Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə11/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   150
           -Nasıl annen?.. niçini bunu söylüyorsun?.. Öyle ya... Öyle ya.. Benim de aklım nerede acaba? Nasıl birden unutmuşum. Hoş gör oğlum... İhtiyarlık.
           Sarhoş ve sersem bir gülüşle durdu. Tama bu sırada sofada hiddetli sesler duyuldu. Kapı açılarak, Dimitri göründü. Ödü kopan ihtiyar, İvan’a doğru koşarak, sımsıkı sarıldı ve:
           -Bırakmayın... Öldürecek!..
           Diye bir çığlık kopardı.
           
 
                                                                                 8
 
                                                                      Şehvet hastaları
 
           Grigri ile Smerdiyakov, Dimitri’nin arkasından koşuyorlardı. Birkaç gün evvel Fiyodor’un verdiği emirlere uyarak, onunla sofada çekişmişler, içeriye girmesine mani olmaya çalışmışlardı. Müthiş delikanlının masa başında bir saniye durmasından istifade eden Grigori koşmuş, yatak odasının kapılarını kapayarak önüne dikilmişti. Kollarını haç şeklinde yana açarak burasını son nefesine kadar müdafaa etmeye karar verdiğini anlatıyordu. Onun bu telaşını gören Dimitri, birdenbire çileden çıktı ve bağırmaktan ziyade ulumaya benzeyen bir sesle kükredi:
           -Demek orada, oraya sakladınız ha, pis herif!
           Griyori’yi kapının önünden çekmek istedi. Fakat kuvvetli ihtiyar onu itti. Kızgınlıkla kendinden geçen Timitri ağır elini kaldırdı ve bütün kuvvetiyle vurdu. İhtiyar, biçilmiş bir başak gibi düştü. Dimitri onun üstünden atlayarak kapıya saldırdı. Smerdiyakov, odanın öteki tarafında sapsarı, tirtir titriyor ve Fiyodor’la İvan’a sokuluyordu. Dimitri tekrar uludu:
           
-O, buradadır... Eve doğrulduğunu gördüm. Fakat yetişemedim. Nereye sakladınız? Çabuk çıkarın!..
“Buradadır!” sözü, Fiyodor’un üstünde şaşılacak bir tesir bıraktı. Bütün korkusu uçtu. Dimitri’nin arkasından koşarak:
-Yakalayın, yakalayın şunu! Diye bağırdı.
Bu sırada, Grigori de baygınlıktan kurutularak kalkmaya davranmıştı. Fakat henüz kendine gelemiyordu. İvan’la Aliyoşa, Dimitri’nin arkasından koşan babalarının peşinden fırladılar. İçeride bir gürültü oldu. Bu Dimitri’nin hızla geçerken çarpıp devirdiği bir büyük vazo idi. Mermer bir kaidenin üstünde duran bu vazo parçalanmıştı.
İhtiyar:
-İmdat!
Diye bağırdı.
İvan’la Aliyoşa ona yetişerek odaya getirdiler. İvan kızgın bir sesle sordu:
-Niçin arkasından koşuyorsunuz? Ne halde olduğunu görmüyor musunuz? Sizi öldürecek!
-Aliyoşa, İvan... Gruşinika buradaymış. Girdiğini o görmüş...
Fiyodor, nefes nefese koşuyor ve takati kesiliyordu. Beklemediği bir sırada Gruşinika’nın evinde olduğunu öğrenmek, adamı deliye döndürmüştü. Tirtir titriyordu.
İvan:
-Gelmediğini kendi gözlerinizle gördünüz ya işte!
Diye haykırdı:
-Ama belki öteki kapıdan girmiştir?
-O kapı, kapalıdır, anahtarı da sizde değil mi?
Dimitri, tekrar yemek salonuna girdi. Orada kimseyi bulamamış ve yokladığı öteki kapının da sımsıkı kapalı olduğunu görmüştü. Bütün pencereler de aynı haldeydi. Gruşinika buralardan ne girip, ne de çıkabilirdi.
Fiyodor:
-Yakalayın şunu! Yatak odamdan para çaldı!
Diye uludu ve İvan’ın kollarından sıyrılarak Dimitri’ye saldırdı. Öteki zaten bunu bekliyordu. Elini kaldırdı, ihtiyarın başında kalan bir tutam saçından yakaladı. Etrafında topaç gibi çevirdi ve yere fırlatarak, suratına da birkaç tekme indirdi. İhtiyar, keskin bir çığlıkla serildi. İvan ağabeyine sarılarak babasından uzaklaşmıştı. Aliyoşa da Dimitri’yi kucaklamış bütün kuveetiyle İvan’a yardım ediyordu.
İvan:
-Öldürdün bunağı... diye haykırdı.
Dimitri nefes nefese:
-Layığını buldu!... dedi, eğer bu kere öldüremedimse, tekrar gelip işimi tamamlayacağım. Hem o zaman siz, onu kurtaramayacaksınız.
Aliyoşa, amir bir sesle bağırdı.
-Dimitri, hemen çık buradan1
-Aliyoşa, burada seneden başka hiç kimseye itimadım yok. Söyle bana biraz evvel Gruşinika buraya geldi mi, gelmedi mi? Çünkü duvar boyunca ilerlediğini kendi gözlerimle görmüştüm. Arkasından seslendim. Kaçtı.
-Sana yemin ederim ki, Gruşinika burada değildi ve kimse de onu beklemiyordu.
-Ne tuhaf şey... kendi gözlerimle görmüştüm... Ben, şimdi onun nerede olduğunu öğrenirim. Paraya dair bunağa tek kelime söyleme. Hemen Katerina’ya koş, benim namıma onu selamla, burada geçen olayı da anlat.
Onlar, böyle konuşurlarken, Grigori ile İvan, ihtiyarı kaldırarak koltuğuna götürdüler. Yüzü kan içindeydi. Ama, kendini biliyordu. Hala Gruşinika’nın bir yerden çıkageleceğini umuyordu. Dimitri, ona kindar gözlerle bakarak yürüdü ve kapıdan çıkarken:
-Senin kanını döktüğüme pişman değilim. Dikkat et ihtiyar, hülyalarını koru. Çünkü benim de kendime mahsus bazı düşüncelerim var. Seni ebediyen babalıktan reddediyorum. Lanet olsun sana!..
İhtiyar, Smerdiyakov’a işaret ederek:
-Gruşinika buradadır! Buradadır!
Dedi. Sesi, ancak işitilebilir bir haldeydi. İvan artık dayanamayarak sesini yükseltti.
-Yok... Yok burada... Sersem ihtiyar! Hah! İşte bayıldı. Smerdiyakov, çabuk su ver, havlu getir!
Smerdiyakov, su getirmeye koştu. Ötekiler babalarının elbiselerini çıkardılar. Yatak odasına götürdüler ve döşeğine koydular. Başını ıslak bir havlu ile sardılar. Konyakla sarhoş olan, dayakla ezilen, heyecanla yüreği ağzına gelen Fiyodor, başını daha yastığa koyar koymaz kendinden geçip sızdı. İvan’la Aliyoşa, salona döndüler. Smerdiyakov, vazo kırıklarını topladı, Grigori kenarda gamlı ve başı önüne eğik duruyordu.
Aliyoşa ona:
-Kardeşim sana da bir yumruk vurdu. Sen de başını soğuk su ile sarmalı ve hemen yatmalısın.
Dedi. Grigori dalgın dalgın cevap verdi:
-Evet bana da el kaldırdı...
Halinde kızgınlık ve kinden ziyade gam ve tasa vardı.
Dudakları kısılan İvan mırıldandı:
-Babasına el kaldırmaktan çekinmedikten sonra... Sana, bana haydi haydi...
Grigori:
-Ben, onu minimini iken kendi elimle yıkayayım da o, bana el kaldırsın...
diye söylendi. İvan, Aliyoşa’ya dönerek:
-Eğer, ben ellerine sarılmasaydım, babamızı öldürecekti. Zavallı ihtiyarın zaten ne kadarlık canı var, dedi. Aliyoşa:
-Allah göstermesin!
-Niçin? Yılanların akıbeti birbirlerini yemektir...
İvan, bu cümleyi kindar hali ve hiddetten çarpılmış ağzı ile tekrarlamıştı.
Aliyoşa, titredi, o devam etti:
-Ama, elbette gözümün önünde bir cinayet işlenmesine katlanacak değilim. Sen otur bekle, ben bahçeye çıkıp biraz dolaşacağım. Başım ağrıyor.
Aliyoşa, yatak odasına geçti ve paravanın arkasında, babasının başucunda bir saat kadar kaldı. Ansızın, ihtiyar gözlerini açtı ve ona hiçbir şey söylemeden uzun uzun baktı. Hafızasını toplamaya çalıştığı anlaşılıyordu. Yüzünde büyük bir heyecanın izleri belirdi.
-Aliyoşa, İvan nerede?
Diye fısıldadı.
-Bahçeye çıktı. Başı ağrıyor ve nöbet bekliyor.
-Oradaki küçük aynayı bana ver.
Aliyoşa, komodinin üstündeki yuvarlak aynayı ona uzattı. İhtiyar bakındı. Burnu sıyrılmış ve sol kaşının üstünde kıpkırmızı bir şiş oluşmuştu.
-İvan ne diyor oğlum, benim biricik evladım, İvan ne diyor? Ben ondan ötekinden daha çok korkuyorum. Bana korku vermeyen tek evlat sensin yavrum.
-İvan’dan korkma... o da hırçındır ama, bizi müdafaa edeceğine eminim.
-Ya öteki ne yaptı?.. mutlaka Gruşinika’ya koşmuştur. Söyle bana meleğim Gruşinika buraya geldi mi?
-Yok canım, hepsi hayal... Hiçbirimiz onu görmedik.
-Biliyor musun ki, Dimitri onunla evlenmek istiyor.
-Evet ama katın buna razı olmayacak!
İhtiyar, dünyada en büyük müjdeyi almış gibi sevinçle titreyerek, Aliyoşa’nın elini kalbi üstüne bastırıp sıktı. Hatta gözlerinde yaşlar bile pırıldadı.
-Sana demin bahsettiğim Meryem resmini al götür. Manastıra dönmene de izin veriyorum... Bugün şaka ediyordum, sen aldırma ve darılma. Ah Aliyoşa, başım sızlıyor. Sen beni teselli et, bana gerçeği söyle.
Aliyoşa, üzgün bir sesle:
-Hep aynı şey!
Diye söylendi.
-Yok, yok darılma... Sana inanıyorum. Git Gruşinika’ya... Ya da onu görmeye çalış. Sor, soruştur, bu kadın kimi tercih ediyor öğren... Onu mu, beni mi?..
Aliyoşa, utanarak ancak:
-Eğer görürsem, sorarım!
Diyebildi. İhtiyar:
-Sorsan da söylemez... O korkunç bir çocuktur. Görünce, söze seni öpmekle başlayacak ve “istediğim sensin!” diyecek. O, hem pervasız, hem hilekâr bir kadındır. Hayır, hayır sen onun evine gidemezsin.
-Doğrusu ben de bu fikirdeyim babacığım. Bana böyle bir hareket yakışmaz.
-Ya o, seni nereye gönderdi? Kapıdan çıkarken sana: “Git!” diye bağırdığını duymuştum.
-Katerin İvanovna’ya!
-Para istemek içinmi?
-Hayır!
-Meteliği olmadığını biliyordum da onun için sordum... Dinle Aliyoşa, gece düşüneceğim. Git artık... Belki bir yerde ona rastlar da konuşursun. Yarın sabah mutlaka gelip beni gör.. Sana diyeceklerim var. Gelecek misin?
-Evet.
-Güya sıhhatimi yoklamak için geliyormuşsun gibi yapacaksın. Sakın benim seni çağırdığımı kimseye söyleme. Hele İvan’a tek kelime söyleme.
-Peki!
-Güle güle meleğim. Biraz evvel beni müdafaa etmiştin. Bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Yarın sana bir şey söyleyeceğim Ama düşünmem lazım.
-Şimdi nasılsınız?
-Yarım, kalkarım. Hiçbir şeyim yok. Turp gibi olacağım.
Aliyoşa, giderken İvan’a araba kapısının yanında bir sıraya oturmuş buldu. Cep defterine bir şeyler yazıyordu. Babasının kendine geldiğini ve manastıra gitmesi için izin verdiğini söyledi.
İvan Aliyoşa’nın beklemediği bir buhabbetle:
-Yarın seni görürsem, pek memnun olacağım.
-Yarın sabah, belki de Madam Koklakovlar’a gideceğim. Eğer orada bulamazsam, Katerin ivanovna’ya da uğrayacağım.
-Katerina’ya onu tekrar tekrar selamlamak için gidiyorsun değil mi?
İvan, bu son cümleyi gülerek söylemiş ve bu sözler Aliyoşa’yı derin dedin düşündürmüştü.
-Dimitri’nin bu sözlerle ne demek istediğini anlıyor gibiyim... bu selamlayışın manası galiba biraz da Allah’a ısmarladıktır.
Aliyoşa:
-Bu kabus, Dimitri ile babam için nasıl bir sonuç hazırlıyor dersin kardeşim?
-Bunu şimdiden kestirip atmak kolay bir şey değil. Muhakkak olan şu ki, babamın evde oturması, Dimitri’nin de buraya girmemesi lazımdır.
-Bir şey daha sormama izin verin. İnsanlar arasında şunun yaşamasına, şunun yaşamamasına hükmetmek hakkı diye bir şey düşünülebilir mi?
-Bu türlü hükümler hak fikri ile yanyana getirilemez.
-Fakat başkasının ölümünü istemek de fena değil mi?
-Kendi kendimizi aldatmak neye yarar? Belki biraz evvel dediğim “Yılanlar birbirlerini yerler!” sözüne işaret etmek istiyorsun. Benim de Dimitri gibi babamın kanının dökebileceğimi umar mısın?
-Aman İvan neler söylüyorsun? Böyle bir şey hiç aklımdan geçmedi. Hatta Dimitri’nin bile bunu yapacağına inanmam.
İvan gülümseyerek:
-Hakkımdaki düşüncelerinden ötürü teşekkürler ederim; dedi. Şunu bil ki, babamı daima müdafaa edeceğim. Fakat kendi arzularıma da açık kapılar bırakacağım. Sakın böyle düşündüğüm için beni bir sefil sanma. Hadi Allah’a ısmarladık. Yarın görüşürüz.
Birbirlerinin ellerini samimiyetle sıktılar. Aliyoşa, kardeşini kendisine gizli bir sebeple yakınlaştığını hissediyordu.
 
                                                                      9
 
                                                          İkisi birlikte
 
Aliyoşa, babasının evinden, geldiğinden daha beter bir ıstırap içinde ayrıldı. Kafasının içinde karmakarışık şeyler vardı. Bu parça parça düşünceleri birleştirip, sonuç çıkarmaktan kendisi de ürküyor gibiydi. Gün o kadar çapraşık hadiselerle dolu geçmişti. Şimdiye kadar hiç duymadığı bir ümitsizlik içine düşmüştü. Bu tehlikeli kadın karşısında babasıyla ağabeyinin hali ne olacaktı? Bu soru, zihninin işkencesi oluyordu. İkisini de iş başında görmüştü. En fena mevkide olan , yine uğursuzluğun kurbanı haline giren Dimitri idi. Sonra, bu meseleye Aliyoşa’nın önceden kestiremediği başkaları da karışıyor, iş gittikçe bir muamma karanlığına bürünüyordu.
İvan, ona çoktan beklenen bir yakınlaşma göstermişti ki, bu hal onu korkutuyordu. Katerin İvanovna’ya giderken böyle düşünüyor ve hiçbir şeye karar veremiyordu. Genç kızdan adeta medet umacak hale gelmişti. Halbuki üzerine aldığı bu işin de acı tarafları çoktu. Üç bir ruble davasında Dimitri namusunu kaybetmişti. Delikanlı bu hale düştüğünü görünce, artık kendini büsbütün kapıp koyverebilirdi. Daha aşağılara düşmesi, çamura saplanması mümkündü. Dahası var, Aliyoşa, babasının evinde geçen kötü sahneleri de Katerina’ya anlatmak mecburiyetinde bulunuyordu.
Ana caddedeki güzel bir evde oturan Katerina’nın kapısını çalarken, saat yediye geliyor ve hava kararıyordu. Onun iki teyzesiyle birlikte yaşadığını biliyordu. Bunlardan biri, kız kardeşi “Agat” ın teyzesiydi. Bu sessiz kadın, Katerin, pansiyondan çıktığından beri ona bakıyordu. Öteki Moskova’lı pek asil fakat parasız bir hanımdı. İkisinin de genç kızın yanında bulunuşu bu münasebetleri yüzündendi.
Aliyoşa, oraya varınca, kendisini karşılayan hizmetçinin halinden, geleceğini bildiklerini sezdi. Belki de pencereden görmüşlerdi. Ama sofadan geçerken, birkaç kadının salondan kaçıştıklarını, ipek eteklerin fışırdadığını duymuştu. Delikanlı, gelişinin evde bu karışıklığı doğurmasına şaşmıştı. Onu salona aldılar. Burası büyük, zarafetle döşenmiş ve bayağı hiçbir iz taşımayan bir yerdi. Kanepeler, koltuklar, şezlonglar, masalar, duvarlardaki resimler, hepsi ayrı ayrı birer ince zevk mahsulü idi. Hatta pencere yanında içinde renkli balıklar ve nebatlar bulanan bir cam havuz bile vardı. Gün batımı burasını esmerleştirmişti. Gözleri loşluğa alışınca, Aliyoşa, kanepe üstünde unutulmuş bir ipek şal ve masada da fincanlarla bisküvi ve bombon tabaklarını gördü. Bu görüş, genç adamın kaşlarının çatılmasına sebep oldu. Demek misafirler vardı ve onlar başka yere alınarak gizlenmişlerdi. Bu sırada kapı perdesi kalktı. Katerin İvanovna, tatlı bir gülüşle ve iki elini birden uzatarak ona doğru koştu. Arkasından hizmetçilerden biri de iki mumlu bir şamdan getirip ortalığı aydınlattı.
-Çok şükür, nihayet gelebildiniz... Bütün gün Allah’tan hep bunu istemiştim... Otursanıza...
Katerina’nın muhteşem güzelliğini, üç hafta önce, Dimitri onu takdim ettiği zaman görmüştü. Genç kız, Aliyoşa’yı pek tanımak istediğini nişanlısına söylemiş ve ilk görüşme işte böyle olmuştu. Delikanlının pek mahcup olduğunu anlayan Katerin, o gün hep Dimitri ile konuşmuş, onu üzmekten çekinmişti.
Aliyoşa, gerçi lafa karışmamış; fakat derin derin tetkik etmişti. Genç kızın muhteşem güzelliğini, zarafet ve terbiyesini, nefsine hakimiyetini, hülasa bütün benliğinden dağılan alımlı, yüksek ve mağrur havayı pek beğenmişti. Parıl parıl yanan iri, siyah gözleri beyaz yüzü ile ne büyük ahenk için birleşiyordu. Fakat, bu gözler, bu güzel dudaklar aşkı vermekte ne kadar kabiliyetli olurlarsa olsunlar, Dimitri’yi uzun müddet zaptedemezlerdi.
Aliyoşa, bu düşüncesini ağabeyinden de saklamamıştı. Nişanlısını nasıl bulduğunu, bu birleşmenin ne sonuç vereceğini sorduğu zaman:
-Onunla mesut olacağını sanıyorum. Fakat saadetin heyecansız geçmeyecek galiba!
Demişti.
-Kadınların hepsi böyledir kardeşim. Mukadderat karşısında boyun eğmezler. Demek onu bütün ömrümce sevemeyeceğim zannediyorsun, öyle mi?
-Yok bunu demek istemiyorum. Şüphesiz daima seveceksin ama belki saadetin daimi olmayacak.
Aliyoşa, ağabeyinin zorlayışı karşısında, bunları söyler söylemez, utancından kızardı. Çünkü verdiği hükümlerin çok basit ve biraz da aptalca olduğunu kendi de hemen anlamıştı. Bir katın hakkında bu kadar çabuk ve tetkiksiz hükümler verdiği için, içinde azaba benzer şeyler de duyuyordu.
Bugün de Katerina’ya bakarken, ilk hükmünde yanıldığını sezer gibi oldu. O mağrur, yüksek varlığın içinde ince, fedakar bir ruhun izleri vardı. Yüzü bu güzel şeylerle parlıyordu. İlk karşılaşmada delikanlıya çarpan o yüksek gururun yalnız sağlam bir irade kuvveti olduğu anlaşılıyordu. Daha ilk cümlelerde Aliyoşa, genç kızın nasıl bir talihle karşılaştığını kavramış olduğunu ve hatta ne feci halde bulunduğunu bildiğini anladı. Belki de herşeyi biliyordu.
Bununla beraber, yüzündeki temiz aydınlık, istikbalden emin olduğunu gösteriyordu. Aliyoşa, ilk yanlış hükümlerinden ötürü, ona karşı suçlu ve utanılacak bir halde bulunduğunu hissetti. Bundan başka, genç kızın halinden çok heyecanlı olduğu da seziliyordu.
-Sizi bekliyordum, çünkü bütün gerçeği yalnız sizden öğreneceğimi biliyordum.
Aliyoşa kekeledi:
-Geldim işte... Geldim... Yani beni o gönderdi.
-O mu gönderdi?.. Ben de öyle tahmin etmiştim, dedi. – Genç kadının gözleri kıvılcımlanmıştı – Herşeyi, hepsini biliyorum. Bakınız, Aleksi Fiyodoroviç, sizinle konuşmayı neden bu kadar şiddetle istediğimi anlatayım. Olup bitenleri, belki sizden daha iyi biliyorum. Yani görüşmek istememin sebebi, bir şeyler öğrenmek değildir. Sizden istediğim şu: Bana bugünkü konuşmanızdan sonra, onun hakkındaki düşüncelerinizi söyleyiniz. Ama, hiçbir şey saklamadan, ne kadar kaba ve çirkin olursa olsun en küçük açıklamaya kadar herşeyi bana anlatınız. Hayır, kızarmaya lüzum yok. Madem ki, artık gelip beni görmek istemiyor, o halde aramızda herhangi bir konuşmadan, sizin vereceğiniz açıklama daha kıymetli ve faydalı olacaktır. Sizden ne beklediğimi şimdi anladınız mı?... Sizi nasıl bir sebeple bana yolladı? Buna hiçbir süs katmadan anlatınız. Kelimeleri ağzınızda çiğnemenize de lüzum yok. Açık açık söyleyin.
-Bana sizi selamlamamı, bir daha gelmeyeceğini söylememi ve tekrar tekrar onun namına selamlamamı rica etmişti.
-Selamlamak mı? Kendisi böyle mi söyledi?
-Evet!
-Belki lazım gelen kelimeyi bulamayacak bir haldeydi. Belki de siz bu kelime konusunda aldanıyorsunuz.
-Hayır, yanılmıyorum. Bana üç kere tekrarladı. Mutlaka bu kelimeyi söylemem gerektiğini bildirdi.
-O halde, Aleksi Fiyodoroviç, bana yardım ediniz. Çünkü size muhtacım. Bakınız neden: Eğer size gelişi güzel bir veda sözü olacak selamdan bahsetmiş olsaydı, meselede hiçbir ümit noktası kalmayacaktı. Fakat madem ki, bu kelimeye önem vermiş, üstünde durmuştur, henüz herşey kayboldu denilemez. Bunda ısrar ettiyse, kendinde olmayacak kadar mustarip ve heyecanlı idi demektir. Verdiği kararın kendisini de korkuttuğu anlaşılıyor. Ayrılışı ihtiyarî görünmüyor. Selamda ısrar, bence biraz tehditli bir şey...
Aliyoşa:
-Evet, evet tastamam... Ben de tıpkı sizin fikrinizdeyim.
-Böyle ise henüz herşey kaybolmamıştır. Hala kurtarabiliriz... Size hiç paradan bahsetti mi? Üç bin rublelik bir paradan?
-Nasıl bahsetmedi!.. Onu çileden çıkaran da işte bu para meselesidir... Namusunu kaybettiği dakikadan beri, gözünde hiçbir şeyin değeri kalmadığını söylüyor. Dünya umurunda değil.
Aliyoşa, bunları hafif bir ümit ışığının doğduğunu görmekten gelen bir heyecanla söylemişti. Son olarak:
-O paranın hangi para olduğunu da biliyor musunuz?
Diye sordu.
-Çoktan... Moskova’ya bir telgraf çekerek sormuştum. Parayı almadıklarını bildirdiler. Dimitri göndermemişti. Fakat ben, ona hiçbir şey açmadım. Geçen hafta pek darda olduğunu öğrenmiştim... Benim bir tek hedefim var. Bu da onun dostunu tanıması ve kime başvurmak, kime dayanmak lazım geldiğini anlamasıdır. Fakat en sadık dostunun ben olduğuma inanmak istemiyor. Bende bir kadından başka bir varlık görmeye yanaşmadı. Bütün bir hafta içim içime sığmadı. Şu üç bir rubleden ötürü, benim karşımda yüzünün kızarmamasını temin için ne yapacağımı düşündüm. Onun uğrunda nelere katlanacağımı daha nasıl anlamadı. Şaşıyorum vallahi... Aramızda geçen bunca şeylerden sonra hala nasıl şüphe ediyor? Benimle karşı karşıya gelmekten utanıyor. Ama, bakın size açılabiliyor. Beni basit bir nişanlı gibi tanımaktan vazgeçsin. Neden onun itimadına layık görülmüyorum?
Kateri, son cümlelerini söylerken gözleri dolmuştu.
Aliyoşa, titreyen bir sesle:
-Size şunu söyleyeyim ki, bir saat önce, babamla aralarında korkunç bir olay geçti.
Diye başladı ve olanları bütün ayrıntısıyla anlattı. Dimitri’nın kendisini nasıl babasına para için yolladığını, sonra bir yanlışlıkla kendinden geçerek, eve ne halde girdiğini, babasını dövdüğünü birer birer sayıp döktü ve sonunda yavaş bir sesle:
-O kadının yanına gitti, dedi.
Katerin, sinirli bir gülüşle:
-Bu kadınla olan ilişkisini hazmedemeyeceğimi sanıyorsunuz değil mi? O da böyle düşünüyor. Fakat bütün bunlar geçici şeylerdir. Dimitri herhalde onunla evlenecek değil ya... Bir Karamazof, hiç ebedi bir ateşle tutuşabilir mi? Bu ilişki, bir aşk değil, bir hevestir. Hayır evlenmeyecektir. Çünkü o kadın böyle bir teklifi kabul etmez.
Aliyoşa, gözleri yerde, kederli bir sesle:
-Belki de evlenecek!
Dedi. Katerin ivanovna beklenmez, umulmaz bir ateşlilikle:
-Evlenmeyecekler diyorum size... Biliyor musunuz ki bu genç kız bir melektir. İnanılmayacak kadar mükemmel bir mahluk. Görenlerin aklını çelecek kadar güzel olduğu halde, çok sağlam bir seciyesi var. Yüzüme niçin böyle tuhaf tuhaf bakıyorsunuz Aleksi Fiyidoroviç?.. Sözlerim sizi hayretlere düşürüyor, inanmak istemiyorsunuz, öyle mi?
Katerin İvanovna, böyle diyerek başını yandaki odaya doğru çevirip seslendi:
-Agrafena Aleksandrovna, geliniz, geliniz bu cici çocuk her şeyi biliyor.
Tatlı, çok tatlı ve cana yakın bir ses:
-Zaten, ben de çağırmanızı bekliyordum.
Dedi. Kapı perdesi dalgalandı ve altından fıkırdak yürüyüşlü Gruşinika göründü. Aliyoşa, şaşkına dönmüştü. Gözlerini ondan ayıramıyor, zihninden “İşte herkesin korkunç dediği kadın!”, biraz önce İvan’ın “Canavar!” adını taktığı yosma...” sözlerini geçiriyordu. Halbuki önünde duran kadın, ona hiç de öyle korkunç görünmüyordu. Ne tatlı gülüyor, ne güzel yürüyor ve ne şirin bakıyordu. Bütün güzel kadınlar da hep böyle değiller miydi?
Doğrusu Gruşinika gerçekten güzel, hem pek güzeldi. İhtirasları kamçılayan meşhur Rus güzelliği onda son derecesini bulmuştu. İri yarı olan Katerina kadar değilse bile yine endamlı idi. Yürürken, hiç ses çıkarmıyordu. Koltuğa yumuşacık bir hareketle gömüldü. Kar gibi beyaz boynu ile geniş omuzları üstünde ipek bir şal vardı. Siyah elbisesinin kıvrımları konuşuyor gibiydi. Yüzü, yirmi iki baharlık bir ömrün aynasıydı. Nur teni, donuk bir pembelikle yoğrulmuştu. Alt çenesinin çizgileri biraz keskin görünüyordu. Üst dudağı ince, altındaki tam aksine dolgun ve gergindi. Zengin, kestane saçları, ensesine ipek bir çağlayan cömertliğiyle dökülüyordu. Kara, düzgün kaşlarının altında sümbül renkli nefis gözledi vardı. Dünyanın en duygusuz adamı bile, en kalabalık bir meydanda hemen onu seçer, karşısında durur ve uzun zaman aklından bu dilberin hayalini çıkaramazdı.
Aliyoşa’yı en çok sarsan şey, Gruşinika’nın bir çocuk saflığı içinde görünüşü oldu. Çocuk bakışları ile masaya yaklaşmış ve çoktan özlediği bir şeyle karşılaşmış gibi bir tavır takınmıştı. Gözleri, ta ruha kadar iniyordu. Aliyoşa bu tesiri hissetti. Vücudunda toplu bir düzgünlükle beraber anlatılmaz edalı bir kıvraklık seziliyor, şalın altında dolgun omuzlar ve genç, sert göğüsler beliriyordu.
Bu vücudun “Venüs”ten kalır yeri yoktu. Yalnız şu var ki, Rus güzelliklerini iyi tanıyanlar, Gruşinika’nın otuzuna doğru gevşeyerek tenasübünü kaybedeceğini anlarlardı. Vücudun ahengi bozulacak, alınla gözleri etrafında çizgiler belirecekti. Ten solacak, beleki de inadına kıpkırmızı olacaktı. Hulasa halis Rus güzelliğine mahsus mukadderata uyacaktı.
Aliyoşa tabii bunların hiçbirinin farkında değildi. Yalnız genç kadın konuşurken, o kendi kendine:
-Bu da, ne diye kelimeleri uzata uzata söylüyor? Doğru dürüst konuşamaz mı acaba?
Diye soruyordu.
Gruşinika bu nazlı konuşmada elbette daha müessir bir eda sezmişti. Halbuki bu tarzda konuşmalar, ancak adi ve aşağılık bir terbiye ile basit bir zeka derecesinin şahididir. Aliyoşa bunu da farketmiyordu. O, yalnız kadının bir bebek sevinciyle güldüğünü görmüştü.
Katerin, Gruşinika’yı tam Aliyoşa’nın karşısına oturttu ve her güzel söylediği söz için, her güzel gülüşü için birer kere onu dudaklarından öptü. Adeta ona tutulmuş gibiydi.
Pek şen bir sesle:
-Aleksi, ilk defa görüşüyoruz. Onu görmek, konuşmak istiyordum. Evine gidecektim. Fakat, daha ilk çağırışımda nezaketiyle beni geride bırakarak o koştu. Birlikte her şeyi yoluna koyacağımızı biliyordum. Kalbim böyle diyordu. Bu düşüncemi beğenmemişler, engel olmuşlardı. Fakat işte hissiyatımda yanılmadığımı anlıyorum. Gruşinika, bütün tasavvurlarını bana söyledi. Evime sevinç ve dirlik getirdi.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə