Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Ahmet Avni Konuk ÖNSÖZÜ


Mûseviyye Kelimesindeki “ULVÎYYE HİKMETİ” Fassı…………………………………………



Yüklə 7,33 Mb.
səhifə6/90
tarix02.08.2018
ölçüsü7,33 Mb.
#65852
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   90

Mûseviyye Kelimesindeki “ULVÎYYE HİKMETİ” Fassı………………………………………….

977




1

"Ulvîyye Hikmeti"nin Mûsâ Kelimesine izâfesinin sebebi

977







2

Benî İsrâil çocuklarının Mûsâ as yüzünden öldürülmüş olmasının hikmeti

978







3

Küçüğün büyükte te'siri ve suyun risâleti

982







4

Mûsâ a.s'ın tâbût içine konulmasının ve deryâya salınmasının hikmeti

984







5

Cenâbı Hakk'ın âlemi âlemin sûreti ile idâre edişi hakkında

986







6

İlâhî hakîkatlerden cehâlet ölülüğünün ilim ile diri olması

989







7

Cenabı Hakk'ın tekliğinin akılda idrak edilir olması hakkında

991







8

Mûsâ a.s'ın Firavun ve eşi için göz nûru olup,faydasının dokunması

994







9

Mûsâ a.s'ın sâdece annesinin sütünü kabûlü ve şerîatlar ilmi

1003







10

Anne hakîkatte emzirendir; onu doğuran değildir.

1005







11

Mûsâ a.s'ın tutulduğu ilk belâ; Bir kıbtiyi öldürmesi.

1007







12

Mûsâ a.s'ın sandıkta denize salınması / Hızır a.s'ın gemiyi delmesi

1008







13

Mûsâ a.s'ın Mısır'dan firârı ve hubbmuhabbet hakkında

1010







14

Görünüşteki sebebin en yakın sebep; esâsta muhabbetin sebep oluşu

1013







15

"Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım" / sözünün hikmeti.

1015







16

İlâhî gölgeye sığınma ve nefsin fakr ile vasıflandırılması

1017







17

Mûsâ as Allah'ın emirlerini unuttuğumuz zaman bize rahmetten dolayı gaflet etti

1018







18

Mûsâ a.s ile cenâbı Hızır'ın ayrılığının hikmeti

1020







19

Çok büyük bir ilâhî edeb ve nefsin onu kullanarak faydalanmasıinsâf

1021







20

Mûsâ a.s'ın resûllüğü ve halîfeliği hakkında

1023







21

Firavun'un ilâhî mâhiyyetten soru sormasının hikmeti

1023







22

Mûsâ a.s'ın cevâbındaki büyük sır

1027







23

Mûsâ a.s'ın cevâbına Firavun'un tevhîd lisânı üzere olan hitâbı

1029







24

Mûsâ a.s'ın sözlü delîllerden fiilî delîllere geçmesi

1033







25

Mûsâ a.s'ın asâsını bırakması

1035







26

Sihirbazların îmân etmesi

1036







27

Bâtılın varlığının hikmeti ile kıdem ve sonradan olmaklık nispeti

1038







28

Firavun'un işinin Allah Teâlâ'ya dönük olması hakkında

1040







29

Can çekişenin kabzedilmesi. Âni ölümün kötü bir hâl oluşu

1044







30

Ateş sûretinde tecellînin ve "innî enallâhu" sözünün hikmeti

1047




Hâlîdiyye Kelimesindeki “SAMEDİYYE HİKMETİ” Fassı………………………………………….

1052




1

Samed ve önceki berzah ve sonraki Berzah hakkında

1052







2

Murâd edilen şeyin sâdece niyette kalışının mükâfâtı

1054




Muhammedîyye Kelimesindeki “FERDİYYE HİKMETİ” Fassı…………………………………….

1057




1

Ferdiyye hikmetinin tahsîsi hakkında

1057







2

Âdem su ile balçık arasında iken o nebî idi

1059







3

Resûl a.s.,Rabb'ine delîlin ilkidir.Cevâmi'u'lkelimdir

1060







4

"Nefsine ârif olan, Rabb'ına ârif olur" hakkında

1063







5

"Ben ona rûhumdan üfledim" sözündeki işin aslı hakkında

1065







6

Ona benim kavuşmam kaçınılmazdır dedi,ona ölüm kaçınılmazdır, demedi

1067







7

Madde bedendeki rutûbetten dolayı hayvâni rûhu ateş oldu

1070







8

Onun sûreti üzere, diğer şahsı çıkardı;kadın ismini verdi

1073







9

Erkek ile kadın ve insan ile Hak arasındaki münâsebet

1074







10

Etken ve edilgen oluşu yönünden Hakk'ın müşâhedesi

1076







11

Resûl a.s onlarda Hakk'ın müşâhedesinin kemâlinden dolayı kadına muhabbet etti

1077







12

"Nisâ" kelimesi ve irâdî yöneliş ve ilâhî emir hakkında

1079







13

Kadına bu ölçü üzerine olan muhabbet ilâhî muhabbettir.

1081







14

"Sûret üzerine mahlûk olmak" hakkında

1084







15

Kadının beşer türünün sûretleri üzerine öncelik kazanması

1086







16

S.a.v. Efendimiz'in dişili eril üzerine gâlip kılması

1088







17

Ve "güzel koku"nun hikmeti

1090







18

"Gözümün nûru namazda kılındı" sözüne gelince

1098




ÖNSÖZ

İlâhî imkân dili ile mutlak varlık olan Zât’a hamd olsun ki, izâfî yokluğun darlığında bunalıp kalan sonsuz sıfat ve isimlerini nefes-i rahmânisi ile nefeslendirerek onlara pür cömert olan varlığından her bir tenezzül ettiği mertebenin kabına göre birer varlık verdi ve ilâhî kemâlatını ayrıntılı müşâhede etmek için onların bütün hepsini ayna edindi.

Salât ve selâm, nebîlerin sonuncusu ve en ârifi olan Muhammed Mustafâ Efendimiz’in üzerine olsun ki, onun hakîkati tecellîyat mertebelerinin en yükseği ve en parlağı; ve açığa çıkan insan mertebesinin en toplayıcı ve en kapsamlısıdır. Ve onun feyzi bütün nurların kaynağı olan ilâhî câmi’ isminden olmuş olup, ilâhî rahmet bütün hakîkatlerine, onun hakîkatinden dağıtılır.

Sonsuz salât ve selâmlar, Hâdî isminin en mükemmel görünme mahalli olan o nebîlerin sonuncusu (a.s.v.) Efendimiz’in ailesi ve ashâbı ve kâmil varislerinin üzerine olsun ki, her biri hîdâyet semâsının ışık saçan yıldızları olup tabîat karanlığında Hak ve hakîkate ulaştıran yolu şaşıran kimselere birer kılavuzdurlar.

Ey hakîkate susamış olan tefekkür eden mü’minler! Bu şâheser kitap, kâmillerin en ileri derecede olanı ve tahkîk ehlinin ilimde tâkipçisi olduğu Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî (r.a.) efendimizin yazdığı üstün eserlerden olan Fusûsu’l-Hikem’dir. Ma’nâları Hz. Şeyh’in kalbine (S.a.v.) Efendimiz tarafından aktarılması, ve latîf isminin risâlet-penah zâtları tarafından isimlendirilmesi yönüyle, madde bedende işlevini sürdüren beynin eseri ve akla dayanan yargıların netîceleri değildir. Baştan sona hakiki aslından nebîlerin kalplerine (aleyhimü’s-selâm)a indirilmiş olan ilâhî marifetler ve hikmetlerden ibaret, ve kayıtlama ehli olan akıl sahiplerinin bilmediği ve idrâk edemediği hakîkatler ile dop doludur.

Vallâhu ya’lemu ve entüm lâ ta’lemûn” ya’nî “Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara, 2/216).

Şimdi bu şaheser kitabı baştan sona okuyarak içindekilerin bizzat hakîkatlerini idrak ederek ârif olanlar, başlangıcın ve dönüşün ne demek olduğunu, ya’nî kendisinin ve çevresinin nereden gelip nereye gittiğini ve her durak yerinde ne için durduğunu ve vücûdun hakîkatini anlarlar. Cehâletin giderilmesiyle artık nasıl ve niçinler kesilir, ve âlem bakışlarında güzel bir eğlence mahalli olur. Velâkin yalnız cehâletin giderilmesi yeterli değildir; belki insan varlığında çok büyük bir kuvvet olan “vehm”in dahi giderilmesi lâzımdır. Bu ise ancak bir insan-ı kâmilin kābiliyyete göre terbiyesi ve bu terbiye çerçevesinde seyri sülûkun tamamlanması ile olur. Çünkü bilmek başka ve olmak yine başkadır. Bilmek ile vehmin varlığının kaldırılması ve gerçek tevhide ulaşmak mümkün değildir. Meğer ki hakkında ezelî lütufla yardım oluşmuş olsun. Kurallara göre bu hastalığın giderilmesi uzman bir tabîbin tedavisi ile mümkün olur. Beyit:

Tercüme: “Ey kainatın özü olan insan! Hakk’ın tevhîdini söz ile bulmak mümkün değildir. Git, vehmin varlığını kaldır ki, Fusûsu’l-Hikem’den ve Fahreddîn Irâki’nin Kitâb-ı Lemeât’ından bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın.”

Bilinsin ki, Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin itirazcıları ve özellikle bu şaheser kitâbın inkar edicileri vardır. Bunlar özetle aşağıda belirtildiği şekilde sınıflandırılabilirler:

Birinci sınıf: Kendi ilim ve irfanlarına güvenen kıskançlar sınıfıdır ki, cenab-ı Şeyh hazretlerinin açıkça belli olan üstünlük ve kemâlini çekemediklerinden, onların bu tabîatlarında olan kötülük, inkârlarına sebep olur.

İkinci sınıf: Birinci sınıfın taklitçileridir ki, hiç bir değerleri yoktur.

Üçüncü sınıf: Hz. Şeyh’in yüce beyanlarını idrâk kapasiteleri kabûl etmeyen noksan anlayış sahipleridir. Bunların inkâr sebepleri âcizlik ve fanatik olmalarıdır ki, hallerine acınır. Bunlar şerîatı bahane edinerek bahsedilen hakîkatlerin şerîata aykırı olduğunu, ve bundan dolayı onları araştırıp ve tefekkür ile meşgûl olan kimselerin küfür tehlikesine düşeceklerini iddia ederler. Kendilerini hakîkatlerden uzaklaştırdıkları gibi, başkalarını da uzaklaştırırlar. “Ve hüm yahsebune ennehüm yuhsinune sun'a” ya’nî “Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı” (Kehf, 18/104). Halbuki bu hakîkatlerin hepsi Kur’an ve hâdislerin özüdür; ve büyük peygamberan hazretlerinin mübârek kalplerine inmiş olan hikmetlerdir. “Küfr”ün bir ma’nâsı da “örtme”dir; Hakk’ı örten kimselere ‘kâfir” derler. Bir putperest Hakk’ın tecellîsini ancak belirli ölçüler içerisine aldığı ve Hakk’ın diğer tecellîlerini örttüğü ve inkar ettiği için kâfirdir. Eğer bir kimse Hakk’ın mutlak vücûdunu “feeynema tüvellü fesemme vechullah” ya’nî “Ne yana dönersen Allah’ın vechi karşındadır” (Bakara, 2/115) âyet-i kerimesi gereğince bütün zerrelerde müşâhede edebilmek ilmini okuduğu için kâfir olursa, mü’minlik sıfâtını, vücût husûsunu “Hak” ve “hálk edilmişler” diye iki bağımsız kısma ayıran fanatikliğe mi yöneltmek uygun olur? Ve bu fanatiklikte gizli şirk olduğuna şüphe yoktur.

Dördüncü sınıf: Üçüncü sınıfın taklitçileridir ki, bunlar da pek zavallıdırlar.

Beşinci sınıf: Zevk ve meşrepleri Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin zevk ve meşreplerine uymayan ariflerdir. Bunlar âlim-i billlâh olup Hz. Şeyh’e hürmet ve onların velâyetlerini tasdik ile beraber bazı meselelerde muhalefet ederler.

Altıncı sınıf: Zevk ve meşrep yönünden Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin ne anlatmak istediğini anlayan tahkik ehlidir. Bunlar Hz. Şeyh’e hiç bir meselede muhalefet etmeyip sessiz kalmakla beraber, ilâhî sırların açıklanmasını hoş görmezler; ve halkı Fusûs’un incelenmesinden menederler. Oysa bu hakîkatler ve marifetlerin hak olduğunu bilirler. Velâkin ilk olarak, zayıf anlayış sahiplerinin bu hakîkatleri yanlış anlayıp Hak hakkında yanlış inanca düşmelerinden korkarlar. İkinci olarak, aslında zeka sâhibi olmakla beraber karakterinde günah ve dünya sevgisi ve makâm hırsı galip olan kimselerin bu hakîkatleri ve marifetleri okuyup, yol göstericilik davasına kalkmak ve bunları nefsani zevklerine sermaye edinmelerinden korkarlar. Bundan dolayı onların men etmeleri kullara şefkat için olmuş olur.

Fakîr derim ki, Fusûsu’l-Hikem’in de Allah’ın kelâmı gibi iki yönü vardır: “yudillü bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrân ve mâ yudillü bihî illel fâsıkîn” (Bakara, 2/ 26) Ya’nî okuyanların bir kısmı hidâyete ulaşır, bir kısmı da dalâlete düşer. Kur’ân-ı Kerim bu yönleri toplayıcı olmakla beraber onu inceleyen ve okuyan kimseyi menetmek doğru değildir. Çünkü Kur’an bir mihenktir; altın ile bakırın ayrılması için gelmiştir. Fusûsu’l-Hikem de öylece bir mihenktir. Akıl ve irfan sahibleri bir kere kendilerini ona vurmalıdır, da ki Hak için apaçık delil ortaya çıksın! Ve netîcede “ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr” ya’nî “Onların bir kısmı cennette bir kısmı alevli ateştedir” (Şûrâ, 42/7) sırrı kuvveden fiile gelsin.

Bahsedilen bu sınıfların taraftarlarından cenab-ı Şeyh (r.a.) hazretlerinin yüce beyanlarına karşı gerçekleşen itirazlara tahkik ehli hazaratı gereken cevabı vermiş ve bunları içine alan kitaplar ve makaleler günümüzde insânların ellerinde tedavülde bulunmuş olduğundan burada ayrıntılarını tekrar etmek lüzumsuz görülür. Bu husûsta bilgi almak isteyenlerin ikram sahibi zatların faziletlilerinden merhûm Bursalı Tahir Bey’in Tercüme-i Hâl ve Fazâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi ismindeki basılmış risalelerini ve onda isimleri geçen risâleleri incelemeleri tavsiye edilir.

Birinci kısım: Vücûd


“Vücûd”un dilimizde karşılığı “varlık”, ve Farsçada karşılığı “hestî”dir. Sözlük anlamı “aranılan şeyi bulmak”tır. Genel olarak kullanılan “cisim ve beden” ma’nâsı sözlüklerde ancak mecâzî ma’nâ olarak geçmektedir. Sûfî terimlerinde “vücût sahibi olan mevcût”tan ibârettir. Şimdi vücût kelimesi ile bir hakîkat kastedilir ki, onun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir. Ve daimi mevcûtların varlığı ondan olup onunla mevcuttur. Tasavvufla uğraşan tahkîk ehli sözlerindeki işârette, o hakîkate dikkat çekmek için “Taayyünsüzlük” ve “Mutlak vücûd” derler. Çünkü vücûd zâtıyla bu mertebede hiçbir “isim” ve “sıfat” ve “fiil” ile kayıtlanarak açığa çıkmış değildir; bütün oluşumlarla kayıtlanmaktan mutlaktır. Belki oluşumların hepsi bu mertebede zât’ın ayn’ıdır.

“Salt Vücûd” derler. Çünkü zât, isim ve sûret ve sıfat ve vasıftan kendi saltlığı ile hâlistir.

“Nakışsız zât” ve “şeffaf ayn” derler. Çünkü isimler ve sıfatlar ve fiiller renginden sâde ve sâfîdir; ve hiçbir renk ile boyanmış değildir.

“Vasıfları bilinmeyen” derler. Çünkü bu mertebede bütün vasıflar ârif olunabilir ve müşâhede edilebilir değildir. Ve vasıf ise olmak ve olmamak ayrımından ibârettir. Bu mertebede olmak ve olmamak tasavvurundan hiç birisi yoktur. Bundan dolayı vasıfları bilinmeyen olur.

“Ezellerin ezelî” derler. Çünkü vücûdun bundan yukarı bir mertebesi yoktur. Ve bütün mertebeler bu mertebenin altındadır.

“Gayblerin gaybı” derler. Çünkü sâbit ayn’lardan başlayarak tâ mutlak misale kadar olan izâfî gayb mertebeleri, bu mertebede mutlak kayıptır. Ne harici tasavvurları ve ne de ilmi tasavvurları vardır.

“İşâretler son bulmuş” derler. Çünkü bu mertebede bütün isimlerin ve sıfatların işâretleri son bulmuştur. “İzâfetlerin düşmesiyle et-Tevhîd” bu mertebede gerçekleşir.

“Vicdân son bulmuş” derler. Çünkü bu mertebede vicdân tasavvuru yoktur. Bu ifâde “zât için vicdân yoktur” ma’nâsına değildir. Çünkü vicdan tasavvuru ilim mertebesinde olur. Bu mertebede ise ilim tasavvur edilir değildir. Bundan dolayı ilim eserinden ibâret olan vicdân da yoktur.



Yüklə 7,33 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   90




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə