Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə120/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   116   117   118   119   120   121   122   123   ...   150
Agafya hayretle:
— Amma da köpekmiş! dedi. Krasotkin tehdit edici bir tavırla:
— Söyle bakalım eksik etek, niye geciktin?
—  Hıh, eksik etekmiş!  Acemi çaylak sen de.
— Acemi çaylak mı?
Agafya, ocağın etrafında uğraşmaya koyularak:
— Acemi çaylaksın ya... Neden geciktiysem geciktim! Sana ne? Gecikmişsem, demek öyle gerekiyordu, diye söylendi.
Ama bunu hiç de kızgın ve öfkeli bir sesle söylememişti, aksine sanki o neşeli küçük beyle sohbet etmeye fırsat çıktı diye seviniyormuş gibi, memnun bir tavırla söylemişti.
(*)  Fransızca  "buraya gel' anlamına.114
 
KARAMAZOV KARDEŞLeR
115
Krasotkin divandan kalkarak:
— Dinle beni, bunak ihtiyar, diye söze başladı. Bana bu dünyada kutsal  olarak bildiğin ne varsa  hepsinin üzerine ve daha başka şeylerin üstüne, ben burada yokken, şu minik-lerden gözünü ayırmadan onlara bakacağına yemin edebilir misin? Ben dışarı çıkacağım.
Agafya gülerek:
— Ne diye yemin edeyim? Ben öyle de bakarım onlara, dedi.
— Hayır, bunu yapamazsan, «ruhum öbür dünyada selâmete ermesin» diye yemin etmezsen, olmaz.   Yoksa gitmem burdan.
— Gitme! Bana ne? Zaten dışarısı ayaz. Evde otur. Kolya çocuklara doğru döndü.
— Minikler, bu kadın, ben ya da anneniz gelinceye kadar yanınızda kalacak. Zaten annenizin artık çoktan dönmesi gerekiyor. Bundan başka size kahvaltı da verecek. Vereceksin değil mi Agafya?
— Olur veririm. Kolya:
—. Haydi Allahaısmarladık minikler, şimdi yüreğim rahat olarak gidiyorum, dedi.                                                 ».
Sonra Agafya'nın yanından geçerken alçak sesle ve ciddi ciddi:
— Sana gelince nine, inşallah onlara Katerina hakkında siz kadınların daima anlattığınız o saçmalıkları anlatmazsın! Daha çocuk olduklarını unutma. İçi, Çıngırak.
Agafya artık öfkeyle:
— Hay Allah cezanı versin! diye karşılık verdi. Ne bici» konuşuyorsun! Bunları söylediğin için, sana dayak atmalı! Dayak!
ııı                                 I
ÖĞRENCİ
Ama Kolya artık dinlemiyordu. Eninde sonunda gitmesi mümkün olmuştu. Kapıdan dışarı çıkınca, etrafına bakındı. omuzlarını bir ileri, bir geri hareket ettirdi «ayazmış!»
söylendikten sonra sokakta ilerledi ve sağa, yan sokağa sapıp oradan pazar meydanına gitti. Meydandaki evlerden birine yaşmadan önce kapıda durdu, cebinden bir düdük çıkardı ve sözleşilmiş bir işaret verir gibi, var gücü ile öttürdü. Bir dakikadan fazla beklemesine ihtiyaç kalmadı. Bahçe kapısından dışarıya, birden al yanaklı, on bir yaşlarında ve o da sıcacık, temiz hatta şık bir palto giymiş olan bir çocuk çıkıp ona doğru koştu.
Bu çocuk hazırlama sınıfında okuyan Smurov'du. (Oysa Kolya Krasotkin artık ondan iki sınıf yukardaydı.) Smurov, varlıklı bir memurun oğluydu ve annesi ile babası çılgınca yaramazlıklarıyla ün saldığı için galiba Krasotkin ile arkadaşlık etmesine izin vermiyorlardı. Bu yüzden Smurov, her halde o sırada evden gizli olarak çıkmıştı. Eğer okuyucu unut-madıysa, Smurov adındaki bu çocuk iki ay kadar önce hendeğin üzerinden îlyuşa'ya taş atan çocuklardan biriydi. İl-yuşa'nın durumunu Alyoşa Karamazov'a anlatan da oydu.
Smurov kararlı bir tavırla:
— Sizi tam bir saattir bekliyorum. Krasotkin, dedi. Sonra iki çocuk meydanda yürümeye başladılar.
Krasotkin:
—  Geç kaldım! diye karşılık verdi. Bazı durumlar oldu da ondan. Benimle birlikte olduğun için sana dayak atmazlar mı?
— Yok canım, ne münasebet? Beni dövüyorlar mı ki? Çın-da yanınıza aldınız, öyle mi?
— Evet, Çıngırak da yanımda!
—  Onu da mı oraya götüreceksiniz?
— Evet onu da götüreceğim.
—  Ah, «Böcek» olsaydı!
Böceği götüremem. Böcek yok oldu. Ortadan kayboldu.
nerede
g,
e olduğu bilinmiyor. Smurov birden durakladı.
şöyle yapılamaz mı... diye söylendi, îlyuşa, Böce-
tıpkı çıngırak gibi kıvırcık uzun tüylü, kül rengine çalan kirli bir renkte olduğunu söylüyor. Ona bunun «Böcek»
oldugunu söyliyemez miyiz? Belki de buna inanır, kimbilir? ögrenci!  Yalandan kaçın! Bu bir! İkincisi, iyilik et-etmek için bile olsa yalan söyleme. Sonra... işin asıl önemlisi,
geleceğimi haber vermedin ya?KARAMAZOV  KARDEŞLER
117
116
KARAMAZOV KARDEŞLER
— Allah korusun! Ben durumu anlamıyor muyum sanki? Ama Çıngırak ona teselli olmaz...
Smurov, bunu söylerken  içini  çekmişti:
—  Biliyor musun, babası, o yüzbaşı, hani «hamam lifi, dedikleri var ya, işte o bize, bugün ona karaburunlu hakiki bir çoban köpeği yavrusu getireceğini söyledi. Bunu yapmakla İlyuşa'nın teselli bulacağını sanıyor,  ama bunu  başarır mı bilmem ki?
— Peki İlyuşa'nın kendisi nasıl?
— Ah, kötü çok kötü! Öyle sanıyorum ki, verem var onda! Aklı başında, ama öyle garip soluk alıyor ki! Çok kötü bir soluk alması var. Dün ayağına çizmelerini giydirip kendisini gezdirsinler diye rica etti, yürüyecek oldu ama neredeyse düşüyordu. «Ah babacığım, sana daha önceden de bu eski çizmelerimin kötü olduğunu söylemiştim, eskiden de bunlarla hiç rahat yürüyemiyordum»  dedi. Çizmelerin kötülüğünden öyle durup durup düştüğünü sanıyordu. Oysa düpedüz gücü kalmadığı için öyle oluyordu. Herhalde bir haftadan fazla yaşayamaz. Hertszenstube  bakıyor  ona. Şimdi  zengin  oldular Ellerinde çok para var.
— Alçaklar!
— Alçaklar dediğin kim?
— Doktorlar... Genel olarak tıpla kimin ilgisi varsa onlar. Ayrıca tabiî, özel olarak bu doktor. Ben tıp bilimini kabul etmiyorum. Gereksiz bir bilim dalı. Bununla birlikte bütün bunları bir gün inceleyeceğim. Hem nedir o romantikliğiniz söylesene ha? Galiba bütün sınıf birlik olup oraya gidiyor -muşsunuz öyle mi?
— Hepimiz değil! Bizim sınıftan on kişi kadar, her gün. her zaman oraya gidiyorlar. Ama bundan bir şey çıkmaz ki— Bütün bunlarda beni en çok şaşırtan şey, Aleksey Ka-ramazov'un oynadığı roldür: Ağabeysin! yarın ya da öbür günü böyle bir cinayetten ötürü mahkemeye verecekler, o ise çocuklarla romantik romantik şeyler yapmak için bunca harcıyor!
— Bunda romantiklik falan yok canım! Kendin de İlyuşa ile barışmaya gidiyorsun işte.
—  Barışmaya mı? Gülünç bir söz doğrusu! Hem ben  kimsenin  davranışlarımı  incelemesine izin vermem-
— Ah, Uyuşa gelişine o kadar sevinecek ki!  Geleceğini
aklına bile getirmiyor. Neden, neden bu kadar uzun bir süre gitmek istemedin sanki?
Smurov,  bunu  birden  büyük bir heyecanla  söylemişti.
— Oğlum, bu beni ilgilendirir, seni değil! Ben oraya kendiliğimden  gidiyorum.  Öyle  istediğim  için yapıyorum bunu. Sizleri ise, hepinizi oraya Aleksey Karamazov götürdü, demek ki, arada bir fark var. Hem ne biliyorsun? Belki de ben hiç de barışmak için gitmiyorum oraya. Saçma bir lâf ettin.
— Bizi oraya götüren Karamazov değil. Hiç de değil işte. Doğrudan  doğruya kendimiz  oraya  gitmeye  başladık. Tabiî önce  Karamazov'la birlikte gidiyorduk.  Hem  orada hiç bir şey olmadı ki. Hiç de dediğin gibi budalalıklar yapılmadı. Önce biri gitti, sonra bir başkası falan. Babası gelişimize çok sevindi. Biliyor musun? Eğer İlyuşa ölürse babası muhakkak aklını kaçırır.  İlyuşa'nın  öleceğini anlıyor. Bizim  İlyuşa  ile barışmamıza nasıl seviniyor, anlatamam. İlyuşa seni de sordu, ama başka bir şey söylemedi. Seni sorduktan sonra hep susuyordu. Ölürse babası ya delirir, ya intihar eder. Zaten eskiden de deli gibi davranıyordu. Biliyor musun? O adam soylu bir insan.. O zaman da yanlışlık olmuş. Bütün kabahat o baba katilin.de. O vakit adamcağıza dayak atanda.
— Ne olursa olsun Karamazov benim için bir bilmecedir. Onunla  çoktandır tanışabilirdim. Ama bazı durumlarda  gururlu davranmaktan hoşlanıyorum. Bundan başka onun hakkında bazı düşüncelerim var. Bunların doğru olup olmadıklarını öğrenmem, işi açıklığa kavuşturmam gerekiyor!
Kolya, önemli bir şey söylemiş gibi sustu. Smurov da öyle. Tabii Smurov, Kolya Krasotkin'e hayrandı ve kendisinin onunla eşit bir durumda olabileceğini aklından bile geçirmiyordu. Şimdi de büyük bir merak içindeydi. Çünkü Kolya İlyuşa'ya kendiliğinden» gittiğini söylemişti. Böyle olunca, işin içinde Muhakkak bir sır vardı. Kolya'nın böyle durup dururken tanı «a o gün İlyuşa ya gitmesinde muhakkak bir şey vardı. Pazar Sarinden geçiyorlardı; bu sefer pazarda birçok arabalar duruyordu ve pek çok da kümes hayvanı getirilmişti. Kentin adınları üzerine tente gerilmiş tezgâhların arkasında çörek, iplik ve buna benzer şeyler satıyorlardı. Böyle pazar günleri Püan alış verişe bizim kentte biraz safça olarak «panayır» derler ve bir yıl içinde böyle birkaç panayır olur.
Çıngırak büyük bir neşeyle koşuyor, arada bir her hangi118
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
119
bir şeyi koklamak için sağa sola sapıp duruyordu. Başka kö peklerle karşılaşınca da büyük bir heyecanla, köpeklerin ara. sındaki tüm kurallara uygun olarak onlarla seve seve kot. laşıyordu.
Kolya birden:
— Ben gerçeği seyretmeyi severim, Smurov, dedi. Köpek lerin karşılaşınca nasıl koklaştıklarını hiç farkettin mi? BU onların arasında genel doğa kuralı gibi bir şey olmuş.
— Evet, gülünç bir kural.
— Hayır gülünç değil, bunu yanlış söyledin. Doğada gülünç olan hiç bir şey yoktur. Peşin yargıları olan insana nasıl görünürse görünsün! Eğer köpekler düşünebilselerdi ve olayları eleştirebilselerdi, onlar da muhakkak insanların arasındaki sosyal ilişkilerde aynı derecede, hatta belki daha da fazla gülünç yönler bulacaklardı. Çok daha gülünç bulurlardı onları. Bunu  tekrar ediyorum.  Çünkü  kesin olarak  inanıyorum ki, bizde çok daha fazla saçmalık vardır. Rakitin'in düşüncesi çok güzel bir düşünce. Ben de sosyalistim, Smurov.
— Sosyalist ne demek?
— Herkes eşitse herkesin ortaklaşa bir tek çiftliği varsa, evlilik diye bir şey yoksa, din ve tüm yasalarla geriye kalan şeyler herkesin keyfine göre ise, buna sosyalistlik derler. Sen daha bunu  anlayacak  kadar büyümedin.  Senin için bunları konuşmak daha erken. Hava da amma soğuk.
— Evet. Sıfırın altında on iki derece! Demin babam termometreye baktı.
— Hem farkında mısın Smurov? Kışın ortasında, sıfınn altında on beş hatta on sekiz derece olduğu zaman, hava; kışın başında birden ayaza çektiği sıralar olduğu gibi, örneği ısı daha on iki derece kadarken, üstelik daha kar yağmadığı halde o kadar soğuk olmaz. Bu neden olur biliyor musun? İnsanlar  soğuğa  daha  alışmamışlardır  da  ondan. İnsanların her şeye alışkanlıkları vardır. Devlet işlerinde de, siyasî ilişki lerde de hep alışkanlıklar rol oynar. Alışkanlık en önemli itici güçtür. Şu köylüye bak, ne garip!
Kolya, bunu söylerken sırtına gocuk giymiş, güler iri yarı bir köylüyü işaret etmişti; köylü arabasının b ellerine  köylü  eldiveni  geçirmiş,  soğuktan  durup durup e çırpıyordu. Kızıla çalan uzun sakalı soğuktan kırağı gibi olmuştu.
Kolya, yanından geçerken yüksek sesle ve meydan okur
gibi:
— Köylüye bak, sakalı donmuş! diye bağırdı.
Köylü, sakin ve ciddi bir tavırla:
— Birçok kişilerinki dondu! dedi.
Smurov:
__ Takılma ona! diye söylendi.
—' Ziyam yok canım, kızmaz,  iyi  adam o!  Hoşça kal. Matyev.
— Güle güle.
— Senin adın Matyev mi idi?
— Matyev ya! Bilmiyor muydun?
— Bilmiyordum; tahmin ederek söyledim.
— Şuna bak hele! Öğrenci misin nesin?
— Öğrenciyim ya!
— Falakaya yatırıyorlar mı seni?
— Sık sık değil, ama bazen oluyor.
— Canın acır mı?
— Acımaz mı ya?
Köylü, tâ yürekten gelen bir acıma ile:
— Eeeh, hayat, ne yaparsın!  diye içini çekti.
— Hoşça kal, Matyev!
— Güle güle. İyi çocuksun sen! İyi çocuksun! Çocuklar, yürümeye  devam ettiler.  Kolya,  Smurov'a:
— Bu köylü iyi adam, dedi. Ben halkla konuşmayı severim, her zaman da haklarını tanırım:
Smurov:
— Bizim okulda falakaya yatırıyorlar, diye neden yalan söyledin ona? diye sordu.
— Hoşuna gitsin diye!
— Ne demek yani?
— Bak Smurov, bana tekrar tekrar soru sorulmasından hoşlanmam. Lep demeden leblebiyi anlamalı. Bazı şeyler vardır anlatılamaz. Köylünün kafasına göre bir öğrenci falakaya p«yatırılır, yatırılmalı da! Ona göre falakaya yatırılmayan öğ-renci olur mu hiç Diyelim ki, ona  bizim  okulda falaka
cezasının olmadığını söyliyeyim, adam buna düpedüz üzülür.
Her
neyse, sen bunları anlamazsın. Halkla konuşmasını bil-120
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
121
— Yalnız ne olur ona buna takılma! Yoksa gene başımıza bir iş gelir, tıpkı o zaman o kaz meselesinde olduğu gibi
— Korkuyor musun yoksa?
— Alay etme Kolya! Vallahi korkuyorum. Babam müthiş kızar. Zaten seninle dolaşmamı kesin olarak yasak ettiler.
Kolya:
— Üzülme canım, bu sefer bir şey olmaz! dedi. Ve tenteli bir tezgâhın arkasında duran satıcı kadınlardan birine:
— Merhaba Natasa! diye bağırdı.
Hiç de o kadar yaşlı bir kadın olmayan satıcı kadın tiz bir sesle bağırır gibi:
— Ne Nataşa'sı? Benim adım Mariya! diye karşılık verdi.
— İyi ki Mariyaymış, hoşça kal. Mariya!
— .Ah, seni gidi bacaksız.  Boyuna bakmadan  birde lâf atıyor!
Kolya, ellerini sallıyarak sanki kendisi kadına takılmıyor-muş da kadın ona takılıyormuş gibi:
— Seninle uğraşacak vaktim  yok!  Gelecek  pazar  günü anlatırsın, dedi.
Mariya:
— Ne anlatacakmışım sana pazar günü? Ben sana takılmadım ki! Sen bana takıldın! Bağırmaya başladı. Bir güzel dayak lâzım sana. İşte bu kadar. Herkes senin ne mal olduğunu bilir. Bu kadar işte!
Mariya'nın yanında kendi tezgâhlarında mallarını satan öbür satıcı kadınlar arasında gülüşmeler duyuldu. Birden kentin kemerli dükkânlarından birinden durup dururken sinirli adamın biri çıktı. Tezgâhtar gibi bir şeydi. Bizim kentteki satıcılardan değildi, dışardan gelmeydi. Sırtında uzun lâcivert bir kaftan, başında da siperliği olan bir kasket vardı. Daha gençti. Koyu kumral kıvırcık saçları ve çiçek bozuğu uzun solgun bir yüzü vardı. Garip, budalaca bir öfke içinde hernen Kolya'ya doğru yumruğunu sallamaya başladı. Sinirli sinirli— Ben seni bilirim! Ben seni bilirim! diye bağırıyordu. Kolya, ona dik dik baktı. Bu adamla bir çatışması olduğu'
nü hiç de hatırlamıyordu. Ama sokaklarda başkaları ile mı çatışması  olmuştu? Hepsini hatırlamasına  imkân Alaylı alaylı köylüye:
— Bilir misin? diye sordu. Satıcı aptal gibi:
__Ben seni bilirim! Ben seni bilirim! diye tekrarlıyordu.
__ İyi öyleyse. Eh, seninle tartışmaya vaktim yok. Haydi
hoşça kal!
Satıcı:
__ Ne muzırlık ediyorsun? diye bağırdı. Gene yaramazlık
ediyorsun ha? Ben seni bilirim!  Gene yaramazlık ediyorsun,
ha?
Kolya durup onu tepeden tırnağa süzmeğe devam ederek:
— Yaramazlık da etsem seni ilgilendirmez, arkadaş! dedi.
— Nasıl ilgilendirmez?
— İlgilendirmez işte!
— Kimi ilgilendirir ya? Söyle bakalım kimi?
— Şimdi artık Trifon Nikitiç'i ilgilendirir. Seni değil, kardeşim.
Delikanlı gözlerini gene öfke ile, ama aynı zamanda budalaca bir hayretle Kolya'ya dikti. Kolya aşırı bir ciddiyetle onu tepeden tırnağa süzdükten sonra sert ve ısrarlı bir tavırla:
— Sen Vozneseniye'ye (*)  gittin mi bakalım? diye sordu. Delikanlı ne karşılık vereceğini biraz şaşırarak:
— Hangi Vozneseniye'ye? Niçin? Hayır gitmedim! dedi. Kolya daha ısrarlı ve daha sert bir tavırla:
—  Sabaneyev'i tanıyor musun? diye sordu.
~- Hangi  Sabaneyev'i soruyorsun?     Hayır tanımıyorum. Kolya birdenbire:
— Eh madem tanımıyorsun, kes bakalım lâfı! diye kestirip attı ve sert bir dönüş yaparak sağa döndü, sanki Sabaneyev'i bile  tanımayan  bir  budala ile  konuşmaya tenezzül etmiyormuş gibi kendi yolunda hızlı hızlı yürümeye başladı.
Delikanlının neden sonra akü başına geldi. Gene büyük bir sinirlilik içinde:
— Dur! Hey! Hangi Sabaneyev'i soruyorsun? diye bağırdı.
Sonra birden satıcı kadınlara doğru döndü, aptal aptal onlara bakarak:
— Ne dedi Allahaşkına? diye sordu.
Kadınlar kahkahalarla güldüler. Aralarından biri: •— Yaman çocukmuş! dedi.
(*) Bir yortu adı.122
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
123
, Delikanlı sağ elini sallayarak hâlâ kendinden geçmiş gibi:
— Hangi Sabaneyev'i, hangi Sabaneyev'i soruyordu? diye tekrarlamaya devam ediyordu.
Kadınlardan biri:
— Hani, herhalde Kuzmiçyev'lerde çalışmış olan Sabaneyev'i arıyordu, diye bir tahmin yürüttü.
Delikanlı deli gibi gözlerini ona dikti. Biir başka kadın:
— Kuzmiçyev'lerde mi? Onun adı Trifon değil ki!  Kuz-     ; ma'dır onun adı, Trifon değil. Çocuk Trifon Nikitiç'ten söz etmişti. Demek ki  o, değil.                                                         :
O zamana kadar ciddi bir tavırla hiç konuşmadan söyle-     nenleri dinlemiş olan  üçüncü  bir kadın  lâfa karıştı:              î
— Seni anlayacağın onun adı ne Trifon, ne Sabaneyev' dir. Çijov'dur! Aleksey İvanoviç'dir adı. Aleksey İvanoviç Çi-     i jov!
Dördüncü bir kadın ısrarla:                                                   
— Öyle ya, Çijovdur onun soyadı, diye tekrarladı.               l Şaşkın delikanlı bir ona, bir ötekine bakıyordu. Neredeyse     
çileden çıkacakmış gibi.                                                                î
— İyi ama neden soruyordu? Neden soruyordu onu, bacı-     i lar? diye söyleniyordu. «Sabaneyev'i tanıyor musun?» dedi. Ben     i ne bileyim kimmiş Sabaneyev denen adam?                                
Satıcı kadınlardan biri:                                                           j
— Ne lâf anlamaz adamsın! Diyorlar ya sana Sabaneyev      i değildir!  Çijov'dur diye. Aleksey İvanoviç Çijov'dur aradığı!      î
— Hangi Çijov? Söyle hangisi? Biliyorsan söyle.                    |
—  Uzun boylu,  gürültücü patırtıcı  bir  adam  vardı ya,     î hani yazın pazarda oturuyordu.                                                    |
— Bana ne o Çijov'dan? Bacılar? Bana ne, değil mi ya?      Neden arıyordu onu?                                                                     |
— Ben ne bileyim, Çijov'u neden aradığını?                         t Bir başka kadın daha:                                                            i
— Onu niye aradığını biz ne bilelim, diye lâfa karıştı.      î Madem o kadar kafa şişiriyorsun, demek seninle ilgili bir şey      f bu. Hem çocuk bize değil ki, sana söyledi, budala! Yoksa gerçekten tanımıyor musun?
— Kimi?
— Çijov'u.
—  Hay Allah kahretsin, o Çijov'u da seni de! Ona bir dayak atarsam görür o! Benimle alay etti.
— Çijov'a mı dayak atarsın? Bak, dikkat et, o seni dövmesin! Aptalın birisin sen, işte bu kadarı
— Çijov'a değil. Çijov'a değil, o oğlana dayak atacağım! Sen de  ne  fesat, ne  kötü  kansın! Getirin sunu, getirin o oğlanı buraya! Benimle alay etti!
Kadınlar kahkahalarla gülüyorlardı. Kolya ise artık uzaklaşmış, yüzünde sanki zafer kazanmış gibi bir tavırla yürüyordu. Smurov, yanında yürüyor, ikide bir arkasına dönerek uzakta bağırıp çağıran gruba bakıyordu. Kolya ile birlikte başına bir iş gelir diye hâlâ korkuyordu, öyleyken, o da çok neşelenmişti.
Nasıl bir karşılık vereceğini bir önsezi ile hissettiği halde Kolya'ya:
— Adama hangi Sabaneyev'i sordun? dedi.
— Ben ne bileyim hangisini? Şimdi akşama kadar bağırıp çağıracak. Toplumun her tabakasındaki budalaları böyle arada bir dürtüklemekten hoşlanırım. Bak işte, şurada bir ahmak daha duruyor, surdaki köylü var ya, işte o! Bak sana bir şey söyliyeyim. «Budala bir Fransızdan daha budala bir varlık yoktur» derler ama bizim Rus'ların suratları da hemen ne olduklarını belli eder. Şimdi şuna bak, suratından budala olduğu belli değil mi, allahaşkına, söyle, ha?
— Bırak onu Kolya, geçip gidelim yanından.
— Hayır, bırakmam onu! Bir kez artık coştum. Hey! Merhaba köylü.
Yanlarından ağır ağır geçen ve herhalde içkili olan iri yarı, safça, yuvarlak yüzlü, sakalına kır düşmüş köylü başını kaldırarak delikanlıya baktı:
— Eh, eğer şaka etmiyorsan merhaba, diye acele etmeden karşılık verdi.
Kolya güldü:
— Ya şaka ediyorsam?
— Eh, şaka da ediyorsan, öyle olsun. Ziyanı yok. Şakadan bir şey çıkmaz. İnsan her zaman şaka edebilir.
— Kabahat ettim, ağabey, şaka yaptım seninle!
— Eh ne yapalım, Tanrı bağışlasın seni!
— Peki ama, sen bağışlıyor musun?
—  Tabii ya!  Hem de  candan bağışlıyorum. Haydi  güle güle!
— Bak hele! Öyle görünüyor ki, akıllı bir köylüsün sen!
124
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
125
Köylü hiç beklenmedik bir şekilde ve gene eskisi gibi kendine önem verdiğini belli eden güvenli bir tavırla-
—  Senden  akıllıyım ya! diye karşılık verdi. Kolya, biraz şaşırdı.
— Hiç sanmam! dedi.
—  Doğru söylüyorum.
— Hoş, belki de öyledir.
— Hah şöyle, bunu bilesin oğlum.
— Haydi allahaısmarladık, köylü.
— Haydi, güle güle.
Kolya bir süre sustuktan sonra Smurov'a:
— Köylüler çeşit çeşittir, dedi. Ben nereden bileyim akıllı bir adama çatacağımı? Halk arasında akıllı birine rastlamadım mı, bunun böyle olduğunu kabul etmeye daima hazırım.
Uzakta, kilisenin saati on bir buçuğu çaldı. Çocuklar adımlarını sıklaştırdılar ve yüzbaşı Snegirev'in evine kadar geriye kalan oldukça uzun yolu artık hiç konuşmadan geçtiler. Eve gelmeden, yirmi adım kala Kolya durdu ve Smurov'a önden gidip Karamazov'u dışarıya yanına çağırmasını söyledi.
— Önce bir tanışalım bakalım, diye söylendi. Smurov:
— Canım, neden çağıracaksın? Öyle de gir, seni görünce öyle sevinecekler ki!  Ne  diye burada  ayazda    tanışacaksın sanki?
Kolya, otoriter bir tavırla:
— Neden burada ayazda tanışacağım? Orasını ben bilirim, diye kestirip attı.
«Küçüklerce karşı böyle otoriter bir tavır takınmaktan hoşlanırdı. Bunun üzerine Smurov verdiği emri yerine getirmeğe koştu.
IV BÖCEK
Kolya, çok ciddî bir tavırla bahçe duvarına yaslandı, Al-yoşa'nın gelmesini beklemeğe başladı. Zaten onunla karşılaşmayı çoktandır istiyordu. Çocuklardan onunla ilgili
şey işitmişti. Ama şimdiye dek kendisine Alyoşa hakkında bir şey söylemedikleri vakit, onu hor görüyormuş gibi kayıtsız bir tavır takınıyor, hatta davranışlarını «eleştiriyordu».
Ama içinden onunla tanışmayı çok çok istiyordu: Kendisine Alyoşa hakkında anlatılan tüm hikâyelerde cana yakın ve çekici bir şey vardı. Bu bakımdan o an kendisi için çok önemliydi. Bir kez onun yanında bir yanlışlık yapıp da küçük düşmemeğe, kimseye boyun eğmeyeceğini göstermeye çalışması gerekiyordu: «Yoksa benim on üç yaşında bir çocuk olduğumu düşünerek, benim de ötekiler gibi olduğumu sanır. Hem bu çocuklarla işi ne? Onunla karşılaşınca soracağım bunu kendisine. Hay Allah! Bu kadar kısa boylu olmam da ne kadar kötü bir şey! Tuzikov benden küçük, ama benden yarım baş kadar daha kısa boylu. Bununla birlikte benim yüzümde zekice bir anlam var; gerçi yakışıklı değilim. Biliyorum: yüzce çirkin olduğumu. Ama zekice bir anlamı var yüzümün. Bundan başka içimdekileri pek de öyle ortaya dök-memeliyim. Yoksa ona hemen öyle kucak açmağa kalkarsam kendisi, sanır ki... Tuh! Öyle bir şey düşünürse rezalet olur vallahi!»
Kolya, var gücü ile kayıtsız bir tavır takınmağa çalışarak iste böyle heyecanlanıyordu. Onu asıl üzen o «âdi» yüzünden çok, kısa boyluydu. Kısa boylu oluşuna üzülüyordu. Evinde, duvarın bir köşesinde; daha bir yıl önce boyunu ölçtükten sonra, kurşun kalem ile çizdiği bir çizgi vardı. O günden bu yana, her iki ayda bir, heyecanla, tekrar tekrar boyunu ölçmek için o çizgiye yaklaşıyor: «Acaba ne kadar uzadım?» diye boyunu ölçüyordu. Ne yazık ki, çok az boy atıyor, bu da bazan onu büyük bir üzüntü içinde bırakıyordu. Yüzüne gelince, hiç de «âdi» değildi. Aksine, beyaz, solgun ve çilleri olan oldukça sevimli bir yüzdü. Pek büyük olmayan, ama canlı, kül rengi gözleri cesaretle bakıyor ve sık sık heyecandan pırıl pırıl oluyordu. Elmacık kemikleri biraz geniş, ağzı kü-Çüktü. Dudakları çok kalın değildi ama kıpkırmızıydı. Burnu küçük, ucu da iyice yukarı kalkıktı. Aynaya baktığı vakit her zaman; «tam anlamıyla kopça burunluyum! Kopça burunlu diye buna derler işte!» diye söylenir, daima öfkeyle ay-öadan uzaklaşırdı.
Kimi zaman da: «Bakalım, gerçekten yüzümde zekice bir anlam var mı?» diye bundan kuşku bile duyuyordu. Bununla126
 
KARAMAZOV KARDEŞLER
127
birlikte aklının fikrinin yalnız yüzü ve boyu ile uğraştığım sanmak da doğru bir şey olmaz. Aksine aynanın karşısında geçirdiği o anlar ne kadar üzücü olursa olsun, onları çabucak unutuyor, hatta uzun bir süre aklına bile getirmeyerek, kendi deyimi ile «bütün varlığını ideal ve gerçek hayatla ilgilenmeye veriyordu.»


Dostları ilə paylaş:
1   ...   116   117   118   119   120   121   122   123   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə