fiilleriyle zuhûra gelip âsârını bizlere gösterdiğini tahsil ederek görüp,yaşamaya çalışmalıyız. Cenâb-ı Allah’ın kemâlât tecellîsi, İnsan-ı Kâmillerde zuhûr ettiği için de, bilmediğimizi onlardan sorup öğrenmeli, onlardaki kemâlâtın Allah’ın kemâlâtı olduğunu hiç unutmadan, sevgide, saygıda, hizmet ve teslimiyette kusur etmeden, bunları şahsa değil, Hakk’a yapmış olduğumuzu bilmeliyiz. Hasan Fehmi Hazretleri:



Söyler kelâm bakar sana, görmez gözü hiç mâsivâ

Vermiş gönlünü Hakk’tan yana, hep gördüğü dîdar olur” 

Demek suretiyle Hakk mürşidinden sohbet edenin Hakk  olduğunu bizlere bildirmiştir.

Allah insanlara iki de kulak vermiştir.Sağ kulakla Hakk’ın, sol kulakla da,halkın sedâsını duysun ve ‘Hakk’ ile ‘halkın’ ayrı olmadığının idrâkini Tevhîd yapsın diyedir. Zira halktan tecellî eden Hakk olduğuna göre her neye bakarsa vech-i Rahmanı görecek, her neyi kulağı duydu ise mağzı Kur’ân’ı dinleyecektir. Bizler, fiziksel bedenlerin idrâkinden öteye, sîret vücûdların mevcûdunu göremediğimiz için, bütün Allah’ın tecellî mazharlarından Hakk’ın Kur’ân sedâsını duymamız mümkün olmuyor. Hacivat’la Karagöz’ün bir gölge olduğunu, onların ses ve hareketlerinin görünmeyen bir sanatkâr tarafından icra edildiğini nasıl biliyorsak, Âdem ve âlemde de bu ses ve hareketlerin, Allah tarafından mazharların isti’dâdları nisbetinde yapıldığını bilmemiz gerekmektedir. İşte bu halk ve Hakk’ın Tevhîdini zevk etmemiz, bizlerin kemâlâtı olacaktır.

Cenâb-ı Allah insanoğlunu yaratırken bütün a’zalarını melekleri vasıtası ile yaratmış, yalnız burnunu bizzât kendisi yaratmıştır. Çünkü burun Zâtı remzetmektedir. Onun için,burnun iki deliğinin rumuzâtı, Allah’ın celâl ve cemâl tecellîlerinin kokusunu idrâk ve bilinçlerinde Tevhîd yaparak, kendi gönül laboratuvarında rapor yaptıktan sonra, dilleriyle her şeyi yerli yerinde başkalarına anlatabilmeleridir. Zira Allah iki kulağı ile duyduğunu,iki gözü ile gördüğünü, kalbinin tasdikini ifade etsin  diye bir de ağız yaratmıştır. İki kulak ve iki göz ile bu Tafsilât-ı  Muhammediyye’de, Cenâb-ı Hakk’ın bütün tecellîlerinin Tevhîd idraki,zamanla insanda yaşama dönüşecektir. Allah insana iki de el vermiştir. Hakk’ın güç ve kuvvetinin bu ellerden fiilleriyle tecellî ettiğini bilecek ve bu idrâki ile bütün işlerini  yapmaya başlayınca, Hakk ve hakîkatten ayrılmayacaktır. Çünkü fiillerin fâili Allah’tır. Zira Allah ve Resûl’ünün yolunda gidenler sağcılar olup kitabı sağ tarafından verilenlerdir. Allah ve Resûl’ünü inkâr edenler ise solcular olup kitabı sol tarafından verilenlerdir. Sağ elimiz,Allah’ın emirlerini, iyilik, güzellik, insan için faydalı her şeyi yapmayı remzetmekte, sol elimiz de,Allah’ın yasakladığı, insanlığa faydasız olan işleri remzetmektedir. Tevhîdde sağ, kul mazharından Cenâb-ı Hakk’ın bütün fiil ve işleri yaptığını zevk etmek, sol ise kul mazharından tecellî eden her türlü fiil ve işleri, o kişinin kendisine nisbet etmesi anlamına gelir. Onun için,sağ tarafımızda Cennet, sol tarafımızda Cehennem vardır denmesi  rumuzâttandır. İki ayağımızın da mevcûdiyeti, Hakk ve halk diye vasıflandırdığımız Tevhîd yolunun vuslatını bizlere ikaz etmektedir. Sağ ayağımız Hakk yolunu, sol ayağımız da,halk yolu olan nefse hizmet yolunu remzetmektedir. Bizler bu sıfat ve a’zalarımızın Hakk ve halk yönlerinin idrâki ile Tevhîd yolunda ilerleyip yaşama geçebilirsek, işte o zaman kendi varlığımız diye bildiğimiz Hakk’ın,halk sıfatlarında kendi kendisini seyretmesi zuhûr edecektir. Halk dediğimiz Hakk’ın zuhûra gelmesinden ibaret olup ayrı değildir. Yoksa, Allah ayrı,bizler ayrı olarak bir idraka sahip olmamız, bizleri nefsimizin yolunda hizmet ettirecektir. Cenâb-ı Allah’ın “Hiçbir yere sığmadım mü’min kulumun kalbine sığdım” demesi, mü’min kullardaki,Cenâb-ı Hakk’ın kemâlât tecellîsinin idrâkinden ibaret olduğu anlaşılmış oluyor.Allah hepimize bu idrakları nasîb etsin.

 

                 HAKÎKATA  VUSLAT



İnsanoğlu esfel-i sâfilin olan bu dünya âlemine bir imtihan için gönderilmiştir. Kendi insan-ı asliyyesini bilmek ve görmek için Kur’ân-ı Kerîm’in Enbiya Sûresinin  7.âyetindeki “Fes’elu ehlez zikri in küntüm la ta’lemun” “Siz Allah’ı bilmiyorsanız ehline gidip öğrenin”emrine tâbi olmaları lâzımdır. Nasut âlemi dediğimiz maddî cisimlerin mahlûku mahlûk olarak gördüğümüz, beş duygumuza hitap eden bu fiiller âleminden, sîret âlemi olan letâfet âlemine geçebilmek için mutlaka bir İnsan-ı Kâmilden bunun tahsilini yapmak lâzımdır. Bütün fiillerin fâilini, mazharlara nisbet eden sâlik bu tahsilden sonra hiçbir varlığın kendine ait fiilinin olmadığını, bütün fiillerin fâilinin Allah olduğunun bilincine erecektir. Bu bilince eren sâlik, fiillerin sıfattan  ve sıfatın da  vücûdu olmadığı için  Vücûdullah olarak,yalnız fiiller penceresinden üç tecellîyi de görmesiyle, melekût âlemi olan letâfet âlemine intikal etmiş olacaktır. Çünkü bu letâfet âlemi  beş duygu ile algılanmaz. Yalnız zevk edilir. Fiiller âleminde maddî varlıklar, şeriat kuralları dahilinde hareket ederler. Melekût âlemi olan gözle görülmeyen letâfet âleme geçerken, fiillerin sıfatlardan tecellî edişinin tefekkürü ve zaman, mekan ve ihvân durumuna göre ayrı şe’n ve tecellîde bilinip görülmesi, onu ahlâk ve edep güzelliği ile tarîkat seviyesi olan ilim ve irfâniyetteki ayrıcalığa yükseltecektir. Tarîkat düzeyindeki kişi neyin, neden, nasıl, ne şekilde oluştuğunu araştırmağa başlar. Yoksa günümüzdeki kadiri, rufai, nakşi gibi tarîkatlar değildir. İnsan-ı Kâmilin üfürdüğü rûh ef’âlin, sıfatın ve  vücûdun sahibinin Allah olduğunu bilmekten ibarettir. “Allah, Âdem’i kendi sûreti üzerine yaratmıştır” Hadis-i Şerifi bizlere Allah’ın Hüviyyet ve Eniyyeti ile Âdem denen bu varlıkta kemâlâtıyla açığa çıktığını gösteriyor. Âdem sûreti deyince yanlış anlamayalım. Allah’ın sûreti sıfatlarıdır. Yani kemâl sıfatlarını insan varlığından açığa çıkarmıştır. Tabii ki burada sözü edilen insan, insan görünümünde olanlar değil, sûret ve sîrette insanlığını bulan İnsan-ı Kâmillerdir. Lâtif olan Melekût âleminin ef’âl,sıfat ve  vücûd zevki insanda tecellî edince, her varlıkta tecellî edenin Cenâb-ı Hakk olduğu bilinci ile özde ihtilaf ve dargınlıklar kalmaz. Çünkü varlıkların hiçbir güç ve kuvveti olmadığı gibi hükmü de yoktur. Onlar yalnız Cenâb-ı Hakk’ın birer âletidirler. Cenâb-ı Hakk o varlıkları nerede kullanırsa orada görev yapmak mecburiyetindedirler. Bu Melekût âleminde,her varlığından görünen ve bilinen Cenâb-ı Hakk olduğu bilinci ile hareket ederler. İnsan,rûh itibariyle lâtif âlem olan Melekut âleminde yaşar  ve zevkiyâb olur.

Bundan sonra kişi yoluna devamla, esmâ ve sıfatlar âlemi olan Mârifet âlemine intikal eder. Burada sâlik her gördüğü sıfatın esmâsını görür ve esmâlardan da müsemmayı görerek manevî sûretlerin mânâlarının zâhirde ortaya çıkışını seyreder. Cemalullah ile zevklenir. Hangi mazhardan nasıl zuhûra geldiğini yedibin hassas terazisiyle tartar ve ona göre tavır takınırlar. Her şeyi yerinde görür ve uygularlar. Bu âlemde kesret yoktur. Yalnız tek olan Allah bilincinin kendi özünde sayısız tecellî ve mânâlar vardır. Şunu anlar ki bütün âlemde fâil-i mutlak olan tek Allah’tır. Hiçbir varlığın bağımsız,kendine ait  vücûdu yoktur. Sıfat ve esmâ âleminin mânâlarını teşkil eden bu Mârifet âleminde, çokluk müşâhedesi kaybolduğu için,artık tek olan Cenâb-ı Hakk’ın teklik irfâniyeti başlamıştır. Kişi bu yerde çok dikkat etmesi gereklidir. Bu zevke sahip olan sâlikte,ilhamlar başlamıştır. İlhamlar iki yerden geldiği için çok dikkat etmek lâzımdır. 1-Nefisten 2-Rûhtan gelir.

Kişi Cenâb-ı Hakk’tan başka O’nun dışında, bir varlık görüyorsa  hala şirkten kurtulmamıştır. Bu gizli şirk hâlidir. Onun için kişi nefsini bilicidir.Bu yerde zaman zaman çok yükseklerden de sâlik haber alabilir. Fakat bunlara aldanmamalıdır. Dâima nefsini dinlemeli ve tam teslimiyet göstermelidir. Buradaki ayak kaymalarından ve yanılgılardan kolayca kurtularak vuslatında dâim olmalıdır. Lâhut âlemi, mârifet âleminden sonra gelen Zât âlemidir. Kişi burada Zâtıyla yaşadığı için‘yalnız ben varım’ bilincinin kişide zuhûrudur. Allah’ın Resulü “Allah’ın Zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz” buyurmuşlardır. Çünkü Allah’ın Zâtının yanında başka bir varlık yok ki onu tefekkür etsin. Ayrıca tefekkür sıfatla yapılacağı için, sıfatın Zâtı ihâta etmesi imkânsızdır. Onun için böyle buyurmuşlardır. Bu saydığımız nasut âlemi (varlıklar âlemi) ayrı,melekût âlemi (lâtif veya sîret âlemi)ayrı,mârifet âlemi (ceberrut âlem veya esmâ ve sıfat âlemi) ayrı, lâhut âlemi (Zât âlemi) ayrı değildir. Bunlar anlaşılması için, sözde dört yönünün iç içe izâhından ve zevkinden ibarettir. Kişi insan-ı asliyyesini bu  dört mertebede kâmilinden alacağı tahsilden sonra anlayacaktır. O zaman“Allah ayrı ben ayrı değilmişim. Cenâb-ı Hakk, bende zuhûra gelenmiş” diyecektir. Bu kemâlâta sahip olunca kendi diye bildiği varlığın da, kendisinin olmadığını o varlığın da Hakk’a ait olduğunu,bir âlet olarak kullanıldığını zevk etmek hakîkatin ta kendisiymiş diyecektir. Cenâb-ı Hakk bizleri bu esfel-i sâfilin olan dünya bataklığından, İnsan-ı Kâmilin himmetiyle kurtarsın. Maddî  vücûdumuzdan, daha bu âlemde geçerek rûh âlemine, oradan rûhun dört mertebede tecellî ederek, sıfat ve esmânın mânevî zuhûrâtının mârifet zevkine,oradan da Zât âleminin zevk ve yaşamını cümlemize nasîb ve müyesser etsin. Âmin.

