Kastamonu hayati



Yüklə 4.31 Mb.
səhifə21/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4.31 Mb.
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   112

Hapishanede Beylerbeyli Süleyman Honkâr ve arkadaşları kaçmak istiyorlardı. Süleyman: "Deve bile olsa ben yine buradan kaçırırım" diyordu. Üstad ona ümmî diye hitap ederdi.

Süleyman daha sonraki yıllarda hapishaneden kaçarak, Kastamonu'ya Sadık Bey'in yanına gelmişti. Sadık Bey sormuş: "Nasıl kaçabildin?" O da Üstadın Esma-i Hüsna manzumesini Feyzi Efendi yazmıştı ya, Onu nüsha yaparak kaçtım demiş.. "

- Mahkeme Safahatı

M. Feyzi efendi mahkeme duruşmalarında ve hapishaneden mahkemeye gidip gelmelerinde Üstad Hazretlerine ait bir hatırasını şöyle anlatır:

"...Denizli deyince, hapishaneden mahkemeye gidip gelişlerimizi hatırlarım. İkişer ikişer kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad'la beraber bağladılar. Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken, üstad "Fatiha!" diye okumaya başladı. Kelepçe zencirli ve asma kilitliydi. Yan gözümle Üstada baktım, Fatihayı okuduktan sonra, ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber

348


bağlı olduğu halde, benim elim kalkmamıştı. Bunu Üstad'ın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim."

349


1248

- Üstad istid'asını geri aldı

"Denizli Mahkemesinde reis Ali Rıza Bey, kademe kademe anfi gibi sıralar yaptırmıştı. Bizler o şekilde sıralarda otururduk.Birgün Üstad hastalığını ileri sürerek" Mahkemeye gelemiyeceğim" diye istid'a vermişti. Sonra mahkemenin müsbet halini görünce, "İstid'amı geri alıyorum" dedi.

Reis: "Said Efendi! İstid'ayı geri mi alıyorsun?" diye tebessüm içinde mukabele etti.

Bir celse de, müdde-i umumi Üstad'ın oturuş şekline itiraz etti. "Mahkemenin nizamını bozuyor." dedi.

Ali Rıza Efendi ise, "Doğru oturunuz! "deyince, Üstad: "Hastayım!" diye cevab verdi.

Reis, Müdde-i umumiye dönerek: "Hasta imiş, ne yapalım!" dedi. Sonra da Üstad'a "Siz gidin, istirahat edin!" diyerek bir gardiyanla Üstad'ı gönderdiler... (52)”

Mehmed Feyzi Efendi'nin bu hatırasını te'yiden, bizzat merhum Tahiri Mutlu Ağabeyden dinlediğim bir hatırayı da buraya dercetmek istiyorum. Tahiri Ağabey dedi: "Bir mahkeme celsesinde bir husustan dolayı, reis AIi Rıza Üstad'a karşı sertçe bağırdı. Hepimiz müteessir olmuştuk. Fakat Üstad hiç müteessir olmadığı gibi, bize de demişti ki: "Mahkemenin kalbini Risale-i Nur fethetmiştir. Reis bunu kasden böyle yapıyor, tâki kimse ondan şüphe etmesin.”

ŞAHİTLERDEN İKİNCİSİ: İnebolu'lu Selahaddin Çelebi'dir. Bu zat hatırasının bu kısmı için diyor ki:

".... Ankara'dan Üstad Hazretlerini Isparta'ya yolladıktan sonra, o günü öğle üstü vâli Nevzat Tandoğan'ın Belediye binasında bizi beklediğini bildirdiler. Hemen belediyeye götürüldük. İçeri girerken merdivende genç bir hanımla karşılaştık. "Sizde mi polissiniz?" diye sordum. Hanım: "Hayır, ben felsefe hocasıyım. Bediüzzaman'a bayram tebriki yazmıştım(53)" dedi. Arkamızdaki polisler "Konuşmayın!" diye bizi ikaz ettiler.

Belediyede başkan odasına evvelâ felsefe hocasını çağırdılar. Yirmi dakika sonra o çıktı, "beni serbest bıraktılar, Allah yardımcın olsun" dedi ve gitti.

350


Kapıda birinci şube müdürü bekliyordu. Emniyet umum müdürü Şinasî Bey kapıyı açtı ve bana gel dedi. İçeri girdiğimde Vali Nevzat Tandoğan

(52) Son Şahitler-2 S: 157-164

(53) Bu Kitabın Kastamonu hayatı kısmının son bölümlerinde, Üstad'ın mektuplarından birisinde bu tebrik mektubundan bahsedilmiştir. A.B.

351


1249 koltukta oturuyordu. On dakika kadar beni tepeden tırnağa süzdü. "Şinasî elektrikleri söndür!" dedi. Bir dakika sonra tekrar aç dedi. Başını iki tarafa sallayarak gözlüğünü çıkardı, tek camıyla baktı. Ayağa kalktı. "Yanıma gel!" dedi. Omuzumdan tuttu: "Nasıl olur, sen Cumhuriyet çocuğusun... böylesi kimsenin peşine takılırsın. Bunun gayelerini bilmez misin?" dedi.

Cevaben dedim ki: "Ben 1936 senesinden beri Kastamonu'da bu zatın ziyaretine giderim. Eserlerinden okudum ve neşrine çalıştım. Bu eserleri imanî ve Islâmî'dir. Siyasî ve menfî milliyetçilik yoktur. Milletimizin ve devletimizin aleyhinde en ufak bir kelime görseydim veya kendisinden menfi bir düşünceyi hissetseydim, ihbar eder ve herkesten önce ben düşman kesilirdim. Tamamıyla yanlış bir kanaata sahipsiniz!.. Eserleri Kur'an-ı Azim-üşşanın bazı ayetlerinin tefsirleriden ibarettir. Kastamonu'da onu herkes ziyaret ediyor. Polis karakolunun karşısında bir evde oturuyor. Polisler hergün gireni çıkanı görüyorlar.

Nevzat Tandoğan: "Kim Kastamonu valisidir!" dedi. Mithat Altıok, dedim.

Bunun üzerine, Mithat Altıok'u kasdederek: "Şinası, ne hayvanlar var!" dedi... Ve bana hitaben: "Madem ki eserleri imanidir" diyorsun. Mahkemeye verileceksiniz, orada tetkiki yapılır." dedi.

Kapıda bekliyen birinci şu'be müdürüne, mahkemeye sevk edilmemi emretti.

Mahkemeye gittik

Yanlarından çıktığımızda hava kararmış, iftar vakti çoktan geçmişti. Bizi iki polis refakatinde mahkemeye sevk ettiler. Gece saat onikiye kadar mahkeme salonunda bekledik. Nöbetçi hâkimi geldi. Tevkifim için gelen telgrafı, gündüzleyin Savcı Kemal buraya vermişlermiş. Bu telgrafın nereye konduğunu bilmiyen ve bulamıyan Savcı muavini, evine telefonla sorduktan sonra, telgraf bulundu ve mahkemeye alındık. TC.K: nun 163. maddesiyle karar verildi. Tevkif müzakkeresi elimize verilerek, gece saat 01.30'da Cebeci Cezaevinin karantina koğuşuna alındım "

İnebolu'ya Sevk

Bir hafta sonra, Zonguldak yoluyla İnebolu'ya sevk edildim. Refaketimde iki jandarma vardı. Trende siyasi mücrim diye hususi kompartıman açılmıştı. İnebolu'ya vardık, orada beni polise teslim ettiler. Emniyet

352


dairesinde iki gün kaldım. Sonra savcılığa götürdüler. Said ismindeki savcı Ankara'da verdiğim ifadeyi tekrar ettirdi.. Ve nihayet İnebolu cezaevine gö

353


1250 türdüler. İnebolu cezaevinin alt katında diğer dokuz arkadaşlarla beraber ibadetimizi yapıyorduk...

Denizli'ye sevk emri gelmeden bir gün evvel, arkadaşlarımızdan bir ehl-i kalb olan İzzet Turgut: "Yarın gidiyoruz, hazır olun! Fakat merak etmeyin, beraat edip geleceğiz.” dedi.

Ertesi günü Anafarta vapuru ile İstanbul'a, oradan da İzmir vapuruna aktarma edilerek İzmir'e ve oradan da trenle Denizli'ye götürüldük.

Denizli'ye vardığımızda, halk teessüf içinde bizi selâmladılar. Bazıları: "Sizin başınızda öyle bir hoca efendi varki; Sorgu hâkimi sual sormadan, sorularına cevab verdi. Hiç bir kabahatiniz yoktur... Merak etmeyin, beraat edeceksiniz!" demişlerdi.

Nihayet Kastamonu, İnebolu ve İstanbul'dan getirilen biz Nur talebelerini bir araya, Ağır cezalıların kısmında büyük bir koğuşa koydular. Aynı günde Üstad Hazretleri küçük bir parça kağıda "Hoş geldiniz" diye bir pusula yazıp meydancı Adem Ağa ile gönderdi.

Mahkûmlar Namaza Başladılar

Kısa zamanda ceza evindeki bütün ağır cezalılar yaptıklarına nedamet ederek tevbe istiğfar ettiler ve beş vakit namazlarına başladılar. Hapishane dayısı Beylerbeyli Süleyman'a bir gün sormuştum: "Ne gördünüz ki, Hoca Efendi'ye karşı bu kadar hürmet gösteriyorsunuz?"

Cevaben demişti ki: "Ben buraya adam yaralamaktan sekiz aya mahkûm olarak geldim. Bir gece rü'yamda bir hoca efendi, "Süleyman sen iyisin. Fakat çok mağrursun ve nefsine güveniyorsun. Yakında cezasını çekeceksin" dedi. Hakikaten çok geçmeden hapishanede kavga olmuştu. Kavgada bir mahkûm ölmüştü. Bu hadiseden ben yirmi dört seneye mahkûm oldum... Bediüzzaman bu ceza evine gelince, bu zatın rü'yamda gördüğüm hoca efendi olduğunu anladım. Zaten Hoca Efendi de gelir gelmez mektup yazarak: "Burası bir hapishane değil, Medrese-i Yusufiyedir. İdareciler zebani değil, birer terbiyeci arkadaşdırlar. Bu günden itibaren gusledip tevbe edeceksiniz" diyordu.

Mahkûmlar Kur'an okumaya başladı

Bizim koğuş komşuları olan Ağır Cezalılaırın hepsi Nur talebelerinden Elif ba cüz'ünden başlıyarak Kur'anı hatmetmişlerdi. İstanbul'un meşhur

354

hocalarından takva sahibi Gönenli Mehmed Efendi'den ders almaya başlıyan, dört adam katili Mehmed ismindeki mahkum, Kur'an'ı hatmetmiş ve



355

1251 "VED'DUHA'dan aşağısına kadar ezberliyerek imtihan kazanmış olduğundan, mahkûmlara imamlık yaptığını gözümüzle gördük.

Tahta kurusunu öldürmiyecek kadar salâh-ı hal

Denizli hapishanesinde, tavan beton olduğu halde, incecik yağmur gibi tahtakurusu ve sivrisinekler dökülüyordu. Sık sık süpürür ve dökerdik. Kağuştaki mahkûm Ağır cezalılar şikayet ederlerdi: "Adam öldürdüm amma, şimdi sivri sineği dahi öldüremiyoruz" diyorlardı.

Nur talebelerini görüştirmiyen Müdür Şevki

Cezaevi müdürü Sevki Bey, bizi diğer koğuşlardaki kardeşlerimizle görüştürmezdi. Ancak mahkemeye gidip gelirken görüşebilirdik. Yetmiş kişilik bir kafile, önümüzde Üstad Hazretleri... her defasında başka bir kişiyle Üstad'ı kelepçelerlerdi. Etrafımızda süngülü otuzdan fazla jandarma bulunurdu. Denizli'nin ali-cenab ve misafir-perver halkı geçtiğimiz yolların iki tarafını doldurur, göz yaşlarıyla teessürler içinde sevgilerini, başlarıyla da selâmlarını bildirirlerdi. Cezaevi yolunda eski bir mezarlık vardı. Üstad buradan her gelip geçtikçe fatiha okumadan geçmezdi.

Beraet Kararı

Son mahkemede, merhum Hâkim Ağır Ceza Reisi Ali Rıza Bey ve diğer azalar, bize kararın tebliğ edileceğini ve ayağa kalkmamızı söylediler. Karar okundu. Başta Üstad olmak üzere hepimizin beraetine oy birliğiyle karar verilmişti...

Mahkemeden çıkınca halkın büyük tezahüratı ve” Yaşasın Adalet" nidaları ve alkışları içinde mahemeden Cezaevine geldik. Eşyalarımızı dışarıya çıkardık. Denklerin üzerinde İbrahim Fakazlı oturuyordu. Çarşıdan faytonlar geliyor, sıraya giriyorlardı. Birinci faytona Üstad, ikinci faytona Fevzi Pamukçu binmişti. Bu esnada doğu tarafından ağaçlar arasından bir süvari sür'atle geliyordu. -Ki ağaçların arasından öylesi sür'atle geçmek akıl işi olmadığından- şaşkına dönmüştük. Süvari tam Üstad'ın faytonunun sol arkasında aniden durdu. Atından indi ve Üstad'ımızın karşısında askerce sert bir selâm verdi. Bir kaç kelime söyledi, elini öptü ve yine sert bir selâmla mahmuzları şaklattı. Ve atına binerek aynı istikamette, aynı şekilde sür'atle uzaklaştı. İbrahim Fakazlı ile bu hadiseyi hep konuştuk ve hiç bir zaman çözemedik. Üstad'a sormaya da cesaret edemedik.

356


Hazret-i Üstad, delikli çınar nâmiyla anılan semtte bir otele yerleşti. Diğer arkadaşlarımızı Denizlililer evlerine götürdüler. Nefis yemeklerle ik

357


1252 ramda bulundular. Nur talebeleri Denizli'den ayrılmak üzere trene binmeden evvel, Denizli halkının toplayıp, Mustafa Hafız'a verdikleri bir mendil dolusu parayı getirmişti. Talebelere dağıtmak istedi. Fakat hiç kimse bu paraları kabul etmedi. Eşyalarımızı trene yüklerken, tüccar, zengin ve mevki sahibi bir çok zatlar bizzat yardım etmişlerdi.(54)”

ÜÇÜNCÜ ŞAHİDİMİZ: Isparta masumlarından kidemli Nur talebesi kâtip Osman lâkabıyla meşhur Osman Yıldırımkaya'dır. (R.H.)

Denizli hapis hadisesiyle ilgili ve Isparta'dan Denizli'ye sevk edilirken vukua gelmiş hadiselerle alâkadar hatıralarını şöyle anlatmaktadır:

"sparta'dan ayrılırken, beni Hüsrev Ağabeyle birlikte kelepçelemişlerdi. Yolda kelepçeli halde ancak sıra ile namaz kılabilmiştik. Üstadı da Savlı doksan yaşlarında Hasan dayı ile birlikte kelepçelemişledi. Hasan Dayı'nın yaşlılığı dolayısıyla yürümeye mecali yoktu. Üstad adeta adamcağızı sırtında taşıyorcasına zahmet çekiyordu. Hasan Dayı'ya: "Bana dayan, bana dayan!" diyordu. Zaten ihtiyar adamcağız da Üstad'a dayanarak yürüyordu. Üstad'ın yaşı o tarihte altmışbeş kadardı. (Üstad'ın yaşı o tarihte tam altmış altı olduğu kesindir. A.B.)

Böylece bizi Denizli hapsine götürdüler. Hapishanede Hafız Ali Efendi, Denizli köylülüğünden Pekmezci diye anılan bir adama Kur'an öğretiyordu. Adam bir türlü okuyamıyordu. "Yüvesvisü" kelimesini "Yüvesvisi" şeklinde okumaktan kurtulamıyordu.

Bir gün Hafız Ali adamcağıza hiddetlendi ve "Haydi kalk git!" diye kızdı.. Adam ise, "beni hatmettirmeyince buradan çıkamazsınız" diye mukabelede bulundu.

Böylece acı tatlı bir çok hatıralarımız geçti. Dokuz aylık Denizli hapsi düğün bayram gibi geçti. Bir gün Üstad'a biraz gülyağı hediye etmiştim. O da ağzıma iki çay şekeri koydu. O şekerin lezzeti ve tadı hâlâ ağzımdadır desem, mübalağa etmiş olmam.(55)”

DÖRDÜNCÜ ENTERERASAN ŞAHİDİMİZ: Beylerbeyli Süleyman Honkâr'dır.Bu zat, Denizli hapsinde Üstad'la ve Nur talebeleriyle tanışmış, Islâh-ı hal etmiş bir zattır. Hatıralarından bazı kısımlar dercediyoruz:

"... Üstad Denizli hapsine gelmeden önce, bir gün savcı muavini Cemil Söylemez, hapishane müdürü Şevki Bey hapishanenin içine geldiler. Arka

358


(54)Son Şahitler-1 S:136-141

(55) Son Şahitler-2 S: 210

359

1253 larında Tabib, Başgardiyan ve Başçavuş da geldiler. Bize: Şark'tan bir Bektaşi geliyor!.. Bununla kimse konuşmayacak. Konuşanlara dayak attıracağız, işkence edeceğiz." dediler.



Sonra Üstad'ı getirdiler. İlk olarak Ferani meydanında karşılaştık. Biz hapishanenin üç bölümü arasına düşen kısma Ferani diyorduk. Orada Hazret-i Üstad bir iskemle üzerine oturdu. "Hoş geldin Hoca Efendi" dedik. Ben hemen, çay kahve ne içersiniz dedim: “Kahve içmem dedi. Hemen çay temin ettik. Oradan sonra umumî tuvaletin olduğu yerde iki üç gün Üstad'ı yatırdılar. Oraya bir yatak ayırdılar. Sonra Üstad'ı münferid yere aldılar. Bizim konuşmamıza engel olacaklardı. Bizi Üstad'la görüştürmeyeceklerdi. Biz ise, Üstad'ı gördükten sonra, sehpaya gideceğimizi bilsek bile, Üstad'la görüşeceğiz dedik.” sizin sözlerinizi dinliye dinliye ömrümüz hapishanelerde çürüdü. Biz öyle birisini arıyorduk. Allah Hazret-i Üstad'ı bize yolladı.

Üstad Hazretleri münferid yere gitmişti. Orası tek kişilik yerdi. Ufak suç işliyenleri, o birer kişilik yerlere tıkıyorlardı. İşte Üstad'ı da öyle bir yere koymuşlardı. Tabiî kapılar kapanınca, idareden gören olmuyordu. Biz birbirimizin yardımıyla pencerenin önüne çıktık, elini öptük, hatırını sorduk. O zaman Hazret-i Üstad: "Kardeşlerim benim yüzümden zarar görmeyin, lâf duyarsınız, size işkence ederler.” dedi.

Biz, "Hayır Hocam! Siz hiç üzülmeyin. Biz Korkmayız. Herşeye razıyız" dedik. Üstad da "Kardeşlerim sağolun, hoşbulduk" dedi.

Pencereye bir kişi çıkamazdık. (Yani Üstad'ın üst kattaki penceresine) Birbirimizin üstüne basarak çıkardık...

Sonra İstanbul'dan, Kastamonu'dan da hocalar geldi. Onları da karşıladık. Ve arkadaşların rızalarıyla bir koğuşu boşalttık. Temizlettik ve onları yerleştirdik... Böylece beraete kadar hep beraber kaldık.

Sadık Bey de vaktiyle aynı bizim gibi kötü yoldan dönmüşlerdendi. Dedesi Plevne kahramanı Sadık Paşa imiş... Daha sonra Sadık Bey, Üstad Kastamonu'ya geldiği zaman ona talebe olmuş...

Biz Sadık Bey'le çok iyi arkadaş olduk. Üstad'da bana çok itimad ederdi. Bir daktilo getirtmiştik. Üstad'ın müdafaalarını hep Sadık Bey okur, Mümtaz Beyde daktilo ile yazardı. Ben de sağı solu gözetlerdim....(1)"

360


Süleyman Honkâr'ın hatıraları çoktur ve uzundur. İsteyen Son Şahitler'de okuyabilir.

(1) Son şehitler -1 S: 181

361

1254


BEŞİNÇİ ŞAHİDİMİZ: İbrahim Fakazlı...1938'li yıllarda Risale-i Nurla ve Üstad Bediüzzaman'la tanışıp Nura talebe olmuş olan bu zat, Denizli hapsi hadisesiyle ilgili hatıralarında şunları kaydeder:

"... O ne dehşetli günlerdi... Ezan Türkçe okunuyor, bazı hocalar tarafından bunun müdafaası da yapılıyordu. Camilere gelenler çok azdı. İhtiyarlar namazdan sonra kaçarcasına dağ'ılıyorlardı. Bir Elif cüz'ü ele geçirip de okuyabilmek bir meseleydi. İslâm kelimesini ağzına almak müthiş bir cesaretti...

Denizli hadisesinde bizi de hapse attılar. Ramazan-ı şerifin 19. günü bir pazar sabahı polis ve jandarmalar evimizi bastılar . ( Ki aynı gün hz. üstadın da Kastamonu da evi basılmıştı.) Üç ay kadar İnebolu hapishanesinde kaldıktan sonra, deniz yoluyla İstanbul'a, oradan da İzmir'e, daha sonra trenle Denizli'ye geldik. Trende bitişik kompartımanlarda Denizli tüccarları hep Üstad'dan bahsediyorlardı.

Hapishaneye vardığımızda, dehliz gibi bir aralıktan geçerken Üstad bizi gördü ve bize hitaben: "Merak etmeyiniz kardeşlerim" diyerek bizi teselli etti.

Bizler hapishaneye gelmezden önce, burada şöyle bir hadise cereyan etmiş: Üstad abdest almaya çıkarken, pencereye üşüşen mahkûmlar, kendilerine nasihat etmesini istemişler. Üstad ise, hiç sesini çıkarmamış. Bu hal mahkûmlarda üç defa tekerrür edince, "Gidin temizlenin" diye Üstad söylemiş.

Süleyman Efe ismindeki mahpusların başı, onları toplamış, yetmiş seksen kadar mahkûmlara: "Söyleyin ulan içinizden hanginiz pis?" nihayet içlerinden birisi, üç aydır yıkanmadığını söylemiş. Süleyman Efe hiddetlenmiş, adama bağırarak hemen git yıkan demiş.

Daha sonra, Üstad bunların yanından geçerken, yine nasihat etmesini istedikleri zaman, onlara namaz kılmalarını söylemiş. Mahkûmlar hep bir ağızdan hiç bir şey bilmediklerini ifade etmişler. Üstad da onlara "peki, benim talebelerim gelecek... Onlar size namaz kılmasını öğretirler" demiş.

"Bizleri bir kaç gün karantinada beklettikten sonra avluya çıkarttılar. Üç yerden bir yer seçecektik. Kararsızdık, "Nereyi seçelim" diye düşünürken, Ağır cezalıların başı Süleyman Efe ve arkadaşları, bizim yataklarımızı alıp

362

götürdüler. Temizlettirip, badana ettirdikleri bir odaya herkesi kendilerince sıraya dizip yerleştirmişlerdi. Biz de çaresiz onların hazırlattığı yere gittik. Herkesin kendi yatağının önüne diz çöküp oturabileceği tahtadan yerler yapmışlardı.



Üstad'la aralarında geçen konuşmalarını anlattılar. Biz her bir mahkûma Kur'an'ı okutmaya ve ilm-i hal öğretmeye başladık. Zekâsı aşağı olanla

363


1255 ra, zeytin çekirdeklerinden yaptıkları kendi tesbihleriyle kelime-i tevhid çekmelerini öğrettik.

Her akşam dualarımızı, evradlarımızı okuduktan sonra, bir de bir hatim yapıyorduk. Süleyman Efe, adamlarından bazılarını bize hizmetçi tayin etmişti. Fakat ekseriyetle biz onlara iş yaptırmazdık. Ancak ihtiyar ve hasta olanlar iş yaptırırlardı. Yattığımız yerde çok tahta kurusu vardı. İliştikçe hücumlarını çoğaltıyorlardı sanki...

Dokuz ay sonra beraet edip çıktık. Tahliye günü hapishanenin önü bayram yeri gibi oldu. Denizli halkı çok âlicenablık gösterdi. Bizleri evlerine götürüp misafir ettiler.

Nur talebeleri memleketlerine gidiyorlardı. Bir arkadaşın maddî durumu zayıftı. O arkadaş için yol parası temin etmeye çalışıyordum. Bu arada zengin bir tüccar, elinde bir mendille oraya gelmişti. Bu parayı muhtaç olanlara dağıtmak istiyordu. Mendilde iki demet para vardı. Ben kırk lirasını alıp gerisini iade etmek istedim. Fakat o zat ısrar ediyordu. Elindeki bir mendil parayı dağıtmak istiyordu. Ama kimse dönüp bakmıyordu.

Denizli'de bir gece Hasan Feyzi Efendi'nin evinde misafir kaldım. O ne unutulmaz, ne mutlu bir geceydi... Hasan Feyzî biz hapisten mahkemeye gidip gelirken, yola çıkar, bir çınarın altında üstadı selâmlardı. Üstad da onun selâmını saygı ile alırdı(56)”

Yine İğnebolulu İbrahim Fakazlı Ağabey anlatmış: Denizli hapis hadisesinde, İğnebolunda Dursun ismindeki bir kardeşimizden “Hücmat-ı Sitte” kitabını sormuşlar. Kitabın muhtevasını “Altı Ok”'a hücum anlamışlar. Zavallıyı sabaha kadar “Hanı sitti” diye falakadan geçirmişler. Yirmi gün, belki bir ay o zavallı ayaklarına basamadı. Doktora gitti, koltuk değnekleriyle... Doktor bakıp rapor veremedi...”

(Son Şahitler-5,Sh.16)

ALTINCI HATIRA: Şemseddin Yeşil'den nakledilen bir rivayettir. Nakleden ise; Senatörlük, adli Tıp'da vazife, sağlık istatistik planlama genel müdürlüğü gibi mühim görevlerde bulunmuş Doktor Alaaddin Yılmaztürk'tür şöyle der:

"O zamanlar (Yani 1941-1945 yılları) Şemseddin Yeşil Hoca'nın yanına gider gelirdim. Şu hatırayı Şemseddin Yeşil Efendi'den dinlemiştim: "Said-i Nursi Hazretleriyle birlikte, Denizli mahkemesinde ifade vermeye

364


çıktığımız zaman, Üstad hakime: "Sizin benden ifade almaya selâhiyetiniz yoktur. Benim temsil ettiğim davayı muhakeme etmek selâhiyetine sahip değilsiniz!.. " dedi.

(56)Son Şahitler-1 S:172

365

1256


Hakim: "Ne demek istiyorsunuz!" diye hiddet ettiği zaman, şu cevabı vermiş: "Çünkü sizin yıkanıp da gelmeniz lâzım.Temiz değil, cünübsünüz"

Hâkim şaşırıp kaldı. Sonra mahkemeye ara verildi.(57)"

Bu rivayet, bir muhterem insandan (Doktor Alaaddin Yılmaztürk'ten) gemesi hasebiyle elbetteki doğrudur. O hâkim herhalde sorgu hakimlerinden birisidir. Çünkü Ağır Cezaya bütün talebeleriyle birlikte gittikleri için, bu hadise orada vuku' bulmuş olsaydı, herkes tarafından birden duyulur ve rivayet edilirdi.

YEDİNCİ ŞAHİDİMİZ: Merhum Tahirî Mutlu Ağabeydir. Atabeyli Tahirî Mutlu ağabey, merhum Şehid Hafız Ali'nin arkadaşı ve mübarek cübbenin vârisi olan bu çok büyük ruhlu insan Denizli hapis hadisesi ile ilgili hatıralarını zaman zaman bize şöyle anlatırdı:

“Ayet-el Kübra'nın tab' masrafını, bizim orada çobanlık yapan bir arkadaş, uzun zaman biriktirmiş olduğu parasından vermişti. Denizli hadisesinden iki üç ay önce, İstanbul'a gidip, matbaa sahibi Aziz Bozkurt'a Ayet-el Kübra ile beraber ücretini teslim ettim. O, tab'ını bitirip adresime gönderecekti. Henüz İstanbul'dan, bize tab' edilen Ayet-el Kübralar ulaşmadan, bizi Denizli hapis hadisesinde toplayıp hapse tıktılar. Biz hapiste iken,

(57) Son Şahitler-2 S: 47

366

1257 Ayet-el Kübra sandıkları adresime gelmiş ve henüz trende iken istasyonda müsadere edilmişti. Denizli Mahkemesinde "Hem Ayet-el Kübra'nın, hem Hizb-ül Ekberin tab’ işini ben yaptım. dedim.



Üstad buna çok memnun olmuştu.

Sonra Denizli hapsinde Hafız Ali Efendi vefat etti. Üstad Hazretleri ona vermeyi niyetlendiği cübbeyi bana bir sened mukabilinde verdi.(58)” Hapiste, İsparta'lı grup Nur talebeleri tutuklular bölümünde idik. Mehmed Gönenli Hoca her ikindiden sonra., pencereye çıkar, yüksek sesle Kur'an okurdu. Üstad Hazretleri de kendi hücresinin penceresine çıkar, Gönenliyi dinlerdi... "

Tahiri Ağabeyin hatıraları kısa ve özdür. Zaten hadiseleri fazla hatırlayamaz gibi görünür ve az konuşurdu. Zaman zaman kendisinden dinlediğimizin bir hülâsasını kaydettik.

SEKİZİNCİ ŞAHİDİMİZ: Araçlı Abdullah Yeğin'dir. Denizli hadisesi sırasında lise talebesi iken, kendisine de hadiseden temas eden kısmını şöyle anlatır:

“... Bir gün mektepte çoğrafya dersinde idik. Coğrafya hocası: "O mürteci', Bediüzzaman denilen hocanın yanına kimler gitti" diye sınıfta sordu. Altı kişi parmak kaldırdık. Neden, ne için gittiğimizi sordu. Üstad için inkılab düşmanı olduğunu, Atatürk'ü sevmediğini söyledi. Bizi inzibat meclisi denilen disiplin kuruluna sevk etti.

Disiplin kurulunda çeşitli sualler soruldu. Yazılı cevablı ifadelerimiz alındı. Neticede Suat isimli arkadaşımıza ve bana altı gün mektepten tard cezası, diğer arkadaşlara da ihtar, tekdir gibi, cezalar verdiler.

Verdiğimiz ifadelerde dinimizi öğrenmek için gittiğimizi, kimse aleyhinde bir konuşma cereyan etmediğini, dindar olduğumuzu, ibadet etmeyi sevdiğimizi söyledik. Bu hadiseden bir kaç gün sonra, kaldığım evi polisler bastı. İnceden inceye arama yaptılar, birşey bulamadılar.

Üstad'ın evinde bana ait bir defter ve içinde ismim bulunduğu için, Denizli savcısı telgrafla evimizin aranmasını istemiş. Emniyette ifadem alındı. Başımdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Savcı. Müftü var, bir çok hocalar

367

var..(59) Ne için onlara gitmiyorsun?" dedi. Ben de müftüyü tanımadığımı söyledim...



(58)Adı geçen cübbenin ve Tahiri Ağabeye Üstad tarafından kendi el yazısıyla yazılıp verilen sened şöyledir.

"Aziz Saddık, Kahraman ikinci Hüsrev, İkinci Hafız Ali ve onun ve Lütfi'nin varisi ve birinci Tahiri kardeşim! O meşlahı sana hediye ediyorum. Kardeşiniz Said-i Nursi"

Bu meşlah, Üstad hazretleri 1925'te Van'dan alınıp, Garbi Anadolu'ya nefy edildiğinde, giyip beraber getirdiği kıymetli kumaştan mamul, Irak işi bir abadır. A.B.

(59)Son Şahitler-1 S: 364

368

1258


DENİZLİ HAPSİNİN İÇ DURUMU

Yukarda hatıraları geçen şahidlerin ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, Üstad Bediüzzaman ile talebelerinin birbiriyle görüşmelerini ve temaslarını kesmek için gayet zalimane ve çok şiddeti bir surette üstad Hazretlerini çocuk koğuşu yanındaki tek, küçük, dar ve ufunetli ve karanlık bir odada tecrid içinde hapsettiler. Fakat Üstad'ın kaldığ'ı hücresinin bir penceresi, hapishanenin ağır cezalılar bölümünün avlusuna bakmakta idi. Üstad aşağıdaki talebelerine, her fırsatta tedbir, ihtiyat, teselli ve tesanüd gibi hususlara dair küçük kâğıt parçalarına yazıp aşağı attığı mektuplar ve pusulalar veya bazen boş kibrit kutuları içine koyarak pencereden attığı Meyve ve müdafaat risaleleri ile muhabere -idare adamlarının bulunmadığı zamanlarda- gerçekleşiyor ve devam edebiliyordu. İlk başlarda bazen de hapishanenin meydancı veya aracı adamları ile de yazıp gönderiyordu. Denizli hapsi müddetince Üstad tarafından yazılıp talebelerine gönderilen mektupların tamamı ve Meyve risalesi eseri böyle gizli tedbirler ile yürütülüyordu. Hatta bir ara Üstadın, avluya bakan penceresini, mahpuslarla selâmlaşıyor bahanesiyle kapatıp mıhlamışlardı.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   112


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə