Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə121/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   117   118   119   120   121   122   123   124   ...   150
Alyoşa, kısa bir süre sonra çıktı, acele etmeden Kolya'ya yaklaştı. Kolya, Alyoşa kendisine yaklaşmadan önce, daha birkaç adım kala onun yüzünün çok sevinçli olduğunu gördü. Memnunlukla: «Yoksa gelişime mi bu kadar sevindi?» diye düşündü. Bu arada şunu belirteyim ki, Alyoşa'yı bıraktığımızdan beri genç adam çok değişmişti: Rahip giysilerini çıkarmıştı. Şimdi sırtında çok güzel dikilmiş bir ceket, başında da yuvarlak yumuşak bir şapka vardı. Saçları da kısa kesilmişti. Tüm bunlar ona çok yakışmıştı. Gerçekten çok yakışıklı olmuştu. Sevimli yüzünde her zaman bir neşe vardı. Ama bu garip, sakin ve sessiz bir neşeydi. Kolya, Alyoşa'nın yanına içerdeyken sırtında ne varsa onunla, hatta paltosunu bile almadan çıkmış olduğunu farkederek hayret etti. Belliydi ki, acele etmişti. Alyoşa, Kolya'ya hiç kararsızlık göstermeden elini uzattı:
— işte sonunda siz de geldiniz. Sizi o kadar bekledik ki!
— Gelmeyişimin bazı nedenleri vardı. Onların ne olduğunu şimdi öğreneceksiniz. Her neyse, sizinle tanıştığıma memnunum. Çoktandır tanışmak fırsatını  bekliyordum    ve  sizinle ilgili pek çok şey işitmiştim.
Kolya, bunu hafifçe nefesi tıkanarak mırıldanmıştı.
— Canım, biz zaten sizinle nasıl olsa tanışacaktık. Ben de sizin için birçok şeyler işittim. Ama buraya... Buraya biraz geç kaldınız.
— Söyleyin, durum nasıl burada?
— İlyuşa çok kötü durumda. Her halde ölecek. Kolya öfkeyle:
— Ne diyorsunuz! Şunu kabul edin ki, bu tıp berbat bir şey, Bay Karamazov! dedi.
— Uyuşa sizi sık sık, sık sık hatırlıyordu.   Hatta biliyor musunuz,  rüyasında,  sayıklarken  bile sîzi söylüyordu.  Belli ki, size o bıçaklama olayından önce... Çok değer veriyordu--Gerçi o işin bir nedeni vardı ama... Kuzum bu köpek
mi?
__ Benim. Adı Çıngırak.
Alyoşa, üzgün bir tavırla Kolya'nın gözlerinin içine baktı.
__ Böcek değil mi? diye sordu. Demek Böcek durup dururken ortadan kayboldu öyle mi?
Kolya, sakladığı bir sır varmış gibi esrarengiz bir tavırla gülümseyerek:
— Biliyorum, hepiniz Böceği bulmamı isterdiniz, söylenenleri hep işittim, dedi. Beni dinleyin Karamazov! Size her şeyi olduğu gibi anlatacağım. Zaten sizi buraya ikimiz içeriye girmeden önce olup bitenleri anlatmak için çağırttım.
Sonra heyecanla anlatmaya koyuldu:
__Bakın şöyle oldu, Karamazov! İlkbaharda tlyuşa hazırlama sınıfına girdi. Eh, bizim hazırlama sınıfı ne olacak? Siz de bilirsiniz: hep çoluk çocuk, îlyuşa ile hemen takışmaya başladılar. Ben iki sınıf daha yukardaydım ve tabii her şeye uzaktan, işin içine karışmadan bakıyordum. Bakıyorum çocuk küçük, çelimsiz bir şey. Ama onlara boyun eğmiyor, hatta onlarla dövüşüyor. Gururlu bir çocuk, gözleri pırıl pırıl yanıyor. Ben böyle çocukları severim.
Çocuklar bu tavrını görünce onu daha da çok kızdırmaya başladılar. Asıl önemlisi, o zaman sırtında eski püskü bir palto vardı. Pantolonunun paçaları yukarı doğru çekiliyordu. Çizmeleri boyasızdı. Çocuklar onu bu yüzden tartaklıyorlardı. Çocuğun gururunu yaralıyorlardı. Hayır, artık buna dayanamazdım! Böyle şeyleri sevmem. Hemen onu savundum. Oğlanlara Hanyayı Konyayı gösterdim. Biliyor musunuz onları döverim, onlar gene de beni taparcasına severler Karamazov!
Kolya bunu  söylerken  gösteriş  yapar gibi  övünmüştü.
~- Zaten çocuklara bayılırım. Şu anda bile evde iki tane
Eniğim var. Hatta bugün buraya gelirken onların yüzünden
Seçiktim,  işte böylece  îlyuşa'yı dövmekten vazgeçtiler.  Ben
de onu korumağa başladım.  Görüyordum ki, gururuna düş-
suskun bir çocuktur. Bunu size gerçekten söylüyorum; gururlu
çocuktur. Öyleyken sonunda bana köle gibi bağlandı. En küçük
Eklerimi bile yerine getiriyor, her sözümü dinliyor, beni tan-
gibi seviyor, hatta davranışlarımı kopya etmeğe çalışıyor-
birlikte tenefüse çıktık mı, hemen bana geliyordu. Onunla bir-
BİZ  dolaşmaya başlıyorduk. Pazar günleri de öyle oluyordu.
bizim gimnazyada büyük sınıfta olan bir çocuk, kendisinden128
KARAMAZOV KARDEŞLER
küçük olan bir çocukla aynı düzeye indi mi, herkes alay eder. Ama bu saçma bir ön yargı. Madem canım öyle istemiş, kime ne? Öyle değil mi? Ona bir şeyler öğretiyor, onu geliştirmeye çalışıyordum. Madem hoşuma gidiyordu, neden gelişmesine yardım etmeyecektim? Öyle değil mi, söyleyin? Bakın siz de bütün bu çocuklarla ahbap oldunuz Karamazov Demek yeni kuşağı etkilemek, bu çocukları geliştirmek ya rarlı olmak istiyorsunuz, değil mi? Hem doğrusunu, söyleye-yim, karakterinizde bana anlattıkları asıl bu yön en çok ilgj. mi çekti.
Her neyse, konumuza dönelim: Baktım çocukta aşın bir duygululuk, bir romantiklik başlıyor. Oysa, ben, biliyor musunuz? Öyle aşırı duygu gösterilerinden nefret ederim. Yaratılışım öyle. Sonra bazı çatışmalar da vardı: Gururlu çocuktu, öyleyken bana köle gibi bağlıydı. Köle gibi bağlı olduğu halde birden gözleri kıvılcımlar saçıyor, düşüncelerimi kabul etmek istemiyor, benimle tartışıyor, yırtınıyordu. O zamanlar bazı düşüncelerim vardı: Baktım onun karşı durduğu şey benim o düşüncelerim değil. Düpedüz bana karşı isyan ediyor! Çünkü ben onun o aşırı duygululuğuna serinkanlılıkla karşılık veriyordum, îşte onu biraz olsun frenlemek için, o ne kadar duygulu davranırsa, ben de o derece serinkanlı olmaya başladım. Bunu mahsus yapıyordum, böylece onu yola getirmek kanısında olduğum için. Niyetim karakterini sağlamlaştırmak, onu pişirmek, olgun bir insan haline getirmekti... Artık gerisini anlatmam gereksiz, herhalde ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuz.
Birden baktım, bir gün, iki gün, üç gün üzüntülü üzüntülü dolaşıp duruyor. Ama artık onu üzen duygululuğu filan değil. Bambaşka bir şeye, daha büyük, daha önemli bir şeye üzülüyor. Kendi kendime «ne oluyor buna?» diye düşündüm Üzerine vardım, bir de ne öğreneyim: îlyuşa her nasılsa ölen babanızın uşağı ile (o zaman babanız sağdı) Smerdyakov'la tanışmış. O da aptal çocuğa budalaca bir oyun, daha doğrusu vahşîce, âdice bir oyun öğretmiş: Bir parça ekmeğin içi alını yor, içine toplu iğne sokuluyor, sonra bu ekmek parçası her hangi bir sokak köpeğine, açlıktan lokmaları çiğnemeden yu tan köpeklerden birine atılıyor ve bunun hayvanda nasıl bir etki yapacağına bakılıyor. İşte llyuşa ile Smerdyakov böyle bir lokma hazırlamışlar, sonra da bunu şimdi bu kadar gürül'

KARAMAZOV KARDEŞLER


129
tü patırdı edilen kıvırcık Böcek'e atmışlar. Bu Böcek, bir evin avlusunda duruyordu, ama öyle bir evdi ki orası hayvana bir lokma bile vermiyorlardı. O da sabahtan akşama kadar hav-layıp duruyordu. Siz böyle aptalca havlamalardan hoşlanır jusinız Karamazov? Ben nefret ederim.
işte, hayvan lokmanın üzerine atılmış, onu kaptığı gibi yutmuş, sonra da tiz bir sesle bağıra bağıra, olduğu yerde fini fırıl dönmüş, sonunda da koşa koşa uzaklaşmış. Hem koşuyor hem de can acısıyla ciyak ciyak bağırıyormuş, böylece gözden kaybolmuş. Bunu bana îlyuşa'nın kendisi anlatmıştı. Bana bunu açıklamıştı, ama kendisi öyle bir ağlıyor, öyle bir ağlıyordu ki! Hem ağlıyor, hem de bütün vücudu sarıla sarsıla bana sarılarak: «Hem koşuyor, hem ciyak ciyak bağırıyordu, hem koşuyor, hem ciyak ciyak bağırıyordu» diye tekrarlayıp duruyordu. Anlaşılan bu sahne onu iyice etkilemiş. Baktım vicdan azabı çekiyor. Bu işi ciddî olarak ele aldım. Ama asıl daha önceki davranışlarından ötürü ona bir ders vermek istiyordum, itiraf edeyim ki, sinsice davrandım. Mahsus böyle bir durumda benden beklenebilecek bir öfkeyi hiç de duymuyormuşum gibi davrandım. Yalnız ona:
— Sen âdice bir davranışta bulundun. Alçağın birisin. Tabiî bu işi herkese bildirmeyeceğim! Ama şimdilik seninle ilişkilerimi kesiyorum. Bu işin üzerinde düşüneceğim ve sana Smurovla (demin benimle birlikte gelen çocuk var ya, ve bana daima bağlı kalan bir çocuktur, adı da Smurov'dur) bundan böyle seninle arkadaşlık etmeye devam edecek miyim, yoksa alçağın biri olduğun için seni ölünceye kadar kendi ha-line mi bırakacağım, haber veririm, dedim.
Bu onu müthiş şaşırttı. Şunu açıklayayım ki, daha o za-büe belki ona karşı aşırı derecede sert davranmış oldu-düşündüm. Ama ne yapayım, o zamanki düşüncem öyleydi Aradan bir gün geçtikten sonra kendisine Smurov'u Sonderdim ve onunla artık «hiç konuşmayacağımı» haber ver-Bizde iki arkadaş aralarındaki ilişkilerini tüm olarak kopardılar.mı, öyle denir. Onu böyle yalnız birkaç gün kızgın ateş üzerinde tutmayı,, sonra da pişmanlığını görerek ona ge-
el uzatmayı düşündüğümü gizli tutkum. Oysa kesin olarak buydu Sonra ne oldu dersiniz? İlyuşa, Smurov'u din-sonra birden gözleri kıvılcımlar saçarak: «Krasotkin'e bundan böyle tüm köpeklere içinde toplu iğne olan ek-130
 
 
131
mek parçaları atacağım! Hepsine, hepsine!» diye bağırmış. Bunun üzerine: «Ya öyle mi? Demek içinde bir isyan uyandı, bunu yok etmeli!» diye düşündüm ve ona karşı tam anlamıyla nefret göstermeye başladım. Ne zaman karşılaşırsak, başımı mahsus öbür yöne çeviriyor ya da alaylı alaylı gülümsû-yordum. İşte o sırada birden babasının başına o iş geldi, hani «hamam lifi» olayı var ya, hatırlıyor musunuz?
Şunu anlamanızı istiyorum ki, İlyuşa zaten daha önceden olup bitenler yüzünden müthiş bir sinir gerilimi içindeydi. Çocuklar, onu kendi haline bıraktığımı görünce, üzerine atılmaya, onu «hamam lifi, hamam lifi!» diye kızdırmaya başlamışlardı. İşte o zaman aralarında muharebeler başladı. Bunlara çok üzülüyordum, çünkü galiba o zaman onu bir seferinde fena halde dövdüler. İşte, bir gün, sınıftan çıktığımız bir sırada İlyuşa bahçede tüm çocukların üzerine atıldı. Ben ise on adım kadar geride duruyor, ona bakıyordum. Hem yemin ederim ki, o sırada onunla alay ettiğimi hatırlamıyorum. Aksine o sırada ona çok çok acıdım. Bir an daha geçseydi, ben de onu savunmak için ileri atılacaktım. Ama birden benimle göz göze geldi. O sırada durumum ona nasıl göründü bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa, o da çakısını çektiği gibi üzerime atıldığı ve kalçamdan işte şuradan sağ bacağımın Burasından yaraladığıdır.
Ben hiç kımıldamadım. Şunu söyleyeyim ki, bazen gerçekten korkusuz olurum, Karamazov. O bana bunu yapınca, sadece yüzüne: «Haydi istersen, sana gösterdiğim dostluğa karşılık gene vur beni, işte karşında hazır duruyorum, buyur» der gibi nefretle baktım. Ama beni bir kez daha bıçaklamadı. Sonra dayanamadı, korkuya kapıldı. Çakıyı elinden fırlattığı gibi, avazı çıktığı kadar ağlaya ağlaya koşarak kaçtı. Tabu müzevirlik yapmadım. Hepsine bu iş müdürlüğün kulağına git" meşin, diye susmalarını emrettim. Anneme bile yara artık iyi olduktan sonra söyledim. Zaten önemsiz bir yaraydı, basit bir çizik. Sonradan işittim ki, aynı gün çocuklarla taş muharebesi yapmış, sizin de parmağınızı ısırmış. Ama nasıl bir durumda olduğunu çınlıyorsunuz ya! Her neyse, biliyorum. Yapılacak bir şey yok, budalaca davrandım, îlyuşa hastalandığı vakit onu bağışladığımı söylemeye, daha doğrusu barışmaya gelme dim. Bundan pişmanlık duyuyorum şimdi. Ama o sırada ba
zı amaçlar edinmiştim. İşte bütün hikâyem bu... Yalnız galiba budalaca davrandım... Alyoşa heyecanla:
— Ah, onunla sizin aranızda böyle ilişkilerin bulunduğunu bilmiyordum, ne yazık! Yoksa çoktandır size gelir, benimle birlikte oha gitmenizi rica ederdim. İnanır mısınız, hastalanınca, ateşler içindeyken bile hep sizi sayıklıyordu. Size ne kadar değer   verdiğini hiç bilmiyordum! Hem gerçekten, gerçekten Böceği bulamadınız değil mi? İlyuşa'mn babası da, bütün çocuklar da köpeği bulmak için kenti altüst ettiler. İnanır mısınız? İlyuşa hasta hasta üç kez benim yanımda bile gözleri yaşla dölü olarak babasına; «Ben neden hastayım biliyor musun baba? Böceği o gün öldürdüğüm için. Şimdi tanrı beni   onun    için    cezalandırıyor»    dedi.     Zihninden    bu düşünceyi silmeye imkân yok. Eğer şimdi o Böceği bir yerden bulup ona gösterseler, hayvanın ölmediğini, sağ olduğunu ona ispat etseler, bana öyle geliyor ki, sevincinden dirilir. Bu bakımdan hepimizin umudu sizdeydi.
Kolya, büyük bir merakla:
— Peki, neden  Böceği  benim  bulacağımı    düşündünüz? Yani bunu neden asıl benden beklediniz?  diye sordu. Niçin başkasından değil de benden bekliyordunuz bunu?
— Onu  arıyorsunuz, bulunca alıp  getireceksiniz  diye bir söylenti dolaşıyordu ortada. Smurov buna benzer bir şeyler söylüyordu. Tabii hepimiz Böceğin sağ olduğuna, onu bir yerlerde gördüklerine inandırmağa çalışıyoruz İlyuşa'yı.  Çocuklar ona canlı bir tavşan bulup getirmişler. Ama İlyuşa sadece hayvana belli belirsiz gülümseyerek baktı ve kırlara serbest bırakılmasını istedi. Biz de öyle yaptık. Babası hemen sonra döndü ve ona küçük bir yerden sahici bir çoban köpeği yav-, rusu getirdi. Onu da bir yerden almıştı. Çocuğu onunla te-teselli edeceğini sanıyordu. Yalnız galiba iş daha kötü oldu.
— Söyleyin Bay Karamazov, babası ne biçim bir adam? Ben adamı tanırım. Ama sizin ona ne gözle baktığınızı öğren-istiyorum: Sizce nedir o adam? Soytarı mı, palyaço mu?
Hayır, canım. Her şeyi derinden duyan, ama garip bir 1de ezilmiş bazı insanlar vardır. Onların soytarılığı uzun bir süre küçük düşürücü, bir kölelikle bağlı oldukları kişile-o gerçeği olduğu gibi söylemek    cesaretini   bulamayarak, oldukları   insanlarla   bir   çeşit   öfkeli   alaydan
•••
132
KARAMAZOV KARDEŞLER
 
133
başka bir şey defildir. Şuna inanın ki, böyle bir soytarılık bazan çok feci olur. Şimdi o adam için dünyada her şey ilyu. şa üzerinde toplanmıştır. İlyuşa ölürse, ya çıldırır, ya intihar eder. Şimdi ona baktıkça buna hemen hemen kesin olarak inanıyorum.
Kolya, onu anladığını belirten duygulu bir tavırla:
— Ne demek istediğinizi anlıyorum Bay Karamazov. Görüyorum ki,  siz insanları iyi tanıyorsunuz.
— Yanınızda bir köpekle geldiğinizi görünce, hemen aynı «Böceği»  getirdiğinizi sandım.
— Durun bakalım Bay Karamazov. Belki de onu gerçekten buluruz. Bu ise Çıngırak'tır. Şimdi onu odaya sokacağım ye belki de Üyuşa'yı o çoban köpeği yavrusu ile olduğundan çok daha fazla neşelendireceğim. Durun bakalım Bay Karamazov, şimdi bazı şeyler öğreneceksiniz.
Kolya bunu söyledikten sonra birdenbire aklı başına gelir gibi:
— Hay Allah, ne diye sizi burada tutuyorum! diye bağırdı. Bu soğukta sırtınızda bir ceketle duruyorsunuz. Ben ise sizi burada tutuyorum. Görüyor musunuz, ne kadar egoistim! Zaten biz hepimiz egoistiz Bay Karamazov!
— Üzülmeyin, gerçi sahiden hava soğuk, ama ben üşümem. Her neyse gidelim. Ha söz gelmişken sorayım: Adınız ne sizin? Küçük, adınızın Kolya olduğunu biliyorum, ama soyadınız?
— Adım Nikolay îvanov Krasotkin ya da dairelerde söylendiği gibi: «Krasotkin'in oğlu»yum ben...
Kolya bunu söylerken nedense gülmüştü. Ama birden:
— Tabiî  adımdan,  yani  Nikolay  adından  nefret ediyo-rtzm.
— Neden?
— Beylik bir ad, âdi bir ad da ondan. Alyoşa:
— On  üç yasındasınız değil  mi?  diye  sordu.
— Daha doğrusu on dört yaşındayım. İki hafta sonra on dört yaşında olacağım. İki hafta oldukça kısa bir süre. Size önceden bir zayıf noktamı açıklayacağım Bay Karamazov. Buna ilk tanışıklığımız şerefine, karakterimi olduğu gibi hemen göresiniz diye söyleyeceğim: bana yaşımı sormalarından ederim, hatta nefretten de daha şiddetli bir şey bu...
benim için dolaşan bir dedikodu var. Bana geçen hafta hazırlık sınıfından olan çocuklarla hırsız polis oynadım diye iftira ediyorlar. Oynadığım doğrudur. Ama kendim eğleneyim diye, bu bana zevk verdiği için oynadığım iftiradan başka bir şey değil- Öyle sanıyorum ki, bu dedikodu sizin de kulağınıza gelmiştir. Yalnız ben kendim için değil, çocukların hatırı için, ben olmadan kendi kendilerine hiç bir oyun oynayamıyorlar diye oynadım onlarla. İşte böyle, aramızda durup dururken daima böyle saçma dedikodular ortaya çıkar. Bana inama öyle dedikoducu bir kent ki burası.
— Kendi zevkiniz için oynasanız bile, bundan ne çıkar?
— Yok canım, insan böyle şeyi kendisi için yapar mı... Siz arabacılık oynar mısınız?
Alyoşa gülümsedi:
— Ama şöyle düşünün: Örneğin büyükler çeşit çeşit kahramanların serüvenlerinin canlandırıldığı, hatta bazen haydutların,  savaşların  bile  canlandırıldığ)   tiyatrolara  gidiyorlar, değil mi? Bu ise tabii başka bir çeşit, ama gene de bir oyun sayılır, öyle değil mi? Çocukların teneffüs zamanlarında savaş oyunu ya da hırsız polis oynamaları da onların ruhlarında uyanan bir çeşit sanat eğilimidir. Ruhlarında kendilerini sanata vermek için duydukları bir ihtiyacın açığa vurulmasıdır. Hatta bu oyunlar bazen tiyatrodaki gösterilerden daha akla uygun uydurulur. Yalnız bir farkla:  Tiyatrolara aktörleri seyretmek için gidilir, burada ise gençlerin kendileri aktördürler. Ama bu tabiî bir şeydir.
Kolya ona dikkatle bakarak:
— Siz öyle mi düşünüyorsunuz? Demek siz bu kamdası-^ öyle mi? dedi. Biliyor musunuz? Oldukça meraklı bir dü-Sünce ileri sürdünüz. Şimdi eve gidince bu konuyu düşünece-Eİm. Şunu açıklayayım ki, zaten böyle olmasını bekliyordum. Sizden bazı şeyleri öğreneceğimi biliyordum. Ben sizden ders almaya geldim, Bay Karamazov.
Kolya bunu duygulu ve heyecanını açığa vurarak söyle-' mişti Alyoşa elini sıkarak:
— Ben de sizden, dedi.
Kolya, Alyoşa'dan çok memnun kalmıştı. Onun kendine tam anlamıyla eşit durumdaymış gibi bir tavır takınmasına sanki onunla «aralarında en büyük oymuş gibi» konuşma-şaşıp kalmıştı. Sinirli sinirli gülerek:134
 
KARAMAZOV KARDEŞLER
135
— Şimdi size bir numara göstereceğim, Bay Karamazoy dedi. Bu da bir tiyatro gösterisi olacak. Zaten bunun için geldim.
— Önce sola ev sahiplerine bir uğrayalım.    Sizinkilerin hepsi paltolarını orada bırakıyorlar. Çünkü odada yer yok, içe risi de çok sıcak.
—  Zaten ben bir saniye için gireceğim, içerde sırtımda palto ile otururum.  Çıngırak  burada kalacak.  Sofada kalıp ölü gibi yatacak. «İçi!  Çıngırak, couche (*) ve öl!»  Görüyor musunuz nasıl ölü numarası yapıyor? Önce içeri girip bir duruma bakacağım. Sonra gerekince bir ıslık çalıp: «İçi Çıngj-rak!» diye bağıracağım, o zaman nasıl sanki tutuşmuş gibi kendini içeriye atacak. Yalnız yeter ki, Smurov o anda kapıyı açmayı unutmasın. Ben artık gereken tenbihleri yapacağım. Siz de numaraları görürsünüz...
İLYUŞA'NIN BAŞ UCUNDA
Ahbabımız emekli yüzbaşı Snegirev'in ailesinin oturduğu o bildiğimiz odada, o sırada içerde toplanmış olan büyük kalabalık yüzünden boğucu bir hava vardı. Kımıldayacak yer yok-tu. Bu sefer llyuşa'nın yanına birkaç çocuk toplanmıştı. Gerçi hepsi tıpkı Smurov gibi, onlan Uyuşa ile barıştıranın Alyoşa olduğunu inkâr etmeye hazırdılar, ama aslında gerçekten öyle olmuştu. Bütün başarısı da onlan îlyuşa'ya «fazla romantikliğe kaçmadan» birbiri ardından, sanki bunu mahsus yap mamış gibi, her şey kendiliğinden olup bitmiş gibi götürme-siydi.
Bu ziyaretler ise İlyuşa'nın acısını çok hafifletiyordu. Ço" cuk eskiden kendisine düşman olan bütün bu çocukların ona gösterdikleri  şefkati,  arkadaşlığı  ve  yakınlığı  gördükçe çok duygulanıyordu. Yalnız Krasotkin eksikti, bu da llyuşa'nın yüreginde reğinde bir taş gibi duruyordu, fiyuşeçka'nın acı anılan
sında kendisine en çok üzüntü veren bir şey varsa, o da
tek
(*)  Yere yat  (Fransızca).
arkadaşı ve savunucusu olduğu halde, o vakit çakıyla üzerine atıldıgı Krasotkin ile kendisi arasında olup bitenlerdi. Akıllı bir çocuk olan Smurov da (İlyuşa ile barışmak için önce o gelmişti) aynı şekilde düşünüyordu. Ama Krasotkin, Smurov kendisine Alyoşa'nın «bir iş görüşmek üzere» ona gelmek istediğini söylediği vakit, hemen sözünü keserek yapılması istenen yaklaşmaya engel olmuş ve Smurov'a hemen gidip Karamazov'a ne yapacağını, nasıl davranacağını çok iyi bildiğini, kimseden öğüt istemediğini ve eğer hastanın yanına gitmiyorsa bunu ne zaman gitmesi gerektiğini bildiği için yapmadığını, gitmemesinde «özel bir hesabı» olduğunu bildirmesini söyledi.
Bu, daha o pazardan iki hafta önce olmuştu. İşte Alyo-şa, Krasotkin'e daha önce niyetlendiği gibi bu yüzden gitmemişti. Bununla birlikte gelmesini beklerken, Krasotkin'e Smu-rov'u arka arkaya iki kez daha göndermişti. Ama her iki defasında da Krasotkin son derece kararlı ve sert bir tavırla gelmeyi reddetmiş ve Alyoşaya, eğer kendisi onu almaya gelirse, bir daha hiç bir zaman îlyuşa'ya gitmeyeceğini, artık canını sıkmamalarını bildirmişti.
Hatta Smurov, son güne dek Kolya'nın o sabah îlyuşa'ya gideceğinden haberli olmamıştı. Ancak bir gün önce akşam vakti, Kolya Smurov'la vedalaşırken ona sabahleyin kendisini evde beklemesini söylemiş, onunla birlikte Snegirev'lere gitmek niyetinde olduğunu açıklamış, ama oraya gideceğini hiç kimseye bildirmemesini tenbih etmiş, böylece oraya habersiz gitmek istediğini belirtmişti. Smurov, tenbih ettiği gibi yap-yapmıştı. Krasotkin'in kaybolan Böcek'i bulup getireceğini hayalinden geçirmesine gelince, bu Krasotkin'in bir gün laf arasında «Eğer sağ olduğu halde, hepsi bir olup da hâlâ bula-^yorlarsa hepsi eşektir» demesinden ileri geliyordu. Ama Smurov bir süre bekledikten sonra, Krasotkin'e köpeğinin «Böcek» olduğunu tahmin ettiğini çekingen bir tavırla ima et-«tiği vakit, Krasotkin birden müthiş kızmış: «Kendi köpeğim, k gırağım varken, elâlemin köpeğini tüm kentte arayacak kadar eşek miyim ben? Hem toplu iğne yutmuş bir köpe-o sağ kaldıği nerede görülmüş? Romantiklik bunlar, başka bir şey değil!» diye bağırmıştı.
Bu arada llyuşa yatağa düşmüştü:  iki haftadır odanın tasvirlerin altında bulunan yatağından hemen he-136
KARAMAZOV KARDEŞLEr
KARAMAZOV KARDEŞLER
137
men hiç kalkmıyordu. Okula ise Alyoşa ile karşılaşıp da parmağını ısırdığından bu yana gitmiyordu. Zaten aynı gün hastalanmıştı. Bununla birlikte, daha bir ay boyunca çok nadir olarak yatağından kalkıp odada ve sofada güç belâ dolaşabil-misti. Ancak sonunda gücünü tüm olarak yitirdi. O kadar ki, babasının yardımı olmadan adim atamıyordu. Babası ise üstüne titriyordu. İçkiyi büsbütün bırakmıştı. Çocuk ölür diye korkudan çıldıracak gibiydi. Sık sık özellikle çocuğun koluna girerek onu odada dolaştırdıktan, tekrar yatacığına yatırdıktan sonra, birden koşarak sofaya çıkıyor, karanlık bir köşeye sokuluyor ve orada alnını duvara dayıyarak bütün vücudunu sarsan garip, birbirini izleyen hıçkırıklarla ağlıyordu. Bu hıçkırıkları îlyuşeçka'ya duyulmasın diye de kendini yar gücü ile tutmaya çalışıyordu.
Odaya döndüğü vakit ise, biricik sevgili oğlunu her hangi bir şeyle eğlendirmeye, teselli etmeye çalışıyor, ona masallar, gülünç fıkralar anlatıyor, rastladığı çeşit çeşit gülünç insanların, hatta hayvanların taklidini yapıyor, ne kadar komik bir şekilde bağırdıklarını, ya da uluduklarını gösteriyordu. Ama İlyuşa, babası takla attığı ve palyaçoluk ettiği vakit bundan hiç hoşlanmıyordu. Bundan hoşlanmadığını belli etmemeye çalışmakla birlikte, babasının bu yüzden toplumda küçük düştüğünü kavrıyor ve her zaman «hamam lifi» ile o «korkunç günü» hatırlıyor, bu anılan bir türlü zihninden si-lemiyordu.
İlyuşeçka'nın sessiz, yumuşak karakterli ayaksız kızkar-deşi Ninoçka da babası takla attığı vakit bundan hoşlanmazdı. Varvara Nikolayevna'ya gelince o çoktandır Peters-burg'a kursa gitmişti. Buna karşılık yarım akıllı anneleri, kocası bazen gösterilerde bulunmaya, ya da gülünç bazı hareketler yapmaya başladığı vakit; çok eğleniyor, tâ yürekten kahkahalar atarak gülüyordu. Ancak bununla teselli buluyordu. Geri kalan zamanda ise, hiç durmadan, herkes onu unuttu, art)k hiç kimse ona saygı göstermiyor, herkes onu üzüyor diye şikâyetlerde bulunarak sızlanıyor, ağlıyordu.
Ancak son günlerde birden tüm olarak değişmiş gibiydi-Sık sık köşeye, ilyuşa'ya bakmaya ve düşüncelere dalmaya başlamıştı. Şimdi çok daha sesi duyulmaz olmuştu ve Çok daha az konuşuyordu. Ağladığı vakit de sesini işitmesinler diye sessizce gözyaşı döküyordu. Yüzbaşı ondaki bu değişiklik
acı bir şaşkınlıkla farketmişti. Çocukların ziyaretleri, başlangıçta hiç hoşuna gitmiyor ve sadece onu öfkelendiriyordu. Ama sonradan çocukların neşeli bağırışları ve anlattıkları hikâyeler onu eğlendirmeye başlamıştı. Sonunda da bunlardan o kadar zevk almaya başlamıştı ki, çocuklar ziyaretlerini kesecek olsalar, muhakkak içinde büyük bir özlem duyacaktı. Çocuklar bir şeyler anlattıkları, ya da oyun oynamaya koyuldukları vakit gülüyor, el çırpıyordu. Bazılarını da yanına çağırıp yanaklarından öpüyordu. En çok sevdiği de Smurov adlı çocuktu.
Yüzbaşıya gelince, ilyuşa'yı neşelendirmek için evine çocukların gelmesi daha başlangıçta ruhunu büyük bir sevinçle doldurmuştu. Hatta ilyuşa'nın şimdi artık üzülmeyeceği ve belki de bu yüzden daha çabuk iyi olacağı umuduna kapılmıştı. Son günlere dek ve İlyuşa için duyduğu tüm korkuya rağmen, çocuğun günün birimde birden iyileşeceği umudunu bir an olsun yitirmedi.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   117   118   119   120   121   122   123   124   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə