KirkçEŞme tesisleri

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.15 Mb.
səhifə101/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   97   98   99   100   101   102   103   104   ...   140

Bibi. Ayvansarayî, Hadîka, I, 192; Öz, istanbul Camileri, I, 104; Tanışık, istanbul Çeşmeleri, I, 34; Goodwin, Ottoman Architecture, 270-271; Uluçay, Padişahların Kadınları, 104; O. Aslanapa, Osmanlı Devri Türk Mimarisi, İst., 1986, s. 306-307; Kuran, Mimar Sinan, 222-228, 237; Fatih Anıtları, 96; Fatih Camileri, 163-164; A. Egemen, istanbul'un Çeşme ve Sebilleri, İst., 1993, s. 595-596.

TARKAN OKÇUOĞLU



Mesih Mehmed Paşa Çeşmesi

Yavuz Çelenk, 1994

MESİH PAŞA CAMÜ

bak. BODRUM CAMii



MESİRELER

Eskiden halkın rağbet ettiği eğlence yerlerinin en önemlilerinden biri mesirelerdi, ilkbaharın gelmesiyle birlikte tabiattaki canlanma, halkı da harekete geçirir ve mesireler âdeta akına uğrardı.

Mesirelere rağbet Lale Devri'nde (1718-1730) başlamış olmakla beraber II. Mah-mud (1808-1839) ve Abdülmecid döneminde (1839-1861) genişlemiş, II. Abdül-hamid döneminde (1876-1909) ise yaygınlık kazanmıştır. Şirket-i Hayriye'nin(->) faaliyete geçmesiyle beraber Boğaziçi mesireleri, diğer mesirelere göre tercih edilir olmuştur.

Mesirelerin kimisine suları için, kimisine de manzarası için gidilirdi. Bazı kişiler, mesirelerin zevkine varabilmek için bir günde üç, hattâ dört mesireyi dolaşırlardı. Bu mesirelerin birinde öğle yemeği yenir, diğerinde ikindi gezintisi yapılırdı. Üçüncüsünde de akşam yemeği yenildikten sonra sandalla mehtap gezintisine çıkılırdı.

Gezinti yerlerinde erkekler ağaç altlarında, su başlarında otururlar, kadınlar ise daha çok arabayla etrafı gezerlerdi. Gece geç saatlere kadar devam eden eğlenceler dolayısıyla kadınlarla erkekler, gizlice görüşürler, birbirlerine mektuplar, küçük armağanlar verirlerdi. 1850'li yılların sonlarına doğru kadın-erkek münasebetleri iyice gevşemiş, artık görüşebilmek için akşamın olması bile beklenmez hale gelmişti. Bu gibi davranışları engellemek maksadıyla 186l'de hükümetçe mesire yerlerindeki davranış tarzı hakkında bir "tenbihna-me" yayımlanmış; buralarda ırz ve edep dahilinde hareket etmeyenlerin cezalandırılacağı bildirilmiştir. Tenbihnamede ayrıca İstanbul'un değişik yerlerindeki mesirelere gidildiğinde kadın ve erkeklerin bir arada olamayacağına, pazar günü Müslüman kadınların mesirelere gidemeyeceğine de dikkat çekilmiş; mesirelere gelecek satıcı, çalgıcı, arabacı takımının söz ve hareketleriyle edep dışına çıktığında kanunen cezaya çarptırılacağı belirtilmiştir. Ayrıca, rütbe sahipleriyle itibarlı kişilerin de bu kanunlara uymak zorunda oldukları, yasaklara uymayanların ise rütbelerini kurtarama-yarak cezalandırılacakları, kanunları uygulamakla görevli kimselere hakaret edenlerin de ağır şekilde cezalandırılacağı herkese duyurulmuştu.

istanbul halkının en çok rağbet ettiği mesirelerin başında Kâğıthane Mesiresi(->) gelmekteydi. III. Ahmed döneminde (1703-1730) ve özellikle Lale Devri'nde(->) Kâğıthane Mesiresi, istanbul'daki eğlencelerin merkezi haline gelmişti. Patrona Halil Ayaklanması^) ile buradaki eğlence dönemi kapanmış, III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde tekrar şenlenmeye başlamıştır.

Kâğıthane Mesiresi'ne en çok ilkbahar mevsiminde gidilirdi. Buralardaki eğlenceler birkaç hafta devam ederdi. Sıcakların bastırmasıyla bu mesire, artık tercih edilmezdi. Kâğıthane Mesiresi, halkın sevdiği bir mesire olmanın yamsıra resmi ziya-

fetlerin, toplantıların ve düğünlerin de tertip edildiği bir yer olmuştu. Kâğıthane Me-siresi'ndeki eğlenceler, dönüşte de devanı ederdi (bak. Kâğıthane âlemleri).

Göksu Mesiresi, II. Abdülhamid dönemine kadar yüksek rütbe sahiplerinin, şehzadelerin ve aristokratik kesimin eğlence yeri olmuş, II. Abdülhamid döneminde ise halk da devam etmeye başlamıştır. Evliya Çelebi, Göksu'dan bahsederken buranın "âb-ı hayat" misali bir nehir olduğunu ve yüksek ağaçlarla süslü bulunduğunu söylemektedir. Göksu'nun mevsimi, Kâğıthane'nin aksine yazın sıcak aylarında başlayıp sonbahara kadar devam ederdi.

Göksu Mesiresi'nin en meşhur dört unsuru mısırı, patlıcanı, testisi ve panayırı idi. Çayıra sıra sıra kurulan kazanlarda mısırlar kaynatılır, uzun maşalarla çekilip tuzlanarak bilhassa çocuklara satılırdı. Çayırın gerisindeki salaş tiyatrolarda cuma ve pazar günleri tuluat kumpanyaları oyunlar oynar, bazen de meydanda sergilenen ortaoyunu izleyicilere hoşça vakit geçirtirdi. Çayırın ilerisindeki "Dörtkardeşler" adındaki kahve, aslında bir-iki kadeh içmek isteyenler için gizli bir meyhane görevini de üstlenirdi. Göksu Mesiresi, II. Abdülhamid döneminin sonundan itibaren bozulmaya başlamış ve II. Meşrutiyetin ilanıyla beraber eski canlılığını kaybetmiştir (bak. Göksu).

Küçüksu Mesiresi, Göksu'nun bir devamı olarak kabul edilirdi. Akşam yaklaşınca, Göksu'daki kalabalık olduğu gibi Küçük-su'ya geçerdi. Buralardaki âlemlere halkın yamsıra edebiyatçılar ve sanatçılar da katılırdı. Samipaşazade Sezai, narin kayı-ğıyla Vaniköy'den; Nigâr Hanım, Rumeli-hisarı'ndan; Recaizade Mahmud Ekrem, lacivert sandalıyla İstinye'den gelip eğlencelere katılırlardı.

Beykoz Mesiresi'nin kuruluşu II. Mehmed (Fatih) dönemine (1451-1481) kadar uzanır. IV. Murad (hd 1623-1640) burada cirit oynamayı ve avlanmayı çok severdi. Çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa yükselmeyi sembolize eden "peştemal kuşanma" törenleri de uzun yıllar bu mesirede yapılmıştır. Temmuz ve ağustos aylarında, mesirenin önemli bir bölümü olan Yuşa Tepesi'ne ziyaret ve gezme maksadıyla çıkılırdı.

Yedikule dışındaki Çırpıcı Mesiresi, eğlence ihtiyacı içindeki esnaf ve hovardalar tarafından tercih edilirdi. Her mesire, senenin belirli zamanlarında kalabalıklaş-tığı gibi Çırpıcı da zencilerin ot toplama eğlencesi yaptıkları mayısın ilk günü büyük bir izdiham yaşardı. Burada toplanan zenciler, kendilerine göre düzenlendikleri eğlencelerde vakit geçirirler, yanlarına sokulan yabancılara da sopalarla hücum ederek saldırmaktan çekinmezlerdi.

Büyükdere Mesiresi, Evliya Çelebi'nin belirttiğine göre daha II. Selim döneminde (1566-1574) vardı. Bu mesire, daha çok yabancıların dikkatini çekmiştir. İstanbul'a gelen bütün gezginler, bu mesireyi muhakkak ziyaret etmişlerdir. II. Mahmud, 1829 Kurban Bayramı muayedesini bu mesirede gerçekleştirmiştir. 19. yy'ın ikinci



MESNEVÎHAJME TEKESİ

408

409

MESS GREVLERİ

yarısında Şirket-i Hayriye vapurları cuma ve pazar günleri bu mesireye akın akın insan getirirdi.

Beşiktaş Mesiresi, İstanbul halkının eskiden beri uğrak yeriydi. Her sınıf insan, ulaşım zorluğu olmadan kolayca gidebildiği için oldukça revaçtaydı. Evliya Çelebi, buradan bahsederken mesirenin çınar, sakız ve söğüt ağaçlarıyla dolu ve bunların güneş ışığını engelleyecek kadar sık olduğundan bahseder. Tatil günlerinde yâ-rân-ı safanın buraya geldiğini, taraf taraf oturarak sohbet ettiklerini de yazar. 19. yy'da Beşiktaş Mesiresi'nin yanında bulunan Ihlamur Mesiresi de sevilen yerler arasına girmiştir.

Sarıyer Mesiresi'ne, yazlan birçok ziyaretçi gelirdi. En güzel bağ ve bahçelerin bulunduğu Sarıyer'i IV. Murad çok beğendiğinden dolayı arazi, sahibi tarafından kendisine hediye edilmiştir. Sarıyer Mesi-resi'nde Hünkâr, Şifa, Fındık, Kestane, Çırçır olmak üzere beş tane de kaynak suyu vardı. Yenimahalle üstündeki Fırıldak Bah-çesi'yle Büyükdere üstündeki Fıstık Suyu ve çayırın nihayetindeki Sultan Suyu da mesirenin en önemli bölümlerindendi.

Büyükçamlıca Mesiresi, pazar günleri gidilen bir mesireydi. Ziyaretçiler önce

Bilinmeyen bir Fransız ressamın betimlemesiyle Göksu mesiresi (üstte) ve yüzyıl başından bir kartpostalda ünlü

mesirelerden Kâğıthane'nin bir görünümü. Çelik Gülersoy, Küçüksu, ist., 1985 (üst); A. Eken,



Kartpostallarda istanbul, İst.. 1992

Çamhca'ya gelirler, buradan Bağlarbaşı bölgesine arabalarla inerlerdi. 1867'de Bağlarbaşı'nda açılan Belediye Bahçesi, halkın en çok uğradığı yerler arasındaydı. Kayışdağı, Alemdağ, Taşdelen Üsküdar halkının sevdiği mesirelerdendi.

Haydarpaşa Mesiresi, Duvardibi'nden demiryoluna, istasyona İbrahim Ağa Ça-yırı'na kadar olan bölgede bulunurdu. Burada kurulan büyüklü küçüklü çadırlarda, tahta barakalarda pehlivan güreşleri, ortaoyunları, kukla gösterileri yapılır, saz heyetleri fasıllar geçerdi. Seyyar satıcılar, gerek gösteri yapılan yerlerde, gerekse açık alanda mallarını satarlardı. 1844'te İstanbul'a gelen balon göstericileri, ilk kez Haydarpaşa'da seyircilere marifetlerini sergilemişlerdir. Mütareke yıllarında (1918-1922) işgalci İngiliz askerleri, burada hokey oynarlardı. Bu mesire, Devlet Demiryolları tarafından alındıktan sonra tarihe karıştı.

Kadıköy'deki Kuşdili Mesiresi, II. Mah-mud döneminde önem kazanmış, halk, öküz arabaları ya da kayıklarla buraya gelmeye başlamışlardı. Burada tiyatro kumpanyaları temsil de verirdi. Kuşdili Mesiresi ve eğlenceleri 1920'den sonra tamamen unutulmuştur.



Bibi. S. M._Alus, "Bir Varmış Bir Yokmuş; Bir Âlemdağı Âlemi", Yedigün, S. 82 (3 Birinci-teşrin 1934), s. 12-13; ay, "Kuşdili Piyasaları", Yeni Mecmua, S. 18, (29 Birincikânun 1939), s. 35-36; ay, "Eski Boğaziçi ve Mesireleri", ae S. 15 (11 Ağustos 1939), s. 26-27; ay, "Göksu ve Âlemleri", Resimli Tarih Mecmuası, S. 22 (Ekim 1951), s. 1032-1036; Ercüment Ekrem (Talu), "Geçmiş Zaman Olur ki: Göksu ve Küçüksu". Yedigün, S. 328 (20 Haziran 1939), s. 10-11; Şehsuvaroğlu, Asırlar Boyunca, 94, 115, 167, 188; A. Mahir, "Geçen Asırda Teferrüç Yerleri ve Kadınlar", Resimli Tarih Mecmuası, S. 67 (Temmuz 1955), s. 3945-3947; S. Ay-verdi, Boğaziçi'nde Tarih, İst., 1976, s. 301-316; ay, istanbul Geceleri, İst., 1977, s. 87-92; E. Ünal, "istanbul'un Mesireleri I-II", Hayat Tarih Mecmuası, Yıl 5, c. II, S. 10-11 (Kasım, Aralık 1969), s. 64-70, 47-54; Ali Rıza, Bir Zamanlar, 215-220; S. Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır, Ankara, 1981, s. 219-232; Sevengil, Eğlence, 109-110; "Kuşdili", 1KSA, IV, 2080-2081; A. Giz, Bir Zamanlar Kadıköy, İst., 1988, s. 60-69; Sadri Sema, Eski İstanbul'dan Hatıralar, İst., 1991, s. 131-133; J. Deleon, Bir Tutam İstanbul, İst., 1993, s. 43-46.

UĞUR GÖKTAŞ



MESNEVÎHANE TEKKESİ

Fatih İlçesi'nde, Çarşamba'da, Tevkii Cafer Mahallesi'nde, batıda Tevkii Cafer Mektebi Sokağı, güneyde Mesnevihane Caddesi, doğuda Sancaktar Yokuşu, kuzeyde Fener Rum Erkek Lisesi'nin arsası tarafından kuşatılan arsada yer almaktadır.

Kaynaklarda "Darülmesnevî Tekkesi" olarak da anılan bu tesis, yakınında yer alan, Nakşibendîliğe bağlı Murad Molla Tekkesi'nin üçüncü postnişini Şeyh el-Hac Hafız Seyyid Mehmed Murad Efendi (ö. 1848) tarafından 1260/1844'te inşa ettirilmiştir. Murad Molla Tekkesi'nin ikinci postnişini Ahıskalı Şeyh el-Hac Seyyid Abdülhalim Efendi'nin (ö. 1815) oğlu olan M. Murad Efendi, döneminde İstanbul'un önde gelen Mesnevi sarihlerinden ve mes-nevihanlarmdan birisi olarak tanınmış, bu tekkeyi de özellikle Mesnevi eğilimi vermesi amacıyla tesis etmiştir. Mesnevîhane Tekkesi'ni, kuruluş amacı ve fonksiyonu açısından diğer Nakşibendî tekkelerinden farklı kılan bu husus, klasik tasavvuf edebiyatının temel eserlerinden olan Mesnevi' nin, yalnız Mevlevîlerce değil bütün tarikatlar tarafından ne derecede benimsendiğinin somut bir kanıtını oluşturur.

Tekke kuruluşunda şu bölümleri barındırmaktaydı: Aynı zamanda dershane olarak da kullanıldığı anlaşılan mescit, ayrıca bağımsız bir tevhidhane, derviş hücreleri, kütüphane, şadırvan, cümle kapısı, su haznesi, çeşme, muhtemelen bir mutfak ve küçük bir selamlık dairesi. İnşa edilmesinden az sonra mescit-dershaneye bir minare eklenmiş, muhtemelen M. Murad Efendi'nin 1848'de vefatından sonra türbesi inşa edilmiş, 1268/1851-52'de II. Malı-mud'un başkadını Nevfidan Kadın Efendi (ö. 1855) avluya bir kuyu bileziği vakfetmiştir. Tekkelerin kapatılmasına (1925) kadar ayakta kalan yapılar bu tarihten sonra özgün kullanımlarını yitirerek harap olmaya başlamış, bu dönemde tevhidhane, selamlık, derviş hücreleri, kütüphane ve mutfak bölümleri yıkılarak bunlardan bo-

Mesnevîhane Tekkesi'nde mescid-dershanenin avludan görünümü M. Baha Tanınan, 1991

salan alanın bir kısmına kagir bir imam meşrutası inşa edilmiştir. 1968'de onarım gören mescit-dershane günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.

Ayin günü cuma olan Mesnevîhane Tekkesi 1925'e kadar Nakşibendî tarikatının denetiminde kalmış ve kuruluş amacına uygun olarak, bir Mesnevîokulu gibi faaliyet göstermiştir. Dahiliye Nezareti'nin R. 1301/1885 tarihli istatistiğinde burada 7 erkeğin yaşadığı tespit edilmekte, Maliye Nezareti'nin R. 1325/1910 tarihli Taami-ye ve Tahsisat Defteri'nde ise günde 3 okka et ve yılda 2.244 kuruş tahsisatı olduğu kaydedilmektedir. Postuna geçen ve vakfiyesi gereği icazetli mesnevihan olması gerekli şeyhlerinden Mustafa Efendi'nin adı Bandırmalızade A. Münib Efendi'nin 1307/ 1889 tarihli Mecmua-i Tekâyâ'sında zikredilmiştir.

Tekkenin, Haliç yönüne (kuzeye) doğru meyilli olan arazisi, istinat duvarı niteliğindeki çevre duvarlarının yardımı ile bir platform haline getirilmiş, güneybatı köşesine cümle kapısı, bunun yanına sırayla su haznesi ile çeşme ve M. Murad Efendi'nin türbesi, cümle kapısının batı yönüne, Tevkii Cafer Mektebi Sokağı boyunca, kuzey-güney doğrultusunda derviş hücreleri ile tevhidhane, arsanın ortasına da mescit-dershane yerleştirilmiştir.

Mesnevihane Caddesi üzerindeki cümle kapısı iki yandan, küfeki taşından örülmüş ve üstleri sıvanmış pilastrlarla kuşatılmış, kapının açıklığı yanlarda mermer sövelerle, üstte de yuvarlak kemer şeklinde yontulmuş mermerden bir söve başlığı ile çerçevelenmiştir. Kilit taşı çıkıntılı olan kemerin üzerinde, "Melek Paşa hafidi" olarak tanınan Ali Haydar Bey'in (ö. 1870) güzel ta'lik hattı ile iki satır halinde yazılmış bulunan mensur kitabe tekke-

nin özelliğini ("Hazâ dâr-ı tedris'el-Mesne-vî li Hazret-i Mevlânâ Celâleddin el-Rûmî kaddese sırrahü's-Sâmî") ve inşa tarihini (1260/1844) belirtmektedir. Günümüzde kapıyı taçlandıran üslupsuz beton saçağın yerinde, zamanında ahşap bir saçağın yer aldığı tahmin edilebilir.

Kareye yakın dikdörtgen bir alanı (8,40x 7,40 m) kaplayan mescit-dershane, kagir duvarlı, kırma çatılı, alelade bir mescit yapısıdır. Duvarları moloz taş ve tuğla ile düzensiz bir biçimde örülmüş, kapı ve pencereler kesme küfekiden sövelerle çerçevelenmiştir. Dikdörtgen planlı, kapalı son cemaat yerinin kuzey duvarında, ortada basık kemerli giriş, yanlarda altlı üstlü, dikdörtgen açıklıklı ikişer pencere yer almaktadır. Kapının önündeki ahşap saçak sonradan iptal edilerek yerine, cephenin görünümünü olumsuz yönde etkileyen, çirkin bir beton sundurma oturtulmuştur. Kapının üzerinde, manzum metni "Hakkı" mahlaslı bir şaire ait, Ali Haydar Bey'in ta'lik hattı ile yazılmış, 1260/1844 tarihli bir kitabe bulunmaktadır.

Son cemaat yeri ile harimi ayıran duvarın ekseninde bir kapı, yanlarda birer pencere vardır. Dikdörtgen planlı harimin diğer duvarlarında da ikişer adet dikdörtgen pencere açılmış, doğu ve batı duvarlarındaki pencerelerin arasına birer dolap nişi, güney duvarındakilerin ortasına mihrap yerleştirilmiştir. Mihrabın, güney cephesinde taşkınlık yapan, yarım daire planlı nişi yuvarlak bir kemerle son bulur. Mescit-dershanede hiçbir mahfilin bulunmaması dikkati çekmekte, bu durumun, söz konusu mekânda namaz ve Mesnevi eğitimi dışında herhangi bir faaliyetin düşünülme-mesinden, başka bir deyimle erkek ve kadın seyircilerin izleyebileceği tarikat ayininin icra edilmemesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Çubuklu olan ahşap tavanın ortasında basit, yuvarlak bir göbek dışında herhangi bir süsleme teşhis etmek mümkün değildir. Kapısı kuzeye (avlu yönüne) açılan minare son cemaat yerinin

Mesnevîhane Tekkesi'nde mescid-dershanenin planı M. Baba Tanınan, 1981

kuzeybatı köşesinde yükselir. Yapı kitlesinden taşan, kare planlı kaidesinde, bir sıra kesme küfeki ile iki sıra tuğladan oluşan almaşık örgü gözlenmekte, kaidenin (ve dolayısıyla) minarenin mescit-dershane-den daha sonra inşa edildiği belli olmaktadır. Tuğla ile örülmüş, silindir biçimindeki gövde, alt ve üst bitimlerinde, küfekiden birer silme ile kavranmış, şerefe basit demir parmaklıklarla kuşatılmıştır. Kurşun kaplı, koni biçiminde bir ahşap külahla son bulan minarenin tek ilginç ayrıntısı Mev-levî sikkesi biçimindeki alemidir.

Dikdörtgen prizma biçimindeki su haznesinin duvarları tuğla ile örülmüş, avluya bakan batı cephesine, mermerden ufak bir çeşme konmuştur. Kurnası ortadan kalkmış bulunan çeşmenin dikdörtgen aynataşı dalgalı bir şerit kabartması ile çerçevelenmiştir. Su haznesine bitişik olan ve tekkenin banisi Şeyh M. Murad Efendi'nin ahşap sandukasını barındıran türbe ufak boyutlu (5,30x3,50 m), tuğla duvarlı, kırma çatılı, iddiasız bir yapıdır. Güney cephesinde dikdörtgen açıklıklı kapı, doğu ve kuzey duvarlarında avluya bakan ikişer dikdörtgen pencere, batı cephesinde de, Mesnevihane Caddesi'ne açılan, aynı biçimdeki ziyaret penceresi bulunur. Ziyaret penceresinin üzerine, M. Murad Efendi' nin adım ve vefat tarihini (27 Şaban 12647 29 Temmuz 1848) veren, ta'lik hatlı küçük bir kitabe iliştirilmiştir.

Şadırvanın, altıgen prizma biçimindeki haznesinin yüzleri, benzerlerine tekkenin çeşmesinde ve kuyu bileziğinde de rastlanan, ampir üslubuna(~>) özgü bezeme öğelerinden dalgalı şerit kabartmaları ile çerçevelenmiştir. Çerçevelerin köşelerinde, ayrıca muslukların altında ve üstünde kabartma rozetler görülmektedir. Aslında ahşap olduğu halde sonradan betona dönüştürülen çatıyı altı adet, daire kesitli ve Dor başlıklı, ince mermer sütun taşır. Daire kesitli kuyu bileziğinin üzerinde, 1268/1851' de Nevfidan Kadın Efendi tarafından yaptırıldığını belgeleyen, sülüs hatlı, mensur bir kitabe vardır. Türbenin güney yönünde, halen mevcut olmayan selamlık-kütüphane kanadının bulunduğu tahmin edilebilir.

Günümüze intikal etmemiş olan tevhid-hanenin küçük boyutlu, ahşap duvarlı, basit bir yapı olduğu, aynı şekilde ahşap, küçük birimlerden ibaret olan sekiz adet derviş hücresinin de avluya açılan dikdörtgen kapıları ve pencerelerinin bulunduğu bilinmektedir.

Bibi. Münib, Mecmua-i Tekâyâ, 5; İhsaiyat H, 19; Schneider, Mauem, V, 75; R. Ülker, istanbul Anıtları, Ayvansaray, Balat ve Fener Semtlerindeki Anıtlar, İst., 1957, s. 70-72; Öz, istanbul Camileri, I, 142; S. Eyice, "Kaybolan Bir Tarihi Eser Şeyh Murad Mescidi", TD, KVII/22 (1968), 126-127; Osmanlı Müellifleri, I, 159; Fatih Camileri, 164-165, 287.

M. BAHA TANMAN



MESS GREVLERİ

Madeni eşya işkolunda, Haziran 1977'den başlayarak aralıklarla 13 Eylül 1980'e kadar ağırlıklı olarak İstanbul'da süren ve İstanbul işçi hareketi üzerinde iz bırakmış olan grevler.



MESUD CEMİL

410

r

411



METOHİTES, TEODOROS

Türkiye Madeni Eşya Sanayicileri Sendi-kası'na (MESS) bağlı işyerlerinde, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na (DÎSK) bağlı Maden-İş Sendikası'nm kademeli olarak başlatıp sürdürdüğü MESS grevleri, zaman zaman anlaşmayla sonuç-lanmışsa da kısa süre sonra yeniden başlayarak ve aylarca uzayarak 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine kadar sürmüş, o tarihten sonra, askeri yönetimin bütün grevleri yasaklamasıyla ve istanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nm emriyle sona erdirilmiştir.

Türkiye'de sınıfsal-siyasal mücadelenin en keskin yaşandığı bir dönemde, zaman zaman sadece istanbul'da on binlerce işçiyi kapsayarak süren; gerek MESS ve sermaye kesimi, gerekse Maden-îş ve işçi kesimi tarafından "genel grev provası" ve "politik amaç" ağırlıklı olarak nitelenen MESS grevleri, sol kesimde de tartışmalara neden olmuştur.

1976-1980 arası dönem, güçlenen ve militanlaşan işçi hareketine, özellikle de DİSK ve bağlı sendikalara karşı, işveren kesiminin de kendi sendikalarını güçlendirmeye çalıştığı dönemdir. MESS'e karşı grev ve direnişlerin ilk habercisi, 16 Eylül 1976'da DİSK'in Devlet Güvenlik Mah-kemeleri'nin (DGM) kurulmasını engellemek üzere örgütlediği işçi eylemleri ve bu eylemlerde önde görünen Maden-İş üyesi işçilerin bir bölümünün işverenlerce işten çıkarılması ve "kara listeler" hazırlanmasıdır. Toplusözleşmelerin yenilenme dönemine rastlayan o günlerde, Maden-İş işten çıkarılan işçilerin yeniden işe alınmasını da içeren taleplerle bazı işyerlerinde grev başlatmış; buna karşılık MESS, grup sözleşmesi ilkelerine uyulmasında ısrar ederek, Maden-İş'le MESS dışında sözleşme bağıtlayan işyerlerini sendikadan ihraç etmeye kadar varan sert ve uzlaşmaz bir tavrın ilk işaretlerini vermiştir.

Nisan 1977'de İstanbul'da MESS'e bağlı 30 kadar işyerinde Maden-İş toplusözleşme uyuşmazlığına düşmüş; l Mayıs 1977 kutlamaları sırasında ve sonrasında Ma-den-İş'in sloganı "DGM'yi ezdik, sıra MESS' te" olmuş; sendikanın kendi gücüne güveninin doruğunda olduğu bir dönemde, İstanbul'da çeşitli işyerlerindeki 16.000 işçi greve çıkmıştır.

Daha sonraki aylarda MESS'in ve Ma-den-İş'in giderek sertleşmeleriyle; Maden-İş'e sermaye kesiminden yöneltilen yasadışı Türkiye Komünist Partisi'nin güdümünde olmak; sol içinden yöneltilen, işçileri solun belli bir fraksiyonu adına greve çıkarmak yolundaki eleştirilerle kamuoyunun gündemine giren MESS grevleri, Ekim 1977'de MESS'in 13 işyerinde lokavt uygulamasıyla gelişmiş, tarafların birbirlerine sert ithamlarıyla sürmüş, nihayet Şubat 1978'de uyuşmazlık bir protokolle çözülmüş ve MESS grevlerinin ilk dönemi sona ermiştir.

Ancak MESS'e bağlı çeşitli işyerlerinde tek tek grevler devam etmiş, Mayıs 1978'de İstanbul'da 13 işyerinde grev karan alınmış, bu grevlerin bir bölümü biterken yeni işyerleri greve gitmiş, Maden İş'in dönemin en güçlü işveren sendikası

sayılan MESS'e bağlı işyerlerindeki grev ve direnişleri âdeta süreklilik kazanmıştır.

1978'de, Maden-İş'in "Bu grev tekelci sermayenin politik saldırısına karşı koyma grevidir. Genel grevin ilk adımıdır" değerlendirmesi ve Temmuz 1978'de, MESS'e karşı savaşa devam kararı alması, işçi kesiminde hâkim olan havayı yansıtmaktadır.

Mayıs 1979'da MESS başkanlığına Turgut ÖzaFın seçilmesinden sonra, sıkıyönetim altındaki İstanbul'da, diğer işyerlerinde olduğu gibi MESS'e bağlı işyerlerinde de grevden çok direnişler görülmüş, 1980 başlarında ise, yeni toplusözleşme döneminde MESS'e karşı Maden-İş grevleri yeniden başlamış, mart ayında 39 işyerinde 11.000'den fazla işçiyi kapsayan grevler, nisan ayında 50'den fazla işyerine yayılmış ve 22.000'e yakın işçiyi kapsamıştır.

12 Eylül askeri müdahalesi sırasında, İstanbul'da madeni eşya işkolunun 40.000' den fazla işçisi (sendikanın o zamanlar verdiği yuvarlak rakamlara göre 50.000 işçi) MESS işyerlerinde grevde bulunuyordu.

MESS grevleri, 4 yıla yayılmaları, uzunlukları, İstanbul'un çok önemli işyerlerini kapsamaları, siyasal ağırlıkları, yarattıkları tartışmalar, grevlere katılan işçilerin ve sendikanın militan tutumları, ücret artışı yanında siyasal talepler de ileri sürme-leriyle 1976-1980 arasında İstanbul'un önemli işçi hareketlerinden biri olmuştur.

İSTANBUL

MESUD CEMİL

(Aralık 1902, İstanbul-31 Ekim 1963, istanbul) Koro şefi, tanburi, viyolonselci.

Babası Tanburi Cemil Bey'in(-») Cağa-loğlu'nda, Şeref Efendi Sokağı'ndaki evinde doğdu. Çocukluğu babasının sanat çevresi içinde geçti; ama birkaç ders dışında babasından musiki öğrenmedi. 13 yaşında Daniel Fitzinger'den Batı musikisinde kemana başladı. Babasının en seçkin öğrencilerinden Kadı Fuad Efendi ve Refik Fersan'la(-») tanbur çalıştı. Refik Talat Alp-man'dan genel musiki bilgileri konusunda faydalandı. Aynı yıllarda Hamparsum notasını da öğrendi. 17 yaşında tanbur dersleri vermeye başladı. İstanbul Sulta-nisi'nde öğrenci olduğu bu yıllarda İstanbul'un tanınmış tanburilerinden biriydi.

Ali Rifat Çağatay'ınO) yönetimindeki Şark Musiki Cemiyeti'nin konserleriyle sahneye ilk adımını attı. Yetişmesinde musiki meclislerine çok genç yaşta girmiş olmasının büyük payı vardır. Yenikapı Mev-levîhanesi(->) ile Galata Mevlevîhane-si'ne(-0 devam ederek, o günkü musiki dünyasının bu iki odak noktasında Abdül-baki Baykara, Rauf Yekta, Ahmed Irsoy, Neyzen Emin Yazıcı gibi üstatlarla çalışma imkânı buldu. Subhi Ezgi'den(->), babası Tanburi Cemil Bey'in yıkmış olduğu geleneksel tanbur tavrını öğrendi. 1920'de Şerif Abdülmecid Efendi ile Kari Ber-gen'den keman dersleri aldı. Ama kısa süre sonra kemanı bırakarak Şerif Muhiddin Targan'dan viyolonsel öğrendi.

Hukuk fakültesinin ikinci sınıfındayken, Hüseyin Saadettin Arel(->) tarafından

Batı musikisi öğrenimi için Berlin'e gönderildi. Stern Konservatuvarı ve Musiki Aka-demisi'nde okudu; Berlin Üniversitesi Psikoloji Enstitüsü ses arşivinde asistanlık etti. Hugo Becker'le çalışarak viyolonselini ilerletti. Almanya'da tanıştığı Mahmut Ra-gıp Gazimihal'in aracılığı ile Curt Sachs, Hornbostel ve Robert Lachmann gibi musiki tarihçileri ve müzikologlarla tanışarak müzikolojiye yöneldi. 1924'te annesinin hastalığı yüzünden öğrenimini yarım bırakarak İstanbul'a döndü. Darü'l-Elhân' da(-») tanbur, solfej ve nazariyat dersleri verdi. 1925-1927 arasında viyolonseliyle, Cemal Reşit Rey ve Muhiddin Sadak ikilisine katılarak Union Française'de konserler verdi. 1927'de kurulan İstanbul Radyo-su'nda spiker, idareci, tanbur ve viyolonsel icracısı olarak görev aldı. 1932'de Mısır'da toplanan Şark Musikisi Kongresi'ne Rauf Yekta ile birlikte katıldı. 1935'te konferanslar vermek üzere Viyana'ya gitti.

Mesud Cemil 1938'de Türk musikisi yayınları şefi olarak Ankara Radyosu'na geçti. 2 yıl sonra hem Ankara Radyosu müdürü, hem de Türk ve Batı musikisi bölümleri şefi oldu. Bu yıllarda Ankara'da "Klasik Koro"yu kurdu. Kurduğu koroyla Türk musikisi icrasına getirdiği yeni anlayış, geleneksel icraya bağlı çevrelerce günümüze kadar sürekli eleştirildi. Ancak, Mesud Cemil'in köklü bir yenilik niteliğindeki musiki yorumu, Türk musikisine getirdiği temiz, ciddi icra anlayışı ve disiplin, yarım yüzyılı aşan tarihi içinde kendi geleneğini oluşturarak sağlam bir kurumsallaşma örneği durumuna geldi. Mesud Cemil, Türk musikisi icrasına getirdiği yenilik anlayışını somutlaştıran belge niteliğinde çalışmalar da bıraktı. Yönettiği korolarla birçok klasik Türk musikisi eserinin plak kayıtlarım gerçekleştirdi. Aynı yıllarda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü bitirerek, yarım kalan yükseköğrenimini tamamladı. 1938'de Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü' nde viyolonsel, 1944'te de Ankara Devlet Konservatuvarı'nda Türk musikisi tarihi dersleri verdi. Aynı okuldaki görevine 1948' den sonra viyolonsel öğretmeni olarak devam etti.

1951'de İstanbul Radyosu müdürlüğü göreviyle İstanbul'a döndü. Ankara'da kurduğu Klasik Koro'nun programlarını, ömrünün sonuna kadar İstanbul Radyo-su'nda sürdürdü. Aynı yıl Belediye Kon-servatuvan'nda(->) musiki folkloru dersleri vermeye başladı. 1955'te radyo ve konservatuvardaki görevlerinden ayrılarak Cevdet Çağla(->) ile beraber gittiği Irak'ta 4 yıl Bağdat Güzel Sanatlar Akade-misi'nde Şark musikisi bölümü başkanı ve profesörü olarak çalıştı. 1959'da başmü-şavir sıfatıyla gene İstanbul Radyosu'na döndü.

Yakalandığı kan kanserinden öldüğünde 61 yaşında ve Abdülmecid'in(->) kızlarından Cemile Sultan'ın torunu Na-ime Hanım'la evliydi. Mezarı Sahrayıcedit Mezarlığı'ndadır.

Aydın bir musiki adamı olan Mesud Cemil, Türk ve Batı musikileri alanlarındaki



Dostları ilə paylaş:
1   ...   97   98   99   100   101   102   103   104   ...   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə