Kompozisyon kavraminin tanimi ve çEŞİtleri tanimi



Yüklə 2,75 Mb.
səhifə16/34
tarix27.05.2018
ölçüsü2,75 Mb.
#51867
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   ...   34

Dekor ve Kıyafet

Orta oyunu geniş bin meydanda, arsada veya bahçede oynanır.Palanga denilen oyuncu yeri ortalama 30 arşın genişlikte ve 20 arşın derinlikte çevresi iplerle çevrilmiş olan bir sahadır. Olay nerede geçerse geçsin dekorda pek büyük bir değişiklik görülmez.Esasen dekor, biri ev içi farz edilerek yapılmış, yüksekçe kafesli iki veya üç çift ikişer kanatlı bezsiz bir paravana (ki buna yenidünya denir) ile diğeri iş yeri “dükkan” farzedilen daha küçük bir paravanadan ibarettir.Bu paravanalar oyunun konusuna göre değerlendirilir ve gerekirse sandalye, masa gibi ufak tefek eşyalara takviye olunur.

Dekor itibarıyla son derece sade olan orta oyunu kılık ve kıyafet bakımından gayet zengindir.Her oyuncunun rolüne, cinsine seviyesine uygun, kendine has bir kıyafeti vardır. Ancak bu kıyafetlerdeki aşırılığı gözden uzak tutmamak ve bunu orta oyununun komik unsurlarından biri olarak kabul etmek gerekir.
Konu ve Dil

Bu oyunda elde sabit bir metin yoktur.Konu, oynayan sanatkarlar tarafından ana hatlarıyla bilinir ve irticalen oynanır.

Örf ve adetler, cemiyetin aksak tarafları, günlük hadiseler ve efsanevî halk hikayeleri orta oyununun başlıca konularını teşkil eder.
Orta oyununun başlıca unsurları irtical kabiliyeti, zarafet ve nüktedir.
Orta Oyununda Tipler

Pîşekar: Orta oyununun baş aktörüdür.Oyun onun “……oyununun taklidini aldım, usûl ve ahenk ile efendilerime seyrettireyim.” Gibi sözleriyle başlar, gelişir ve yine onun sözleriyle son bulur.O sahneye çıkarken saz heyeti “Pîşekar” havasını çalar.

Pîşekar orta halli, şehirli sınıfından, zekî, nüktedan, akıllı uslu, ağırbaşlı, nazik, çelebi, tahsil terbiye görmüş bir adamdır.Osmanlıca’yı iyi bilir ve cinaslı bir dille konuşur.Oyundaki bütün şahısların sorunlarını halleden, patavatsızlığı yüzünden sık sık başı belaya giren Kavuklu’nun daima imdadına koşan odur.

Pişekar, mavi, sarı, kırmızı ve siyah renklere boyanmış, dört dilimli, sivri bir külah giyer.Sırtında kürkü bir cübbe, ayağında kısa ökçeli sarı terlikler, elinde “Pastay” ya da “şakşak” denilen bir sopa vardır.

Kavuklu: Orta oyununun ikinci aktörü Kavuklu ’dur.Başına abânî sarıklı, dilimli bir kavuk, sırtına kırmızı çuhadan bir cübbe, onun altına uzun entari giyer.Aşağında çedik pabuçlar vardır.

Kavuklu, Pişekar’ın zurnacı ile konuşmasından sonra sahneye çıkar.Oyunu idare eder Pîşekar, baş komik ise Kavuklu’ dur.Oyunun komik olma vasfı, Kavuklu’ nun kabiliyeti oranında artar veya azalır.

Benzetme, anlamamazlıktan gelme, ters anlama, anlamadan anlamış görünme gibi söz oyunları ve hareketlerindeki komiklik Kavuklu’ yu oyunun en sevimli şahsiyeti haline getirir.

Pîşekar’ın aksine patavatsız, deli dolu, havaî, hercâî, sebatsız biridir. Düşünmeden konuştuğu için türlü belalara çatar, kavgalara karışır, dayak yer.Bütün bu dertlerden Pîşekar’ın yardımıyla kurtulur.



Zenne: Orta oyununda kadın tipleri çok çeşitlidir.Oyunda yaş, mizaç ve sosyal seviye bakımından farklı kadın tipleri canlandırılır.O devirde kadınların sahneye çıkması mümkün olmadığından kadın rolünü de erkekler oynuyordu.Zenne rolüne çıkan erkeklerin kadınca davranışları, kadın sesini taklitleri oyuna ayrı bir renk katıyor, komik unsuru kuvvetlendiriyordu.

Taklitler:Orta oyununda ayrıca Çelebi, Arnavut, Rumelili, Kayserili, Anadolulu, Cüce veya Kambur, Yahudi gibi tipler de vardı. Bunların hepsine birden taklit denir.Her biri mahalli şive ve kıyafeti ile canlandırılır.

KÖY SEYİRLİK OYUNU

Geleneksel Türk tiyatrosunun köye yönelik bir biçimi olan köy seyirlik oyunu; bütün varlığı ile köy gerçeğini işler.Karagöz ve Ortaoyunu’nda olduğu gibi göstermeci tiyatro ve açık biçim özelliği taşır.Doğaçlamaya ve gerçekçiliğe dayanır.Oyunların konusu köy hayatıdır.Köydeki sosyal hayat, köyün geleneksel yapısı, yöresel ve ortaklaşa köy kültürü, köylü ve hayvanlar, köylü ve bitkiler konu olarak işlenir.Kimi oyunlarda doğrudan doğruya, tüm gerçekliğiyle doğa taklit edilir.Karagöz oyunundan ve orta oyunundan daha eski olan köy seyirlik oyunu tiyatro geleneğimizin ilk basamağıdır.


Görsel yayın araçlarının, radyonun olmadığı zamanlarda uzun kış günlerinde, düğünlerde, bayramlarda köylüleri eğlendiren, kaynaştıran bu oyunlar birer dramdır.
Oyunlar kapalı veya açık yerlerde oynanır.Gerektiğinde basit ve doğal dekor görünümü veren malzemelerden yararlanılır.Yerine göre kostüm ve makyajdan yararlanılır.Ancak bütün bu ögeler oyunlardaki doğallığı örtmez.

Köy seyirlik oyunlarının başlıca iki ana konusu vardır:



1.İki hasım arasında savaş, birinin ölmesi, ölenin bütünüyle ya da kendi kendine dirilmesi.Kendisi için yas tutan izleyicilerin bu dirilmeyi sevinçle karşılamaları.
2.Bereketle, ekin bolluğuyla ya da ölüp dirilmeyle sona erek kız kaçırma olayı.

4. GEZİ YAZISI

İnsanın, her gün karşılaşmak zorunda kaldığı meseleler, dertler, zorluklar ve mutlaka yapması gereken işler vardır. Bunlar, monoton bir hayatın parçalarıdır ve sıhhate olumsuz yönde tesir ederler. Ezilen, yıpranan, örselenen ruhlar, nihayet bunalımlara bile sürüklenebilir. Böylesine tatsız bir halden kurtulup, sağlıklı ve mesut bir hayata kavuşmanın yollarından biri de seyahat etmektir.

Seyahat esnasında dertler, problemler bir süre unutulur. Karşılaşılan insanlar ve yaşanılan çevre farklıdır. Yerinde ve zamanında yapılması gereken yeknesak işler yoktur. Seyyah, hür ve müstakildir. Kafasındaki yükleri ve huzurunu kaçıran endişeleri bir kenara bırakmıştır. Yüz yüze geldiği yenilikler onu oyalar. Neticede, hem bedenen, hem de ruhen huzura kavuşur, kaybettiği sağlığını yeniden kazanır. “Seyahat ediniz, sıhhat bulursunuz,” sözünün mânâsı budur.
Bazı kimseler, gezip gördükleri bölgeler ve ülkeler hakkında yazılar yazarlar. O beldelerin insanlarını anlatır, örf, âdet, gelenek, dinî yaşayış gibi konulardan bahsederler. Bu nevi yazılarda coğrafî yapı, tarihî değerler, iktisadî gelişmeler, teknoloji, ahlâk, görgü ve benzeri hususlarda bilgiler verilir. Bu bilgiler, kitaplardan aktarma olmadığı için orijinaldir. Gezilen yerlerin doğal güzelliklerinin, tarihi özelliklerinin, gelenek ve göreneklerinin, yaşam biçiminin, halkın dünya görüşlerinin anlatıldığı yazılara seyahatname (gezi yazısı) denir.
Gezi; hayale değil, yazarının gözlemine ve doğru olarak duyduklarına dayandığı için tarih, coğrafya, toplum bilim, hukuk vb. bilim dallarına kaynaklık eder.

Gezi; gazete ve dergilerde yayımlanacak ölçüde yazılabileceği gibi, kitap hâlinde de yazılabilir.


Gezi yazılarında ilginç bir anlatım vardır. Yazılarda anlatım, yeri gelir hikâyeye dayanır; yeri gelir bir portre çizilir, tasvir yapılır. Konuşmalar da bulunabilir. Yani anlatım, yer yer değişiklikler gösterir.

Seyahat yazarının, sosyal konulu ilimleri ana çizgileriyle bilmesi gerekir. Gördüklerini anlaması ve anlatması için buna ihtiyacı vardır.


Seyahate çıkmadan önce, gidilecek yer hakkında kitaplar okumak, ansiklopedilere bakmak, seyahat yazılarını gözden geçirmek çok faydalıdır. Bu hazırlık, kişinin gözlem gücünü artıracak, daha çok şeyin farkında olmasını sağlayacaktır. Gezi esnasında rehberden veya malûmat sahibi kimselerden bilgi alması da mümkündür. Fakat bu bilgileri alırken dikkatli olmak lazımdır. Zira, yanlış veya eksik olabilir.

Seyahat yazılarının konusu yazarın gerçek hayatından alınmadır. Hayalî seyahatler yazmak da mümkündür, ama bunlar daha ziyade hikâye veya roman kutbuna girer.

Gezi sırasında yazar, gördüğü yerler, insanlar, eserler hakkında mütemadiyen not almalıdır. Her bilgiyi akılda tutmanın ne kadar zor olduğu malûmdur. Müşahhas görüntüleri kaydetmek yetmez, edinilen intibalar, kaynayıp coşan duygular, çağrışımlar, ortaya çıkan fikirler de yazılmalıdır. Yazarın duyuş ve düşünüşü fevkalâde önemlidir.

Seyahat yazılarında gözlemin yeri çok büyüktür. Bakan, fakat baktığını yeterince göremeyen kimseler birçok şeyin farkında bile olmazlar. Dalgın, dikkatsiz, çarpıcı ayrıntıları göremeyen kişiler, çok usta yazarlarda görülen derinlik, mânâlılık, açıklık ve orijinallik gibi özelliklerden mahrum kalırlar.

Seyahat yazıları umumiyetle kronolojiktir, yâni yazı unsurları belli bir zamana, oluş sırasına göre tertip edilmiştir.

Bu tür yazılar, bazı yönleriyle hikâye ve romanlara benzer. Olay, konuşma, tasvir ve tahliller büyük yekûn tutar. Görülen yerler tasvir edilir, insanlar fizikî ve ruhî cepheleriyle tanıtılır. Seyyah, başından geçen vakaları hikâye tekniğinden faydalanarak anlatır. Bu arada cereyan eden karşılıklı konuşmaları aktarır. Hikâye unsurları yazıya akıcılık ve çekicilik kazandırır.

Tahlilin büyük bir yeri vardır. Yazar, insanlar, olaylar, durumlar ve görüntüler hakkında fikir yürütür. Sebep sonuç münasebetlerini, arka plânda kaldığı için ilk bakışta görülemeyen mânâları anlamaya ve anlatmaya çalışır. Çözümleme dikkat, zekâ, muhakeme ve bilgi işidir. Meselâ, Hazreti Mevlâna’nın türbesini gezen ve o konuda yazı yazacak olan kişi, bu zâtın, yaşadığı devri tarihî, sosyal, psikolojik ve felsefî yönleriyle tanıması lâzımdır. Daha da önemlisi, edebiyat, din ve tasavvuf kültürüne sahip olmalıdır. Meşhur bir din büyüğü, büyük bir veli muhteşem bir şair olan Mevlâna’yı tanıyabilmek, onun hakkında fikir yürütebilmek için bunlara ihtiyaç vardır.

Seyahat yazarı, hayatı ne kadar iyi kavrar, ne kadar sağlam bilgi sahibi olur ve ne derece kuvvetli bir üslûp kazanırsa, yazıları da o nispette derin ve güzel olur.


Gezi yazısı yazarken şu özelliklere dikkat etmek gerekir:

(1) Gezilen yerlerin, hiç bir yere benzemeyen özelliklerini dile getirmek.

(2) Gezilen yerlerde yaşayan insanların kültürel özelliklerini (ırk, dil, hayat tarzı, folklorik özellikleri vb.) belirtmek.

(3) Gezilen yerlerin tarihî, mimarî ve uygarlık özelliklerini belirtmek.

(4) Gezilen yerlerin teknolojik ve ekonomik alandaki gelişmelerini belirtmek.
Gezi türü, edebiyatımızda yeni değildir. Divan edebiyatı zamanından beri "Seyahatname" adı altında türlü eserler bulunmaktadır. Bazı seyahatnameler ile tarihî, coğrafî konularda yazılmış pek çok eser, bütünü ile olmasa da gezi yazısı özelliği gösteren bölümler taşırlar.Türk edebiyatında gezi türünde kaleme alınmış en büyük eser, Evliya Çelebi'nin (1611-1685) on cilt olarak yazdığı Seyahatname'dir. Evliya Çelebi, bu eserinde gezip gördüğü memleketlerin tarihi, insanları, âdetleri, yaşayış tarzları ve her türlü özellikleri hakkında geniş ölçüde bilgi vermiştir. Ayrıca, Seydi Ali Reis'in Mir'âtü'l-Memâlik (Ülkelerden Manzaralar), İzzet Molla'nın MihnetKeşan adlı eserlerini, Tanzimat'tan önceki dönemde yazılmış gezi eserleri (seyahatnameler) arasında sayabiliriz.

Türk Edb.'nın en tanınmış gezi yazılar şunlardır: Cihannümâ - Katip Çelebi. / Hac Yolunda - Cenab Şehabettin. / Frankfurt Seyahatnamesi - Ahmet Haşim / Times Kıyıları - Falih Rıfkı Atay / Anadolu Notları - Reşat Nuri Güntekin



Seyahat örneği:
BİR TAŞKENT’TİR ESKİ ANTEP

 

Eski Gaziantep’in yerleşim yerlerinin bulunduğu mahallere baktığınızda, sanki büyük bir kaya çekiçle yontulmuş da evler, sokaklar, pencereler hatta güneş öyle ortaya çıkmış izlenimi edinirsiniz. Bu sebeple eski Gaziantep “taşkent” fotoğrafı gibi karşımızda durur. Dar ve dolambaçlı sokaklar sizi geçmişin derinliklerine götürür. Taşa dokunulduğunda çıkan her ses ilerdeki sokakta hala çekiçleri ile taş ustalarının taştan evler yaptığı hissi verir. Sokaklar da daha hızlı adımlar atarak çekiç sesini yakalamaya çalışırsınız.



 

Evler yıllarca birbirine omuz vermiş adamlar gibi yan yana dizilmiş haldedir. Sokakların darlığı evlerin yüksekliği sebebi ile “Gölge sokaklar” oluşmuş. Güneşle / gölge yıllardır bu sokaklarda köşe kapmaca oynarlar. Evlerin bu kadar iç içe olmasının birkaç sebebi olduğu görülür. Taşın inşaat malzemesi olarak zor işlenilebilir özelliğinden dolayı, evler arasında bulunan duvarlar ortak duvar olarak kullanılmıştır. Bu durum özelikle avlulu evlerde avlu bahçelerinde daha çok görülmektedir. Taşın yanma özelliğinin az olmasından dolayı yangın durumunda yayılma kokusunun olmaması da buna bir etken oluşturmuştur. Evlerin bu kadar sık olması geçmişin şartlarına göre düşünüldüğünde, taş evler sıklığı ile düşmana karşı da bir kale suru görevi yapmıştır.

 

Evlerin gölgelediği dar sokaklar özelikle yaz aylarında sıcakların çok yüksek olduğu bölgede insanların sıcaktan etkilenmeden yürümelerine yardımcı olur. Eski evlerin bulunduğu gölgeli sokaklarda yürüdüğünüzde içinizde ve vücudunuzda bir ferahlık oluşur. Kim bilir belki de bu iç ferahlığından dolayı eski Antep’te müslümanlar ve diğer azınlıklar yıllarca huzur içinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir.



 

Antep evlerinin bulunduğu sokaklara girdiğinizde  kendinizi sanki surlarla örülmüş bir yolda buluyorsunuz. Her adımınızda  tarihten, coğrafyadan, eski insanlardan bir şeyler keşfediyorsunuz. Sokak tam bitti diye düşündüğünüzde, keskin bir virajla başka bir yöne dönüyorsunuz. Sokaklar labirente benziyor, mahallenin acemisi iseniz bu labirentten çıkmanız o kadar kolay değil.  Tam sokak bitti yolumuz açıldı dediğinizde  bir anda labirentin kapalı yolunda olduğunuzu anlıyorsunuz. Önünüze çıkan bu çıkmaz sokaklar “dehliz” olarak adlandırılıyor. Sokak bitmiştir, bu sokaktan sağa ya da sola dönme şansınız yoktur, ileri de gidemezsiniz. Tek yapmanız gereken etraftaki insanlara buranın acemisi olduğunuzu belli etmeden geriye dönmektir.

 

Labirent  sokaklarda yürürken sizi tek şaşırtan bunlar değil elbette. Yürüyüşünüzün beklenmedik bir yerinde kendinizi bir anda  ırmağın içinden akan su gibi hissediyorsunuz. Yürüdüğünüz sokakta karşınıza kemerli bir köprü çıkıyor. Diğer köprülerin aksine bu köprülerin üzerinde ev var altından da insanlar akıyor. Bu tarz yapılara “kabaltı” deniliyor. Kabaltından asırlardır akan insan selinin devamı olarak bir damla misali sizde geçiyorsunuz. Kim bilir sizden sonra kaç kişi daha bu kabaltından geçip gidecek. Günümüzde Kabaltı yapılardan sadece altı tanesi varlığını sürdürmektedir. Kalanlar da büyük inatla varlıklarını sürdürmeye çalışıyor.



 

Eski sokaklarda dolaştığınızda insanların taşları nasıl sanata dönüştürdüğünü de görmemiz mümkün. Antep evleri “havara” veya “keymıh” adı verilen yumuşak kalkerli kesme taşlardan kalın olarak yapılır. Bu taşlar taş ocaklarından çıkartılarak ustalar tarafından kesilir duvarlara konulacak hale getirilirdi.  Taşların en büyük özelliği çıkarıldıkları zaman yumuşaktırlar, zamanla sertleşirler. Bugünkü Gaziantep mezarlığının yanında bu taşların çıkartıldığı yerlerde büyük mağaralar oluşmuştur. Mimarinin ana maddesinin taş olmasında  bölgede ağacın az olmasının büyük etkisi vardır. Taşın özelliğinden dolayı  evlerin içi yazın serin kışın sıcak olmaktadır. Bu evler geleneksel mimari dokusu ile Güneydoğu Anadolu, Mezopotamya ve Suriye’ye özgü özellik taşır. Evlerin duvarlarındaki taş örgülerin yıkılan yerleri zamanla onarılmış. Ancak bu eklemeler evlerin mimarisi ile dokuyu uyuşmazlığı taşıyorlar. İpek bir elbisenin üzerine basmadan yapılmış yamayı andırıyorlar. Evleri yıkılan bölümleri onarılırken aslına uygun olan malzeme ve işçilik kullanılmalı.

 

Eski Antep evlerinin günün şartlarına göre bir ya da iki katlı olarak yapıldığını görüyoruz. Az da olsa üç katlı evler vardır. Zenginler tarafından yapılan bazı evler çok geniş ve gösterişlidir, bir konak görünümü taşımaktadır. Bu evlerin dış yüzeyindeki mimaride taş hakim olarak görülse de, ahşap mimari özellikleri görmek azda olsa mümkündür. Ahşap; dış cephede, pencerelerde, kapılarda ve çatılarda görünmektedir. Kapılar ve pencere kapakları ağaç işçiliğinin özgün örneklerini oluşturur.



Evlerin çatıları kiremitlerle örtülmüştür. Düz dam olanları da bulunmaktadır.

 

Evlerin pencereleri sokak yerine avluya açılır. Bunun dini inançlardaki mahremiyet geleneğinden geldiği düşünülür. Pencerelerin üzerinde “kuş tağası” denilen küçük pencereler bulunur. Bu pencereler evin havalandırılmasında kullanılır. Odaların aydınlatılmasında da etkilidir.



 

Eski Antep sokaklarında gördüklerimizin büyüsü bizi evlerin içine de çağırmaktadır. Bu büyülü ve gizemli evlerin içine de girmede yarar var. Ancak hemen evlerin kapısını çalmanız mümkün değil. Öncelikle avlu kapısını çalmanız gerekmektedir. Çünkü  Antep evlerinin çoğunluğu avluludur. Avluların etrafı yüksek duvarlarla çevrilidir bunun sebebi ev hayatının çoğu bu avluda geçer. Yazları yemekler avluda pişirilir, çamaşırlar avluda yıkanır, bölgenin içtiği kaçak çayın tadına burada varılır. Bu avlulara bu sebepten “hayat” adı verilmektedir. Avlunun bir kısmı taş parke ile kaplıdır bir kısmı ise topraklıdır. Topraklı kısımlarında çiçek yetiştirilir. Geniş avlular ise ağaçlandırılmıştır. Bazı evlerin avluların da evlerin böğürlerine sarılmış asmalar vardır. Asmalara yapılan bir yayvan ile gölgelik oluşturulmuş, altına da hazır minder yastık atılarak oturma ve dinlenme yeri yapılmıştır. Evlerin su ihtiyacını karşılamak için avlularda su kuyuları vardır. Bazı kuyular hâlâ varlıklarını sürdürmektedirler. Kuyular sadece su için değil bir nevi buzdolabı olarak da kullanılmıştır. Yaz aylarında yemeklerin bozulmasını önlemek için yemekler kaplarla su kuyularına sarkıtılırmış.

 

Avludan artık evin içine doğru girme zamanı geldi. Evlerin hemen girişinde bulunan kapısı avluya açılan tandır odası vardır. Bu odada gömme bir taş ocak bulunur. Bu ocaklar ısınma ve yemek pişirme amaçlı kullanılmıştır. Şimdilerde sobaların tüp ocaklarının çıkması ile beraber hükmünü kaybetmiştir. Yine giriş katlarında “hazne” denilen kışlık mutfak erzaklarının saklandığı kilerler vardır. Hazneler daha çok güneş almayan bölümlerdir. Bu da burada bulunan erzakların bozulmasını önlemiştir. Bazı evlerde evlerin altındaki kayalar oyularak erzak saklanması için mahzenler oluşturulmuştur. Özellikle bu mahzenlere bölgede yetişen zeytinden yapılan zeytin yağları konulmuştur. Pekmezler, reçeller de burada saklanmıştır.



 

Evlerin Odalarında ilk dikkatimizi çeken, yatakların konduğu döşeklik, yemek kapları için kübbiye adı verilen dolap nişleridir. Bunlar naçar denen çok güzel ahşap işçiliğine sahiptir. Yeni yapılan Antep evlerinde bile bu gelenek devam etmektedir. Evlerin bütün odalarında duvarlara gömmeli olarak yapılmış dolaplar vardır. Bu dolaplara yorgan, elbise, ev içerisinde görüntüyü bozan eşyalar konur. Bu dolaplar evin içindeki bütün kalabalığı içlerine aldıkları için “yüklük” olarak da adlandırılırlar. Bu sebepten Anteplilerin evleri hep derli toplu görünür. Antep’te yaşayan birisinin fazladan bir dolap almasına gerek yoktur.

 

Oda zeminlerine hasır otundan yapılmış hasırlar serilir. Hasırın üzerine kilim, halı, keçe örtülür. Oda duvarlarını dolanan tahta pervazlar vardır. Bu pervazlar duvarlara çakılmadan önce üzerlerine çeşitli motifler işlenmiştir. Üzerlerine mısralar yazılmıştır. Evler İslâmiyet’e ki kadın erkek mahremiyeti göz önünde bulundurularak, haremlik ve selamlık odaları yapılmıştır. Gelen misafirlerin kadınları haremlikte, erkekler ise selamlıkta ağırlanır.



 

Evlerin tavanları ile çatı aralarında kalan kısımları kışlık soğan, sarımsak, biber patlıcan kurusu, nar, ayva  gibi yiyecekler asılırdı.

 

Antep evleri için yazılacak çok şey var belki. Her şeyin yazılması onların sırını keşfedeceklere haksızlık olur. Her merak yeni bir keşifin başlangıcıdır. Antep evleri görmek isteyenler Şahinbey ilçesi sınırları içindeki, Eyüboğlu Mahallesi, Türktepe Mahallesi, Tepebaşı, Bostancı ve Kozluca Mahalleleri, Şehreküstü semti, Kale civarında, Hıdır Sokak civarında, Şeroğlu Sokak ve Harap Mescit Sokak\'ın yer aldığı bölgede eski kent dokusunun ve eski mimarinin en güzel örneklerine rastlayabilirler.



 

Kurtuluş savaşında Fransızlar tarafından işgal edilen Antep, işgal sırasında harabeye dönmüştür. Bu savaş sırasında çok sayıda tarihi eserle evler zarar görmüştür. İnsanların daha lüks konutlara taşınması sebebi ile de taş evler kaderlerine terk edilmiştir. Çoğu yıkılarak yerlerine beton bloklar dikilmiştir.  Şehir merkezinin yeni yapılan alanlara taşınması sebebi ile eski yerleşim yerleri şehre dışardan gelenler tarafından özel bir gezi olmadıkça görülmemektedir. Evlerin sahipsizliği, yıkılanların onarılmaması sebebi ile Antep evlerinin gelecek nesillere taşınması çok zordur.

 

Gün gelir de Gaziantepli bir arkadaşınız olur, ona bir şeyler ısmarlatmayı düşünürseniz, buna niyeti yoksa size Antep ağzı ile bir söz söyler. “Süğükten in havuşta ariş var, arişte sakom asılı, içinde iki yüz kaıt var. Al gel de sana bi yıkılıyım” Merak ettiniz ne dediğini açıklayalım “evin duvarından bahçeye in bahçede asma var, asmada ceketim asılı, onda iki yüz eli kağıt var. Alıp gel de sana bir kıyak çekeyim”. Antep evlerinin güzelliği muhabbetlere de yansımış durumda. Muhabbetlerin uzaması, dostlukların derinleşmesi için Antep evleri ayakta kalmalıdır.



 

Şimdilerde doğan her güneş evlerin  taş duvarlarına  sarımsı bir ışık boyası çalar. Gün batımı ile ışıklar evlerin içine taşınır, sonra insanların kalplerine. Antep’te ayakta kalacak her taş, bizi geçmişe bağlayacak, ayakta kalan her duvar umutsuzluğumuzda sırtımızı dayayacağımız dayanağımız olacaktır.



Hasan MAHİR

5. RÖPORTAJ

Yazarın okuyucularına bir konuyu inandırmak için kişi, eşya, eser ya da bir yerle ilgili olarak yaptığı incelemeleri, fotoğraflarla süsleyerek, kendi görüşlerini de katarak yazdığı gazete ve dergi yazılarına Röportaj denir.

Şahıslarla yapılan röportajlara “mülâkat” da denir.
Röportaj türü, gazeteciliğin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, röportaj, özellikle gazetecilerin uyguladığı bir türdür. Günümüzde radyo ve televizyon da çok önemli bir röportaj aracı konumundadır.
Röportajlar gözlem, inceleme ve araştırmaya dayanır. Bu yazılarda geçen olaylar, şahıslar ve yerler tamamen gerçektir. Yazar, gerçeklerden uzaklaşmaz, bütün marifetini mevcudu en iyi şekilde anlatmaya hasreder. Hayâle yer yoktur. Yazar, zaman zaman kendi fikirlerini söyleyebilir, fakat bu söyleyiş, yine bir gerçekten kaynaklanır ve yazara ait olduğu açıkça bellidir.

Röportaj yazılarında bilgi de verilir. Okuyucunun, anlatılan konuyu daha iyi kavraması için buna ihtiyaç vardır. Ancak, bilgi vermekte takip edilen tarz, fikir yazılarınkinden farklıdır.


Röportaj yapacak kişide üstün bir görüş, anlayış ve gözlem yeteneği olmalıdır. Röportaj, bir çeşit haberdir. Fakat, röportajda bilgiden başka, yazarın izlenimleri, düşünceleri, görüşleri de yer alır. Röportajı hazırlayan kişi, konuyu iyice öğrenmeli, yerinde ve gerekli incelemeleri yapmalı, gerekli belgeleri toplamalıdır.
Bir şahısla yapılan röportaj çalışması soru sorup cevap alma esasına dayanır. Bu arada şahsın dış görünüşünü tasvir etmek, kısaca hayatından, başarılarından bahsetmek, konuşma sırasında yaptığı hareketleri kaydetmek ve kısa yorumlar yapmak röportaja canlılık verir.

iyi bir röportajda, günlük hayattaki gibi canlı ve tabii olan karşılıklı konuşmalar büyük yer tutar. Araya serpiştirilecek tasvirler ve hareket bildiren ifadeler yazıya bir hikâye havası verir. Ancak, bu ifadeler kısa olmalıdır.


Röportaj yazısını hazırlarken ilk yapılacak iş, konuyu ve konuşulacak kişiyi tayin etmektir. Daha sonra ciddi bir hazırlık safhasına girilir. Konu sınırlandırılır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Bir konunun bütün yönlerini sathi olarak işlemektense, bazı yönlerini derinliğine işlemek daha uygundur.

Hazırlık safhasında neler yapılmalı?

Diyelim ki, başarılı bir edebiyatçı ve yazarla konuşacağız. Bu durumda, o şahsı, mümkün olduğu kadar iyi tanımamız gerekir. Hakkında yazılan biyografileri, kendi eserlerini, daha önce yapılmış röportajları dikkatle okumamız lâzımdır. Sanat anlayışı nedir? Edebiyata nasıl bir yenilik getirmiştir. Değerlendirme yazarlarının kanaatleri ne merkezdedir? Bütün bu ve benzeri soruların cevapları aranır. Böyle bir zahmete katlananamayan yazarlar, konunun önemli noktalarını kavrayamadıkları için, büyük ilgi uyandıracak sualler soramazlar.

Hazırlıklar tamamlanınca, sıra randevu almaya gelir. Randevu herhangi bir yolla alınabilir. Ropörtaj yapacak kişi, önce kendini tanıtır, yazıyı hangi yayın organı için hazırlayacağını söyler ve konuyu bildirir. Bunu yaparken nazik olması, hâkim tavırlar takınmaması lâzımdır.

Muhatap, randevuyu kabul etmek istemeyebilir. Bu durumda, tartışmaya girmeksizin, onu iknaya çalışmalıdır. Randevu kabul edilirse, günü, saati ve yeri kesin olarak tayin edilir. Randevu almak, hem yazar, hem de muhatap açısından çok önemlidir. Muhatap, konuyu öğreneceği için hazırlanmak ve düşünmek imkânı bulur. Randevusuz yapılacak röportajın başarı şansı azdır.

Röportaj için bir araya gelindiğinde, yazar, hemen konuya girmemeli, fakat çok ağır da davranmamalıdır. Ani girişler, muhatapta panik meydana getirebilir. Çok beklemek ise, zaman kaybına sebep olacağı için hoş görülmez. Bu esnada samimi bir havanın doğması için gayret sarfedilir. Tabii, aktif rolü oynayan yine yazardır.

Arzu edilen ortamın teşekkülünden sonra suallere geçilir. Giriş suallerinin, muhatabı kızdıracak ve galeyana getirecek cinsten olmaması gerekir. Muhatabın, kendinden bahsetmesini sağlayacak suallere öncelik vermekte fayda vardır. Tartışmaya sebep olacak sorular sona saklamalıdır.

Sorulacak sorular nasıl olmalı? Meselenin esası burada gizlidir. Suallerin herşeyden önce orijinal olması lâzımdır. Başkalarının sorduğu soruları tekrar sormak maharet değildir. Soruların fazla mücerret olması, mücerret cevaplar getireceğinden tasvip edilmez. Basmakalıptan kaçınmak, hemen akla gelebilecek sorular yerine düşünülerek bulunan ve ilgi çekici olan sualler sormak iyi bir röportajcının özellikleri arasındadır. “Şu anda ne hissediyorsunuz?” gibi son derece basmakalıp ve kolay bir soruyu ancak acemiler sorar. Buna muhatap ne cevap versin? En fazla “sevinçliyim,” yahut “üzgünüm” gibi mücerret ve kısa bir cevap verecektir.

Sorular kısa ve açık olmalıdır. Uzun sorular, muhatabı da yorar, okuyucuyu da. Kapalı soruların riski daha fazladır.

Röportajdan önce bir sual listesi yapmakta fayda vardır, ama bu sıraya aynen riayet etmek mümkün olmayabilir. Bazen gerek de kalmaz. Bu soruların bazıları çıkarılıp yerine başka sorular yöneltilebilir. Bunu, röportaj sırasında konunun açılımı tayin edecektir. Plâna sıkı sıkaya bağlı kalmak her zaman doğru değildir. Ancak bunu yaparken, konudan sapma ihtimalini de hesaba katıp, tedbirler alınmalıdır. Muhatap konudan ayrılabilir, o zaman, uygun sorularla onu konuya çekmek, bunu yaparken de nazik olmak lazımdır.

Muhatap, sorulan soruları kısa birkaç sözle geçiştirir veya yeteri kadar açıklamazsa, “niçin, nasıl?” gibi yardımcı suallerle onu tahrik etmek gerekir. Bu tür sualler yazıya tatlı bir sohbet havası verir.

Röportajı kaydetmek önemli bir meseledir. Bu işlem için kullanılacak malzeme teyp veya not defterinden ibarettir. Bazı hallerde ikisi birden kullanılır. Muhatap, sözlerinin teybe alınmasına ses çıkarmıyorsa mesele yoktur. Fakat teyp mümkün değilse, mecburen not defteri kullanılır. Bu defteri daha röportajın başındayken çıkarmak muhatabı ürkütebilir. En iyisi uygun bir sebep bulup, münasip bir vesileyle not almaya başlamaktır. Konuşma teybe alınıyorsa, bu takdirde konuşulan kişinin, jest ve mimiklerini not etmek mümkün olabilir. Fakat konuşmalar not defterine kaydediliyorsa ve muhatap da hızlı konuşan biriyse, not almak büyük problem olur. Bu durumda, yazarın steno bilmesi veya kendine göre işaretler icad edip, süratli yazmaya çalışması şarttır. Ne not defteri, ne de teyp kullanma imkânı yoksa, hafızaya güvenmekten başka çare yoktur. Fakat bu en son başvurulacak yol olmalıdır.

Yazar, sorularına cevap aldıktan sonra, son bir soru daha sormalıdır: “Sizin ilave edebileceğiniz bir husus var mı?” Bu soruyla, önemli bir konunun daha aydınlanması mümkündür. Yazarın tesbit edemediği, fakat hakikatte çok mühim meseleler olabilir. Muhataba açık kapı bırakmak çok faydalıdır.

Röportaj sona erdikten sonra muhataba teşekkür etmek gerekir.



Son safha röportajın yazılmasıdır. Yazar, notlarını okur, banda aldığı konuşmaları kâğıda geçirir. Sonra, şahsî üslûbunu kullanarak, bir plân dahilinde yazısını yazar. Bu esnada dikkatli olmak ve muhatabın söylemediği sözlere yer vermemek gerekir. Yazma sırasında daha çok hikâye tekniklerinden faydalanılır.

Röportaj örneği:

MEHMET ÂKİF'LE   SON  RÖPORTAJ
Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı'nın millî his, millî heyecan ve millî şiir mey- dana getiren bu büyük şairi Akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün  muharriri Akif'le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intihalarını topladı.Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak,vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş,sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini,hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra, yavaşça soruyorum.


- Özledin mi bizi üstat?...
Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.
 - Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?...
 Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
 -Mısır'dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü...Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..
- Hasret...
 Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
 -... Çok acı...
  - Ya kavuşmanın sevinci?
  - Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum... Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.
  - Ve kendi kendine söylüyor:
  -Cennet gibi yurdumdayım ya...Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;
 - Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.
  Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele'nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.
  — Evet.. diyor, İstanbul'dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar'dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan "Cuma"yı tuttuk. O zaman Adapazarı'nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke'ye geldik ve trenle Ankara'ya ulaştık... Ankara... Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik... Hele Bursa'nın düştüğü gün... Ya Sakarya günleri... Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye'se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz... Fakat imanımız büyüktü."
  Yorgun, susuyor..
  - İstiklâl Marşı'nı nasıl yazdınız?
Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
- Doğacaktır, sana vadettiği günler hakkın!..
  Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün... İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır...Şu var ki,"İstiklâl Marşı"nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır."
 Ve,gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
Kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın.
  -Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duyduduz?
Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:
 - Ah... diyor:
Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna... Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
- Allah'ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu...Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..
-O zaman bir şey yazmadınız mı?
-Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat  yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır  ağır çorbasını içerken bir yandan da  benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:
 -Mısır'da nasıl vakit geçirdiniz?
- Kahire'nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.
Zaten, tab'an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul'da iken de böyle idim. Mısır'da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan'da yaşadım. Son zamanlarda Kahire'ye indim.
- Sevdiniz mi Mısır'ı?
-Var, güzel tarafları var... Bilhassa kışın... hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz... Fakat bir yaz günü İstanbul...
Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince...
- Mısır' da neler yazdınız?
Geçmişten adam hisse kaparmış...Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih'i "tekerrür" diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
  Ve üstadın Helvan'da yazdığı "Firavunla Yüz Yüze"sinden şu son parçayı alıyorum:
Bileydin, ey koca Mısır'ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
- Kolay mı yazarsınız?
  Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:
-Hayır!., diyor.
  Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:
-Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim... nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.
- Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?
Hafifçe gülümsüyor. Ve "zevk" diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:
- Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.
 Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:
-Siz yorulmayın, ben vereyim..

- Yiyemiyeceğim..
-Bir parça sütlâç..
-Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin... Ve bana dönüvor:
— Eskiden beri yemekle başım hoş değildir... Sigara da içmem... Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar... Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?
Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:
- Neler yazacaksınız?
- Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:
- Var kafamda hazırlanmış mevzularım..
- Ya en son yazınız?
- Mısır'da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:
Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.

 Ve kupkuru kaim dudaklar biribirine yapışıyor...



1 Temmuz 1936 / Kandemir)


6. HATIRA (ANI)

Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede şahidi olduğu ya da duyduğu olayları edebî değer taşıyan bir dille anlattığı yazılara anı (hatırat) denir. Bir başka deyişle, özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatan yazı türüdür. İlk örneği Babürşah'ın Babürname adlı eseridir.


Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.

İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkîbe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.


Hatıra yazarına ve okuyucuya neler kazandırır:

Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir.

Böyle yazılar yazmak için meşhur olmak gerekmez; herhangi bir insan da hatıralarını yazabilir. Hemen herkesin hayatında önemli anlar, kişiyi duygulandıran, heyecanlandıran olaylar veya durumlar olmuştur. Bunlar yazılmazsa hafızada küllenir. Şayet kaydedilirse, gelecekte bir vesika gibi kıymet kazanır. Milletler için tarih ne ise, şahıslar için de hâtıra odur.
Hatıraların tarihî olayları ve devirleri aydınlatmakta önemli rol oynadıklarını biliyoruz. Geçip giden nice yıllardan sonra ele geçen bu tür yazılar, tarihçiler, sosyologlar ve diğer birçok ilim adamları için altından daha kıymetlidir.
Hatıra yazmak, hayat üzerinde düşünmek demektir. Yazar, ferde, topluma ve çevreye daha dikkatli bakmayı öğrenmek ve başkalarının göremediği nice ayrıntının farkına varmak zorundadır. Böylece düşünme kabiliyeti gelişir. insan, bu yolla kendini daha iyi tanır, içinde kaynayıp coşan duyguları, dinmek bilmeyen arzuları, gerçekleşmeyi bekleyen emelleri keşfeder.
Hatıra yazma çalışmaları, iyi bir murakabe, yâni iç kontrol vasıtasıdır. Hatıralarını topluca yazan kişi, hayatını ve dolayısıyla kendini değerlendirmeye tâbi tutar. Geçen zamanın lehine mi, yoksa aleyhine mi olduğunu anlar. Yaptıklarını, yapmak isteyip de muvaffak olmadığı işleri gözden geçirir. Hayat çizgisini günü gününe kağıda geçirenler için de aynı durum söz konusudur.

Çevrenin tesirlerinden uzak kalarak bir köşeye çekilip kendi kendisiyle baş başa kalan kimse, yaşadığı günü inceler, bir ayna vazifesi gören kâğıtlar vasıtasıyla kendini seyreder, güzel, çirkin, iyi, kötü bütün özelliklerini gördükten sonra, gelecekte nasıl olması gerektiği konusunda önemli kararlar verebilir.


Hatıra yazmanın faydaları bunlardan ibaret değildir. Bu çalışmalar, bir nevi itiraf, iç dökme, boşalma olduğu için insanı rahatlatır. Bizi dinleyen birini bulup da dertlerimizi anlattığımız ve bu yolla rahatladığımız bir gerçek değil midir? işte kağıtlar da aynı rolü oynar. Yazar üzüntülerini sevinçlerini, kimseye söyleyemeyeceği duygularını kâğıtla, hatıra defteriyle paylaşır.
Hâtıra yazıları faydalı eserler gibidir; insanı ölümünden sonra da yaşatır ve gelecek nesillerce hatırlanmasını sağlar. Ahirete gitmek üzere ruhlar aleminden gönderilen insanoğlu, şu fâni dünya ülkesinde gayet kısa bir süre yaşar, sonra göçüp gider. Yıllar geçtikçe hafızalardan da silinir. Onu, geride kalanlara hatırlatan şey, ancak eserleri olabilir.
Hiçbir insan diğerinin aynısı değildir. Her fert, parmak uçlarındaki çizgileriyle bile diğerlerinden ayrılır. Bu farklılık, manevî özellikler için de söz konusudur. işte hatıra yazıları bu farklılığı hissettirmelidir. Biz, insanları sadece dış görünüşleriyle tanırız, iç dünyalarını yeterince tanımamız mümkün olmaz. Hatıra yazıları okuyarak, yazarın, yani bir başka insanın şahsî dünyasına girmemiz mümkün olur. Onu kendimizle mukayese edersek, birçok gerçeğin farkına varır, orijinal sonuçlar elde ederiz.
Hatıra yazarken dikkat edilecek hususlar:

Hatıra yazarken olayları anlatmak ve çevreyi tasvir etmekle yetinmemek gerekir. Yazar, fikirlerine, duygularına ve kanaatlerine de yer vermeli, olayları yorumlamalı, şahısları tahlil etmeli, intibalarını belirtmelidir.

Her ne sebeple kaleme alınırsa alınsın anı türünde dürüstlük, samimiyet ve sorumluluk duygusu ön plânda tutulmalıdır. Anı yazarken önce konu tespit edilmeli; sonra ya günü gününe tutulan notlar ya da hafızada saklanan olaylar zinciri, plâna göre düzenlenmelidir. Anı yazılırken süslü sanatlı bir anlatımdan kaçınmalı; açık, sade ve akıcı bir üslûp kullanılmalıdır. Duygu ve düşünceler, içtenlikle gerçeği yansıtmalıdır.Hatıra yazılarını kıymetlendiren, gerçeklerin doğru, tam ve eksiksiz bir şekilde aktarılmasıdır. Bazen yazar, kendini yüceltmek için, olanı değil de olması gerekeni yazar. Yazılarının başkaları tarafından okunacağını, yahut okunması ihtimali bulunduğunu bilen kişi, gerçekleri saklamak, daima iyi şeyleri yazmak arzusundadır. Hatıralar, bir nevi itiraf belgeleri olduğu için, her şeyi olduğu gibi yazmak bir hayli cesaret işidir. Sadece gerçeği aksettirmek, imkânsız değilse bile çok zordur.
Anılar niçin yazılır?

(1) Geçmişi bir kez daha yaşamak ve yazma alışkanlığı kazanmak.

(2) Anıları unutulmaktan kurtarmak.

(3) Yok olup gitmesini göze alamadığımız bir gerçeğe kalıcılık kazandırmak.

(4) Anıyı oluşturan olayı, durumu, yerleri, kişileri söz konusu edip, başkalarının bilgisine, yararına sunmak.

(5) Kamuoyu önünde aklanmaya çalışmak, pişmanlığı dile getirip içini boşaltmak, günah çıkarmak.

(6) Gelecek kuşaklara geçmişten sonuçlar çıkarıp sunmak.

(7) Gerektiği zaman bir eleştiride bulunmak.

(8) İnsanoğlunun; yaşantılarını, deneyimlerini başkalarıyla paylaşmak gereğini duymak.
Hatıralar, günü gününe değil de sonradan topluca yazılıyorsa, iyi bir seçme yapılması gerekir. Ana çizgileri ihmâl etmemek, ayrıntıların bir mânâ ifade edenini almak şarttır.

Her günün önemli olaylarını tarih atarak yazmak mümkündür. Bu tür yazılara “günlük” denir. Heyecan uyandıran, kişiye derinden tesir eden hayat parçaları sıcağı sıcağına kaydedilirse, o ruh hâli yazıya da akseder. Anı (Hatırat) ile günlük, en çok karıştırılan iki türdür. Bu iki türün en önemli ayrılığı günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.

Herkes günlük yazabilir, fakat bu tür yazılar yazmanın, yazar adayları için ayrı bir önemi vardır. Her gün bir miktar yazı yazmak üzere masa başına oturabilen kişi, kendini bir disiplin altına almış demektir. Bu meslekte başarılı olmanın en iyi yolu, her gün, kıymet ifade eden bir şeyler yazmaktan geçer. Zamanla dil incelir, yontulur, üslûp en güzel akışını kazanır, ifade kabiliyeti gelişir.

Hatıraları haftada, yahut ayda bir yazmak da bir usûldür. Bazı kimseler daha farklı bir yol izler, başından geçenleri belli zaman aralıklarıyla değil de, önemine göre yazarlar. Kayda değer bir olay gördükleri, dikkat çekici bir durumla, yahut kimseyle karşılaştıkları zaman otururlar masaya.


Anılar, ya günü gününe tutulan notlar hâlinde ya da sonradan hatırlanmak suretiyle yazılır.
Batı edebiyatındaki ünlü anı yazarları ve eserleri şunlardır:

Sain-Simon Ü "Hatıralar"

Rousseau Ü "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı eserlerine örnekler ise şunlardır:

Ziya Paşa Ü "Defter-i A'mâl"

Muallim Naci Ü "Ömer'in Çocukluğu"

Ahmet Rasim Ü "Falaka" ve "Muharrir, Şair, Edip"

Halit Ziya UŞAKLIGİL Ü "Kırk Yıl" ve "Saray ve Ötesi"

Hüseyin Cahit YALÇIN Ü "Edebî Hatıralar"

Falih Rıfkı ATAY Ü "Çankaya" ve "Zeytindağı"


Anı örneği:
RAHMETLİ BABAM
Başından sonuna kadar içinde yaşadığı Çanakkale Savaşları’nda her gün notlar aldığı bir defteri varmış. Oradan Kafkas cephesine gönderilirken o defteri, diğer bazı evrakı ve eşyası ile birlikte İstanbul’da bir dostunun evine bırakmış. Dönüşünde, emanetlerini geri alamayışına en çok bu defter yüzün-den üzülürdü.

Tesadüfen, ben de askerliğimi Çanakkale’de yapıp, onun savaştığı siperleri, aradan geçen 36 yıla rağmen, hâlâ bitip tükenmeyen mermi kovanlarını, iskelet parçalarını gözlerimle gördüm.

-- Oğlum, Çanakkale’de savaşan askerler, bildiğimiz askerler, bildiğimiz insanlar değildi. Onlarda insan üstü bir iman gücü vardı. Bir gün önce savaşa giden birliklerin tamamıyla yok edildiklerini öğrendikleri, kendilerinin de aynı akıbete uğrayacaklarını bildikleri hâlde, düğüne, bayrama gider gibi gider;

Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı;



Al bayrağı teslim etti, Allah’a ısmarladı.” derken dağları taşları inletirlerdi.

Babam, savaşlardan sağ dönüşünü (sıhhiye küçük zabiti rütbesiyle) sıhhiye bölüğünde çalışmasına borçludur.

Buna rağmen bizim bölüğümüz de yarıdan fazla şehit verdi. Çadırımızın çok yakınına düşen mermilerin sarsıntısıyla, bir ameliyatı bitirinceye kadar, fenerimizin üç dört defa yere düştüğü olurdu.

Her gün akın akın getirilen yaralıların onda bıraktığı canlı ve ilgi çekici izlenimleri, kaybolduğunu yukarıda söylediğim, defterine yazmıştı. Şimdi kulaklarımda, bana ağlaya ağlaya anlattığı bazı hatıralar var:

-- Günün birinde, sayılamayacak kadar mermi yemiş ve paramparça olmuş bir asker getirdiler. Ölmek üzere idi. Sertabibe: “Bunu kurtarmamıza imkân yok. Boş yere canını bir de biz acıtmayalım.” dedim. Sertabip: “Haklısın. Fakat, talimat bize gelen yaralı ölmediği sürece, elimizden geleni yapmamızı emreder. Hemen ameliyatı hazırlayın.” Hazırladık. Şimdiki gibi narkoz felân yok. Bir buçuk saat, paramparça olmuş uzuvları bir araya getirip dikmeye çalıştık. Yaralıdan en ufak bir inilti bile çıkmıyordu. Fakat, ameliyatın sonuna doğru birdenbire bir ter boşandı. Öyle bir ter ki, yaralıyı ve masayı ıslattığı gibi, masanın ayaklarından yere doğru da akmaya başlamıştı. Hayretle sertabibe dönüp: “Amma da terledi ha!” dedim. O zamana kadar, bütün kesip biçmelere rağmen bir “of” bile demeyen, gözleri kapalı baygın yatan asker, nasıl olduğunu hâlâ anlayamadığım bir şekilde, bir an için canlanıp bana cevap verdi: “Türk, terlemeden ölmez!”

-- Bir başka gün birçok yerinden yaralanmış bir asker getirdiler. Görebildiğim yaraları temizleyip sardıktan sonra, sordum: “Başka var mı?” O, yaralarının farkında bile değil, şöyle diyordu: “Üç istihkâm aldık, dört de mitralyöz.”

-- Elinden vurulmuş bir albay, yarasını sararken sicim gibi göz yaşı döküyordu. “Albayım, yaranız o kadar ağır değil, niçin ağlıyorsunuz?” dedim. “Ben yarama ağlamıyorum oğlum, dedi; arkadaşlarıma ağlıyorum. Alayımda benden başka kimse kalmadı.”

Çanakkale zaferinin sevincine doyamadan gönderildiği Kafkas cephesinde sade açlık ve sefalet görmüştü.

-- Biz, orada düşmanla değil; yoklukla ve soğukla harp ettik.

Bir sabah, açlıktan ölmek üzere olan bir erin, sürüne sürüne çarığına uzanan bir başka arkadaşını göstererek: “Yetişin çarığımı yiyecek.” diye inlemesi en canlı hatıralarından biriydi.

Zatürreeye tutulmuş, içinde rüzgârın cirit attığı, derme çatma, soğuk bir kulübede, bugünkü ilâçların, antibiyotiklerin hiç birisi bulunmadan -kuvvetli bünyesi sayesinde- hastalığı yenebilmişti. Nekahete girdiği sırada, canı şiddetle çay içmek istemiş. Bir yerinde saklayıp durduğu bir parça çayı var. Fakat, şekeri nerede bulacak? Levazım subayına bir ricacı yollamış. Aldığı cevap şu:

-- Osman Efendi’yi çok severim. Hastalığını da biliyorum. Fakat, İstanbul’ dan bize gönderilen şeker sandıklarının içinden sadece kum ve toprak çıktı. Sandıkların her uğradığı yerde, şekerin bir parçası alınıp yerine kum ve toprak doldurulmuş. Alın şu sandıkları, içlerindekileri eleyin. Belki onun çayına yetecek kadar şeker bulabilirsiniz.

Mütareke imzalanıp, memleketi olan Ermenek’e döndüğünün ertesi günü kapısına iki jandarma dikilir:

-- Kancıoğlu’nu vurmuşlar. Kumandan Bey, acele seni istiyor.

-- Ben cepheden dün akşam döndüm. Çok yorgunum. Üstelik de yanımda ne bir ilâç var, ne bir alet.

Jandarmalar gidip tekrar gelir:

-- Kumandan Bey: “Kazada kendisinden başka sağlık mensubu yok. Gelmezse zorla götüreceğiz.” diyor.

Kancıoğlu, memleketin en varlıklı ağalarından biridir. Kendisi de ayrıca haber gönderir:

-- Hayatımı kurtarırsa, malım mülküm, her şeyim onun olsun.

Babam, çaresiz, bir hayvana binip Kancıoğlu’nun bir hayli uzakta olan çiftliğinin yolunu tutar. Kurşun, ölüme sebep olmayacak bir takım yerleri delip geçtikten sonra, sırtının bir yerinde saplanıp kalmış.

-- Cerrah bıçağı yok, pens yok, tentürdiyot yok, pamuk bile yok. Tüfekçiye uydurma bir pens yaptırdım, tarla pamuğunu ayıklayıp kaynat-tırdım. Bıçaklardan uygunca birini cerrah bıçağı, kadınların tülbentlerini de gaz bezi yaptık. Hayvanların yaralarına dökülerek, kurtlanmalarını önlemek için bulundurulan permanganat antiseptiğimiz oldu. Bu suretle, bir hayli derinde olan kurşunu yaradan çıkarmayı başardım.

Kancıoğlu’nu iyileştirinceye kadar, sarp ve dik yokuşları hayvan sırtında iki ay inmiş, çıkmış.

Millî Mücadele başladığı zaman babamı -bu sefer ihtiyat zabiti olarak- yeniden silâh altına çağırırlar. Askerlik Şubesi, Kaymakamlık ve kasaba ileri gelenleri buna şiddetle karşı çıkarlar. Ermenek’i ve 48 köyü sıtma, frengi, çiçek ve diğer salgın hastalıklar götürüp gitmektedir. Babamdan başka da sağlık mensubu yoktur. Yukarı makamlar durumun önemini kabul edip, babamın Ermenek’te hizmet görmesine rıza gösterirler.

Mehmet ÇINARLI - “Hatıralarım Işığında”dan

Güzel Yazılar (GEZİ - HATIRA)”, 1997

 

7. BİYOGRAFİ (YAŞAMÖYKÜSÜ / TERCÜME-İ HÂL)

Edebiyat, sanat, siyaset, spor gibi alanlarda başarı göstermiş, önderlik etmiş kişilerin hayatlarının anlatıldığı kısa veya uzun metinlere biyografi denir. Bu tür yazılar, bir şahsın hayat tarihidirler. Eğer bir kimse kendi hayatını yazarsa, buna “otobiyografi” denir.Biyografiye, eski edebiyatımızda "Tercüme-i Hâl" (Hâl Tercümesi) denirdi. Divan edebiyatındaki "Şuara Tezkireleri", sadece şairlerin özelliklerini veren biyografi niteliğindeki eserlerdir.
Biyografilerde şahsın ailesi, çevresi, tahsili, başarıları, projeleri, eserleri tanıtılır, onu muvaffakiyete götüren amillerin neler olduğu gösterilmeye çalışılır. Kanaatleri, fikirleri, inançları nelerdir? Hangi gaye uğrunda çalışmıştır? Hedefine ulaşabilmiş midir? Başarıları, yahut başarısızlıkları memleketin geleceğine ne gibi tesirler yapmış, sahasına nasıl bir yenilik getirmiştir. işte bütün bu ve benzeri soruların cevapları aranır ve tesbit edilen bilgiler okuyucuya iletilir.
İyi bir biyografi, okuyucuda çalışma ve büyük işler başarma arzusu uyandırır. Tecrübelerden istifadeyi temin eder, kişinin, içinde bulunduğu hataları görmesini sağlar.
Biyografilerin yazılmasındaki amaç; tanınmış, yararlı olmuş kişilerin çektikleri sıkıntıları, karşılaştıkları güçlükleri nasıl yendikleri, başarıya nasıl ulaştıklarını anlatmaktır. Bu şekilde, okuyucuların "kıssadan hisse çıkarmaları" sağlanır; sabırlı, düzenli ve plânlı çalışmanın başarıya olan katkısı verilmek istenir. Biyografiler; sanata, edebiyata, tarihe ışık tutarlar. Anma ve kutlama günlerinde, sanat gecelerinde bu tür yazılardan yararlanılır. Ayrıca, biyografiler; belli bir dönemin olaylarını, toplumun yapısını ve sanatını da belgeler niteliktedir.
Biyografiler, birkaç sayfadan ibaret olabildiği gibi, bir kitap hacminde de olabilir. Birincisi, ikincisinin özetidir. Kısa biyografiler de, eğer başarılı yazılmışlarsa, bir şahsı önemli cepheleriyle tanıtabilirler.
Yazar, hayatını yazacağı kişiyi seçerken bir çok hususu göz önünde bulundurmalıdır. Şahsın, alâka uyandıracak özelliklere sahip olması, daha çok olumlu yönleriyle tanınması, kısacası, hakkında bir eser hazırlamaya lâyık olması gerekir. Okuyucunun yaşını, kültür seviyesini, özel ilgilerini ve mesleğini de nazara almakta fayda vardır.
Biyografiyi yazmaya geçmeden önce yapılması gereken bazı işlemler vardır: Yazarın elinde iyi bir taslak plân olmalıdır. Araştırmalarını bu plânın ışığında yürütürse daha fazla yol alabilir ve lüzumsuz ayrıntılarla oyalanmak zorunda kalmaz.

Biyografi yazıları vesikalara dayanılarak yazılır. Yazar, kendi kanaatleri doğrultusunda, içinden geldiği gibi biyografi yazamaz. Bu sebeple, yazma öncesinde ciddi bir araştırmaya, vesika toplama işine ihtiyaç vardır. Yazının konusu, başka bir deyişle kahramanı hakkında yazılan kitaplar okunur, dergiler ve gazeteler gözden geçirilir, notlar alınır. Mektupları, hatıraları tespit edilir. Onu tanıyan kişilerle konuşulup, bilgi alınır. Başından geçen önemli vakalar öğrenilir. Eserleri okunur, şahsiyetine ve hayatına ışık tutacak kısımlar not edilir. Başka yazarların kanaatlerine müracaat edilir. Şayet hakkında yazı yazılacak şahıs hayattaysa, kendisiyle röportaj yapılır, toplanan bilgilerin doğru olup olmadığı bizzat kendisinden öğrenilir.


Vesika toplama ve yazma esnasında, yazarın tarafsız olması, hissî değerlendirmelerden uzak kalması gerekir. En iyisi, vesikaları bir objektif mantık dahilinde sıralayıp, hükmü okuyucuya bırakmaktır.
Bazı yazarlar, eserlerine, hakkında yazı yazdıkları şahsın nüfus kayıtlarıyla başlarlar. Bu nevi bilgilerin, girişte yer alması son derece sakıncalıdır. Kahramanın şahsiyetini aksettiren, alâka uyandırıcı bir vaka ile başlamak ise, iyi bir usûldür. Bu yolla okuyucunun merakı kamçılanmış olur, içinde o şahsı bütün cepheleriyle tanımak için bir arzu uyanır. Yazı boyunca vakalara bol bol yer vermek akışı sağlayan olumlu bir harekettir.
Biyografi yazarken zaman sırası takip etmek şart değildir. Kahramanın hayatının herhangi bir yerinden başlayıp, çağrışımlarla geriye dönmek, yahut gelecek zamana uzanmak mümkündür.
Şahsın hayat tarihi yazılırken abartmalardan kaçınmak gerekir. Övmekte aşırıya gitmek, kişiye gücünün üstünde, adeta insan üstü özellikler yakıştırmak son derece yanlıştır. Böyle bir hareket istenen tesirin aksine neticeler doğurabilir. Okuyucunun yazara olan itimadı sarsılır. Muhatap verilen diğer bilgilere de şüpheli bir gözle bakmaya başlar. En iyisi, her konuda gerçekçi olmak ve mevcudu anlatmaktır. Gerekiyorsa kişinin zayıf yönleri, hataları ve kusurları da anlatılabilmelidir.
Verilen ölçülere uyularak, açık bir dil ve kıvrak bir üslûpla yazılacak biyografilerin, bir hikâye kadar akıcı olacağı ve zevkle okunacağı muhakkaktır.

Yaşamöyküsünün özellikleri:

- Yaşamı yazılan kişinin kendisi tarafından değil, onunla ilgili araştırma yapan, bilgi ve belgelere ulaşan veya onun yaşamına yakından tanıklık etmiş kişiler tarafından kaleme alınır.

- Tarafsız olunmalıdır.

- Gerçekçi olunmalıdır.

- Bilgi ve belgelere, kanıt ve tanıklara dayandırılmalıdır.

- Kronolojik(zaman dizinsel) sıra izlenebilir.

- Yaşamöyküsü yazılan kişinin doğumu, aile çevresi, eğitim süreci, kişiliği, arkadaşlık ve akrabalık ilişkileri, sosyal yaşamı, aşkları, evliliği ve çocukları, alanındaki başarısına ulaşma süreci, ulusal ve uluslararası başarıları konu edilmelidir.

- Kişinin önemi, değeri, benzerlerinden farkı belirlenmelidir.

- Söylenti ve dedikodulara, asılsız bilgilere yer verilmemelidir.

- Öznel bir tutum izlenmemelidir. Kişinin yaşamı aşırı yüceltmeden ya da yerin dibine geçirmeden sergilenmelidir.




Biyografi türleri şunlardır:
(1) Otobiyografi: Yazarın kendisi tarafından yazılmış biyografiye denir. Kendi hayatını yazan kişi, doğumundan otobiyografisini yazdığı döneme kadar geçirdiği safhaları anlatır.

(2) Otobiyografik roman: Kişinin kendi hayatını roman şeklinde yazmasıdır.

(3) Biyografik roman: Ünlü kişilerin hayatlarını konu edinen romandır. Mehmet Süreyyâ'nın "Sicil-i Osmânî"si,

Çeşitli kişiler tarafından kaleme alınmış "Şuarâ tezkireleri", Şevket Süreyyâ AYDEMİR'in "Tek Adam" ve "İkinci Adam"ı biyografik eserlere örnektir.


Biyografi örnekleri ve yazarları

Şevket Süreya Aydemir- Tek Adam

Şevket Süreya Aydemir- İkinci Adam

Zeynep Oral- Tutkunun Romanı(Leyla Gencer), Milliyet Yayınları, İstanbul.

Ayşe Kulin- Füreya, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999.

Mine Söğüt- Adalet Cimcoz(Bir Yaşamöyküsü Denemesi), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000.

Gündüz Vassaf- Annem Belkıs, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000.

Biyografi örneği:
ORHAN SEYFİ ORHON
Türk edebiyatının bütünü içinde, gerek nesir ve gerekse şiir alanında millîleşme hareketleri zaman zaman kendini göstermiştir. Daha İslâmiyet’in kabulünden önceki zamanlardan başlamak üzere Türk Halk Edebiyatı alanında millî özelliklerin dikkati çektiği bilinmektedir. Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Köroğlu, Karacaoğlan ve Edirneli Nazmi’nin kullandıkları dil ve vezinde bu millîlik özelliklerini görmek mümkündür. Hattâ, Tanzimat’ın 1’inci dönem sanatçılarından Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal’de de dilde sadeleşme eğilimleri kendini göstermektedir. Şinasi’nin “Durub-ı Emsal-i Osmanî” adlı eserinin yazılış amacı da bu millîleşme hareketinden doğmuştur, denilebilir. Bu arada, Şemsettin Sami’nin dil hakkındaki düşünce ve çalışmalarını da bu faaliyetlere eklemek gerekmektedir.

Geçmişte, bu tür çalışmaların bulunmasına rağmen, edebî eserlerde millî kaynaklara yönelme belli bir döneme kadar sistem hâlinde kendini gösteremez. (Halk Edebiyatı hariç.)

1911’de Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Mehmet Emin Yurdakul; daha sonraları ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar ve Fuat Köprülü gibi şahsiyetlerin azimli ve fedakâr çalışmaları ile edebiyatımızda sistemli olarak bir millîleşme dönemi ortaya çıkar, canlanır ve gelişir.

Önceleri sadece “dilin sadeleşmesi”, “Yeni Lisân” hareketi olarak görülen; zamanla sosyal ve siyasî alanlarda etkili olan “Genç Kalemler” hareketi, yeni edebî ekollerin de doğmasında etken olur. İşte, bunlardan biri de “Beş Hececiler” olarak adlandırılan şairlerin oluşturduğu ekoldür.

Orhan Seyfi ORHON, bu ekol içinde bulunan; özellikle aşk konulu şiirlerinde başarısını daha çok ispatlayan bir şairimizdir.

Orhan Seyfi, Genç Kalemler’in dil ve edebiyat hakkındaki görüşlerini, sade dille anlatım tarzını benimser ve bu anlayışını eserlerinde yansıtır. O, daha çok sosyal, siyasî ve kültürel alanlarda millîleşme taraftarı ise de şiirlerinde bu özelliği ap açık görmek mümkün değildir. Ayrıca, şiirlerinde dinî ve mistik hava da yoktur. Merhum Mehmet KAPLAN, Orhan Seyfi için şöyle der:

O, hayatı hafif tarafından alan, yaşamaktan hoşlanan, her şeye biraz alaycı bir gözle bakan bir tiptir. Bazı şiirlerinde vermiş olduğu ‘fantazi’ başlığı onun duyuş tarzını da çok iyi ifade eder.” (1)

Orhan Seyfi, kimi zaman uçarılığın sembolüdür. “Bütün Güzellere” adlı şiirinde sevgililer arasında gezer, herhangi birinde karar kılamaz:

Kiminiz penbedir, güzelliklerin

Sihrini bunlarda duydum en evvel

Kiminiz esmer ki, o daha şirin!

Kiminiz kumral ki, bu daha güzel!”

Şiirde güzeller, özellikle rengiyle ele alınır. Kimisi beyaz, kimisi pembe, kimisi esmer, kimisi de kumraldır. Sevgilide renk ve şeklin bu kadar dikkat çekilmesi biraz da olsa çocukçadır. Nitekim şair, bunu da şöyle ifade eder:

Kâh oldum bir aşkın nazlı çocuğu,

Bir hicran elinde kâh unutuldum.

O, sevda denilen mavi boncuğu,

Birinde kaybettim, birinde buldum.”

Aşk şairi Orhan Seyfi’nin “Gönlüm” adlı şiirini, ayrı bir şekilde ele almak gerekmektedir. Çünkü, bu şiir; Orhan Seyfi’nin üslûbunu ve hayat karşısındaki tavrını oldukça güzel yansıtır:

Benim gönlüm bir kelebek,

Dolaşıyor çiçek çiçek.

Tükenecek ömrü böyle,

Çırpınarak, titreyerek.”

Şair, gönlüyle kelebek arasında bir münasebet kurar. Herhangi bir kelebek gibi şairin gönlü de bir yerde durmamakta, çiçek çiçek dolaşmak-tadır. Kelebeğin kolayca zedelenmesi gibi şairin gönlü de kolayca zedelenmektedir. Çünkü gönlü, kelebek gibi zarif ve narindir.

Kelebek sembolü, şiirde neşe ve sevinçten ziyade, üzüntü ve acıma uyandırıyor. Kelebeğin ince ve zarif varlığı ile dünyanın sertlik ve katılığı arasında bir tezat vardır. Onun iki ipek kanadı her gün zedelenir.” (2) Nitekim şiirde, bu özellik, açıkça yansımaktadır.

Her şey ona karşı durur:



Güneş yakar, kış dondurur.

Bazı tutar kanadından,

Bir fırtına yere vurur.”

Yukarıdaki dörtlükte yansıyan felsefeyi, biraz da şairin yaşadığı dönemin atmosferine bakmakla anlayabiliriz. Ülkenin içinde bulunduğu dönem; sosyal, siyasî ve ekonomik çıkmazların, bozuklukların, savaşların dönemidir. Bu zamanda şair, kendini, kendisi gibi sanatçıları kelebeğe; ülkenin içinde bulunduğu kötü şartları da, kelebeği zedeleyen unsurlara benzetmiş olabilir. Bununla beraber;

Ne şerefli bir adı var,

Ne bir büyük maksadı var.” Dizelerinde de sosyal ve siyasî alanlarda herhangi bir idealinin olmadığını ima eder gibidir. Bilindiği gibi, Türkçülerin sosyal ve siyasî alanlarda belli idealleri vardır. Daha çok “Turan” olarak bilinen, bütün dünya Türkleri’nin en azından kültürde bir olmasını hedefleyen bu ideal; Orhan Seyfi’nin şiirlerinde görülmez. O, bu yönüyle daha çok Servet-i Fünûnculara benzemektedir. Yine o, “Çiçek çiçek dolaşarak gönlünü oyalamaktan” tan başka, hayattan bir şey beklemez.

Orhan Seyfi ORHON’un, genellikle aşk konulu şiirler yazdığını belirtmiştik. “Anadolu Toprağı” adındaki şiiri ise bu değerlendirmenin dışındadır. Çünkü bu şiir, sosyal içeriklidir ve Türkçülerin sosyal ve siyasî hayatıyla ilgili düşüncelerine yer vermektedir.

Anadolu Toprağı” nda İstanbul’da yaşayan, vatanperver olmasına rağmen çeşitli sebeplerle Anadolu’ya gidemeyen Millî Mücadele’ye katıla-mayan insanların ruh hâlini görürüz. Şiir, Millî Edebiyat’ın etkisiyle 4 / 4 / 3 duraklı ve 11’li hece vezniyle ve genellikle tam kafiye ile kuruludur. Özellikle, şiirin beşinci dörtlüğünde geçen “Kendi millî gururumu sezerim.” dizesi millî irade ve millî uyanışın bir yansımasıdır.

Yalnız senin tatlı esen havanda



Kendi millî gururumu sezerim.

Yalnız senin dağında, ya ovanda

Başım gökte, alnım açık gezerim.”

Orhan Seyfi’nin dili; oldukça sade, anlaşılan, konuşulan Türkçedir. Bu Türkçe; âşık geleneğimizde ve halk arasında görülen narin, ince, güzel Türkçedir. Orhan Seyfi’yi sadece bu yönüyle değerlendirmek bile onun sanatçı kişiliğini ortaya koymaya yeter.

Onun şiirlerini şekil yönünden değerlendirecek olursak şunları söyleyebiliriz:

* Kafiyelerde bir zorlama görülmez.

* Vezni sağlayabilmek için şiir cümlelerini bozma gibi bir çirkinlik de yoktur.

* Şiirinin ahengi, sadece vezin ve kafiyede değildir. Ayrıca, dizelerde “assonans” ve “aliterasyon” lar da bulunmaktadır.

* İlk kez 1919 yılında yayımlanan ikinci şiir kitabı “Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi” Türkçenin ve millî veznimiz hece’nin en güzel örneklerinden biridir. Bu şiir, heceyle yazılmış olmasına rağmen, kimi dizelerinde aruz vezni kalıplarının da görülmesi, şairin sanat becerisinin bir başka yansı-masıdır.

* Ayrıca, “mani söyleme geleneğine uygun” şiirler yazması, şairin âşık geleneğinin modern bir temsilcisi olduğunu da göstermektedir.

Yine şairin “Türkü” adlı bir şiiri ile yazımızı bitirelim.

TÜRKÜ

Dünyada biricik sevdiğim sensin;



Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin!

Nasıl başkasını gönlüm beğensin?

Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin!

Arıyor gözlerim bütün gün seni,

Gördüm geçiyorken yine dün seni,

Görüp de sevmemek, ne mümkün seni!

Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin!”

Ahmet KIYMAZ



Duygu Dergisi, (Yıl: 1, Sayı: 4, Ocak 1997)(1) ve (2) : KAPLAN, Prof. Dr. Mehmet; Şiir Tahlilleri I, Dergâh Yayınları, Dokuzuncu Baskı, İstanbul 1985, s. 213

8. GÜNLÜK (GÜNCE)

Bir kimsenin düzenli olarak, günlük olaylarla ilgili yorumlarını, bunlardan kaynaklanan o günkü anlayışlarını, düşüncelerini, üstüne tarih atarak kaleme aldığı kısa yazılara günlük veya günce denir. Günlükler, olayları yaşayan kişi tarafından tutulur. Osmanlı döneminde, saraylarda olayları günü gününe yazan vakanüvislerin eserleri günlüğe benzer.

Günlük, bir anlamda günü gününe yazılan hatıralar olarak değerlendirilebilir. Okuyucular dikkate alınmadan yazılan günlükler, özeldir. Duyguların, düşüncelerin yoğun olduğu anlarda sıcağı sıcağına yazılan günlüklerin anlatımı geliştirmede önemli bir yararı vardır.

Heyecan uyandıran, kişiye derinden tesir eden hayat parçaları sıcağı sıcağına kaydedilirse, o ruh hâli yazıya da akseder. Anı (Hatırat) ile günlük, en çok karıştırılan iki türdür. Günlük ile anı arasındaki en belirgin farklar;

1.Günlüğün tarih ile yazılması

2.Günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.

3.Günlükte anlatılanlar,anlatanı çok fazla etkilememiş olabilir, oysa anıda çarpıcı olaylar anlatılır.
Günlük yazarken dikkat edilecek hususlar:

1.Özel bir defter tutulmalı,

2.Aynı gün yazılmalı,

3.Mutlaka tarih atılmalı

Yazı, gereksiz ayrıntılarla uzatılmamalı

Günlüklerde kişi bir bakıma kendi kendiyle konuşur, içini döker.Herkes günlük yazabilir, fakat bu tür yazılar yazmanın, yazar adayları için ayrı bir önemi vardır. Her gün bir miktar yazı yazmak üzere masa başına oturabilen kişi, kendini bir disiplin altına almış demektir. Bu meslekte başarılı olmanın en iyi yolu, her gün, kıymet ifade eden bir şeyler yazmaktan geçer. Zamanla dil incelir, yontulur, üslûp en güzel akışını kazanır, ifade kabiliyeti gelişir.


Günlük örnekleri:

29 Kasım


Çalışırken yanımda her zaman yiyecek, içecek bir şey bulundururum.Şimdi günlüğümü yüzünken de arada ayva kemiriyorum. (Bir alışkanlık bu.Yazmak eyleminin sanki bir parçası olmuştur bu huy bende.Yazmaya her zaman böyle otururum:İlle de yanımda yiyip içeceğim bir şey olmalı.) Pipoyu ise yanımdan hiç ayırmam.

Salâh Birsel, çok cigara içerdi, ağzından düşürmezdi onu.Şimdi bir yılı aşıyor bıraktı bu alışkanlığını: “Cıgarayı bırakmasaydım, şimdi ölmüştüm ben.” dediği aklımda.Ben pipoyu bunu anlayıncaya kadar sürdüreceğim sanırım.

Ta 1955’ten beri günlük tutuyorum.Bugüne değin tuttuğum günlüklerime bakıyorum da “Acaba kendimden çok mu söz ediyorum?” diyorum. Böyle diyorum ya, şimdi kimdi çıkaramayacağım: “Yazmak, kendini koymaktır.” dediğini anımsıyorum bir yazarın.ben yazmak eylemini oldum olası böyle anladım.Bunun dışında yazmanın ne anlamı var?Bunun için olacak, bana “Şiirlerin konusu nedir?” deseler: “Ben”, derim.

İlhan Berk


14 Kasım 1916

Geceyi öksürükten çok kötü geçirdim.Bütün gün Bitlis’teki karargâhımda kaldım.Doktorun tedavisi altında.

15 Kasım 1916

Geceyi oldukça iyi geçirdim. Bu gün tümenin sağ kanadını, 13. alayı teftiş edecektim.Doktor engel oldu.Akşama kadar dinlendim.

(M.Sunullah Arısoy, M. Kemal Atatürk’ün Söyleyip Yazdıkları, 1989)

9.FABL
Kahramanları insan dışındaki varlıklar, çoğunlukla hayvanlar olan, her hayvanın özelliğinden faydalanarak, açık ve etkili biçimde söylemesinde sakınca görülen bir düşünceyi gizleyerek, kişileri eleştirmek ya da insanlara ders vermek için yazılan olay yazılarına fabl denir.

Amaç en basit yoldan erdemliği, ahlâkı öğretmek; eğitimde, yön vermede katkıda bulunmaktır. Didaktik (öğretici) bir yazı türüdür.


Fablların özellikleri:

1.Hem düz yazı hem de manzume biçiminde yazılabilir.

2.Konuşma imkanı olmayan varlıklar bu türde, kişiler gibi duyar, düşünür, konuşur.

3.Paragraflar kısadır.Konuşmalar canlı, akıcı, sürükleyicidir.Genellikle karşılıklı iki varlık konuşur.

4.Fabllarda iyilik, doğruluk, düşmanlık, adalet duyguları, insanlık, doğa sevgisi ele alınır.Ders olarak adaletin yerini bulması, suçluların cezalarını çekmeleri, çeşitli erdem konuları işlenir.

5.Fabllar iki bölümden oluşur:Birincisi olaylar bölümü, ikincisi ders bölümüdür.

6.Fabllarda olay yazısı planı uygulanır.Bu planın diğer olay yazılarından farkı sonunda ders bölümünün olmasıdır.Fabl planı şu şekildedir:

Giriş bölümü:Olayın karakterine uygun olan kişiler seçilir ve bu bölümde tanıtılır.Kişiler hayvanlar, bitkiler ya da cansız varlıklardır.

Gelişme bölümü:Verilmek istenilen derse uygun olan olayın anlatımı, gerekli konuşmalar bu bölümde olur.Olay ilginç bir duruma girer, merak uyandırır.

Sonuç bölümü:Merak giderilir.

Ders bölümü:Kimi fabllarda başta kimilerinde ise sonda bulunur.Ders bazen olay kahramanının ağzından bazen de yazar tarafından belirtilir.Kimi fabllarda ise dersin bulunması okuyucuya bırakılır.
Ünlü Fabl yazarları ve eserleri:

-La Fontaine,

-Aiophe (Ezop),

-Beydeba, Kelile ve Dimme


Fabl örnekleri:


Yüklə 2,75 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   ...   34




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin