KENTİN GELİŞMESİ
532
533
KENTİN GELİŞMESİ
Melling'in betimlemesiyle istanbul panoraması.
Melling, Voyagepiîtoresque Constantinople et deş rives du Bosphore, Paris, 1819
Galeri Alfa
mensubu ve çevresindeki çarşılarla, kentin bundan sonraki gelişmesini ağırlıklı olarak etkileyen yeni bir merkez yaratılmıştır.
Türk başkentinin kuruluş döneminde ve sonra, Konstantinopolis'in merkezi iş a-lanı, ana limanın değişmezliğine bağlı olarak, yine aynı yerde kalmıştır. Fatih döneminde "Bedestan-ı Atik", bugünkü iç Bedesten, değerli eşya ve kumaş çarşısı olarak yapıldıktan sonra yeni çarşının merkezi olmuştur. 16. yy'da ikinci bedesten de (Sandal Bedesteni) onun yakınına yapılacaktır. Uzun süre çarşının sıralar halinde dizilmiş ahşap dükkânları bu bedestenler arasında, loncalara ve satılan eşyanın türüne göre düzenlenmiş sokaklar oluştururlardı (bak. Kapalıçarşı). Kentin ana ticaret merkezi bu çarşı bölgesi olmakla birlikte, Fatih döneminde sayılarının 3.667'ye vardığı söylenen dükkânlar bu çarşıdan kıyılara doğru iniyor ve Haliç kıyıları boyunca büyük depolama alanlarının bulunduğu bölgelerde bulunuyordu. Diğer bir çarşı, Fatih Külliyesi ile Beyazıt arasında Saraçhane Çarşısı idi. Burada saraç ve demirci esnafı vardı. O çağda sözü edilen 7 han varsa da, bugüne kadar gelen, büyük bir olasılıkla sonradan tamir görmüş olan Kürkçü Han'dır. Kuşkusuz Galata'nın da kendi çarşısı vardı.
Fatih dönemi yapılaşması yoğundur ve tıpkı I. Constantinus döneminde olduğu gibi, kısa bir sürede istanbul'a yeni bir yüz kazandırmıştır. Kente Islami bir karakter kazandıran camiler ve onlarla birlikte yapılan medreseler, türbeler, hamam ve a-rasta gibi vakıf yapıları, Ayverdi'nin verdiği listeye göre, 300'ü bulmuştur. O dönemde yapılan camilerle yerleşme alanları arasında tam bir tekabül olduğu söylenebilir. Haliç yamaçlarındaki yerleşmenin yoğunluğu bu bölgeye yapılan camilerin sayısından anlaşılmaktadır. Dini ve toplumsal eylemleri barındıran bu yapıcılığın en büyük gösterisi simgesel konumu ile Fatih Külliyesi olmuştur.
Bizans dönemi ile Türk dönemi arasında kıyıların kullanılışı açısından bir fark vardır, istanbul artık suriçinde hapsolma gereği kalmayan bir kent olarak, biraz da Türklerin denizyollarını kullanışının, oransal olarak karayollarının kullanılışına göre daha sınırlı olmasının sonucu, liman faaliyetini daha çok Haliç'te yoğunlaştırmıştır. Gerçi eski Sofia (Kadırga) Limam'nın uzun bir süre yaşadığını biliyoruz. Fatih'in burada, kuşkusuz eski kullanımın sürekliliğini gösteren bir tersane kurduğunu bildiren 1462 tarihli bir belge varsa da, istanbul Fatih döneminden sonra Marmara kıyılarındaki eski limanlan ihya etmemiştir. Tersane de, Galata'nın Haliç tarafına, Kasımpaşa'ya(->) yerleşmeye başlamıştır.
Bu kapsamlı imar ve iskân çağında kentin nüfusunun saptanmasını sağlayacak yeterli belge yoktur. Topkapı Sarayı'nda Fatih dönemi sonlarına doğru yazılmış bir belgede kentte 8.951 Türk, 3.151 Rum, 1,647 Yahudi ve 1.048 diğer etnik gruplara ait ev ile, 3.667 dükkân olduğu; Galata'da ise 535 Türk, 572 Rum, 332 Frenk, 62 Ermeni evi ve 260 dükkân olduğu, böylece istan-
bul ve Galata'da toplam olarak 16.298 ev ve 3.927 dükkân bulunduğu yazılıdır. Sur dışında, Eyüp'te, Üsküdar'da, Boğaz'daki küçük yerleşmelerdeki nüfusu içermeyen bu yapı sayımının ne kadar nüfusa tekabül ettiği, değişik şekillerde yorumlanmıştır. Burada söz konusu evlerin, genellikle "beyt-i süfli" denen tek katlı evler olduğu vakfiyelerde görülüyor. I. Süleyman (Kanuni) dönemine (1520-1566) kadar istanbul konutlarının büyük çoğunlukla tek katlı oldukları, kerpiç, moloz taş ve tuğladan yapıldıkları anlaşılıyor. 1513 tarihli Aya-sofya tahrir defterinde ev büyüklüklerinin 200-400 arşın murabbaı (50-100 m2) olduğunu yazar. Bunun evin oturduğu alan olduğu kabul edilebilir. II. Mehmed dönemi evlerinin, 1513'e göre daha küçük olması muhtemeldir. II. Bayezid döneminde (1481-1512) iki katlı evlerin de yapılmaya başlandığı saptanmaktadır. Bu evlerin nüfusunu Ayverdi 8, Schneider 4-5 olarak kabul eder. Ev başına nüfus, Türk ve Hıris-tiyanlarda farklı olabilir. Bu nüfus hane sayısı 5-6 gibi bir katsayı ile çarpılırsa, o dönemin ekonomik ve politik koşullan içinde daha tutarlı olabilir. Saray, askerler ve medreseliler de katılırsa istanbul ve Galata nüfusu, Fatih dönemi sonunda 100.000 civarında; kent çevresindeki dağınık nüfusla birlikte 110.000-120.000 arasında olmalıdır. 16. yy'da kent nüfusunun o çağ i-çin oldukça büyük boyutlara ulaştığı düşünülürse, bu sayı 15. yy "in sonlarına doğru kabul edilebilir bir büyüklüktür.
Bu nüfusun mahallelere dağılması, genellikle getirildikleri yörelere göre olmuştur. Bazılarına yer gösterilmiştir. Mahallelerin kuruluşunda hiçbir taassup gösterilmediği, Rum patriğinin bile bir mahalleye ad vermesinden anlaşılmaktadır. Zaten nüfusun yapısı da bunu göstermektedir. Mahallelerin bir bölümü kurucuların ve yaptırdıkları mescitlerin adıyla anılır. Mescit-mahalle bütünleşmiş bir kurumdur. 18. yy' da bile, Ayvansarayî istanbul camilerini anlatan kitabında, her caminin mahallesi o-lup olmadığını dikkatle belirtir. Camilerin büyük çoğunluğunun mahallesi vardır. Mahalle kurucuları arasında askerler, şeyh ve hocalar bulunur. Fakat kent kapılarına göre ad alan mahallelere de rastlanır. Kiliseden çevrilen camiler de, bazen bu dönüşümü yapanın, bazen kullanıcının adını taşır. Örneğin Kalenderhane, Fatih'in bu Kalenderi tarikatına vakfettiği bir kilisedir. Zeyrek, kilise camiye dönüştürüldükten sonra oranın ünlü şeyhidir. Imrahor, Stu-dios Bazilikası'nı camiye çeviren, II. Ba-yezid'in emir-i ahurudur.
istanbul'un dört idari bölgeye ayrılması da Fatih döneminde olmuştur. Suriçi istanbul Kadılığı; Eyüp'ü, sur dışında ve batısında kalan bölgeleri içine alan Haslar (Hayass-ı Refia) Kadılığı; Galata Kadılığı ve Üsküdar Kadılığı dört kadılık oluşturur. Bunlardan istanbul Kadılığı dışında kalan üç bölgenin ya da beldenin adı Bilad-ı Selase'dir(->).
istanbul'da kent içinde kent ve devletin beyni olan Topkapı Sarayı'mn yerinin fetihten hemen sonra saray alanı olarak
seçilmemesinin fiziki bir nedeni olmalıdır. Bunun belirgin olarak anlatıldığı bir kaynak yoktur. Fakat kent ilk fethedildiği zaman ya böyle bir düşünce yoktu ya da Akropol tepesinde kaldırılması gereken yapı kalıntıları bulunuyordu. Bu ikinci olasılık daha akla yakın gelmekle birlikte, sultanın istediği takdirde burasını hemen temizletebileceği de açıktır. O zaman, başlangıçta Eski Saray'ın yerinin, geçici olarak değil, fakat istenerek seçildiğini kabul etmek gerekir. Kentin kuruluşundan bu yana saray bölgesi olarak denizin en güzel, en çok algılandığı ve güvenlik açısından da en kolay savunulabilecek yarımada burnunun seçilmesi doğaldı. Ayasofya'nın varlığı da, devletin en büyük kilisesi olarak Bizans'ın Büyük Saray'ının yerleşme alanı ile ilgili sayılabilir. Bu kez Ayasofya, istanbul'un da en büyük camii olmuştu. Yanmada burnunda sonradan Topkapı denilecek Saray-ı Cedide-i Amire'nin inşaatına ancak 1462'de başlanmıştır (bak. Topkapı Sarayı). Topkapı Sarayı'nı çeviren surlar, eski Akropolis'i çevrelediği ve I. Constantinus döneminden beri var olan Ayasof-ya'yı dışarıda bıraktığı için, eski Bizantion surlarını kabaca izledikleri kabul edilmiştir. Fakat eskiçağda o kadar övülen bu surlara ilişkin bir kalıntı şimdiye kadar bulunmamıştır.
Fatih döneminde kentin gelişmesi, Konstantinopolis'in genel işlevsel yapısını ve u-laşım kaburgasının topografyadan kaynaklanmış çizgilerini izleyerek oluşmuştur. Limanın varlığına bağlı olarak ticaret alanları aynı yerde kalmış, Edirnekapı aksının Fatih Külliyesi'nin yapımı nedeniyle vurgulanması yeni Türk mahallelerinin de bu aksa paralel olarak Haliç kıyılarında yoğunlaşmasına neden olmuştur. Surlar dışında Eyüp önemli bir gelişme sayılabilir. Anadolu'dan gelen Türklerin yerleştikleri alanlardan biri olan Üsküdar'da, herhalde küçük bir liman olan bugünkü Üsküdar Meydanı'na bakan, Şemsi Paşa Külliyesi' nin arkasındaki yamaçlarda ilk mahalleler oluşmuştur. Fatih vakfiyesinde buradaki üç mahalleden söz edilir. Rum Mehmed Paşa 1470'te bu mahallelerin sınırında camiini yaptırmıştır. Boğaziçi'ndeki ilk Türk mahallesi, fetihten önce I. Bayezid'in (Yıldırım) yaptırdığı Anadolu Hisarı içinde ve çevresinde olmalıdır. Fatih bu hisarın çevresine ikinci bir duvar yaptırmıştı (bak. Anadolu Hisarı). Rumeli Hisarı içinde bir mahalle ve Baltalimanı'nda yapılan bir mescidin varlığına dayanarak burada da bir küçük mahalle olduğu kabul edilir. Bu mescidin Rumeli Hisarı yapılırken çalışanlar için inşa edilmiş olması da olasıdır. Boğaz' da tarım ve balıkçılıkla uğraşan eski Rum köyleri, Türk döneminde de yaşamıştır. Fakat 15. yy'm ortasından sonra Boğaziçi' ne Türk damgasını vuran, Boğaziçi'nin peyzajının ve imgesinin ayrılmaz öğeleri olarak günümüze kadar gelen yapılar bu iki büyük hisardır.
//. Bayezid'den Klasik Dönem Sonuna Kadar İstanbul: Arnold von Harff(-») 1499'da bulunduğu istanbul'u büyük bir kent olarak tanımlar. Yüzyılın dönümünde
kent nüfusu 200.000'e yaklaşmış olmalıdır. Kentli. Bayezid döneminde de (1481-1512) daha fazla Haliç yamaçlarında yoğunlaşmıştır. 15. yy'm ikinci yarısında yapılan mescitlerin üçte birinden fazlası Fatih Külliyesi çevresinde yapılmıştır. Marmara kıyılarında Ermeni ve Rumların yerleşmiş olması, Türk mahallelerini kısıtlamış olmalıdır. Bu bölgedeki Türklerin istanbul'da yerleşen nüfusun yüzde 10-15'i arasında bulunduğu tahmin edilmektedir. Yine Türklerin yoğun olarak yerleştikleri mahalleler sur kapıları çevresi, özellikle Topkapı, Yayla ya da Yedinci Tepe denilen Kocamusta-fapaşa ve Aksaray semtleridir. Burada da kent nüfusunun üçte biri bulunuyordu. Haliç kıyılarında suriçinde Balat, Ayvansaray, sur dışında Eyüp göreceli olarak yoğun yerleşilen mahallelerdir. Galata surları çevresinde Türklerin yerleşmesinin bu bölgeye bir subaşı ve kadı tayininden sonra arttığı görülüyor. Yine inşa edilen mescitlere bakarak, II. Bayezid'in Galata Sarayı Mek-tebi(->) denilen acemioğlanları mektebini açmasından sonra Kasımpaşa'ya bakan sırtlarda 2 mahallenin oluştuğu anlaşılıyor. Herhalde ilk tersanenin kurulmasıyla birlikte bu yörede küçük bir yerleşme oluşmuştu. Tophane'de ilk dökümhanenin yapılması ile birlikte yeni mahalleler de o-luşmaya başlamıştır.
istanbul'un Türk döneminin büyük a-nıtsal komplekslerinin kentin eski ulaşım aksına ve üzerindeki forumlar çevresine yerleşmesinin ikinci büyük örneği Bayezid Külliyesi'dir(-»). Bu külliyenin yapılmasıyla, Türk istanbul'unu Konstantinopolis' ten ayıran bir özellik de vurgulanmış oluyordu. Yarımadanın Halic'e paralel suay-rım çizgisi üzerinde Bayezid ve Fatih külliyeleri istanbul'un yeni siluetinin Beyazıt-Edirnekapı aksı üzerindeki ilk çizgisini o-luşturuyorlardı. Sonradan buna Kanuni dönemi külliyeleri ve daha sonra da Nuruos-maniye katılacaktır. Bu külliyelerin büyük dış avluları istanbul'un forumlarıdır. Roma ve Bizans dönemlerinin yapılarla çevrili kent meydanı kavramı, islam toplumunun her şeyi din bağlamında tanımlama-
ya çalışan sosyal sistemini yansıtarak insanların toplanacağı alanları camiler çevresinde oluşturmuştur. Böylece külliyenin i-çedönük tasarımı Batılı geleneğin açık meydan tasarımıyla yer değiştirmiştir. Bu güçlü gelenek, çağımıza gelene kadar istanbul' da ve Türk kentlerinde meydan tasarımının yokluğunu açıkladığı gibi, bunu gerçekleştirmeyi bugün bile zorlaştıran nedenlerden biridir.
16. yy'm başında ticaret bölgesi yine Haliç kıyılan ile Divanyolu arasındadır. Haliç kıyısında Sirkeci ile Unkapanı arası, iskeleler ve depolarla dolmuştur. Merkezi çarşı bölgesi Fatih'in bedesteni ile Kanu-ni'nin yaptırdığı Yeni Bedesten çevresinde, çeşitli loncaların arastalarından oluşmaktadır. Matraki'nin 1532'de yaptığı minyatürlerde bu tek katlı ahşap dükkânların sokaklar boyunca dizildikleri görülmektedir. Saraçhane Çarşısı'ndan başka Fatih çevresinde yeni çarşı alanları ortaya çıkmıştır. Ticaretini daha çok denizyolu ile yapan kentin Haliç üzerindeki iskeleleri değişik mallara göre sıralanmıştır. Bunların bir bölümü, Bizans dönemindeki yerlerini korumaktadır. Örneğin Mısır'dan gelen gemilerin mal indirdikleri alan, günümüzde Mısır Çarşısı'nın bulunduğu yerdir. Deniz gümrüğü, eski adıyla gümrük emininin bulunduğu yer, bugünkü Eminönü'dür(->). Fakat bu temel deniz ulaşımının yanısıra, son Bizans döneminde olmayan yeni bir kara ulaşımı da geliştiği için, kenti besleyen karayolları da vardır. Trakya'dan gelen malların girişi Edirnekapı'dan olmaktadır. Buraya bir kara gümrüğü kurulmuştur (bak. Karagümrük). Kuşkusuz bu yeni ticaret yolunun kente girdiği noktada küçük pazarlar oluşmuş, ahşap hanlar yapılmıştır.
istanbul'un, Sinan'ın mimarbaşı olmasından önceki durumunu gösteren ilk çizili Türk belgesi Matraki'nin Kanuni'nin ilk Iran seferini resimleyen Mecmu-ı Me-nazil'indeki istanbul minyatürüdür. Bu minyatürden kentin yol dokusuna ilişkin bir bilgi edinmek olası değilse de büyük yapı kompleksleri, kent sınırları ve limanı
hakkında fikir sahibi olunmaktadır. Kent siluetinin egemen öğeleri Ayasofya, Bayezid ve Fatih camileridir. Eski Saray ve Yeni Saray, kent dokusundan surlarıyla ayrılmıştır. Divanyolu ile Haliç arası, dükkân sıralarından oluşan tek katlı ahşap arastalarla doldurulmuştur. O sırada Atmeydanı(->), yani eski Hippodrom(-») çevresinde saray olması gereken büyük yapıların sıralandığı görülüyor. Bu, Bizans dönemindeki kullanışa tekabül etmektedir. Hippodrom henüz tümüyle yok olmamıştır. Marmara'ya bakan üst galeri kemerleri gösterilmiştir. Marmara kıyısındaki Kadırga Limanı'mn da kullanıldığı ve eski Eleutheriun Limanı' mn çevresinde olduğu düşünülen sur duvarlarının tümüyle yıkılmadığı görülmektedir. Kasımpaşa'da gemi tez'gâhları vardır. Tophane'de de mahalleler'oluşmaya başlamıştır.
I. Süleyman (Kanuni) dönemi ve Sinan' m yarım yüzyıl süren mimarbaşılığı, istanbul'un anıtsal fizyonomisinin önemli öğelerini kent peyzajına yerleştirmiştir. Kanuni döneminin başlangıcında sultanın babası I. Selim (Yavuz) (hd 1512-1520) için yaptırdığı külliye (1522), Fatih Külliyesi'nin kuzeyinde Haliç yamaçlarındaki bir platform üzerinde inşa edilmiştir. Osmanlı mimarisinin erken döneminin arkaik geometrisini yansıtan bu tabhaneli cami, Edirne' deki Bayezid Camii'nin, değişik oranlı bir başka örneğini istanbul'da yinelemektedir. Saraçhane'de Bozdoğan Kemeri'nin hemen arkasında yapılan Şehzade Külliyesi'nin büyük ölçeği ve geniş programı, bu külliyenin önce sultanın kendisi için düşünüldüğü kanısını verir. Şehzade Meh-med'in beklenmeyen ölümü ve türbesinin buraya yapılması, külliyenin şehzadeye at-fedilmesine neden olmuş olabilir. Bu külliye Beyazıt-Edirnekapı aksını daha da güçlendiren bir uygulama olmuştur. Bunun karşısında yeniçeri kışlalarının da (bak. Eski Odalar) varlığı düşünülürse, Konstantinopolis'in Mese'si üzerindeki yoğunluğun 16. yy'da Beyazıt'tan Fatih'e doğru kaymış olduğu söylenebilir.
Haliç yamaçları üzerinde istanbul'un
KENTİN GELİŞMESİ
534
535
KENTİN GELİŞMESİ
en görkemli ve belirleyici yapı kompleksi olan Süleymaniye Külliyesi'nin yer seçimi sorunu ise gerçekten düşündürücüdür. Bu büyüklükte bir yapının, Eski Saray' in bahçelerinin bir bölümü ile onların ö-nündeki eğimli yamaçta büyük teraslar üzerine yapılması ve kentin tümüne hizmet verecek bu büyük sosyal tesisin yapımına ana ulaşım aksı dışında ve Şehzade Külliyesi biter bitmez başlanması (1550-1557) Şehzade Mehmed'in ölümünün önceden tasarlanmış bir yapı programının gerçekleşmesini değiştirdiğini düşündürüyor. Caminin yer seçiminde sultanın fikri ağırlık taşımış olmalıdır (bak. Süleymaniye Külliyesi). Burada Eski Saray'ın hâlâ kullanılmakta oluşunun bir ölçüde etkili olduğu da söylenebilir. Süleymaniye, Aya-sofya gibi İstanbul siluetinde bir imparatorluk damgasıdır. Çok büyük ölçeği ve profilinin güzelliği ile İstanbul'un, her .göreni yüzyıllardır etkileyen kimliğinin temel öğesi sayılabilir.
16. yy'ın ikinci yarısında Halic'e bakan sırtlardaki kent siluetine, Edirnekapı çıkışında yüksek bir tepeye oturan Kanuni' nin kızı Mihrimah Sultan'ın külliyesi eklenmiştir. Tepeleri ve vadileri kubbe ve mina-releriyle dolduran yüzlerce cami ve külliye yapısı, Haliç yamaçlarında, başka hiçbir dünya kentinde olmayan küre ve silindirlerden oluşan bir geometrik fizyonomi oluşturur. Bu öğeler içinde limanın hemen arkasına, çarşı içine yapılan Rüstem Paşa Camii ve yüzyıl sonunda başlayıp gelecek yüzyılda tamamlanan Yeni Cami, o dönemde bir-iki katlı çok küçük boyutlu konutlardan oluşan homojen bir doku üzerinde yeni bir dünya kenti peyzajı yaratmıştır. Bu özgün görüntü en etkili şekilde Lorichs'in panoramasında izlenir.
16. yy'da, tarihi bilinen dini yapıların yüzde 30'u yine Haliç yamaçlarındadır. Edirnekapı, Sultanselim, Fatih yoğun yerleşme bölgeleridir. Aynı yüzyılda Bayrampaşa Vadisi'nin alt yamaçları -Aksaray- surlar arasındaki yayla bölgesi de yoğun bir iskân alanı olmuştur. Yine mescit yapımının analizine dayalı bir değerlendirmede yeni mahallelerin yüzde 21'inin bu bölgede olduğu görülüyor. Marmara kıyılarındaki Türk nüfusun artışı, bir yüzyıl önceki gibi sınırlıdır. 16. yy'da kent Halic'in kuzey kıyısına ve Boğaz kıyılarına doğru uzandığı gibi, Üsküdar da büyümüştür. Bu yüzyılda Eyüp'te, başta Zal Mahmud Paşa Külliyesi olmak üzere birçok cami ve medrese yapılmış, büyük devlet adamlarının türbeleri Eyüb Sultan Külliyesi'nin(-0 etrafını çevirmiştir. Galata surları dışında So-kollu Mehmed Paşa'nın Azap Kapısı denen Tersane Kapısı yanında yaptırdığı cami, Kasımpaşa'nın tersanenin giderek çok büyümesine paralel olarak yoğun bir iskân alanı olması, Piyale Paşa'nın Kasımpaşa Deresi vadisinin çok içerilerine bir cami ve bir kanal yaptırması, Halic'in içine doğru Piri Paşa Mahallesi'nin kurulması sur dışındaki önemli gelişmelerdir.
Boğaz kıyılarında yerleşme yoğunluğunun artması Kanuni döneminde başlamış sayılabilir. Fatih'in kurduğu Tophane, Ka-
nuni döneminde büyütülmüş, duvarlarla çevrilmiş ve burada yeni kışlalar yaptırılmıştı. Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Külliye-si(-0 16. yy'm sonunda önemli bir yerleşmenin varlığına işaret eder. Evliya Çelebi ise kendi zamanında burada yeşillikler içinde mesireler olduğunu söyler. Tophane ile Fındıklı arasında yeşil alanlar çoğunluktadır. Bu kıyıya yüzyılın ikinci yarısında yalılar yapılmaya başlanmıştır. Fındıklı'da en önemlisi Molla Çelebi Camii (1565-1566) olan birkaç mescit çevresinde yamaçlara doğru mahalleler kurulmuştur. Kabataş'la Beşiktaş arasında, sonraları üzerine saraylar yapılacak olan büyük bahçeler vardır. II. Selim'in (hd 1566-1574) burada bir kasır yaptırdığı söylenir. Bizans döneminde de gelişmiş bir yerleşme alanı olan Beşiktaş'ta Fatih'in ekmekçibaşısının bir cami yaptırmış olması, büyük bir yoğunlukta olmasa bile Türklerin Boğaziçi kıyılarına yerleşmeye başladıklarını gösteriyor. Donanmanın sefere buradan çıkması ve Asya yakası ile deniz ulaşımının buradan oluşu, yeni yerleşmeleri teşvik etmiştir. Rumeli kıyısındaki en büyük yerleşme alanı olan Beşiktaş'ta Barbaros bir cami ve medrese yaptırmış ve burada bir yalıda oturmuştur. Öldükten sonra da Beşiktaş' ta yaptırılan türbesine gömülmüştür. Rüstem Paşa'nın kardeşi Kaptan-ı Derya Sinan Paşa, bugün ayakta olan camiini aynı yerde yaptırarak belki de Barbaros'un başlattığı bir geleneği sürdürmüştür. Nitekim Kılıç Ali Paşa'nın da, Tophane'deki camiden önce burada bir cami yaptırdığı biliniyor. Genellikle, kaptanpaşaların sahil-sarayları da burada olurdu.
Bu dönemde Boğaziçi'nin iki yakasında yerleşme alanları da artmaya başlamıştır. Bunlar daha çok, sultanların ve devlet büyüklerinin yaptırdıkları kasırlara ve bahçelere hizmet edenlere ait mahallelerdi. Kanuni döneminde Çengelköy'de Kuleli adı verilen yerde bir saray, Kandilli'de III. Murad döneminde (hd 1574-1595) birkaç kasır, Çubuklu'da Kanuni döneminde bir kasır olduğunu biliyoruz. Beykoz'daki has-bahçe ilk kez II. Bayezid döneminde yapılmıştı. III. Murad döneminde İskender Paşa burada bir kasır yaptırmıştı. Rumeli yakasında Bebek Bahçesi adıyla ünlü has-bahçede L Selim döneminde bir kasır yapılmıştı. Büyükdere'de II. Selim'in, Emir-gân'da Feridun Bey'in bahçeleri vardı. Anadolu yakasında Kuzguncuk, Çengelköy; Rumeli yakasında Ortaköy, Arnavutköy, Bebek ve İstinye Rum köyleriydi. Türkler Anadoluhisarı'nda kale dışında bir mahalle kurmuşlardı. Kanlıca'da İskender Paşa bir mescit yaptırmıştı. Burada da Türkler oturuyordu. Baltalimanı'ndan sonra İs-tinye'de yaptırılan bir mescit etrafında bir Türk mahallesinin oluştuğu anlaşılıyor. Evliya Çelebi, Yeniköy'ün Kanuni döneminde kurulduğu için bu adı taşıdığını yazar. Yine de bu çağda Boğaziçi kent yaşamının bir parçası değildir. Sadece devlet büyüklerinin kullandığı uzak bir sayfiyedir. O dönemde Boğaz kıyısındaki mahalleler içinde kentle organik ilişkisi olan yalnızca Beşiktaş'tır.
16. yy'dan başlayarak Bilad-i Selase'den biri olan Üsküdar giderek kalabalıklaşmış, önemli bir semt olmuştur. Bir kadısı vardır. Bu dönemde yapılan mescit sayısına oranlayarak kent nüfusunun onda birinin burada yaşadığı söylenebilir. Yüzyılın birinci yarısında Mihrimah Sultan tarafından yaptırılan İskele Camii (1542), kıyıda yine Sinan'a atfedilen Şemsi Paşa'nın küçük külliyesi ve yamaçtaki eski Rum Mehmed Paşa Camii, Üsküdar'ın deniz kıyısındaki, bugün de etkili siluetini oluşturan yapılardır. Sinan'ın son büyük külliyesi olan, Nurbânu Valide Sultan'ın yaptırdığı Atik Valide Külliyesi(->) yerleşmenin bu yamaçlara kadar çıktığım gösteriyor. Üsküdar 16. yy'ın sonlarında Doğancılar-Tunusbağı sınırlarına kadar uzanmış olmalıdır. Atik Valide Külliyesi İstanbul'un önemli yapı komplekslerinden biridir. Fakat bu kadar kapsamlı bir külliyenin bu bölgeye yerleşmesinin nedenini saptamak zordur. 16. yy'da Üsküdar'a ve Boğaziçi'ne işleyen vakıf peremeler olduğunu gösteren kayıtlar vardır. 1565'te limanla Üsküdar arasında düzenli kayık seferleri yapılmaya başlanmıştır. Üsküdar'a tahsis edilen hassa peremesi sadece 2 tanedir. Fakat bu dönemde kayıkla dolmuşçuluk yapılmaya da başlanmıştır. Anadolu'dan gelen kervan yolu Üsküdar'da sonlarayordu. Burada bazı hanlar yapılmış olması da olasıdır. Yine de İstanbul ile Üsküdar arasında ilişkinin fazla yoğun olduğu söylenemez. Anadolu yakasının diğer önemli yerleşme merkezi olan Kadıköy'ün geliştiğine ilişkin bir bilgimiz yoktur. Fakat Bizans dönemindeki adı Hieria olan Fenerbahçe'deki(->) Has-bahçe Kasrı (Fener Köşkü) çevresinde bir mescit yapılmış olması, burada da küçük bir mahalle olduğunu gösterir.
Roma döneminden başlayarak İstanbul'un en önemli sorunu büyük nüfusunu beslemek ve su sağlamaktı. Nüfusu 400.000' e varmış olabilecek kentin (bazı tarihçilere göre 500.000) beslenme zorluğu, kente gelen nüfusun kontrolü sorununu ortaya çıkarmıştır. Kentin su getirme sisteminin yeniden yapılması Sinan'ın yaşamının en önemli görevi olmuştur. Kanuni döneminden önce kenti besleyen ana sistem Halkalı sistemiydi (bak. Halkalı suları). Sinan Kırkçeşme denilen su sistemini kurmuştur (bak. Kırkçeşme Tesisleri). Bu sisteme ait bazı yolların Fatih döneminde var olduğunu gösteren kayıtlar vardır. Evliya Çelebi de Kırkçeşme sularının Bizanslılardan kalmış olduğunu ve Kanuni döneminde yeniden onarıldığını yazar. 1550' lerdeki büyük bir susuzluktan sonra, yapılmaya başlanan suyolları, ancak Kanu-ni'nin saltanatının son yıllarında bitmiştir. Belgrad Ormanı'ndan toplanarak kentin en büyük su şebekesine dağılan bu sular, Eğrikapı yakınında kente girip surları izleyerek Yedikule ve Bozdoğan Kemeri üzerinden Topkapı Sarayı'na kadar, külliyelere ve yeni yapılan mahallelere dağıtılmıştır. Bu sıralarda Rüstem Paşa'nın, su sağlandıkça yeni göçlerle kent nüfusunun daha da artacağını söylediği rivayet edilir.
Bartlett'in
çizgileriyle
Pera
sırtlarından
İstanbul.
Pardoe,
Bosphorus, 1839
Nazım Timuroğlu
fotoğraf arşivi
İstanbul, 16. yy'ın sonu ve 17. yy'ın başında, dış görünüşüyle dünyanın en anıtsal yerleşmelerinden biriydi. Henüz ayakta olan surlar, gemiyle Marmara'dan yaklaşırken görülen Yedikule Hisarı, Galata Kulesi, o dönem için uçsuz bucaksız bir liman, tepeleri süsleyen büyük kubbeli anıtlar bütün gezginleri etkilemiştir. Fakat Step-han Gerlach(-0 (1573), Michael Heberer (1588) ve Pietro della Valle (1614-1615) gibi gözlemciler, bu siluete karşın kent içini hayal kırıcı, düzensiz ve pis bulmuşlardır.
Kentte tek düz yol Ayasofya ile Beyazıt arasındaki eski Mese'yi izleyen yoldu. Yolların darlığı, evlerin üst üsteliğini yerli kaynaklar da belirtir. Fatma Sultan'ın nikâh töreninde taşınan büyük gümüş "na-hıP'larm Darphane'den Eski Saray'a götürülmesi sırasında Beyazıt Meydam'nı dolduran evlerin cumba ve saçakları yıktırılmıştır. Evler bir ya da iki kat, moloz taş ya da hımış sistemiyle yapılmış, gösterişsiz yapılardı. İki katlı evlerin zemin katları taş, üst katları ahşap ya da hımış olabilirdi. Konutlarda Anadolu'dakine benzer bir moloz taş, hımış sisteminden, giderek ahşap strüktürün egemen olduğu bir sisteme geçildiği anlaşılmaktadır. İstanbul'da konut her zaman bahçeyle birlikte tasarlanmıştır. Bu açıdan başkent, Anadolu'nun diğer kentlerinden çok farklı değildir. Yabancılar İstanbul'u hep yeşil, bahçeler içinde bir yerleşme olarak algılamışlardır. Bu bir yandan bahçeli ev dokusuna bağlı olmakla birlikte, öte yandan da kent içinde büyük bahçeler ve yapılaşmamış boşluklar olmasının da sonucudur. Cumhuriyet dönemine gelene kadar kent içinde Bayrampaşa Deresi vadisi, Langa gibi kent içi mesireler vardı. Kent içindeki sarayların ba-
zıları kagirdir. Bunların bugüne kadar kalan tek örneği, oldukça değişmiş ve tahrip edilmiş olarak, Atmeydanı'ndaki İbrahim Paşa Sarayı'dır(->). Bunların duvarlarla çevrili ve bahçeler içinde olduğunu kabul etmek gerekir. Bu çağda yapılan ticari hanların büyük bir bölümü ahşaptı. Giderek, kolay inşa edilen ve ucuz olan bir ahşap konstrüksiyon sistemi konutların, saraylar da dahil olmak üzere, temel yapım sistemini oluşturmuştur. Bütün divan kararlarına karşın, önüne geçilemeyen bu yapım sistemi, İstanbul'un felaketi olmuş, büyük yangınlar, yüzyıllarca kentin bütün mahallelerini birkaç kez ortadan kaldırmıştır.
İmparatorluğun en zengin ve güçlü olduğu bu dönem Türk-İslam kültürüne özgü bir kent imgesi yaratmıştır. Bu imge ne Batı Rönesans'ının ölçütleriyle, ne de İslam gelenekleriyle açıklanabilir. Bunda İslam sosyal yapısının etkisi olmakla birlikte, İstanbul'a, Osmanlı dönemine, yerel geleneklere dayanan özgün bir sentez vardır. Bu dönemin mimarisini yaratan Sinan, Kanuni, II. Selim, III. Murad dönemi İstanbul' unun kent fizyonomisinin de yaratıcısıdır. Bu fizyonomi, İstanbul'u idare eden sınıfın ve bunların başında olan sultanın büyük moleküller olarak gerçekleştirdikleri külliyeler ve büyük kamu yapılarıyla, halkın mahalle sınırlan içinde küçük atomlar niteliğindeki evlerinden oluşan iki sistemin ikilemi üzerine kurulmuştur. Sultanların büyük külliyeleri, yapıldıkları dönemde, devletin en büyük işi idi. Evliya Çelebi Süleymaniye yapılırken sultanın "bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar bin büyük üstat, mimar, benna, amele, sengtıraş, mermerci" varsa topladığını yazar. Süleymaniye inşaat defterlerinde, çalışan sayısının gün-
de 3.000 kişiyi geçtiği görülür. Evliya, buranın mütevellisinin 500 adam ile çalıştığını ve külliyenin 3.000 hizmetkârı olduğunu yazar. 1550-1557 arasında külliyenin yapılması esnasında toplam işgünü x işçi sayısı 1.400.000'dir. 3-4 günde çatılan ahşap evlerle karşılaştırıldığı zaman, iki yapım süreci arasındaki fark açıkça görülür. Bu nedenle de Süleymaniye gibi bir külliye, işlevleri, ekonomik ve sosyal içeriği ile kent yaşamı içinde ezici bir simge olmuştur. Bu kamu yapıları, kentin doğal gelişmesi içinde değil, sultan ya da başka bir güç odağının iradesiyle meydana gelmişler; varlıklarıyla, kent içinde yeni işlevsel ve görsel dengelerin oluşmasını teşvik etmişlerdir.
İstanbul'un dokusu, karakteristik çıkmaz sokaklarla bir düzensizlik ağına ve düğümlere benzer. Düğüm noktalarında mahalle mescitleri, çeşmeler, sıbyan mektepleri bulunur. Daha büyük düğümlerde külliyeler vardır. Bu hiyerarşik bir yapıdır. Sultan külliyeleri bu hiyerarşinin başında gelir ve kent fizyonomisinin röperlerini oluştururlar. Bir külliye ile etrafındaki kent dokusu arasında planlanmış bir mekânsal ilişki yoktur. Fakat külliye etrafındaki kent dokusu homojen karakteriyle, anıtsalın anlaşılması için ideal bir fon oluşturmuştur.
17. yy'da İstanbul büyümeye devam e-der. Nüfusu da artmaktadır. Fakat 16. yy'la karşılaştırıldığı zaman anıtsal yapı yoğunluğu azalacaktır. Yüzyıl başında yapılan I. Ahmed Külliyesi ve yüzyıl ortalarında tamamlanan Eminönü'ndeki Yeni Cami ile büyük külliyeler dönemi bir süre için kapanır. Sultan Ahmed Külliyesi Sinan'ın yaptığı külliyeler gibi, birleştirici bir vaziyet planına göre inşa edilememiştir. Bunun nedeni Atmeydanı'nın özel durumu ve iş-
Dostları ilə paylaş: |