                          HALİFE NEDİR

Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde, Bakara Sûresi 30.  âyette "Meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Melekler de, ‘Biz seni tesbih ve hamd ettiğimiz halde kan dökecek ve fesat çıkaracak kimse mi yaratacaksın’ demişlerdi. Allah da ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim. ’Buyurdu.” denilmektedir.

İşte, ister peygamberlerden sonra toplumları, saadet ve mutluluk içersinde yaşayabilmeleri için vârisleri olsun, isterse, mürşîd-i Kâmillerin dünyada görevlerini tamamlayıp Âhirete intikal ettiklerinde yerine halifeler yaratılıp, Cenâb-ı Hakk’ın tâlimatıyla saadet ve mutluluklar sağlayacaklardır. İşte bunlar halifedirler.

Peygamberimiz bir hadisinde “Peygamberlerin vârisleri, ilmiyle âmil olan âlimlerdir” buyurmuştur. Görüldüğü gibi hitap meleklere yapılmaktadır. Bir Mürşîd-i Kâmilin etrafındaki bütün ihvânlar melektirler. Meleklerde nefis yoktur. Şu halde nefis yoksa neden Cenâb-ı Hakk’ın ben yeryüzünde bir halife yaratacağım sözüne itiraz etmişlerdir? Görüldüğü gibi lâtif olan meleklerden değil kesâfete bürünmüş olan ihvân durumundaki meleklerden bahsetmektedir. Çünkü melekler Rableri tarafından ne emredilmişse onun dışında hiçbir şey yapamazlar. İnsan  vücûdunda göz kuvveleri yalnız görme fiilini, kulak duyma fiillerini ifâ eder.Onun için bir sâlik de Hakk’a küllî teslim olmuşsa, Rabbinin melekleridir. Onların içersinden günü gelince elbette bir halife yaratılacaktır. Fakat uzun seneler lâyıkıyle melekleşememiş ve ‘Rabbim her şeyi daha iyi bilir’ diyemeyenler, ‘Kan dökecek ve fesat çıkaracak bir kimse mi yaratacaksın’ diyeceklerdir.

Aslında manevî olarak onların sözleri de doğrudur. Çünkü halifenin görevi kan dökmek ve fesat çıkarmaktır. Zira görev gereği cehâlet ve gayriyet kanını akıtmaktır. Ayniyete duhûl ettiğinde eski emmâre duyguları veya arkadaşları, onu aralarından ayrıldığını görünce dedikodu yapacaklardır. Dolayısıyla da fesat çıkarmış olacaktır.İşte Cenâb-ı Hakk da ‘Sizlerin bilmediklerini ben bilirim’  diyerek halife tayin edeceği kişiyi çok iyi bilir ve Âdemiyetini bulmuş o hâlifeye allemel esmâyı  yani âlemlerin isimlerini özel olarak öğreterek yetiştirmiştir. Bu âlemlerin esmâsı, merâtib-i İlâhiyedeki zâhir olan makâmların ilmi değildir. Çünkü İnsan-ı Kâmiller bir sâlike bütün merâtibi tahsil ettirir. Fakat Ahadiyete gelince burasını hiçbir kimse telkîn edemez. Ancak o mertebeyi Resûlullah efendimiz telkîn edebilir. Bazı dar görüşlüler, “Resûlullah’ın vârisi benim Mürşîd-i Kâmilimdir. O da bana bu altı Makâmı telkîn etti. Ben de altı günde  yaratıldım ve Cenâb-ı Hakk’ın altı günde yarattım dediği, bu âlemi biliyorum” diyerek ilmî bir mütalaada bulunuyor. Maalesef aldanıyor. Efendisinin onun peygamberi ve vârisi oluşu doğrudur. Fakat kişinin bu merâtib-i İlâhiye sonunda kendisinin Muhammediyyûn olmasıyla, mânen, bizzat Makâm-ı Mahmûd sahibi Resûlullah efendimiz, âlemlerin esmâsını bizzat kişinin kendinde vehbî olarak sırlarını göstermesidir. Yoksa kelâm olarak söylemek değildir. Bu da kişinin kesbî ilim sahibi olduğunu fakat vehbî ilim sahibi olmadığını gösterir. İşte Cenâb-ı Hakk evvelâ Âdem’e değil de meleklere ‘Allemel esmâyı okuyun’diye emir buyurdu. Melekler de “Bize öğretilmeyeni biz bilemeyiz” dediler. Bilinmesi gerekli esmâlar ilimden ibaret olsa idi,bütün melek durumunda olan ihvânlara o ilim öğretilirdi. Demek ki o değildir. Pir Hazretleri Niyazi-i Mısrî’nin divanını şerh ederken bir hikaye anlatır.

Zâtın birisi rüyasında kendini, Hz.İbrahim (A.S.)ile Hz.Âdem (A.S.)’in kabirlerinin arasında görür. Kabirden bu zâta “Allemel esmâyı oku” diye bir nidâ gelir. Bu zât da 99 Esmâ-ül Hüsnâ’yı okur. Fakat üç defa daha bu hitap tekrar eder. Eksik ya da yanlış okuduğunu düşünerek Esmâ-ül Hüsnâ’yı  her seferinde daha itinalı okur. Buna rağmen hitap ‘Olmadı’ diye tekrarlanır.“ Zürrâ, tâcir, haris isimlerini okumadın” denir. Burada Hakk ticaret yapar mı?ziraat yapar mı? sorusu akla gelir. Gerçekten de Hakk’ın kudreti olmazsa hiçbir şey olmaz.Onun için hakîkat-i insaniyye, Hz.Muhammed (A.S.) Efendimizin ilm-i Zâtiyesidir. Buna binaen, Âdem’e ‘Sen oku’ diye hitap edildi.O da hemen okuyuverdi. Çünkü zâhir ve bâtın yönüyle allemel esmâya vâkıftı. O yüzden “Âdem sizin ulunuzdur, O’na secde edin” denildi. Melekler tereddütsüz secde ettiler, fakat İblis secde etmedi. Bu secde yere kapanarak yapılan secde değil, tâzim ve tâbi olma secdesidir. Cenâb-ı Hakk İblis’e secde etmemesinin sebebini sorduğunda İblis “Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktan yaratıldı. Ben ondan yüceyim” dedi. Yani O’ndaki Hakk'ın hilâfet sırrını  göremedi. Yoksa her varlık Hakk’ın varlığı ile vardır. Cenâb-ı Hakk bütün varlıklarda, tafsilât-ı Muhammediyyesiyle tecellî edip durmaktadır. Bu tecellîler başka, hilâfet sırrını taşımak başka şeydir. Onun için de huzurdan kovulanlardan oldu.

Muhyiddîn İbnü’l-Arabî Hazretleri “İblis, ef’âl ve sıfat kemâlâtına sahip olduğu halde onlara ayrı ayrı vücûd vermesi nedeniyle, ef’âlin sıfattan sıfatın da vücûddan tecellî ettiğini bilemediği için, Âdem’in ayrı bir varlığı var zannı ile ‘Ya Rabbi, ben senden başkasına secde etmem. Bana ne emredersen yaparım, fakat senden ayrı olan bu Âdem’e secde etmemi emretme’ dedi. Halbuki Âdem’in varlığının, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı olduğunu bilemedi.”  demektedir.

Günümüzde de, Âdem’i ayrı, Hakk’ı ayrı mütalaa edenler hem Rablerini cahil,bilgisiz yerine koymaktalar, hem de halîfe olarak yaratılan kişinin varlığını kendisine nisbet etmekten mütevellit dâimî şirkte olduklarının farkında değildirler. Cenâb-ı Hakk böyle düşünenlere iz’ân versin, hidâyet ihsân etsin.

“Cenâb-ı Hakk her kime hilâfet vermişse,ona sayısız hikmetler ihsân edecektir.” âyetinden, halîfe mazharından tecellî edenin   kendisinin olduğu anlaşılmaktadır. Bunu bilmek ve kabullenmek istemeyenler helâk olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara Sûresi 247.âyetinde Musa (A.S.)’dan sonra Cenâb-ı Hakk’ın Tâlut isminde birini kavmin başına padişah olarak gönderdiği, Tâlut fakir ve toplumda nüfûzlu bir kişi olmadığı için o toplum tarafından beğenilmediği, başlarına lider olarak kabul etmedikleri anlatılır. Cenâb-ı Hakk da lider olduğunun ispatının Musa ve Harun’un emanet olarak bıraktığı levhaların sandukasının O’nda bulunması olduğunu söyler. Rablerinin bu ikazına bazıları inandı bazıları inanmadı.

Musa (A.S.) on levha ile Rabbinden gelmişti. Rabbi “Bunun yedi levhasını ümmetine tâlim et. Diğerlerini öğretmeye kalkışırsan ümmetin onları kaldıramayacakları için seni inkâr ederler” dedi.O da bu insan  vücûdundaki yedi sıfat-ı subûtiye sırlarını tâlim etti. Sanduka ise vücûd sandukasıdır.Bu sırlara vâkıf olan Tâlut’a tâbi olup inananlar,O’nunla birlikte yola çıktılar. Bir nehre geldiklerinde Tâlut “Allah sizleri imtihan edecek. Kim bu nehirden içerse benden değildir, kim içmezse bendendir. Ancak eli ile alıp az bir miktar içenler müstesna” demiştir. Askerlerin pek azı müstesna, çoğu kana kana içmişlerdir. İçenler güç ve kuvvetten düştükleri için, nehri geçememişler ve karşıdaki düşman olan Calut'la da muharebe edememişlerdir. Çok az sayıda asker, sudan içmemiş ve ’Allah sabredenlerle beraberdir’ diyerek, daha güçlü ve kuvvetli olarak Calut'un karşısına çıkmışlardır.

Tabiat suyu olan pozitif ilimden kana kana içip satırlardan öte sadırlara geçemeyenler, nefs-i emmâre padişahı olan Câlut'un karşısına çıkma gücünü kendilerinde bulamayacaklardır. Nefis suyunu içmekle imtihanı kaybetmişlerdir. Az miktarda içip sabrederek Câlut'un ordularının karşısına çıkanların arasında Davut (A.S.) da vardı. Davut (A.S.) Câlut'un karşısına çıkarıldı. Onu mağlup ederek öldürdü. Cenâb-ı Hakk da âyet-i kerimesinde “Davud'a padişahlık ve peygamberlik ihsân ettik.” buyurmaktadır.

Görüldüğü gibi, gerek peygamberlerden sonra gelen halifelere gerekse İnsan-ı Kâmillerden sonra gelen halifelere itirazlar hep  devam edegelmiştir. Aslında hepsi aynıdır. Bizler bunları göz önünde bulundurarak, kişilere nisbet etmeden, Ahmet veya Mehmet mazharından halifenin Cenâb-ı Hakk olduğunun bilinci ile ona tâbi olalım.İnsan-ı asliyyemizi bulalım ve ihtilaflarla daha bu dünyada Cehennemimizi yaşamayalım. Tam teslimiyet ve inançla mutluluk ve saadeti yakalayıp yaşamımıza geçirmeyi Cenâb-ı Hakk cümlemize ihsân eylesin. Âmin.

 

HER ÂLEMDE AYRI  VÜCÛD GİYERİZ

İnsan denen bu varlık baba sulbünde iken ayrı, anne   karnında ayrı bir vücûd giymektedir. Dünya âlemine geldiğinde dünya  vücûdunu giymektedir. Âlem-i Âhirete intikal ettiğinde de lâtif olan  vücûdu giyecektir.

Biz baba sulbünde meni iken, vücûdumuz bir damla su halinde idi. Anne rahmine düştükten sonra,birinci kırk günde kan pıhtısı haline, ikinci kırk günde bir çiğnemlik et parçası haline geliriz. Üçüncü kırk günde yani yüzyirmi gün sonra dünyadaki vücudumuzun küçük bir nümunesi  meydana gelecektir. Tıp ilminin  bugünkü kadar gelişmemiş olduğu dönemlerde bunu  söyleselerdi inanmazdık. Bebek anne karnında gıdasını göbek bağından almağa başlar.Bebek dokuz ay veya dokuz  ay on gün gibi bir zaman sonra dünya  vücûdu ile dünyaya gelir. Anne rahminde geçen sürede bebeğin içinde gelişip büyüdüğü ‘son’ dediğimiz organın  da görevi biterek doğumla birlikte kişiden ayrılır. Artık bebek dünyaya  yeni bir vücûd ve yeni bir gıda mekanizması ile gelmiştir. Anne karnında iken ilmi,aklı ve her türlü idrâki olmayan bu varlık, bundan böyle göbek bağından gıdalanmamakta,ağızdan gıdalanmaktadır. Beş duyusu anne karnındakinden farklı olarak faaliyete başlamıştır. Hasılı her ayrı  âlemde, her yönü ile ayrı olan bu insanoğlunun dünya âleminde de yeni bir vücûd giydiğini  ve yeni bir vuslat takviminin yapraklarını koparmağa başladığını görürüz. Elbette bir gün bu takvim yaprakları da sona erecek, bu dünya  vücûdu da toprakta ifnâ olacaktır. Fakat öz olan rûhâniyeti ölmeyecek ve yoluna devam edecektir. Zâten rûh için ölüm yoktur. Ölüm bedenedir. Bu dünya âleminden, letâfet âlemi olan rûhlar âlemine geçen insanoğlu, o yeni âleminde de ayrı bir vücûd giyecektir.

Dolayısıyla da “Dünya Âhiretin tarlasıdır.” Hadis-i Şerifi gereğince, dünyada i’tikad ve amel yönü her ne ise, Âhiret diye vasıflandırdığımız bedensel yaşamın sonu olan Âhiret âleminde bunun ceza ve mükâfatını görecek ve yaşayacaktır. Âhiret âleminde dünya  vücûdu giymeyecektir. Oranın  vücûdu lâtif vücûddur. Dünya  vücûdu ise kesif vücûddur. Onun için oranın  vücûdu ayrı dünyanın  vücûdu ayrıdır. Baba sulbündeki  vücûdun ayrı, anne karnındaki  vücûdun ayrı, dünya  vücûdunun  ayrı olması gibi Âhiret  vücûdu da ayrıdır. İnsanoğlu anne karnında göbek bağından gıdalanıyordu, dünyaya geldi, vücûdunun gıdasını ağzından almağa başladı. Âlem-i Âhirette de, rûhun gıdası olarak idrâk ve beyinden gıdalanmağa başlayacaktır. Yani beş bâtın duygularımızla. Bütün varlıklar her merhalede nasıl peyderpey tekâmüle doğru koşuyorsa, insanoğlu da, baba sulbünden Allah’ın Lâhut âlemi olan Zâtına kadar vuslat koşusundadır. Her devrede, üç yüz milyon mertebe geçmekte ve insan-ı asliyyesini bulmak için çetin mücadelelerle yol katetmektedir.

Bir meyve çekirdeği sırrını kemâlâtıyla açığa çıkarabilmek için sonbaharda üç ay üç mertebede vuslat yolculuğu yapıyor. Kışın, üç ay üç mertebede vuslat yolculuğunu sürdürerek toparlanıyor. İlk bahar gelince, üç ay kendisini sergilemeye hazırlıkla vuslat yolculuğuna devam edip nihâyet yazın üç ay üç mertebede kemâlâtıyla meyvesinin ispatını yapıyor.Bu devrelerde yeterli bakımı yapmazsak, ilgi göstermezsek, o nisbette meyvenin de kemâlâtı  eksik oluyor. Aynen insanoğlu da bunun gibidir.

Dünyada kişi tenceresine ne koydu ise,Âhiret âlemi dediğimiz letâfet âleminde de kepçesine o çıkacaktır. Âlem-i Âhirette de kişi üç mertebeden geçerek Zât deryasına vuslat bulabilir. Bu âlemlerin vücûdları bizim bildiğimiz gibi cismânî değildir. Hepsi de lâtif olup idrâk ve hislerle gıdalanırlar. İster Vahdet âleminde,ister Mârifet âleminde olsunlar, nurânî vücûdlarıyla Cennettekiler zevkten zevke geçerler. Cehennemdekiler de azâbtan azâba geçerler. Bir kişi rüyasındayken  vücûdu yatakta olduğu halde rûh yönüyle her yere gidebiliyor. İşte bunun gibi, lâtif olan rûh için de zaman ve mesafe mefhumu yoktur.

Geçtiğimiz bu vatanlarda ayrı ayrı vücûdlar giyerek,o âlemlerde üçer  yüz bin mertebe geçerek, Zât deryasına kadar bir vuslat koşusunda  isek de, aslımız hiç değişmiyor. ‘Yunus’ esmâsı olan kişi sonuna kadar her âlemde ‘Yunus’ olarak anılmakta ve bilinmektedir. Allah cümlemizi her geçtiğimiz âlemde,bütün tecellîlerini dünyada iken görmek ve zevk etmek nasîb etsin. Âmin.

 


Yüklə 2,44 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin