I d I n I a V a 3IV1ho nin

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.6 Mb.
səhifə57/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.6 Mb.
1   ...   53   54   55   56   57   58   59   60   ...   140

TEKERLEMELER

Çoğunluğu çocuk dünyasının ürünü olarak kabul edilmekle birlikte hayatın her safhasında karşımıza çıkan tekerlemeler; kafiyeli, bazen farklı sayıdaki hece ve mıs-ralardan kurulmuş olarak görülür. Tekerlemelerde esas olan, kelimelerin bir "oyun" meydana getirmesidir. Söylenmesindeki

zorlukla birlikte onunla yapılan kafiye, cinas, aliterasyon ve diğer unsurlarla elde edilen ahenk önemlidir. Söylenilmeleri sırasında bir ezginin eşlik ettiği veya bazı hareketlerin yapıldığı örnekler de vardır.

H. Özdemir tekerlemeleri "bağımsız tekerlemeler", "masal tekerlemeleri", "halk hikâyelerinde tekerlemeler", "tekke ve âşık şiirinde tekerleme", "geleneksel halk tiyatrosunda tekerlemeler", "oyun tekerlemeleri", "tören tekerlemeleri" olmak üzere yedi dalda incelemiştir.

Bu tekerlemelerin bir bölümü halk edebiyatından çok âşık ve tekke edebiyatları gibi anonim olmayan dallarla ilgilidir. İstanbul'da örneği en çok görülen oyun tekerlemeleri, "yanıltmaca" adı da verilen söz canbazlığma dayananlar (bak. yanılt-macalar), tören ve masal tekerlemeleridir.

Oyun tekerlemeleri bütünüyle çocuk dünyasının ürünüdür. Günümüzde de biraz şekil, fakat daha çok konu değiştirmiş olarak görülmektedir. Bunların bir bölümü, oyunun bir parçası olmakla birlikte, oyundan önce ebe seçimi için söylenilenleri de vardır. "Sayışmaca" adı verilen bu tekerlemelerin genellikle son kelimesi ya da kelimeleri sayışma dışı kalacak olanlara işaret eder. Çocukların, birbirlerini kızdırmak için söylediği tekerlemelere de bu arada yer vermek gerekir.

İstanbul'da dikkati çeken tekerlemelerin başında törenlerle ilgili olanlar gelmektedir. Eski hayatın ayrılmaz parçası olan eğlenceler ile günün veya mevsimin bel-libaşlı törenlerinde söylenilen tekerlemeler bugün sayıca azalmış bulunmaktadır. Ahmed Rasim'in verdiği örnekler arasında bugün bile söylenenler vardır. O, tekerlemeleri, "kubbeli yalan" olarak adlandırmakta ve bunlardan zevk almayan kişinin olamayacağını söylemektedir.

Herkesin bildiği, yağmurun yağmasıyla ilgili, Yağmur yağıyor, seller akıyor/ Arap kızı damdan bakıyor, şeklinde söylenen tekerlemenin devamı, bugün unutulmuş gibidir: Altın araba, gümüş tekerler/ Ver Allah 'im ver bir kızgın güneş.

Buna karşılık şu tekerlemeler hâlâ söylenmektedir: Deli deli tepeli/Kulaktan küpeli.

Fış fış kayıkçı /Kayıkçının küreği / Tıp tıp eder yüreği/Akşama fincanböreği...



Ahmed Rasim'in Şehir Mektupları'nda. yer verdiği bir perdelik komedide, iki çocukla ebe hanımın konuşmaları, tekerlemeler şeklindedir. Örnek tekerlemeyi, iki çocuk birlikte söylemektedir: Ambarlar hep açıldı/ Alaca boncuk saçıldı/Alaca has boncuk/İlik düğme kaytancık/Astar terzi diktiği / Yengem hanım giydiği / Gidip Şam'a varasm / Kızlara helal edesin /Ey kız taşı kız taşı / Yüzüğün elmas taşı /Senin baban bey ise/Benim babam subaşı / Subaşmın gelinciği /'Ayvalık'm bürümcüğü / Salmasın göreyim / Sırma saçın öreyim /Atlara bindireyim / Köylere göndereyim.

Günümüz çocuk oyunlarında sayışma-calar âdeta oyunun ayrılmaz bir parçası gibidir. Dağarcığında bunlardan fazlaca, bulunduran çocuklar her oyunda bir başkası-

nı söyleyebilirdi: Ne ne Nermin'i / Çok yeme peyniri / Peynir seni öldürür / Cehenneme götürür/ Cehennemin kapıları /İstanbul'un cadıları/Ik mık / Karakedi sen oyundan çık.

Çocukların birbirlerini kızdırmak için söyledikleri tekerlemeler, uydurulan kafi yeli sözlerle küçük düşürücü veya alaycı sözlerin şiirimsi bir havaya sokulmasıyla oluşmaktadır: Sadiye sandaliye / Çıtır çı tır kurabiye / Babam camiye gitti / Cami nin kapısı killi/ 'nın başı bitli.

ibrahim indik/'Eşeğine bindik/Eşeğinden indik/İbrahim'e bindik.

İstanbul masallarında bulunan tekerlemeler, genel anlamda Türk masallarında yer alan tekerlemelerden farklılık göstermez. Bir İstanbul masalını sırasıyla "masal başı" (yani tekerlemesi), "masalın kendisi" ve "masal sonu" olarak bölümlere ayıran N. Tezel(->), İstanbul'dan derlediği bir tekerleme metnini de yayımlamıştır. Bu tekerlemeleri, M. H. Bayrı'nın(->) belirttiği uzunluk kısalık sınırlamasından çok, sade ve süslü olmaları açısından ele almak daha doğru olur. Derlemeye dayanan metinlerden yola çıkarak masal tekerlemeleri şöylece sınıflandırılabilir:

a) "Sade (düz) tekerlemeler" adı verilebilecek masalı başlatmayı amaçlayan tekerlemeler; b) Sade (düz) tekerlemelere eklenen, ona renk katan, dinleyiciyi masaldaki inanılmaz olaylara hazırlayan "süslü tekerlemeler".



Masalların bitişleri de, tıpkı başlamaları gibi kendine has ifadelerle, kalıp sözlerle olur. Ancak pek çok anlatıcı, tekerleme söylemede gösterdiği istek ve başarıyı bitişte gösteremez. Çünkü, artık masal sona ermiştir, dinleyicide merak ve heyecan kalmamıştır. N. Tezel'in HBH'de yayımladığı İstanbul masallarında görülenler de bu tür örneklerdir: "... Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine".

"Onlara masal, bizlere sağlık; onlara kömür, bizlere ömür. Gökten düştü üç elma; biri benim, biri bu masalı söyleyenin, biri de dinleyenin."

"Meşhur darbımeseldir; iyilik eden iyilik bulur; kötülük eden kötülük bu-lurmuş." (bak. masallar)

Bibi. N. Tezel, istanbul Masalları, ist., 1938; ay, "Türk Halk Edebiyatında Masal", Türk Dili, XIX, S. 207 (l Aralık 1908), s. 447-457; Bayrı, İstanbul Folkloru, (1972), 81-83; P. N. Bora-tav, Le "Tekerleme", Paris, 1963; ay, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İst., 1973, s. 145-162; H. Özdemir, "Tekerleme", TA, XXXI (1982), s. 36-38; B. Türkiçin, "Çocuk Oyunları ve Tekerlemeleri", Boğaziçi Üniversitesi Halkbilim Yıllığı 1974, İst., 1974, s. 48-131; A. Çelik, "Ahmet Rasim'in Eserlerinde Halk • Kültüm Unsurları," (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, yayımlanmamış doktora tezi), 1993, s. 593-596.

SAİM SAKAOĞLU



TEKFUR SARAYI

Edirnekapı ile Eğrikapı arasında, İstanbul'un kara tarafı surlarına bitişik Bizans yapısı, Türklerin burayı Tekfur Sarayı veya (Tekfur Dağı: Tekirdağı örneğinde de ol-

duğu gibi) halk dilinde Tekir Sarayı olarak adlandırmalarına karşılık, yabancılar genellikle, 16. yy'da Konstantin Sarayı (Pa-latium Constantini), sonraları Porfirogen-netos Sarayı derler. Tekfur Sarayı bu adı, erken Osmanlı döneminde, Bizans imparatorları ve derebeyleri için kullanılan bir terimden almıştır. Bazı Bizans kaynaklarının 14. ve 15. yy'larda "Porfirogennetos Evi" olarak adlandırdıkları yerin burası olduğu sanılmaktadır. Babasının hükümdarlığı sırasında dünyaya gelen prenslere verilen porfirogennetos unvanının bu saray ile olan ilgisi anlaşılamamaktadır. Bizans imparatorlarının 12. yy'dan itibaren içinde yaşadıkları Blahernai Sarayı(->) kompleksinin en güneyde ve yüksekteki bir parçası, bir pavyonu olarak yapılan Tekfur Sa-rayı'mn hangi tarihlerde ve kim tarafından inşa ettirildiği bilinmez.

İmparator VII. Konstantinos'un da (hd 913-959) lakabının Porfirogennetos olduğu düşünülerek önceleri bu binanın onun tarafından yaptırılmış olabileceği ileri sürülmüştür. Gerçekten VII. Konstantinos'un oğlu Romanos için, "aşırı derecede muhteşem" bir saray inşa ettirdiği bilinir ise de bunun yeri hakkında hiçbir ipucu yoktur. Tekfur Sarayı'nda görülen mimari süslemeyi 13-14. yy'lara mal eden daha yeni araştırmacılar ise eserin, VIII. Mihael'in (hd 1259-1282) oğlu Konstantinos Porfirogennetos için yapılmış olabileceğini yine bir tahmin olarak ileri sürerler. Sağlam bir dayanağı olmayan bütün bu hipotezlere, şimdiye kadar üzerinde hiç durulmamış bir yenisi ilave olunabilir ki, o da İmparator I. Manuel Komnenos'un (hd 1143-1180) ilk karısı, Alman asıllı Eirene'nin (esas adı Bertha von Sulzbach) isteği üzerine yaptırdığı, "Alman prensesin evi" denilen sarayın burası olması ihtimalidir.

Eski kaynaklarda, "pencerelerinden deniz, dışarıdaki arazi ve şehre hâkim manzara görülen" ve "yüksek saray" olarak tarif edilen sarayın, aşağıda Haliç kıyısında bulunduğu iddia edilmekte ise de Tekfur Sarayı'nın bu tariflere çok uygun düşmesi, onun bu "yüksek saray" ile aynı olması ihtimalini kuvvetlendirir. Bu sonuncu görüş doğru olduğu takdirde, Tekfur Sarayı, Bertha von Sulzbach'ın Bizans'a gelişi (1146) ile ölümü (1160) arasında, herhalde daha eski bir binanın, belki de yine bir saray pavyonunun temelleri üstüne yapılmış olmalıdır. Ancak sonraları, bilhassa 126l'de Bizans İmparatorluğu Latin işgalinden kurtulup ihya edildiğinde önemli bir tamir görmüştür. Nitekim K. Wulzinger tarafından yapılan bir incelemede, binanın üzerinde iki ayrı tamir döneminin izleri tespit olunmuştur. Çok yıl önce, kaynakların yanlış tefsiri sonunda buranın, ordugâh önündeki Hebdomon Sarayı olduğu sanılmış ise de bu görüşün tamamen yanlışlığı, 1899'da A. van Millingen tarafından ortaya konularak Hebdomon'un Bakırköy-Yenimahalle'de olduğu ispatlanmıştır. Tekfur Sarayı'na bazı eski yayınlarda 6. yy'm meşhur imparatoru I. İustini-anos'un ünlü komutanı Belisarios'la(->) ilgili görülerek verilen Belisarios Sarayı adı

TEKFUR SARAYI

234


235

TEKİNER, EFDALEDDİN

^^^^Sİ^F?*n?^-'Tv;rfS'L"*r!':."- -<~ 'â^V, •'

i^Mİ^S^'C^fK^ffy \ ->;'': <



1930'larda Tekfur Sarayı vt Schneider-Meyer, Landmauer

da temelsiz bir yakıştırmadan ibarettir. Yüzyıllar boyunca Bizans imparatorlarının kullandıkları ve Sultanahmet Meydanı ile kıyı arasındaki sahayı kaplayan Büyük Saray, daha 12. yy'a doğru artık terk edilmiş ve yıkılmaya bırakılmıştı. Bu büyük kompleksten bugün sadece sahilde, sur duvarı üstünde îustinianos Evi veya Hormisdas Sarayı denilen bir yapının kemerli bir parçası ile bir cephe kalıntısı ve Kutluğun (evvelce Karacehennem) Sokağı kenarındaki merdiven kulesi durmaktadır. Bizans'ın son yüzyıllarında kullanılan Eğrikapı-Ay-vansaray arasındaki Blahernai Sarayı kompleksinden ise bugün yalnız Tekfur Sarayı denilen bu yapı ayakta kalabilmiştir. Tekfur Sarayı, fetihten sonra çeşitli maksatlarla kullanılmıştır. 16. yy'da Pirî Re-is'in İstanbul resminde burası, üstünü örten çifte meyilli çatısı ve bitişiğinde burç üzerindeki balkonu ve bunu koruyan sun-durmasıyla gösterilmiştir. Yine 16. yy'da İstanbul'a gelen Melchior Lorichs'in İstanbul panoramasında da bina sağlam bir halde ve üstü çift meyilli çatıyla örtülü olarak gösterilmiştir. Bu sıralarda Tekfur Sara-yı'nın hangi gayeye hizmet ettiği bilinmez. Yalnız, fil ahırı olduğuna dair bir kayıt vardır. P. Tafferner, l688'de Tekfur Sarayı'nı çatısız, üstü açık olarak görmüştür. İznik'ten getirtilen ustalara 1131/1718-19'da İstanbul'da çini yaptırılması kararlaştırıldığında, Tekfur Sarayı yakınında bir çini imalathanesi (kârhanesi) kurulmuş, bu tesis 1137/1724-25'te açılmıştır. Fırınların Tekfur Sarayı çevresinde bir yerde bulundukları tahmin edilebilir. Burada yapılan çiniler, Tekfur Sarayı çinileri olarak Türk sanatında ayırt edilmektedirler. Küçük Çe-lebizade Âsım'ın Tarih 'inde de kuruluşu anlatılan bu çini atölyesinin eserlerinin meşhur 1732 tarihli Sultan III. Ahmed Çeşmesi ile Eyüp'te 1725'te yapılan Kasım Paşa ve 1734'te inşa olunan Hekimoğlu Ali Paşa camilerinin iç süslemelerinde kullanıldığı genellikle kabul edilir. 19. yy'ın başlarında ise burada bir şişehane açılmıştır. Aynı yüzyıl içlerinde Tekfur Sarayı bir ara

"Yahudihane" (Musevilerin toplu oturdukları sosyal mesken) olmuş, fakat burası 1864'te yanmıştır. Evvelce buralarda yaşayan Musevilerin sinagogu (havra), Tekfur Sarayı'nın az ilerisinde idi. İçi duvar resimleriyle süslü olan bu önemli eser ne yazık ki son yıllarda tamamen ortadan kalkmıştır. Bir söylentiye göre, Topkapı Sarayı hazinesindeki, ilk bulanın iki tahta kaşık karşılığında bir kaşıkçıya verdiği için "Kaşıkçı Elması" adıyla tanınan elmas, Tekfur Sarayı içinde, başka bir söylentiye göre Yenikapı'da bulunarak, birkaç el değiştirdikten sonra IV. Mehmed zamanında (1648-1687) saraya girmiştir.

Tekfur Sarayı 20. yy'ın başlarında dört duvardan ibaret bir harabe halinde bulunuyordu. Yalnız bu arada yıkılmasını önlemek için, avlu cephesini taşıyan sütunlar demirden dikmelerle desteklenmişti. 1955-1970 arasında yapılan birkaç kademeli tamirde, bu demirlerin yerlerine yeni mermer sütunlar konulmuş, duvarların yıkılan kısımları tamamlanmış, içeride ve öndeki avluda birikmiş molozlar tamamen kaldırılarak, bina Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlanmış, avlunun ortasına (maalesef sarayın cephe görüntüsünü çok bozan) bir bekçi evi yapılarak, burada bir müze bekçisi görevlendirilmiştir. 1959'da Danimarkalı genç mimar adayları burada bir çalışma yaparak, binanın öncekilerden daha iyi rölövelerini çıkarmışlardır. Son yıllarda Tekfur Sarayı'nın üstünün kapatılması ve katlarının yapılması yolunda bazı tasarılar olmuş, hattâ bu hususta bazı projeler de çizilmiştir.

Tekfur Sarayı, eski bir sur duvarıyla Te-odosios Surları arasına inşa edilmiş, üç katlı bir yapıdır. Surun bir burcu ile evvelce arasında bağlantı bulunduğu ve burcun üst kısmındaki, mazgallarla aydınlanan bir odanın, sarayın müştemilatı olarak kullanıldığı tahmin edilebilir. Türk döneminde Tekfur Sarayı ile bu burç arasında, bugün ortadan kalkmış olan, kesme taştan büyük bir kemer inşa edilmişti. Bu kemerin klasik Türk mimarisi üslubunda olması ve

hayli temiz ve itinalı işçilikle yapılmış bulunması, Tekfur Sarayı'nın Osmanlı döneminin klasik çağında pek ihmal edilmeyip, gösterişli bir biçimde kullanıldığına delil sayılabüir. Tekfur Sarayı'nın en alt katı, ikiz olarak düzenlenmiş dört kemerle öndeki avluya açılan 17 m kadar uzunlukta, yüksek bir bodrumdur. Buranın evvelce iki dizi halinde sıralanan sütunlarla her biri birer tonozla örtülü on iki bölüme ayrıldığı içerideki moloz temizlendikten sonra meydana çıkan sütun kaidelerinden anlaşılmaktadır. Ancak şehre bakan cephenin iç tarafındaki nişleri ayıran payelerin eksenleri, ortadaki sütunlara uymadığından, bu duvarın alt kısmının daha eski bir yapının kalıntısı olabileceği akla gelir. Avluya açılan kemerleri taşıyan çifte sütunlar ile başlıkları, son tamirde yeni olarak yapılmıştır. Fakat eskiden çizilen desenlerden ve moloz içinde bulunan bir parçadan, sütunların üstlerinde aslında işlemeli başlıklar bulunduğu bilinmektedir.

Bu bodrumun üstündeki birinci kat da dışarıdan sadece avluya bakan kemerli pencerelerden ışık almaktadır. Büyük kemerler içinde olan bu pencerelerin iç taraflarında, iki yanlarda, taş raflara sahip, niş biçiminde dolaplar bulunmaktadır. Herhalde yan taraftaki bir rampa yardımıyla çıkılan en üst katın ise dört duvarında da pencereler açılmıştır. Ahşap bir döşemesi olduğu tahmin olunan bu katın, Tekfur Sarayı'nın en itibarlı bölümü olduğu açıkça bellidir. 24x11 m kadar ölçüsünde olan bu üst kattan, Eyüp sırtlarına, Halic'e ve karşı sırtlara, şehrin büyük bir kesimine hâkim bir manzara vardır. Doğu-güney köşede yükselen, eski sura ait bir burcun üstündeki mermer konsollar, burada bir balkonun varlığına işarettir. Bu balkonun varlığı Pirî Reis'in İstanbul minyatüründe de belirtilmiştir. En üst kattaki bir kapı balkona geçişi sağlıyordu. Güneye bakan cephenin ortasında bir şahnişin (çıkma) bulunmaktadır. Bu, en üst kata ait, tek kişilik bir ibadet hücresidir (şapel). Küçük bir apsisi ve minyatür bir kubbesi olduğu

kalıntılardan anlaşılır. Tekfur Sarayı'nın üstünün evvelce kiremit örtülü, çifte meyilli ahşap bir çatıyla kapatılmış olduğu, bir tahmin olarak ileri sürülebilir.

Tekfur Sarayı'nın şehre bakan güney cephesi, kesme taştan, hiçbir süsleme olmaksızın yapılmıştır. Belki bilhassa alt kısmı daha eski olan bu cephenin yalnız en üst kat hizasındaki pencerelerin kemerleri taş ve tuğladan süslemelerle renklenmiştir. Avluya bakan cephe ise, bütünüyle işlenmiş ve bezenmiştir. Böylece Tekfur Sarayı'nın esas cephesinin bu taraftaki olduğu anlaşılmaktadır. Burada beyaz taş ile kırmızı tuğlanın renkli tesirlerinden faydalanılmış, iki katı ayıran friz ile kemer aralarındaki üçgen yüzeylerde taş ve tuğlanın çeşitli geometrik motifler verecek biçimde kesilmeleri ve yerleştirilmeleri suretiyle zengin bir süsleme elde edilmiştir. Bu çeşit taş ve tuğla süsleme Bizans mimarisinde 10. ve 11. yy'larda başlamakla beraber, 13. yy'dan itibaren yaygınlaşmıştır. Ayrıca kemerlerin etraflarında, özel olarak yapılmış ve gül biçimi verilmiş küçük süs çömleklerinin harcın içine saplanarak sıralanması suretiyle de değişik bir bezeme meydana getirilmiştir. Bu teknikte süsleme, Bulgaristan ile Sırbistan'daki bazı eski yapılarda görüldüğünden, bunun Balkanlar'a özel olduğu sanılmıştı. Fakat aynı tekniğin İstanbul'da olduğu kadar Anadolu'da bazı Bizans eserlerinde de kullanıldığı tespit edildiği gibi, Tokat'ta bir Türk türbesinde de rastlanmıştır. Böylece bu süslemenin Balkanlar'a mahsus olmadığı ortaya çıkmıştı. En üst kat pencerleri-nin etraflarında evvelce mermerden profilli çerçeveler bulunduğu da kalan parçalardan öğrenilmektedir.

Tekfur Sarayı'nın tek başına olmayıp bir saray topluluğunun parçasını teşkil ettiği, az kuzeyde, 30-40 m kadar ileride bulunan ve sur duvarı üzerine oturan başka bir pavyonun, muntazam taş ve tuğla dizileriyle yapılmış cephe kalıntısından belli olmaktadır. Tonozlu ve kemerli bir bodrum üstünde yükselen bu yapıdan bugün sadece bir dizi pencereye sahip ufak bir parça kalmıştır. Bu pencerelerden birinin alınlığında evvelce dört "B" harfinden meydana gelmiş bir Bizans arması bulunuyordu. Geçen yüzyılın sonlarında bu taş yerinden çıkarılarak, Eğrikapı'da Panayia Suda Kilisesi'ne(->) götürülmüştür. Tekfur Sarayı'nın muhtelif yerlerinde eskiden görüldüğü iddia edilen Bizans veya Paleologos-lar armalarından hiçbir iz olmadığı gibi, bu

söylentilerin gerçeğe dayandığı da çok şüphelidir. Bizans imparator saraylarının ayakta kalabilmiş tek örneği olan Tekfur Sarayı, İzmir yakınında Kemalpaşa'daki (Nif) 13. yy'a ait Laskarislerin sarayı ile benzerlikler gösterir. Dış süsleme bakımından ise, Batı Almanya'da Lorsch Manastı-rı'nın 9. yy'dan kalma kapısıyla arasında uzak bir benzerlik kabul edilmektedir. Tekfur Sarayı, İstanbul'un Bizans çağına ait en değerli eski eserlerinden olduğu kadar, ayakta kalabilmiş bir Bizans sivil mimari örneği olarak da dünya sanat tarihinde özel bir yere sahiptir.



Bibi. Salzenberg, Altchristliche Baudenkma-le..., s. 124-128 ve levha 37-38; Millingen, Walls, 109-114; Gurlitt, Konstantinopels, 7-10; K. Wulzinger, Byzantinische Baudenkmâler zu Konstantinopel, Hannover, 1925, s. 64-89, tenkidi bak. N. Brunov, Kritische Berichte, (1928/29), s. 132-143; Schneider, Byzanz, 85; Schneider-Meyer, Landmauer, II, 95-100, 105-108;Janin, Constantinople byzantine, 129-130; H. H. Enggvist, "Aeldre tyrkiske byhuse, Tekfur seraillet", Arkitekten, Meddelelserfm Dans-ke Arkitekters Landsforbund, S. 6 (1960), s. 102-105; C. Mango, "Constantinopolitana III", Jahrbuch deş deulschen archâologischen Ins-tituts, LXXX (1965), s. 330-336; O. Feld, "Zu den Kapitellen deş Tekfur Saray in istanbul", ist. Mitt., XIX-XX (1969/70) s. 359-367; Müller-Wiener, Bildlexikon, 244-247; S. Eyice, "Tekfur Sarayı", İlgi, S. 32 (1981), s. 34-37.

SEMAVİ EYİCE



TEKİNER, EFDALEDDİN

(1870, İstanbul -10 Ağustos 1957, İstanbul) Tarihçi.

Hazine-i Hassa müfettiş-i umumisi Ce-vad Bey'in oğludur. İlk ve orta öğrenimini Süleymaniye İptidai Mektebi'nde ve Kaptanpaşa Rüştiyesi'nde gördü. 1893'te Mekteb-i Mülkiye'den mezun oldu. Dahiliye Nezareti mektubi kalemi hulefası olarak devlet hizmetine girdi; 1896'da ek görev olarak Aşiret Mektebi'nde öğretmenlik yaptı. 1899'da Mercan İdadisi tarih öğretmeni oldu. 1901'de Darülfünun'da(->) umumi tarih müderrisliğine, 1902'de ek görev olarak Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmında sınai ve ticari coğrafya öğretmenliğine getirildi. 1909'da Mekteb-i Mül-kiye'de siyasi tarih derslerini üstlendi. 1912'de Darülfünun Edebiyat Fakültesi'nde coğrafya müderrisi oldu. 19l4'te İnas Darülfünunu^) edebiyat şubesinde İslam tarihi müderris vekili olarak görev yaptı.

29 Ekim 1913'te resmi binalar ve hapishaneler umum müdürü oldu. 26 Mayıs 1923'te buradaki görevi yenilendi. Fakat

Tekfur Sarayı'nın vaziyet planı.

Müller-Wiener,

bir süre sonra buradaki görevine ara verildi, 1927'de tekrar döndü. 18 Ağustos 1928'de kendi isteğiyle emekli oldu. Te-kiner, 1911'de kumlusunda Tarih-i Osma-ni Encümeni'ne (sonra Türk Tarih Encümeni) asli üye olmuştu. 15 Ocak 1942'de de Türk Tarih Kurumu'na 41. olarak üye seçildi.

Tekiner, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni'ne(->) de, Tarih-i Osmani Encümeni temsilcisi olarak üye olmuştu. Bu kuruluş sonraları canlandırıldığında, görevini başkan olarak ölümüne kadar sürdürdü.



Gerek tarih, gerek İstanbul'un eski eserleri üzerindeki engin bilgisine rağmeri Tekiner pek az yazdı. "Bir Vesika-ı Müellim" (TOEM, S. 4 [1328], s. 201-210), Endülüs Müslümanlarının Osmanlı sultanından yardım istemek üzere gönderdikleri Arapça kaside hakkındadır.

Coğrafya-yı Ümranı (ist, 1316) (İbnü'l-Cevad Efdaleddin imzası ile), Küçük Osmanlı Tarihi (ist, 1328), Muhtasar İslâm Tarihi, Yedi Yüz Tarih-i Hicrisine Kadar (İst., 1328) başlıklı eserleri ise derslerinin yardımcı kitapları olarak hazırlanmıştı. Ayrıca Tarih-i Osmani Haritaları (ist, 1327), başlıklı bir yayını da vardır. Çok saygı duyduğu hocası Abdurrahman Şeref(-0 hakkında da küçük bir kitap yayımladı: Abdurrahman Şeref Efendi, Tercüme-i Hali, Hayat-ı Resmiyye ve Hususiyyesi (İst., 1927). Fakat en önemli araştırması, 1911'de Avrupa'dan gelen demiryolunun genişletilmesi sırasında kaldırılan Alemdar Mustafa Paşa'nın mezarının, Gülhane Parkı'nın girişi karşısındaki Zeyneb Sultan Camii hazi-resine taşınması sırasında yazdığı, "Alemdar Mustafa Paşa" başlıklı TOEM, S. 10'dan itibaren pek çok sayıda devam eden uzun makalesidir. 12 sayı süren bu yazıda bilinen kaynakların dışında o günleri yaşamış olanlardan da bazı hatıralar elde ederek bunlardan faydalanmıştır. "İstiklal-i Osmani ve Tarih ve Günü Hakkında Tetki-kat" (TOEM, S. 25 [1914], s. 36-48) başlıklı yazısında Osmanlı Beyliği'nin 4 Cema-ziyülevvel 699/27 Ocak 1300'de bağımsız olarak kurulduğunun kaynakların yardımıyla tespit edilebileceğini ileri sürmüştür. "Memalik-i Osmaniyede Tıbaatın Kıdemi" (TOEM, S. 40 [1916], s. 242-249) başlıklı bir makalesi de vardır.



İstanbul'a dair çok zengin bilgisine rağmen, bu konuda hemen hemen yazılı olarak hiçbir şey vermemiştir. Tek yayını, Ka-palıçarşı'ya dair yazısıdır ("İstanbul'da Ka-pahçarşı", TTOK Belleteni, S. 88 [Mayıs 19491, s. 6-8, S. 92 [Eylül 1949], s. 7-9; İn-gilizcesi The Great Bazar of istanbul [İst., 1949] başlığı ile ayrıca yayımlanmıştır).

Tekiner'in İstanbul'un eski eserleri için mücadelesinin izlerini, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni'nin zabıt dosyalarında bulmak mümkündür. Son yıllarda Türk Tarih Kurumu onu, Silahdar Tarihi 'nin basılmamış bölümlerinin baskıya hazırlanmasıyla görevlendirmişti. Çok ilerlemiş yaşına rağmen Tekiner bu çalışmayı sürdürdü, fakat tamamlayamadı.

Kendisini tanınmış ve İstanbul Eski



TEKKELER

236


237

TEKKELER

Şeyh Selamı Efendi Tekkesi'nin tevhidhanesi (sağ) ve Nureddin Cerrahî Tekkesi'nde, tevhidhane ve türbe.

Eserler Encümeni'nde bir süre beraber olmuş bir kişi olarak, bu satırların yazarı, Te-kiner'in gerçek anlamı ile bir "bey", son istanbul efendilerinden olduğunu, konuşma üslubu, davranışları ve bilhassa giyinişi ile bunu açık surette belli ettiğini burada belirtmek ister.

Bibi. T. Gökbilgin-H. Y. Şehsuvaroğlu-S. Eyi-ce, ÛstadEfdaleddin Tekiner, ist., 1958; ilk iki yazı önce TTOKBelleteni, S. 188-189'da (1957) yayımlandı; F. Çöker, Türk Tarih Kurumu, Kuruluş Amacı ve Çalışmaları, Ankara, 1983, s. 500-505.

SEMAVi EYlCE




Dostları ilə paylaş:
1   ...   53   54   55   56   57   58   59   60   ...   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə