Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə10/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   150
Grigori onu süzerek:
           -Papa hazretlerinin oğlu musun be mübarek!
           Diye söylenirdi. Fiyodor bunu öğrenince:
           -Onda galiba aşçılık sanatına istidat var.
           Dedi ve çocuğu Moskova’ya bu sanatı öğrenmeye gönderdi. Smerdiyakov, orada senelerce kaldı. Döndüğü zaman tanınmaz bir hale gelmişti. Yaşına nisbetle dehşetli surette ihtiyarlamıştı. Yüzü sararmış, buruşmuş, zayıflamış, hadımlar meclisi azasına dönmüştü. Ama maneviyatı hiç değişmemişti. Gittiği gibi dönmüştü. Yine soğuk, yine hissizdi. Sonradan öğrenildi ki, Moskova’da da tıpkı böyle yaşamış. Kimselerle görüşmemiş. Ne şehri beğenmiş, ne de tiyatroları... Temiz ve düzgün çamaşırlar getirmişti. Elbesilerini günde birkaç defa fırçalar, hele cici ayakkabılarını özel bir İngiliz cilasıyla ayna gibi parlatırdı. Aşçılık da hayli ilerlemişti.
           Fiyodor’un verdiği bütün paralar, üstüne, başına, kokulara ve pomatlara gidiyordu. Kadınlarla da ancak erkekler kadar görüşüyordu. Fiyodor’un onunla alakası gittikçe artıyordu. Fakat hastalığının nöbetleri sıklaşınca, Matra Smerdiyakov’u mutfakta yatırdı. Bu efendinin hoşuna gitmiyordu.
           Bir gün:
           -Nöbetler niçin sıklaştı? Belki evlenmen sıhhatin için hayırlı olur. İster misin seni evlendireyim?
           Diye sormuştu. Fakat, o utançtan kızararak susunca, Fiyodor da omuzlarını silkerek yanından uzaklaştı. İhtiyar, biliyordu ki, bu genç namusludur. Çalıp çırpmaz. Ona bu kadarı yeterdi. Meselenin ruhu da zaten bu idi.
           Fiyodor, sarhoşlukla para kaybederdi. Bir gün bahçede üç yüz ruble düşürmüştü. Ertesi günü yüzlük banknotları masasının üstünde gördü. Delikanlı bulup getirmişti. Birçok sınayışlardan sonra itimadı sağlamlaştı. Ona on ruble vererek:
           -Ben senin gibisini hiç görmedim, dedi.
           Şunu da söyleyeyim ki, Fiyodor’un ona karşı itimattan başka sevgisi de vardı. Smerdiyakov efendisine de diğer insanlardan daha başka türlü davranmadığı halde, Fiyodor sevgisini esirgememişti.
           -Bu delikanlı, neden hoşlanır? Başlıca kıymet verdiği şey nedir?
           Diye sorulsa, cevabı bulunamazdı.
           Bununla beraber, evde, bahçede ve sokakta bazen Smerdiyakov on dakika durur, dalar, derin derin düşünürdü.
           Bu dakikalarda onun yüzü hiçbir şey ifade etmezdi. Bu, düşünmekten ziyade hayran bir temaşaya benziyordu.
 
                                                                                 6
 
                                                                      Bir münakaşa
 
           “Belam”ın eşeği ansızın, garip bir tarzda konuşmaya başladı. Sabahleyin Grigori öteberi almak için bakkal Lukiyanov’un dükkanına uğramış ve orada şu hikayeyi dinlemişti: Bir Rus neferi, şark hududundaki alaylarında askerliğini yaparken, yerliler tarafından esir edilmiş ve ölüm tehdidiyle dininden dönmesi istenmiş, fakat nefer, hıristiyanlığından vazgeçmemiş ve İsa’yı anarak din uğrunda şehit olmuş. Bu iman kahramanlığı, o günkü gazetelerde uzun uzadıya alkışlanıyor, halk da ondan bahsediyordu. Grigori bu olaydan sofrada da bahsetmişti. Fiyodor, yemekten sonra likör içer ve yemiş yerken Grigori ile yarenlikten hoşlanırdı. Hele bu akşam, keyfi de adamakıllı yerinde olduğu için laf lafı açıyordu.
           Konyağını içerek hikayeyi dinledikten sonra:
           -Bu askerin cenazesini mumyalamalı. Halk onu gümüşle kaplar, dedi.
           Grigori, efendisinin din meselelerine alay karıştırdığını görünce yüzünü buruşturdu. Bu sırada kapının yanında duran Smerdiyakov sırıttı.
           Smerdiyakov, yemek esnasında bazen salondu bulunurdu. Fakat İvan geldigeleli hiç ayrılmaz olmuştu. Bu sırıtışın Grigori’yi istihdaf ettiğini anlayan Fiyodor:
           -Ne var, ne gülüyorsun sen?
           Diye sordu.
           Smerdiyakov yüksek sesle:
           -Şu kahraman askeri düşünüyorum... dedi, fakat ben, bu fedakarlığın yersiz olduğuna kaniyim. Zorbalar karşısında o nefer pekala dinini değiştirmiş görünebilir ve buna da İsa, hiç gücenmezdi. Ölümden kurtardığı canını ve vücudunu hayırlı işlerde kullanmak dururken, manasız bir inada kurban olmak bana uygun gelmiyor.
           Fiyodor:
           -İsa gücenmez miydi? Yalan! Bu günahın için seni cehennemde kebap edecekler.
           Diye ona sataştı.
           İşte Aliyoşa tam bu sırada salona girmiş ve babasının keyfini katmerlendirmişti. Fiyodor, Aliyoşa’yı yanına oturtarak:
           -Tam senin aradığın bir bahsin içindeyiz.
           Dedi. Smerdiyakov bildiğini okudu:
           -Hayır, Allah böyle bir saçma şey için ceza yazmaz. O, adildir! Hatta beşeri hiçbir kanun bile bunu emretmez.
           Fiyodor diziyle Aliyoşa’yı dürterek:
           -Hiçbir kanun mu?
           Diye haykırdı.
           Grigori saralıyı kızgın bir bakışla süzerek mırıldandı:
           -Ahlaksız mı?.. Sözlerinizi ne kadar da seçmeden söylüyorsunuz. İnsafsız zorbalar tarafından kılıçla zorlanan bir zavallının canını kurtarmak için, dinini değiştirmiş görünmesinden ne mahzur var? Bunu benim aklım almıyor ve açıkça söylüyorum. Günah mı bu?
           Fiyodor:
           -Bunu anladık canım, uzatma da ispat et!
           Diye haykırdı. Beri yanda Grigori de:
           -Münasebetsiz!
           Demekten kendini alamadı.
           -Münasebetsiz de ne? Niçin kötü laf ediyorsunuz? Bir kere de siz, kendiniz düşününüz. Canımı kurtarmak için, zorbalara karşı din değiştirmiş gibi görünürsen, Allah benim ıstırabımı bilmez mi?
           Fiyodor İvan’a:
           -Azıcık kulağıma eğil... dedi; o bu hezeyanları hep sana yaranmak için yapıyor. Sevindir şu zavallıyı.
           İvan eski ağır başlılığıyla babasına uzandı ve kendisine fısıldanan şu sözleri dinledi:
           -Seni de Aliyoşa kadar severim. Sakın onu sana tercih ettiğimi aklına getirme! Bir konyak içer misin?
           -Seve seve!
           Dedi ve sonra içinden:
           -Senin hesabın görüldü galiba!
           Cümlesini geçirdi. Smerdiyakov’a şaşılacak bir dikkatle bakıyordu.
           Fakat Grigori’nin sabrı taşmıştı:
           -Allah seni çoktan telin etmiştir! Hala mı münakaşa ediyorsun melun!
           Diye bağırdı. Fiyodor söze karıştı:
           -Yooo! Grigori, kendine gel, küfür etme!
           -Sabırlı ol Grigori Vasiliyeviç, tutalım ki, ben Allah’ı inkar ettim. Kafir olurum ve hıristiyan dini üzere yapılan vaftizin silinir. Böyle değil mi?..
           Fiyodor konyağını yudum yudum içerek:
           -Haydi, sadede gel dedi.
           -Peki efendim... Eğer ben bir mürtedsem, cellatlarımın: “Sen hıristiyan mısın, değil misin?” sualine. “Hayır!” dediğim zaman yalan söylememiş olurum. Çünkü zaten vaftizim silinmiş, dine bağlılığım koparılmıştır. Bu halde zalim bir Tatarın karşısındaki inkardan ne çıkar? Yerde, gökte hakim olan Tanrı’yı aldatmak hiç elimizden gelebilir mi?
           Grigori, bu nutkun bütün manasını anlamamıştı. Fakat ağız kalabalığı, onu şaşırtmış ve gözleriyle beraber beyni de kamaşmıştı. Alnını duvara çarpmış gibi bir hal içindeydi.
           Konyağını bitiren Fiyodor, keskin bir kahkaha attı ve:
           -Aliyoşa, görüyor musun, şunu? Diye bağırdı. Ne mükemmel cizvit papazı olmuş bizim oğlan...
           -Öyle değil mi İvan?.. sen Cizvit papazlarına dönmüşsün be oğlum... Kim sana bunları öğretti böyle, ha?.. Fakat yalan da söylüyorsun. Bunların hepsi, senin inandığın şeyler değil. Merak etme Grigori, biz bu imansız kafiri tuzbuz edeceğiz... Tatarların karşısında canını kurtarmak için inkara katlansın, kafır olmazsın. Ama, kendi kendine de bunu benimsersen, sonra iş neye varır? Benim bildiğime göre cehennemden kollarımızı sallayarak geçemeyiz. Sen ne dersin bakalım buna türedi Cizvit?
           -İçimden de din değiştirdiğim şüphesiz. Şimdi orada küçük günahlardan başka bir şey yok.
           -Nasıl küçük günahlar?..
           Grigori, onun cevap vermesine zaman bırakmadan atıldı:
           -Yalan söylüyorsun melun!
           Smerdiyakov, sinirlenmeden yendiği hasmına mürüvvetle muamele eden bir galip edasıyla devam etti:
           -Evvelce de söyledim ya,hüküm verirken biraz düşününüz. Mukaddes kitaplarda yazar ki, bir adamda hardal tohumu kadar küçük bir iman zerresi varsa, dağları onun gücüyle denizlere fırlatır. Sen ki, bana imanından aldığın kuvvetle lanetler yağdırıyorsun, o halde şu dağa emret denize değil, çünkü deniz çok uzaktır, fakat bizim bahçenin ardındaki bataklık dereye yuvarlansın bakayım.
           Hele bir sına bakalım. Göreceksin ki, emir değil a; gırtlağını parçalasan bile yerinden kımıldamayacaktır.
           Bundan şu anlaşılır ki, azizim Grigori, sizin de imanınız Allah’ın istediği şekilde derin bir inanış ve bağlanış değildir. Bu halinizle de kalkıp etrafınızdakilere lanetler yağdırıyorsunuz.
           Ama, bu zavallılıkta sen, yalnız sayılmazsın. Biri, ikisi, müstesna dünyadaki bütün insanlar, böyledir. Tanrı elbette bütün alemi topyekun cehenneme atmaz. Şüphelerimden dolayı beni de affından mahrum etmez.
           Fiyodor, heyecanının en son derecesine vararak:
           -Dur, dedi, dur. Dağları yerinden oynatıp uzak denizlere fırlatacak bir iki adamın var olduğunu kabul ediyorsun öyle mi?.. İvan bu noktaya dikkat et. Bütün Rus ruhu bu cümlenin içindedir.
           İvan, babasının fikrine uyduğunu gösteren bir gülümseyişle:
           -Evet, dedi; işaretiniz yerindedir. Bu noktada Rus halkının imanı duyulur.
           -Sen de aynı fikirdesin ha?.. Ne iyi , ne iyi... Ya sen Aliyoşa? Sen de bunda Rus imanını görüyor musun?
           Aliyoşa, kati ve cesur bir tavırla:
           -Hayır! Dedi. Bunda Rus imanının hiçbir zerresi yok!
           -Canım, sana imandan bahseden kim?.. Ben şu istisnadaki ruhun halis Rus malı, olup olmadığını soruyorum.
           Aliyoşa gülümsedi ve:
           -Evet, dedi, o bakımdan hakkınız var.
           Fiyodor, Smerdiyakov’a dönerek:
           -Ulan Balam eşeği, bu son sözlerin bir altın değer. Ama, yalnız bunlar. Ötekilred hezeyan ettin. Budala, şunu bil ki, eğer biz, bugün imanımızı kaybediyorsak, sırf kendi hoppalığımız yüzünden kaybediyoruz. İşe, faaliyete boğulmuş bir haldeyiz. Günler pek kıza. Artık dini vazifelerimiz şöyle dursun, fakat adamakıllı bir uyku için bile vaktimiz yok. Sen tehdit karşısında hemen gerçekten dönüverdin. Bu müthiş bir günahtır ve suçlusun.
           -Evet suçlu, fakat gayet hafif suçluyum. Çünkü eğer itikadım tam olsaydı. Muhammed’in dinine girmemek için kurban olmaklığım lazım gelecekti. Yok o vakit de bütün hulusumla dağlara emreder ve cellatlarımı onlara ezdirirdim. Fakat ya ben: “Yürüyün ey dağlar ve şu haydutları çiğneyin!” desem ve onlar da yerlerinden kımıldamasalardı. Tatarların kılıçları altında benim halim nice olurdu? bir kere, seslendiğim halde dağlar yürümeyince imanımın tam olmadığı meydana çıkacak ve ahiretteki şehitlik tesellisinden de mahrum kalacaktım. Böyle zamanlarda insanın korkudan dili tutulur. İşte her tarafı böyle karanlık gördüğüm içindir ki, ben, canımı kurtarmaya bakar ve şehitlik gayretiyle dinimde ısrar etmezdim. Allah da muhakkak beni affederdi.
 
                                                                     7
                                                       Baba ile oğulları
           Smerdiyakov’un açtığı münakaşa bitmişti. Fakat o zamana kadar pek neşeli olan Fiyodor, birdenbire değişti. Yüzü bulutlandı. Artık fazla olan bir kadeh konyağı daha yuvarladı.
           -Haydi papazlar, defolun. Çıkın buradan. Smerdiyakov, sen vaadettiğim altını alacaksın. Sen de Grigori üzülme: Git karının yanına. O seni avutur.
           Hizmetçiler çekilince:
           -Bunlardan da hiç rahatımız yok. Şu Smerdiyakov da artık her akşam gelmeye başladı. Evvelleri hiç sokulmazdı. Galiba, ona sen iltifat ediyorsun, İvan!
           -Hayır, asla... Herif, domuzun biri... Fırsat düşkünü o, herkesten önce bize saldıracak.
           -Herkesten önce mi?
           -Evet, gerçi yalnız o değil, onun gibi daha birçokları da var.
           -Fırsat vakti ne zaman gelecek?
           -Fitil tutuşturulmuştur. Belki sonuna kadar da yanacak. Fakat bereket versin halk, bu soysuzlardan hoşlanmıyor.
           -Hakikaten şu “Balam” eşeği bir acayip düşünüyor, sonra bunun nereye kadar varacağı da pek belli değil, sonunu Allah bilir.
           İvan gülümseyerek:
           -Fikir kumkuması olmak sevdasında galiba, dedi.
           -Evet, ne beni, ne seni, hiç kimseyi sevmez. Onun sana karşı hürmetkâr tavırlar takınmasına pek aldırma. Hele Aliyoşa’dan şiddetle nefret ettiğini biliyorum. Fakat değerli tarafları da var. Hırsız değildir. Dedikodu yapmaz. Mükemmel balık pişirir. Hem adam sen de onun üstünde durmak bile bir tenezzüldür.
           -Evet!
           -Kafasındaki fikirlere gelince, ben, her zaman müjiklerin dayakla yola geleceklerine inanmışımdır. Bunun da hala arada sırada sopa istediğine kaniim. Bunlar merhamete layık değildir. Ben de münevver insanlarla beraberim. Müjiklerle alay etmekten hoşlanmam. Fakat bunlar da sopadan vazgeçmemişlerdir. İnsan ektiğini biçer. Ben Rusya’dan, hayır Rusya’dan değil. Rusya’daki fenalıklardan, belki Rusya’nın kendisinden de iğreniyorum... Ben zekaya hayranım.
           -Yeni bir kadeh doldurdunuz. Artık yetmez mi?
           -Dur, şunu, ondan sonra da bir tane daha içeceğim. İşte o kadar. Hem ne diye sözümü kestin... Geçenlerde “Makroi” de görüştüğüm bir ihtiyar diyordu ki:
           “Biz her milletten çok kızları kırbaçlatmaktan hoşlanıyoruz. Hem bu cezaları delikanlılara verdiririz. Sonra, her genç, kırbaçladığı kızla nişanlanır. Bu, hemen hemen bizde adet hükmüne girmiştir.” “Sadizm”in bir nevi demek olan bu usulün belki zeka ile alakası bulunduğunu söyleyeceksin... Ne dersiniz, gidip böyle bir sahne seyredelim mi?.. Kızarma Aliyoşa... Bunda utanacak bir şey yok yavrum.
           Bugün başpapazın ziyafetini reddettiğime pişmanım. Orada şu kızlardan bahsedebilecektim... Aliyoşa, ona karşı yaptığım işten dolayı bana gücenmedin ya... Hiddetten gözümü bürüyünce, dünyayı görmüyorum. Ne yapayım elimde değil... Düşünüyorum ki, eğer Allah varsa, ben, yaptıklarımın cezasını çekeceğim. Ama ya yoksa, bütün şu papaz sürüsünün aramızda işi ne!.. Onların kafalarını kesmeli. Çünkü terakkiye mani oluyorlar. Kesmek bile, onların hak ettikleri şiddetli ceza olamaz.
           Bu meselenin beni üzdüğüne inanır mısın İvan?.. Hayır inanmıyorsun... Bunu gözlerinden okuyorum. Sen de herkes gibi beni bir soytarı telakki ediyorsun. Ya sen Aliyoşa, sen inanıyor musun?
           -Hayır, inanmıyorum.
           -Senin doğru söylediğine kaniim. Sen İvan’a benzemezsin. O, hükümlerini evvelden verir. Ama şu manastırın da köküne kibrit suyu dökmek gerek. Bu mistik tenbelhaneleri Rusya topraklarından söküp atmalıdır. Ahmakları akıllandırmak için bu mutlaka lazımdır. Oralardan çıkacak eşya ile kimbilir ne kadar altın ve gümüş paralar basılırdı.
           İvan:
           -Peki ama, niçin manastırları yıkmak istiyorsunuz.
           Diye sordu.
           -Hakikat, daha çabuk doğup parlasın diye!
           -Bu hakikat güneşi doğunca, evvela sizi soyup soğana çevirecekler, sonra da vücudunuzu yok edecekler.
           Fiyodor, başını kaşıyarak:
           -Yok canım! Dedi. Ama belki de hakkın vardır. Eğer mesele böyle ise, senin manastırın kıyamete kadar dursun. Biz, uyanık insanlara gelince, biz de sıcacık odalarımızda kalalım ve konyaklarımızı içelim. Yoksa, bu Allah’ın bir takdiri mi? Ha, sen edersin İvan bu işe?.. Söyle bana, dünyada bir Allah var mı? Yok mu? Kuzum, şakayı bırak da doğru söyle!.. Neye gülüyorsun hem?..
           -Smerdiykov’un bir iki veli yaradılışlı insanın dağları yerlerinden kımıldatabilecekleri hakkındaki inanışına mim koyuşunuz aklıma geldi de... Ne güzel ve ne isabetli bir görüştü o!..
           -Ben böyle bir şey söyledim miydi?
           -Evet!
           -Şu halde, ben de halis bir Rus’um. Felsefe ile uğraşmana rağmen sen de öylesin... İster misin ki, seni bu inanış ve karakter içinde yakalayayım. Merak etme çok sürmez. Sana bir hafta içinde bu dediğimi ispat ederim. Hele de söyle bana bakayım, Allah var mı, yok mu?
           -Hayır, yoktur!
           -Aliyoşa, Allah var mı, yok mu?
           -Evet, vardır!
           -İvan ahiret var mı?
           -Hayır yok?
           -Hiç mi yok?
           -Hiç yok!
           -Bir parçacık olsun yok mu?
           -Bir parçacık da yok!
           -Şu halde ahiret, Allah falan filan hep sıfır ha!
           -Hep sıfır!
           -Aliyoşa, ahiret var mı?
           -Var!
           -Hem Allah, hem ahiret var ha?
           -Evet, ahiret, Allah’ın vücuduyla var olur!
           -Bana kalırsa, bu meselede İvan haklıdır... Bu inanışların, binlerce yıldan beri zavallı insanlığa neye mal olduğunu düşünmek bile akıllara zarar... Bizimle kim böyle eğleniyor acaba?.. İvan son defa olarak soruyorum: Allah var mı, yok mu?
           -Son defa olarak söylüyorum, yoook!..
           -Dünya ile kim alay ediyor öyle ise?
           -Galiba şeytan!
           -Şeytan var mı ?
           -Hayır!
           -Âlâ öyle ise... Allah’ı icat eden yobazı elime geçirirsen ne yapacağımı pek bilmem... Çünkü onu asmak bile en hafif cezadır.
           -Bu icat olmasaydı, medeniyet de olmayacaktı!
           -Sahih mi?
           -Elbette sahih... Sonra konyak da bulamayacaktınız. Kendinizin çekmeniz lazım gelecekti.
           -Dur hele bir küçük kadehçik daha içeyim. Galiba fikirlerim Aliyoşa’yı incitti. Gücendin mi bana yavrum?
           -Hayır gücenmedim... Bilirim ki, kalbiniz kafanızdan iyidir.
           -Kalbim kafamdan iyi mi?.. Nasıl nasıl?.. Bunu sen mi söylüyorsun? İvan Aliyoşa’yı seviyor musun?
           -Evet, seviyorum!..
           Fiyodor, artık saniyeden saniyeye ağırlaşıyor, dili dolaşıyor ve sızmaya doğru sürükleniyordu.
           -Sev onu... Sev! Dedi. Aliyoşa, senin Stareç’e karşı kaba davrandım. Fakat çıldırmış gibiydim. Ne yaptığımı bilmiyorum... Stareç, zeti, uyanık ve bilgili bir adam... Sen ne dersin İvan?
           -Olabilir!
           -Muhakkak ki öyle... Tam bir Moskov cizviti... Rolü icabı azizlik kisvesine bürünüyor...
           -Ama Allah’a inanıyoru!
           -Ne münasebet!.. Biliyor musun ki o da zekasıyla hareket eder.
           -Sahih mi?..
           -Sahih ya... Ama, bu hal onun da değerini eksiltmez. Onda “Mefisto” yu andıran bir sezilir. “Zamanımızın kahramanları” kitaplarındaki kahramana da benzer. Galiba adı “Arbenye” idi. O da müthiş bir şöhretçidir. Öyle ki, bugün bile şayet karım ve kızım olsaydı, günah çıkartmak için ona gitmelerine razı olamazdım. Onda öyle hikayeler var ki, dinlerken gülmekten katılırsın. Üç sene evvel, bir gün bizi çay ve likör ziyafetine çağırmıştı. Zengin kadınlar ona likör gönderirlerdi. Bir kadını nasıl hastalıktan kurtardığını anlattı. Güle güle bayıldık.
           Onun ne mal olduğunu siz bilmezsiniz. Tüccar “Demidov”un altmış bin rublesini de deve yapmıştı.
           -Nasıl deve?
           -Onun fazilet ve namusuna bu para emanet edilmişti. Hacizden korkarak ona parayı veren tüccar, sonradan metelik bile alamadı. Müthiş adam vesselam... Hadi bir kadeh konyak daha sun bakalım. Son bir kadeh, başka içmeyeceğim. İvan kaldır şişeyi artık... Neden bu yalanları kıvırırken hezeyanlarıma mâni olmadın?
           -Kendi kendinize susacağınızı biliyordum           
           -Yalan... Fenalık olsun diye sesini çıkarmadın. İçin için benden nefret ediyorsun. Buraya da bu nefretini bana göstermek için geldin.
           -Konyak, başınıza vurmaya başladı. Ben artık gidiyorum.
           -Sana bir iki gün için “Çermançiya”ya gitmeni rica etmiştim. Gitmedin.
           -Bu kadar ısrar ettiğinizi bilseydi, giderdim. Yarın yola çıkarım.
           -Yok canım ağız yapma... Bir casus gibi ne yaptığımı görmek için gitmedin.
           İhtiyar, artık kendini zaptedemiyordu. İçki, bütün huysuzluğunu azdırmış, ortaya dökmüştü.
           -Niçin böyle fena fena bakıyorsun? Gözlerin bana “iğrenç sarhoş!” diyor gibi... Nefret ve itimatsızlıkla dopdolu bu gözler... Halbuki Aliyoşa’nın bakışları ne aydınlıktır! O, benden iğrenmiyor. Aliyoşa, İvan’ı sevmekten sakın.
           Aliyoşa çetin bir sesle:
           -Kardeşime karşı haksızlık etme, onu sebepsiz incitiyorsun!
           Dedi.
           -Peki öyle olsun... Aman Yarabbi, ne kadar da başım ağrıyor... İvan kaldır şu konyak şişesini canım. Kaç oldu söylüyorum.
           Fiyodor bunları söyledikten sonra, düşünceye daldı. Ama çilekar bir gülümseyişle:
           -İvan benim gibi zavallı bir ihtiyarın söylediklerine gücenme! Beni sevmiyorsun. Hem niçin seveceksin? Yalnız darılma, yeter. Çermaniça’ya gideceksin. Orada benim çoktan beri göz diktiğim bir kız var. Henüz yalınayak dolaşan bir kızcağız. Papuçsuzluğu sakın seni tiksindirmesin... Bunların içinde ben öyle körpelerini bilirim ki, birer inci tanesidirler.
           Dedi ve kendi elini öptü. Birdenbire canlanmış, ayılmıştı.
           -Ah yavrularım, ah benim küçük domuzlarım. Diye devam etti... Ben, ömrümde hiçbir kadını çirkin bulmadım. Benim düsturum işte budur. Anlıyor musunuz? Hayır değil mi?.. anlayamazsınız... Sizin damarlarınızda kan değil, süt akıyor süt!.. Sizler, daha kabuklarınızı kırıp dünyaya çıkmadınız. Bana göre her kadının, kendine mahsus bir tadı, bir hususi lezzeti vardır. Ama, bu tadı bulmak, keşfetmek gerek. Bu, ayrı bir meziyet, başka bir istidattır. İhtiyarlamış kızlarda bile böyle ateşli şeyler vardır ki, insanın, onları bu kadar zaman kenarda bırakanlara, farketmeden ihtiyarlatanlara lanet edeceği geliyor.
           Böyle bir kızı şaşırtmak lazımdır. Nasıl elde edilir bilir misiniz? Ona, kendisi gibi bir zavallıyı aşık görünmeli. Hizmetçi kızlar mesela... Basit kadınlar da öyledir. Mesela, Aliyoşa, senin rahmetli anneni ben, çük kereler hayretlere düşürürdüm... Uzun süre onu okşayışlardan mahrum ettikten sonra, birgün ansızın, önünde eğilir, ayaklarını öperdim. O, gıdıklanır, ince, kısık, sinirli kahkahalarla gülerdi. Ertesi gün de asabi nöbetler başalardı.
           Biyye Laviski isminde, güzel zengin bir adam bize sık sık gelir ve karıma kur yapardı. Bir gün bir münakaşa sonunda beni, onun yanında tokatladı. O kadar sessiz, yumuşak olan bu kadın birdenbire kaplan kesildi. Beni dövecek sandım. Avazı çıktığı kadar bağırarak: “Dayak yedin... Beni ona satmak mı istiyorsun?... Çabuk koş onu düelloya çağır, vuruş... Bunu yapmadan gözüme görünme!” dedi. Onu alıp kiliseye götürdüm. Okusunlar, diye... Hiç de eziyet etmedim ona... Yalnız bir kere, o da iyilik olsun diye onu üzmüştüm. Tatsız bir dindarlığı vardı. Bir akşam taptığı putlara tükürerek:
           -İşte harika bir varlık sandığın mukaddesatın ne miskin bir şey olduğunu gör. Bana hiçbir ceza veremeyecek!
           Dedim. Birdenbire durdu. Sapsarı kesildi ve kaskatı olarak yere düştü... Aliyoşa... Aliyoşa... Ne oluyorsun yavrum!..
           İhtiyar şaşırmış, telaşlanmıştı. Annesinden bahsedilmeye başlanalı beri Aliyoşa’nın yüzü perde perde soluyordu. Ansızın kıpkırmızı kesildi. Sonra tekrar sarardı. Gözleri parladı, dudakları titredi. Babası, tıpkı tıpkısına annesinin gösterdiği âraz başlayıncaya kadar hiçbir şeyin farkına varmamıştı. Sessizce masadan kalkan Aliyoşa, uğrak annesi gibi isteri nöbeti ile titreyerek ağlamaya başlamıştı.
           -İvan! İvan çabuk su!.. su yetiştir! Tıpkı annesinin halleri... Yüzüne serpmek için ağzına su doldur...
           İvan öfkeli bir sırıtışla:
           -Onun annesi, benim de annemdi...
           Demekten kendisini alamadı. Alevlenen gözleri, ihtiyarı korkutmuştu. O, adeta Aliyoşa ile İvan’ın aynı kadından doğduklarını unutmuş gibiydi.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə