Request for rule 39 (echr)



Yüklə 128.93 Kb.
səhifə1/3
tarix27.12.2018
ölçüsü128.93 Kb.
  1   2   3

REQUEST FOR RULE 39 (ECHR)


Faks: 00 33 3 88 41 39 00

Başvurucu:

Temsilcisi:

Adresi:

Tel: +90

E-mail:

Faks:


The Registrar

AİHM Yazı İşleri Müdürlüğü

European Court of Human Rights

Council of Europe 67075

Strasbourg Cedex - FRANCE



REQUEST FOR INTERIM MEASURES
İhtiyati tedbir talebinin özeti: Bir yargı mensubu olan başvurucu 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrası, hakkında Anayasaya uygun bir soruşturma açılmadan, yetkisiz bir savcılık tarafından verilen gözaltı kararı sonrası, yetkisiz bir sulh ceza hâkimliği tarafından, ağır cezalık suçüstü hali hariç yakalanması dahi yasak olmasına rağmen gözaltına alınıp tutuklanmıştır. Gözaltına alındığı andan itibaren başlayan insanlık dışı muameleler tutuklandıktan sonra da devam etmiş, gözaltından itibaren en temel insani ihtiyaçların asgarisinden dahi mahrum bırakılmıştır. Bunlar yetmezmiş gibi, kanundaki şartlar oluşmadan, illegal şekilde tüm malvarlığına, yine yetkisiz bir hâkimlik tarafından el konulmuş, banka hesabı bloke edilmiş, ailesinin asgari standartlarda giderlerini karşılaması dahi imkânsız kılınmıştır. Sosyal ve sağlık güvenceleri de sonlandırılıp, asgari insan onuruna uygun yaşam sürdürmeleri dahi imkânsızlaştırılmış, açlık ve sefalete mahkûm edilmişlerdir. Mal varlığına el konulduğu için kendi seçeceği avukat tutma imkânından da mahrum bırakılmıştır. Tüm imkânlarını kullanıp avukat tutacak olsa dahi, avukatıyla görüşmeleri kamera ile kayıt altına alınmakta ve her defasında bir cezaevi görevlisi huzurunda görüşebilmektedir. Darbe girişiminin üzerinden kısa bir süre geçmeden, Anayasanın 129. maddesi açıkça çiğnenerek hiçbir savunma hakkı tanınmadan, bir daha kamu görevinde çalışamayacak şekilde mesleğinden ihraç edilmiş ve sivil ölüme mahkûm edilmiştir. Ailesine ve kendisine yaşatılan tüm bu elem ve acılar yetmezmiş gibi, son olarak tutulduğu cezaevinde 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanuna (CGTİHK) aykırı olarak, yürütmenin talimatıyla tek kişilik bir hücreye konmuş ve neredeyse mutlak bir tecride tabi tutulmuştur. Kanunda bir disiplin cezası şeklinde, azami 20 gün olarak öngörülen ve uzatıldığında insan melekeleri üzerinde olumsuz etkileri olan hücre uygulaması, bu talebin yapıldığı tarih itibariyle gündür başvurucuya uygulanmaktadır. Tüm bu uygulamalar AİHS’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı muamele oluşturmakta olup, devam eden illegal hücre uygulamasının yol açtığı insanlık dışı muameleye son verilmesi için ihtiyati tedbir talebinde bulunulmuştur.


  1. İHTİYATİ TEDBİR TALEBİNE DAYANAK OLAN OLAYLAR




  1. Tamamen illegal olarak gözaltına alınıp tutuklanma

  1. Başvurucu bir yargı mensubu olup 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü sonrası, darbe girişimi ile en küçük ilişkisi olmamasına ve bu hususta en küçük somut delil bulunmamasına rağmen, Anayasa (AY) ve 2802 sayılı Hâkimler Savcılar Kanununa (2802 s. Yasa) aykırı olarak arama tedbirine maruz kalmış, yetkisiz bir savcılık tarafından alınan karar uyarınca gözaltına alınmış ve yetkisiz bir hâkimlikçe tutuklanmıştır.

  2. Anayasanın 159/9 hükmüne göre, bir hâkim ya da savcı hakkında HSYK ilgili Dairesinin talebi ve HSYK Başkanının oluru olmadan disiplin ve ceza soruşturması açılamayacağı gibi bu çerçevede hiçbir işlem yapılamaz; delil de toplanamaz. Başvurucu hakkında Anayasanın belirtilen hükmüne uygun bir soruşturma izni alınmadan1, 16 Temmuz 2016 tarihi sabahı, Anayasa ihlal edilerek gözaltı kararı verilmiş ve bu karar çerçevesinde illegal şekilde yakalanıp gözaltına alınmış ve daha sonra tutuklanmıştır.

  3. 2802 sayılı Yasanın 88. Maddesine göre, hâkim ve savcılar “ağır cezalık suçüstü hali olmadıkça aranamaz ve yakalanamaz.” Hakkında yakalama yasağı olan hâkim ve savcı gözaltına alınamaz ve tutuklanamaz. 16 Temmuz 2016 tarihinde 2745 hâkim ve savcı hakkında gözaltı kararı verildiği dikkate alındığında, bu sayıdaki yargı mensubunun aynı anda, aynı ağır cezalık suçu işleme iradesiyle anlaşıp, aynı saatlerde aynı suçu işlemesi imkânsız olduğu için, başvurucu dâhil tüm hâkim ve savcılar 2802 s. Yasanın 88. maddesine açıkça aykırı olarak gözaltına alınıp tutuklanmıştır.

  4. Başvurucu hâkim ve savcı statüsünde olduğu için, suç işlediği iddiasıyla hakkında açılacak soruşturmalarda uygulanacak özel kanun hükümleri bulunmakta olup, genel kanunla çatışma çıktığında özel kanun hükümleri uygulanır. Hâkim ve savcılar hakkındaki özel kanun hükümleri 2802 sayılı Yasa ile HSYK Kanunudur. Dolayısıyla ceza soruşturmalarında bu iki kanunda açık hüküm bulunduğu durumlarda, genel kanun olan Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümleri uygulanmaz. Belirtilen özel kanun hükümlerine göre, bir hâkim ya da savcının suç işlediği iddia edilmekte ise, sadece ağır cezalık suçüstü halinde, görev yerine en yakın ağır ceza mahkemesi tarafından tutuklama kararı verilebilir; hâkim ve savcılar, ağır cezalık suçüstü halinde dahi yakalansalar, sulh ceza hâkimliği tarafından tutuklanamazlar. Savcılık olarak da aynı adliyedeki başsavcılık yetkilidir. Somut olayda başvurucu yetkisiz bir savcılığın Anayasanın 159/9 hükmüne aykırı olarak verdiği gözaltı kararı uyarınca yakalanıp gözaltına alınmış ve yetkisiz bir sulh ceza hâkimliği (SCH) tarafından tutuklanmış ve itirazı da başka bir SCH tarafından incelenip reddedilmiştir. Böylece kanunla kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır (D.N. v. Switzerland).

  5. Anayasanın 159/9 hükmü ile hâkimler ve savcılar hakkındaki özel kanun hükümleri dikkate alındığında, CMK’nın aynı konudaki hükümlerinin hâkim ve savcılara uygulanması imkânsız olup, bunlar arasında CMK’nın 161. maddesi de bulunmaktadır. CMK’nın 161/8. maddesine göre, bazı suçlardan dolayı savcı doğrudan soruşturma yapma yetkisine sahiptir. Yani bu durumda diğer kanunlardaki soruşturmayı engelleyici hükümler uygulanmaz. (HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın 22 Eylül 2016 tarihli beyanı). Ancak Anayasanın 159/9 hükmü dikkate alındığında, hâkim ve savcılar hakkında soruşturma izni olmadan savcılar doğrudan soruşturma başlatamaz; zira soruşturma başlatmak için izin alma zorunluluğu diğer kanunlardan kaynaklanmamaktadır; Anayasadan kaynaklanmaktadır. Anayasanın üstünlüğü ilkesi dikkate alındığında, Anayasanın 159/9 hükmüne rağmen, CMK’nın 161. maddesinin hâkim ve savcılara uygulanması imkânsızdır. Savcılıkların bir an için doğrudan soruşturma yürütme yetkisi olduğu varsayılsa dahi, hâkim ve savcılar açısından özel kanun niteliğindeki 2802 sayılı Yasanın 88. maddesi uyarınca, ağır cezalık suçüstü hali olmadıkça hâkim ve savcılar aranamaz, yakalanamaz, gözaltına alınamaz ve tutuklanamaz.

  6. Başvurucu, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden birkaç saat sonra, Anayasanın 159/9 hükmüne uygun bir soruşturma açılmadan, hakkında hukuka uygun toplanmış hiçbir delil olmadan gözaltına alınıp tutuklanmıştır. Anayasaya uygun bir soruşturma açılmadan hâkim ve savcılar hakkında hiçbir delil toplanamayacağı için (Aksi durum özel hayata saygı hakkını ihlal eder ve toplanan delilleri illegal yapar.), başvurucu hakkında somut hiçbir suç delili olmadan gözaltına alınıp tutuklanmıştır. Ayrıca, Anayasaya uygun bir soruşturma izni olmadan verilen arama kararı uyarınca evinde arama yapılmış ve bu eksiklik, evinde yapılan aramada elde edilen bulguların tamamını da yasa dışı yapmıştır.

  7. Anayasanın 159/9 hükmü ile 2802 sayılı yasanın 88. maddesine açık aykırı olarak ve hukuka uygun toplanmış hiçbir delil olmadan gözaltına alıp uzunca sayılacak bir süre gözaltında tutulmuştur. Hakkında arama ve gözaltı kararı verilen 2745 hâkim ve savcı hakkında Anayasanın 159/9 hükmüne uygun soruşturma izni, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra verilmiştir. Sadece soruşturma izninin verildiği tarihten sonra alınan ve yetkili savcılık ve ağır ceza mahkemesi tarafından verilen gözaltı ve arama kararları hukuka uygun olabilir. Belirtilen tarih ve saatten önce alınmış gözaltı ve arama kararlarına dayalı tüm işlemler de illegal olup bu çerçevede elde edilen delillerin tamamı hukuka aykırıdır. Zira işlemin dayanağı olan arama kararı Anayasanın amir 159/9 hükmü çiğnenerek alınmıştır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamayacağına göre (AY m. 11), CMK’nın 161. maddesi hâkim ve savcılara yönelik aramalara gerekçe yapılamaz. Anayasaya göre, “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilmez” (AY m. 38/6); dolayısıyla tutuklama kararı dâhil hiçbir yargılamada kullanılamaz. Kısaca, başvurucu, hakkında hukuka uygun toplanmış hiçbir delil olmadan gözaltına alınıp terör örgütü üyeliği suçlaması ile tutuklanmıştır. Oysa gözaltı kararı için asgari makul şüphe, tutuklama için de kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller bulunmalıdır (CMK m. 91/2 ve AİHS m. 5/1c ile 100).

  1. Gözaltında ve tutuklulukta maruz kalınan insanlık dışı muameleler

  1. Başvurucu Anayasa ve yasalara tamamen aykırı şekilde gözaltına alınmış ve gözaltının ilk anlarından itibaren insan onuruna aykırı muamelelere maruz kalmıştır; yeme, içme, dinlenme, temizlik ve tuvalet dâhil en temel insani ihtiyaçları en asgari standartlarda dahi karşılanmadan, dört gün boyunca küçücük alanlarda onlarca kişi ile birlikte, tamamen insanlık dışı ortamlarda tutulmuştur. İfadeye çağrılsa kendi iradesi ile ifade vermeye gidebileceği halde, yüzlerce kişi ile birlikte gözaltına alınıp gözaltının son gününe kadar havasız ve yetersiz nezarethane ve adliye koridorlarında beton zemin üzerinde kalmaya ve uyumaya maruz bırakılmış, polislerin kaba ve hakaret içeren bağırışlarının muhatabı olmuştur. Anayasaya uygun bir soruşturma açılmadan, hiçbir somut delil olmadan, yakalama ve gözaltına alma yasağı olmasına rağmen illegal şekilde, insanlık dışı ortamlarda tutulmuş ve kötü muamele oluşturan davranışlara maruz bırakılarak hürriyetinden mahrum bırakılmıştır.

  2. Gözaltına alındığı andan itibaren, kendisinin hiçbir davranışı sebep olmamasına rağmen, kolluk mensupları tarafından kendisine bağırılmış, azarlanmış ve değişik hakaretlere maruz bırakılmıştır. Dört günlük gözaltı süresince sabah ve akşam, küçücük birer ekmek parçası verilmiştir. Gözaltı süresince aile fertlerine veya yakınlarına en küçük bir bilgi dahi verilmemiş, nerede tutulduğu dahi bildirilmemiş, kendisine temiz elbise ulaştırılması dahi mümkün olmamıştır. Yakınlarının sormasına rağmen hiçbir bilgi verilmemiş, kendisini aramamaları gerektiği söylenmiştir. Gözaltı süresince nezarethane ve adliye koridorlarında insan onuruyla bağdaşmayan, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmıştır. İki ya da dört kişilik nezarethanelerde 30 kişiye varan kişi bir arada, günlerce beton üzerinde tutulmuştur. Gözaltında yaşatılan bu muameleler sonucu başvurucu kilo kaybetmiş, bitkin ve halsiz düşmüştür.

  3. Daha sonra, yetkisiz bir sulh ceza hâkimliği huzuruna çıkarılmış ve yetkisiz bu hâkimlik tarafından, somut hiçbir suç delili gösterilmeden, kaçma şüphesi ya da delilleri yok etme riskini gösteren en küçük somut bulgu olmadan, adli kontrolün yetersiz kalacağını gösteren hiçbir olgu gösterilmeden, gerekçesiz bir kararla, yasaya açıkça aykırı olarak tutuklanmıştır.

  4. Yukarıda belirtilen insanlık dışı muameleler, tutuklandıktan sonra cezaevinde de devam etmiş, cezaevi çalışanları bilinçli olarak kendilerine karşı sert davranmıştır. Cezaevlerinde siyasi tutukluların bulunduğu koğuşlardaki koşullar her geçen gün daha da kötüleştirilmekte ve cezaevi ortamı yaşanmaz hale getirilmektedir. Yeme, içme, temizlik ve/veya dinlenme gibi ihtiyaçlar asgari standartlarda dahi karşılanmamaktadır. Bazı cezaevlerinde kahvaltıda bayat ve hatta küflenmiş ekmekler ve üç, beş zeytin verilmekte ve tutuklu hâkim ve savcılar temizlik için suların akmadığı cezaevi şartlarında tutulmaktadırlar. Bazı cezaevlerinde ise yedi kişinin tutulduğu tek kişilik koğuşta kalanlar için yatak sayısı yeterli olmadığı için tutuklular sırasıyla ikişer saat uyuyabilmekte ve kendilerine haftalık sadece 2,5 saat sıcak su verilmektedir. Kıyafet ve terlik gibi en temel ihtiyaçlarını ailelerin dışarıdan karşılamasına izin verilmediği gibi, cezaevindeki kantinden birkaç kat fiyata satın alınsa ve ücreti ödense dahi, satın alınan eşyalar ancak bir ay sonra kendilerine ulaştırılmaktadır.2

  5. Yukarıda belirtilen ve gözaltına alınan ve tutuklanan hâkim ve savcılara uygulanan insanlık dışı muameleler başvurucuya da uygulanmıştır. … (NOT: BU PARAGRAFIN DEVAMINA, BAŞVURUCUYA KİŞİSEL OLARAK YAŞATILAN VE BİLDİĞİNİZ TÜM BENZER MUAMELELERİ SOMUT ŞEKİLDE, EN İNCE AYRINTISINA KADAR YAZINIZ. MÜMKÜNSE BAŞVURUCU İLE GÖRÜŞMENİZDE BU KONUDA YAŞADIKLARINI KENDİSİNDEN ÖĞRENİP YAŞANILAN ORTAMA İLİŞKİN SOMUT BİLGİ ALINIZ. BAŞARILI SONUÇ ELDE EDEBİLMEK İÇİN BAŞVURUCUYA ÖZGÜ SOMUT BİLGİLERE YER VERMELİSİNİZ)

  1. Mal varlığına tamamen el konulması ve dava dilekçelerini avukatına veya yakınlarına ulaştıramama ya da onların hazırladığı dilekçe ve başvuruların ulaştırılamaması ve imzalatılamaması

  1. Başvurucu, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden hemen sonra açığa alınmış, Anayasanın 129. maddesi açıkça emretmesine rağmen hiçbir savunma hakkı tanınmadan, hâkimlik teminatına ilişkin özellikle Anayasanın 139. maddesindeki güvenceler yok sayılarak, masumiyet karinesini açıkça ihlal eden bir HSYK kararı ile, bir daha kamu görevinde çalışamayacak şekilde hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmıştır. Bu karar resmi gazetede ve birçok internet sitesinde yayınlanmış ve başvurucu iddia edilen bir terör örgütünün üyesi olarak ilan edilip yargılanmadan mahkûm edilmiştir. Maaşı kesilmiş ve tüm sosyal güvenceleri yok edilmiş, kendisinin ve ailesinin pasaportları iptal edilmiştir. Yaşadığı lojmanı 15 gün içerisinde terk etmesi kendisinden istenmiş ve lojman terk edilmek zorunda kalınmıştır.

  2. Bunlarla da yetinilmemiş, hala tebliğ edilmemiş bir sulh ceza hâkimliği kararı ile CMK’nın 128. maddesi gerekçe gösterilerek, darbe girişiminden hemen sonra 2745 hâkim ve savcının mal varlığına el konulmuştur. Bu karar ilgililere hala tebliğ edilmemiş, itiraz yolu fiilen kapatılmıştır. Bu karara uygun olarak bankadaki hesapları bloke edilmiş ve aracının satışı dahi imkânsız hale getirilmiştir. Böylece yıllarca hukuka uygun olarak elde ettiği birikimini dahi kullanamaz hale gelmiş, kendisi ve ailesi açlığa ve sefalete mahkûm edilmiş ve ailesinin en temel insani ihtiyaçlarını gideremez hale getirilmiştir. İnsan haysiyetinin gerektirdiği asgari standartların altında bir yaşam sürmeye maruz bırakılmış, maddi hiçbir imkânı kalmadığı için kendi seçeceği bir avukat yardımından yararlanma hakkı da fiilen imkânsız hale getirilmiştir.

  3. Mal varlığına el koyma kararı CMK’nın 128. maddesine tamamen aykırı olarak alınmıştır. CMK’nın 128. maddesi mal varlığına el koymak için “söz konusu malların suç işlenerek elde edildiğini gösteren kuvvetli suç şüphesinin varlığını” şart koşmasına rağmen, somut hiçbir suç şüphesi gösterilmeden, 2745 hâkim ve savcının mal varlığına tek bir kararla, deliller kişiselleştirilmeden el konulmuştur. Bu türden bir kararın, sadece bir ağır ceza mahkemesi tarafından oybirliği ile alınabileceği CMK’nın 128. maddesinde öngörülmesine rağmen, bir OHAL KHK’sı ile bu yetki sulh ceza hâkimliğine verilmiş ve bir KHK ile mahkemelerin yetkisi belirlenmiştir. Anayasanın 142. Maddesine göre, mahkemeler sadece kanunla kurulur veya yetkilendirilir; KHK ile mahkeme kurulamaz; yetkilendirme yapılamaz. Dolayısıyla mal varlığına müdahale oluşturan bu uygulama doğal hâkim ilkesine, AİHS ve Anayasaya açıkça aykırı olarak verilmiştir. Tüm bu nedenlerle Anayasanın birçok hükmüne ve adil yargılanma hakkının gereklerine açık aykırı olarak (AY m. 37 ve 142, AİHS m. 6/1, BM MSHS m. 14), yetkisiz bir hâkimlik (Ankara Sulh ceza hâkimliği) tarafından mal varlığına el koyma kararı verilmiştir. Mülkiyet hakkında doğrudan müdahale oluşturan bu karar, adil bir yargılama sonucu verilmesi gerekirken, doğal hâkim ilkesine aykırı olarak yetkilendirilmiş bir hâkimlik tarafından verildiği için AİHS’nin 6. maddesini açıkça ihlal etmiştir.

  4. Anayasa ve yasalara aykırı olarak hürriyetinden mahrum bırakılması yetmezmiş gibi, mal varlığına da illegal şekilde el konulması ve ailesinin en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakılması, açlığa ve sefalete terkedilmesi, tutuklu olan başvurucuya ayrı bir acı ve elem vermiştir. Mal varlığına el konularak, ailesinin asgari insan onuruna uygun bir yaşam sürdürebilmesi için gerekli parasal imkânlardan yoksun bırakılması, illegal tutukluğun verdiği acı ve ıstıraba ek üzüntü, ıstırap ve kaygıya yol açmıştır. Yasa dışı tutukluluğun verdiği elem ve acıya ek olarak, mal varlığına illegal şekilde el konulup ailesinin aç, susuz ve evsiz bırakıldığını düşünme, tutuklu kişiye ayrı bir elem ve ıstırap verir. Maddi imkânsızlıklardan kaynaklanan kendi belirleyeceği avukat tutma hakkından mahrumiyet nedeniyle, kendisini hukuken savunmasız hissetmesine ek olarak, tüm bu yaşatılanların vereceği acı, elem, ıstırap, endişe, kaygı, çaresizlik ve manevi/ruhsal üzüntü tek başına insanlık dışı bir muamele oluşturur. İnsanlık dışı muamele oluşturan bu illegal durum halen devam ettirilmektedir.

  1. Yasa dışı olarak hücre uygulamasına maruz bırakılma

  1. Yukarıda belirtilenler yetmezmiş gibi, başvurucu son olarak tutulduğu cezaevinde, yine yasa dışı şekilde tek kişilik hücreye konmuştur. Önceden haber verilmeden, hangi eyleminin neden olduğu bildirilmeden, savunması alınmadan, gerekçesi açıklanmadan, hiçbir disiplin soruşturması başlatılmadan, başvurucu yürütme tarafından verildiği anlaşılan bir kararla tek başına karanlık bir hücreye konmuştur. Bu duruma ilişkin hiçbir karar kendisine tebliğ edilmediği gibi, sebebi dahi bildirilmemiş, ailesine ve avukatına (avukatı yoksa sarı renkli kısmı siliniz) dahi hiçbir haber verilmemiştir. Aile fertleri cezaevi görevlilerine nedenini sorduğunda da hiçbir cevap verilmemiştir. Sincan Cezaevinde tutuklu olan Yargıtay üyesi Mustafa Akarsu C 17 koğuşundaki hücreye konulunca, eşi, cezaevi çalışanlarına bu değişikliğe neden ihtiyaç duyulduğunu sormuş, gardiyanlar da nedenini bilmediklerini, “sadece koğuşlarda kavga edenleri 2, 3 günlüğüne bu bölüme koyduklarını” belirtmişlerdir. Tek kişilik hücreye yerleştirme uygulamasına itiraz için kapı altından verilen dilekçeler aynı yöntemle kendisine iade edilmiş veya yırtılarak atılmış ya da dilekçelere hiçbir cevap verilmemiştir. Yazılı bir belgeye dayalı olarak hücreye konup konulmadığını sorabilen tutuklu hâkim veya savcılara, yazılı hiçbir karar olmadığı, Adalet Bakanlığı’ndan sözlü olarak verilen talimata binaen hücre uygulamasına başvurulduğu bildirilmiştir.3

  2. Hücre uygulamasının Bakanlığın talimatıyla gerçekleştirildiğinin bir diğer kanıtı da başka bir hâkime yapılan hücre uygulamasına ilişkin haberden anlaşılmaktadır. Sincan cezaevinde tutuklu hâkim Yılmaz Erdem 21 Eylül 2016 tarihinde Sincan T Tipi Cezaevinden Sincan 2 Nolu L Tipi Cezaevine sevk edilmiş ve bu cezaevinde tek kişilik hücreye konmuştur. Bu uygulamanın gerekçesini soran eşine cezaevi idaresi, “Tüm emirler bakanlıktan gelmektedir” şeklinde cevap vermiştir (@HuseyinAygun62, 18.10.16, 16.40). Bu örnek de, söz konusu hücre uygulamasına Adalet Bakanlığının karar verdiğini açıkça göstermektedir.

  3. 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununun 44. maddesinde hücre4 uygulaması kural olarak bir disiplin cezası olarak öngörülmüştür. Ayrıca belirli riskleri taşıyan tutuklular da, birçok koşulun bir arada bulunması kaydıyla, (soruşturma aşamasında) savcının vereceği bir karar uyarınca belirli süreliğine tek kişilik odaya5 konabilir (5275 s. Kanun m. 115). Kural olarak bu iki durum dışında tutuklular hücreye ya da tek kişilik odaya konamaz. 5275 sayılı Kanunun 63. maddesi sadece hükümlüler açısından geçerli bir düzenleme olup bu madde de tutukluların tek kişilik odaya konmasına yorum yoluyla da olsa hukuki dayanak oluşturamaz (CGTİHK m. 116). Zira hücre uygulaması AİHS’nin 6. ve 7. maddeleri anlamında bir “ceza” olup, yorum yoluyla suç ve ceza oluşturulamaz.

  4. Medyaya yansıyan haberlere göre, 9 Ekim 2016 tarihinde Sincan Cezaevinde tutulan 102 hâkim ve savcı Keskin T Tipi Cezaevine gönderilmiş ve bu cezaevinde 15 Temmuz 2016 sonrası inşa edilmiş toplam 102 tek kişilik hücreye konmuştur. 102 hâkim ve savcı hakkında herhangi bir disiplin soruşturması yürütülmediğine göre, bu uygulama bir hücre cezası (5275 s. Kanun m. 44) olarak nitelendirilemez. 102 hâkim ve savcının aynı anda 5275 sayılı Kanunun 115. maddesinde öngörülen tehlikeli durumu oluşturmalarının imkânsız olacağı da dikkate alındığında, 102 hâkim ve savcının da tamamen yürütmenin keyfi olarak verdiği kararla hücre uygulamasına maruz bırakıldıkları anlaşılmaktadır. Kaldı ki, 5275 sayılı Kanunun 115. maddesine uygun olarak bir kişiyi tek kişilik koğuşa koyabilmek için birçok koşulun bir arada olması ve (soruşturma aşamasında) savcılığın verdiği bir kararın bulunması gerekir (5275 s. Kanun m. 115/1). Adalet Bakanlığının bu konuda herhangi bir yetkisi yoktur. Savcının bu kararı kural olarak tek kişilik odaya konan kişiye tebliğ edilir ve bu karara karşı kanun yolları da mevcuttur. Tüm bu belirtilen uygulamalarda bu türden bir savcılık kararı da olmadığına göre, söz konusu hücre uygulamasına Adalet Bakanlığının karar verdiği açıktır. Dolayısıyla 15 Temmuz 2016 tarihi sonrası tutuklanan hâkim ve savcıların hücreye konmasının 5275 sayılı Kanunun 44 ve 115. maddeleriyle hiçbir ilgisi bulunmayıp, hücre uygulaması tamamen idarenin keyfi uygulamasının bir sonucudur.

  5. Ayrıca, 5275 sayılı CGTİHK’nın 116. maddesinin yollamasıyla aynı Kanunun 9/2-4 fıkraları uyarınca, tutukluların, tutuklu oldukları suçun niteliğine göre hücre vasfında olan tek kişilik koğuşlara konulması mümkün gözükmektedir. 5275 sayılı Kanunun 9/1 maddesine göre, “Yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları (F Tipi), iç ve dış güvenlik görevlilerine sahip, firara karşı teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan, ancak mevzuatın belirttiği hâllerde aynı oda dışındaki hükümlüler arasında ve dış çevre ile temasların geçerli olduğu sıkı güvenlik rejimine tâbi hükümlülerin bir veya üç kişilik odalarda barındırıldıkları tesislerdir. Bu kurumlarda bireysel veya grup hâlinde iyileştirme yöntemleri uygulanır.” Aynı maddenin 2. Fıkrasına göre, “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardan (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315) mahkûm olanların cezaları, bu kurumlarda infaz edilir.” 4. Fıkra ise, “Birinci fıkrada tanımı yapılan kurumların ihtiyacı karşılama bakımından yetersiz olması hâlinde, diğer kapalı ceza infaz kurumlarının yüksek güvenlikli bölümleri kullanılır.” düzenlemesine yer vermiştir. 5275 sayılı Kanunun 116. maddesi ise, 9. maddede öngörülen bu düzenlemenin, “tutukluluk hâliyle uzlaşır nitelikte olanların tutuklular hakkında da uygulanabileceğini” öngörmüştür.

  6. Belirtilenlerden anlaşılacağı gibi, CGTİHK’nın 9/2 ve 9/4 maddelerinin tutuklulara uygulanması açısından öncelikle tutuklunun belirtilen suçlardan herhangi biri nedeniyle tutuklanmış olması gerekir. Her ne kadar başvurucu CMK’nın 314. maddesinde öngörülen suçlama nedeniyle tutuklanmış olsa da, atılı suçu işlediği yönünde kendisine atfedilen en küçük somut suç delili yoktur (Bu konuda yukarıya bakınız). Kişiler somut hiçbir suç delili olmadan, temelsiz bir şekilde her türlü suçla suçlanır ve bu suçlamaya dayalı olarak en temel hakları yargılanmadan cezaevinde dahi yok edilirse, bu tam bir keyfilik olur. Ayrıca hücre uygulaması CGTİHK’da açıkça bir disiplin cezası olarak öngörülmüş olup, bu ceza olağan tutukluluğa göre çok daha hürriyeti kısıtlayıcı bir cezadır. Bu nedenle AİHM de bu türden uygulamaları ceza hukuku anlamında bir ceza olarak değerlendirmiştir. Dolayısıyla kişiler hiçbir yargılama olmadan bu türden tek kişilik hücre ya da koğuşlara konamazlar6. Ayrıca kanunda yüksek güvenlikli cezaevlerinde hükümlülerin kalacakları bölümler tek kişilik ya da üç kişilik koğuşlar olarak öngörülmesine rağmen, tutuklu hâkim ve savcılar tek kişilik odalara özel olarak konulmaktadır. Tek kişilik hücre niteliğindeki odalara koyma ayrı bir cezalandırma aracı olmasına rağmen, başvurucu dâhil ilgili hâkim ve savcılar henüz mahkûm olmadan, hatta suçlamalara dayanak olacak en küçük somut suç delili gösterilmeden, tek kişilik koğuşa konarak yargılanmadan cezalandırılmaktadırlar. Böylece masumiyet karinesi de ihlal edilmiş olmaktadır.

  7. En önemlisi de, F Tipi cezaevlerinde veya imkân olmadığı için başka cezaevlerinde (L Tipi gibi) benzer koşullarda (CGTİHK’nın 9. Maddesi gereğince) tutulanlar için yasalarda tanınan haklar, hücreye konmuş olan hâkim ve savcılara tanınmamakta ve hücreye konmuş hâkim ve savcıların bu haklardan yararlanmalarına izin verilmemektedir. Bu nedenle başvurucu ve benzer durumdaki hâkim ve savcılara yönelik hücre uygulaması, CGTİHK’nın 9. maddesinin uygulama alanının da kapsamına girmez. Zira bu maddeye göre tutulan tutuklular, normal koğuşta tutulanlardan farklı olarak belirli hakları kısıtlanmış olsa da, günde bir saat açık havaya çıkma ve spor yapma (iyi haline göre açık hava ve spor süresi uzatılabilir) ve aynı ünitede kalan diğer tutuklularla sınırlı olarak görüştürme, idare kurulunun uygun gördüğü ve olanaklara göre bir sanat ve meslek etkinliği yürütme, 15 günde bir kez olmak üzere 10 dakika telefonla görüşme, 15 gün aralıklarla ve bir saati geçmemek üzere ziyaretçi ile görüşme gibi hakları vardır. Somut olayda bu haklardan sadece bir kısmı hücredeki hâkim ve savcılara tanınmakta, diğer haklar kendilerine tanınmamaktadır. Başvurucu ve benzer durumdaki hâkim ve savcılar hiçbir şekilde diğer tutuklularla bir araya getirilmemekte ve hiçbir şekilde birbirleriyle iletişime geçmelerine izin verilmemektedir. Hatta hücre pencerelerinin imkân vermesi durumunda, yan hücredeki tutuklu ile pencere ve açık hava boşluğundan yapılan konuşmalar dahi yasaklanmaktadır. Gaziantep Cezaevinde hücreye konmuş olan hâkim ve savcılar, yan hücrede bulunan tutuklu ile pencere ve açık hava boşluğundan konuştukları tespit edilince, bu türden uzaktan bir iletişim dahi yasaklanmıştır. Böylece hücreye konan hâkim ve savcılar tam bir tecride tabi tutulmaktadırlar. Ayrıca, spor yapma imkânı sunulmadığı gibi herhangi bir sanat ya da mesleki faaliyet yürütme imkânı da kendilerine hiçbir şekilde tanınmamaktadır. Yaptıkları tek faaliyet bulundukları hücreyi temizlemekten ibarettir. Bir tutuklunun temel hakları arasında olan kitap, dergi, gazete, televizyon veya benzeri herhangi bir yayına izin verilmediği için yapacak hiçbir aktivite olmadan ve ne zaman sona ereceği bilinmeden, Anayasa ve kanunlara tamamen aykırı olarak hücrede tutulmaktadırlar. Kanun öngörmesine rağmen, hiçbir bireysel ya da grup halinde iyileştirme yöntemine de başvurulmamakta, hücreye konanlar tamamen izole edilerek, ne zaman son verileceği bilinmeyen şekilde psikolojik işkenceye maruz bırakılmaktadırlar. Avukat ile görüşme hakkı hukuken bir saat iken bu hak fiilen 20 dakikaya indirilmiş olup, avukat ya da ailesiyle yapacağı sınırlı görüşmeler dahi en az bir cezaevi görevlisinin huzurunda ve teknik araçlarla kaydedilerek gerçekleştirilmektedir. Hücreye konmuş olan hâkim ve savcıların ailelerine gönderdikleri mektuplar kesinlikle ailelerine gönderilmemekte, yakınlarının kendilerine gönderdiği mektuplar da hücredeki hakim ya da savcıya kesinlikle ulaştırılmamaktadır.

  8. Tüm bu kısıtlamaların hukuka uygun olup olmadığının denetimi için verilen dilekçeler ya işleme konmamakta, ya kapı altından iade edilmekte veya yırtılıp atılmaktadır. Kısaca uygulamalar dikkate alındığında, başvurucunun hücreye konması CGTİHK’nın 9. maddesinin de kapsamına girmemektedir. Dolayısıyla somut olaydaki hücre uygulaması tamamen keyfi olup yasal hiçbir dayanağı yoktur. Diğer bir ifade ile başvurucu, normal tutukluluğa göre çok daha hürriyeti kısıtlayıcı olan ve bir disiplin cezası olarak öngörülen ve uygulamalar dikkate alındığında tamamen bir tecride dönüşen hücre uygulamasına keyfi olarak, yürütmenin sözlü talimatı ile tabi tutulmuştur. Sonuç olarak başvuruya konu uygulama, hiçbir disiplin suçu işlemeden, yasada öngörülen kurallara uyulmadan, fiilen uygulanmıştır; hücrede tutulanlara yapılan uygulamalar ve hücre şartları dikkate alındığında, somut uygulama 20 günü dahi geçmemesi gereken bir hücre cezası şeklinde nitelendirilebilir. Başvurucu AİHS’nin 6 ve 7. maddeleri anlamında bir cezaya (hücre cezasına), yasal hiçbir dayanağı olmadan, yürütmenin kararıyla yargılanmadan mahkûm edilmiş ve bu ceza fiilen uygulamaya konmuştur.

  9. Başvurucu tarihinden bu yana hücrede tutulmakta olup bu uygulamaya ne zaman son verileceği bilinmemektedir; hücre uygulamasının ne zaman sonlandırılacağı tamamen yürütmenin keyfine kalmış gözükmektedir. Yıllarca adaletin dağıtılmasına katkıda bulunan bir yargı mensubu, yürütme organının keyfine göre hücreye konmakta, hiç kimse ile görüştürülmemekte, tam bir tecride tabi tutularak onur kırıcı bir şekilde hücrede tutulmaktadır. Diğer koğuşlarda kalanlarla veya diğer tutuklu ya da hükümlülerle hiçbir şekilde iletişime geçememekte, sadece günlük üç kez yemek saatlerinde demir kapı arkasından yemek uzatan bir gardiyanın kolu ile muhatap olabilmektedir. Kitap, dergi, gazete, televizyon veya benzeri herhangi bir yayına izin verilmediği için yapacak hiçbir faaliyet olmadan ve ne zaman sona ereceği bilinmeden hücrede tutulmaktadır. Ağır cezalık suçüstü hali hariç yakalanması dahi yasak olan başvurucunun tutuklanıp bir de hücreye konması, hiç kimseyle görüştürülmeyerek tamamen tecrit edilmesi (solitary confinement), sadece yargı kararı ile uygulanacak bir disiplin cezasına idarenin keyfine göre muhatap olması, yapılan uygulamanın yasa dışılığını ve keyfiliğini açıkça gösterir.

  10. Olağan tutukluluk koşullarına göre çok daha fazla hürriyeti ve hakları kısıtlayıcı olduğu için AİHS’nin 6 ve 7. maddeleri anlamında yeni bir ceza olarak değerlendirilebilecek (Campbell and Fell v. The United KingdomEzeh and Connors v. The United Kingdom (Büyük Daire), 9.10.2003) hücre uygulamasına ancak bir mahkeme karar verebilecekken, tamamen yürütmenin keyfine göre hücre cezasına muhatap olmak açık bir yargısız infaz ve illegal cezalandırmadır. Ayrıca hücre uygulamasının, tutuklu kişinin cezaevindeki sivil haklarına (aile ziyareti, kantin, haberleşme, diğer tutuklularla iletişim, spor, sanatsal ve kültürel faaliyetlerde bulunma, toplu veya bireysel iyileştirme aktivitelerine katılma gibi) da etkisi olduğu için AİHS’nin 6/1 hükmündeki güvencelere uygun bir yargılama sonucu kararlaştırılması gerekir (Enea v. Italy (BD), 7.9.2009 – Gülmez v. Turkey, 20.5.2008); idare kafasına estiği gibi kişileri hücreye koyup, bir tutuklunun yasalardan kaynaklanan haklarını istediği gibi yok edip tecrit uygulamasına tabi tutamaz.

  11. Yukarıda anlatılan şekilde uygulanan hücre uygulamasının tüm koşulları birlikte değerlendirildiğinde insanlık dışı bir muameledir. Hücrede yapabilecek tek faaliyet temizlik yapmaktan ibarettir. Tek kişilik hücreler pis, küf kokulu, rutubetli ve atıl olup, diğer koğuşlara nazaran daha soğuk olmasına karşın, genel olarak tutuklular, özelde de hücreye konanlar soğuk havadan etkilenmekte ve çok üşümektedirler. Ailelerinden daha fazla iç çamaşır ve kazak istemelerine rağmen, cezaevi içerisinde sınırlı sayıda elbiseye izin verildiği için bu talepleri de yeterli derecede karşılanamamakta ve giyecekleri yeterli olmamaktadır. Bu şekilde tutulan bir yargı mensubu olan başvurucunun bedensel ve ruhsal sağlığı bozulmakta ve tüm bu illegal muameleler, kendisine tutukluluğun doğasından kaynaklanan olağan sıkıntıların ötesinde acı ve ıstırap yaşatmaktadır. Azami hücre cezası kanunda 20 gün olarak öngörülmüş olmasına ve hücre uygulamasının bir (disiplin) cezası olarak öngörülmesine rağmen, başvurucunun yasa dışı olarak ve hiçbir gerekçe olmaksızın, yürütme tarafından bu cezaya çarptırılıp mutlak tecride tabi tutulması, kendisine acı ve elem yaşatıp psikolojik işkenceye maruz bırakma amaçlıdır.

  12. Tüm bu uygulamaların sebebine gelince, bu neden aynı muameleye maruz bırakılan bir Yargıtay üyesi olan Mustafa Akarsu’nun eşine, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım tarafından, (12 Ekim 2014 tarihli) “HSYK seçimlerinde Adalet Bakanlığı’nın adaylarına oy vermedikleri ve yine Bakanlığın kurmuş olduğu Yargı Platformuna (Yargıda Birlik Platformu) destek vermediği” şeklinde açıklanmıştır. Enis Yavuz Yıldırım sözlerini, “Geçmiş olsun. Yerde ceset var. Eşinizin elindeki bıçaktan kan damlıyor ve siz katil değiliz diyorsunuz” şeklinde tamamlamıştır.7

  13. Ayrıca, yukarıda belirtildiği gibi, Anayasanın 159/9 hükmüne uygun bir soruşturma izni bulunmadığı için hâkim ve savcılar hakkında 15 Temmuz 2016 tarihine kadar hukuka uygun olarak toplanmış en küçük somut suç delili bulunmamaktadır. Hücre uygulamasının bir amacı da, tutuklu hâkim ve savcıları süresi belirsiz bir tecride tabi tutarak, kendilerine psikolojik işkence uygulayıp, iradelerini fesada uğratarak, özgür iradelerine aykırı ve kendisi ve/veya başkalarını suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlayıp delil elde etmektir. Bu amaç Ankara Başsavcısı Harun Kodalak’ın 23 Ekim 2016 tarihli beyanında açıklanmıştır. Kodalak, itirafçı olan hakim ve savcıları inisiyatif kullanarak tahliye edeceklerini ifade etmiştir (@BarbarossaKaya, 23/10/16 – 13:16). Ayrıca HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz da, 21 Ekim 2016 tarihinde, itirafçı olacak hâkim ve savcıların ceza almayacağını belirterek, “itirafta bulunan hâkim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz.” demiştir (@t24comtr – 21.10.16, 10.58). Bu ifadeler de tutuklu hâkim ve savcılar hakkında hiçbir somut delilin olmadığını açıkça göstermektedir. Delil olsa insanların itirafçı olmasına ihtiyaç duyulur mu?


  1. Dostları ilə paylaş:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə