İnsanin kendiNİ tanimasi



Yüklə 415,76 Kb.
səhifə1/9
tarix18.08.2018
ölçüsü415,76 Kb.
#72163
  1   2   3   4   5   6   7   8   9

SONSUZ

MUTLULUĞA

DOĞRU
A. GÜNDOĞAN
TAKDİM:

İnsan mutluluğunu hep farklı farklı alanlarda aradı oysa mutluluğa giden yolun habercileri hiçbir zaman onu yalnız bırakmamıştı. İşte bu mutluluğun temel prensiplerini Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler ışığında en kısa en öz bir biçimde, kalplere bir nur ve gönüllere huzur olması vesilesi ile kaleme aldığım bu kitapta bir müslümanın kesinlikle bilmesi gereken prensipleri, Allah (C.C.)’ın izni ve yardımı ile, acizane çaba ve gayretlerimle siz değerli okurlarıma sunmaya çalıştım.

Bu kitapta genel olarak bizi sonsuz mutluluğa götürecek olan yüce Kur’an ve sünnet esas alınarak Ayet-i Kerime’lere ve Hadis-i Şerifler’e oldukça yer verilmiştir. Öyle ki bizi mutluluğa götürecek yolun anahtarları sayılabilecek mevzular irdelenmiş böylece sonsuz mutluluğa açılan kapıdan geçip, gerçek huzura doğru emin adımlarla ilerlemek amaç edilmiştir.
I. BÖLÜM

İNSANIN KENDİNİ TANIMASI


Kimim ben? Her insanın kendisine sorması gereken sorulardan biridir ve bunun içindir ki Yüce Allah (C.C.) Hz. Davut (A.S.)’a “Ey Davut kendini (nefsini) bil ki beni bilesin) buyurarak bize insanın kendini tanıması hususunda yol göstermiştir. Hz. Davut (A.S.) bu soruya cevaben:

“Ya Rab. Seni nasıl bileyim, kendimi nasıl bileyim?” buyurduğunda ise,

Yüce Allah (C.C.); “Nefsini zayıflıkla, acizlikle ve fani olarak bil ki, beni kuvvet, kudret ve beka ile bilesin” cevabını vermişti.

Evet ne önemli bir öğüt olduğunu anlamak için üzerinde biraz düşünelim. Tarihten günümüze filozof ve ilim adamlarının bu konuya ne denli hassasiyet ve tükenmek bilmez bir gayretle eğildiklerini anlamak için isterseniz küçük bir yolculuk yapalım. Hintli filozoflardan tutun da batılı filozoflara kadar bu konu hakkında yapılan çalışmalar bize bu yönde yol göstermekte; insanın kendisini tanımasının önemi hakkında ve bu işi nasıl yapabileceğine dair çok önemli ipuçları vermektedir.

Yüce Allah (C.C.)’ın Davut (A.S.)’a buyurduğu gibi esas olan insanın kendisini yani nefsini ve özünü iyi tanımaktan ziyade çaresizliğini nefsinin zayıflıklarını, acizliklerini ve hayatının faniliğini iyi kavramak ve evrensel düşüncede Yüce Allah’ın kuvvet ve kudretini anlamaktır.

Öyle ki, insan nefsinin bitip tükenmek bilmeyen arzu ve ihtirasının insanın helakına kadar süreceğini ve bunun insan için bir zayıflık olduğunu idrak ettikten sonra dünya hayatının faniliğini de kavramak ve diğer yandan kendi zayıflık ve çaresizliklerini düşünürken (yani zararlı olduğunu bildiği halde nefsinin arzularına boyun eğmek gibi bir acizliğin) yanı sıra hastalık, üzüntü, çeşitli afet ve tehlikelere karşı olan zayıf ve acizliğini kavrarken bütün bunlardan Allah’ın münezzeh (uzak) oluşunu aynı zamanda kendisinin ölümü beklerken ve ondan nefsinin korkusunu alamazken Allah’ın ezeli ve ebedi (ölümsüz) oluşunu anlamak ve Yaratıcısının güç ve kuvvetini anlayabilmenin bir yerde Yüce Allah’ın buyurduğu “Kendini bil ki beni bilesin” sözünde olduğu gibi Allah (C.C.)’ı tanımak insanın kendisini tanımasıyla mümkün olduğuna işaret edilmiştir.

Hind Veda felsefesinin bu konuya yaklaşış acısını inceleyecek olursak temel esaslar olarak insanın öncelikle kendini iyi tanımasından sonra nefsini aşırı arzulardan alıkoyarak, aydınlanmaya ve gerçek huzuru yakalamaya çalışmak esas alınmıştır.

İnsan hep bir mutluluk ve neşe arayışı içindedir bu arayış içinde bazen kendinden uzaklaşır neşe ve mutluluğu için kontrolünü istek ve arzularına (Nefsin) teslim eder, kimi zaman bunun farkında bile değildir. Sonuç itibariyle zaman içinde birçok hatalara düşer. Düştüğü hatalara hayretle bakarak hep neden, nasıllara bir yanıt arar. Gerçekte de insan istemediği ve asla kabullenmediği bu tür hatalara başka bir gücün zorlamasıyla düştüğünün farkında olmadığı için çözüm bulması imkansız gibidir.

Kontrolünü, arzu ve isteklerine teslim etmiş olması sebebiyle rüzgarda savrulan bir yaprak misali bataklıklara doğru savrulur durur. Bu kaostan kurtulmak ve nefsini terbiye edip aydınlanmak yani içinde saklı olan o güzelliği ve merhameti dışarıya çıkarmak amaçlanmıştır. Hint Veda felsefesinde ve diğer mutluluk arayışı içinde olan felsefecilerde de araştırmalarının sonucu itibariyle insanın kendini iyi tanımasının yanı sıra aklını iyi kullanıp nefsini ıslah etmesi gerekliliği benimsenmiştir. Ama Pascal’ın dediği gibi ;

“Bana filozofların değil Peygamberlerin haber verdiği Allah Gerektir”

diyerek bize bu konuda Allah ve Resulünün öğrettiklerini iyi muhafaza edip onların yolunda yürümeyi her zaman bize nasip etmesini Yüce Allah’tan diliyoruz. İnsanın kendini iyi tanıması gerekliliğini daha geniş olarak “Yaratılış Gerçeği” başlıklı bölümümüzde inceleyeceğiz.
HAYATA BAKIŞ;
İnsanların dünya hayatındaki mutsuzlukları, huzursuzlukları ve hatta intiharları yüzeysel olarak incelendiğinde karşımıza neler çıkıyor hiç düşündünüz mü? İlk olarak dünya hayatının bakış açısın ve anlayış kapasitesi çok önemlidir. Cehalet penceresinden bakan insanlar mutsuzluğa ve huzursuzluğa mahkumdur. Rahmet penceresinden bakanlar ise sonsuz bir mutluluk ve huzura doğru yola koyulur. Ufku geniş insan hayatı ve içindekileri iyi analiz etmiş ve gerçekleri göstererek emin adımlarla doğruya yürümeyi kendisine bir hedef olarak görmüştür. Oysa cehalet penceresinden bakanlar; bakar fakat görmezler, bakmak ile görmek ayrı şeylerdir. Albert Anshtain der ki; “Sorunları oluşturan bakış açısı ve düşünme biçimiyle o sorunları çözemezsiniz, çözüm için farklı bakış açılarına ihtiyaç vardır.”

Sorunu oluşturan, mutsuzlukların ve huzursuzlukların kaynağı bakış açısı ve düşünme biçimidir. Cehalet penceresinden bakanlar gerçekleri göremez, onun için doyumsuzdur. Hep arayış içinde ve mutsuzdur bulunduğu ve sahip olduğu konumun iyi taraflarını hayatın güzelliklerini Yüce Yaratıcının kendilerine bahşettiği nimetlerin değerini asla bilemezler. Onlar hep daha güzel bir hayat düşlerler aslında onlar için güzel hayat diye bir şey yoktur. Çünkü onlara her düşlediğini verseniz her defasında daha fazlasını isteyecek ve bir türlü tatmin olmayacaklardır. Yanlışlarla doğruya gidilmez, gözlerin değerini ancak kör olanlar bilir, sağlığın değerini hastalar, ayakların ve ellerin değerini bunlardan mahrum olanlar. Güneşin, gökyüzünün kısacası özgürlüğün ve yaşamın değerini de bunları kaybedenler bilir. Bütün hepsinin değerini ve kıymetini ise Allah-u Teala’nın dilemesi ile hidayete ermiş, takva sahipleri yani rahmet penceresinden bakanlar bilir.

Hani bir söz vardır; “Gecelerin ne kadar uzun olduğunu hastalara sor” ve denir ki “Ayakkabılarım yok diye üzülüyordum ta ki ayakları olmayan birini görünceye dek”.

İşte cehalet penceresinden bakan insan kendine bahşedilen bu büyük nimetlerin farkında bile olmadığı için bu nimetlere şükredip kanaat etmek yerine küfredip daha fazlasını ister. Halbuki o istediğinde kendisine bir fayda sağlamayacaktır.

Tüm bu nimetleri bahşeden tekrar onları alacak ve insanı verdiği ve bir müddet faydalandırdığı bu nimetlerden hesaba çekecektir. Bu nimetlerin değerini bilerek şükredenler daha fazlasını sonsuz bir cennet hayatını, bu nimetlerin değerini bilmediği gibi nankörlük edip isyan etmiş olanlara ise o ebedi cehennem azabını verecektir.

Rahmet penceresinden bakanlar mükemmel bir anlayış kapasitesine sahiptirler bu sebepledir ki huzurlu ve mutludurlar. Dünya hayatını iyi anladıkları için gerekenden fazla önem vermez gerektiği gibi bir yaşam tarzı sürerler Yüce Yaratıcının onlara dünya hayatıyla ilgili verdiği öğüdü hatırından hiç çıkarmaz ve bu öğüt (Kur’an-ı Kerim) gereğince hayat çizgilerini akort ederler. Nitekim Yüce Kur’an’da buyurulur ki;

“Biliniz ki dünya (fani) bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir tefahur (övünme) ve mal ve evlatta bir çokluk yarışından (bir gururdan, aldanıştan) ibarettir; bir yağmur temsili gibi ki otu reçberleri imrendirmiştir. Sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştır, sonra da olur bir çer çöp. Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de Allah’tan bir mağfiret ve Rıdvan (rıza) vardır. Dünya hayat bir aldanış, meta’ından başka b ir şey değildir!”

Hadid 20


Onlar ki çevresindeki insanları da mutlu ederler, en zor durumlarda bile yakınmazlar, merhamet ve şefkatte sınır tanımazlar. Üzerlerindeki nimetlerin değerini bildikleri için mutlu ve minnettardırlar. Dünyadaki zor şartların ve baş döndüren zenginlik, şan ve şöhretlerin de önemsiz ve geçici olduğunun asıl önemli olanın ne olduğunun bilincinde yaşarlar.

Vaktiyle derviş seyahati sırasında bir köye misafir olur, köylüler; “Doğrusu biz fakir kimseleriz ve hiç birimiz seni misafir olarak ağırlayacak durumda değiliz. Yalnız Şakir Ağa zengindir isterseniz ona misafir olunuz” derler. Derviş de Şakir Ağa’ya misafir olur. Şakir Ağa gerçekten zengindir ve dervişi de oldukça iyi ağırlar. Derviş ev sahibinden oldukça memnun olarak ayrılacağı sırada der ki; “Şakir Ağa, Allah-u Teala sana büyük ihsanlarda bulunmuş. Bak bolluk içinde yaşamaktasın”

Şakir Ağa ise cevap olarak “Önemi yok, bu da geçer” der.

Aradan uzun zaman geçmiştir, dervişin yolu yine aynı köye düşer ve Şakir Ağa’nın ziyaretine gitmeye karar veri. Fakat Şakir Ağa’yı evinde bulamaz ve kendi çiftliğinde uşak olarak çalıştığını öğrenir. Şakir’i bulur ve ne olduğunu sorar. Şakir Ağa kısaca birkaç yıl önce bir kuraklık ve kıtlık oldu, her şeyimi satmak zorunda kaldım çiftliğimi satın alan adam ise yanında çalışmama izin verdi der. Derviş teselli etmek için birşeyler söylecek olduysa da Şakir Ağa hemen “Bu da geçer” der.

Üç-beş yıl sonra derviş Şakir’i ziyarete gittiğinde onu yine eski mal varlığına sahip olarak bulur ve şaşkınlığını gizleyemeyerek sorar. Şakir Ağa; “Burayı satın alan adam vefat etti ve varisi olmadığı için mirasını bana bıraktı” der. Derviş çok sevindiğini söyleyince Şakir Ağa yine “Bu da geçer” diye karşılık verir. Uzun zaman sonra derviş Şakir’in çiftliğine geldiğinde Şakir’in öldüğünü öğrenir ve dua okumak maksadıyla kabrini ziyaret etmeye karar verir. Şakir’in mezar başındaki yazı dikkatini çeker. Mezar taşında Şakir’den bir çok kez işittiği şu sözler yazılıdır: “Bu da geçer”. Kendi kendine der ki; “Dünyada her şey gelip geçici anladık ta Şakir neden mezar taşına bu yazıyı yazmış ki?”

Sonraları Şakir’in mezarını ziyarete geldiğinde ise mezarlığı yerinde bulamaz ve o bölgede bir sel olduğunu ve herşeyi silip süpürdüğünü öğrenir ve kendi kendine “Şakir yine haklı çıktı, bu da geçermiş” der. Devrin padişahı hastalanmıştır ve halkına kendisine hastalığını unutturup kendisini teselli edecek bir hediyeyi getireni ödüllendireceğini duyurur. Herkes en kıymetli hazineleri, elmasları, pırlantaları hediye olarak götürmüştür ne var ki bunların hiç biri padişahın hastalığını unutturmak şöyle dursun, teselli bile etmemektedir. Onca kıymetli hediye içinde oldukça basit ve değersiz bir madenden yapılmış bir yüzük padişahın dikkatini çeker, yüzükte şu kelimeler yazılıdır “Bu da geçer”. Padişah meraklanır yüzüğün sahibi kimdir? Bu kelimeler ne ifade ediyor?Derviş Şakir’le olan dostluğunu ve Şakir’in başından geçenleri bir bir padişaha anlatır. Padişah; “İşte olsa olsa ancak bu yüzük beni teselli edecek bir hediye olabilir” der.

Hayata rahmet penceresinden bakan insan huzurlu ve her durumda mutludur. Oysa cehalet penceresinden bakan bir insan kendisi mutsuz olduğu gibi çevresindekileri de huzursuz ve mutsuz eder, her şeyden şikayetçi olur. Onu çok sevenlerin bile hiç düşünmeden elinde olmayarak kalbini kırar ve kendi iç huzursuzluklarını dışarı yansıtır. Hayat şartlarındaki doyumsuzluğu hep daha iyisini aramaya ve bitmek bilmez bir hırsa sürükler, hırs ise insanı helake götürür. Nuh tufanı sırasında Hz. Nuh (A.S.) gemide yabancı bir ihtiyar görür ve ona kim olduğunu ve gemide ne aradığını sorar. İhtiyar; şeytan olduğunu belirtince Nuh (A.S.) derhal gemiyi terk etmesini ister. Rivayete göre şeytan gemide kalmak şartıyla Nuh (A.S.)’a insanları hatalara sürüklemekte kullandığı 5 ilkeden üçünü söyleyeceğini beyan eder. Vahiy yoluyla Allah-u Teala Nuh (A.S.)’a şeytanın o beş ilkeden üçünü değil de geri kalan ikisini söylemesini istemesi bildirilir. Nuh (A.S.)’da şeytandan söylemek istemediği o iki ilkeyi söylemesi karşılığında gemide kalabileceğini söyler. Bunun üzerine şeytan o iki ilkeden birinin hırs olduğunu söyler ve der ki; Adem (A.S.)’ı da cennetten bu yolla çıkarmıştır. O benim vesveseme kapıldı ve cennette her istediği nimet mevcut iken yasak ağacın meyvesine haris oldu ve sonunda o büyük ve muhteşem nimetlerden, cennetten kovuldu. Diğeri ise hasettir yani istememezliktir. İşte ben de Allah-u Teala’nın yanından bu sebepten kovulmuştum. Adem (A.S.)’a hasetim beni Allah’a itaatsizliğe sürükledi ve kendini beğenmişlikle kovulanlardan oldum, der.

Cehalet penceresinden bakanlar dünya hayatını da ahireti de anlamadıkları için hatalara mahkumdurlar. Dünya hayatına ebediyyen dünyada yaşayacaklarmış gibi bir tutumla bağlanır ve dünya nimetlerinin peşinde bitmek bilmez bir hırsla hayatını tüketirken ona her geçen gün ölümün daha da yaklaştığının farkına bile varmaz, çünkü bu hezeyan onun gözünü kör etmiştir.

“Yazıklar olsun o hümeze-lümeze (büyüklenerek gönül inciten, kalp kıran) güruhuna! O’na ki bir mal toplamış ve onu soymaktadır, malı kendisini muhalled (ebedi) kılmış sanır. Hayır! Celalim hakkı için atılacaktır o hutame’ye (ateşe).”

Hümeze 1-7

Dünya hayatı çok kısa ve geçici olmakla birlikte insanın bir an bile düşüncesizce davranmasının çok şeyler kaybettirmesini gerektirecek şartlardadır. O yüzdendir ki bize bahşedilen dünya hayatını iyi analiz etmeli ve dünya ile ilgili bize bildirilenlere kulak vermeliyiz. Yüce Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır:

“Biliniz ki dünya (alçak) hayat bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir tefahur (övünme) ve mal ve evlattan bir çokluk yarışından (bir gurur, aldanış) ibarettir; bir yağmur temsili gibi ki otu reçberleri imrendirmiştir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştır, sonra da olur bir çer çöp! Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de Allah’tan mağfiret ve rıdvan (rıza) vardır. Dünya (alçak) hayat bir aldanış mekanından başka bir şey değildir. Siz Rabb’inizden bir mağfirete ve eni yerle göğün eni gibi bir cennette yarışın ki Allah’a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır; O, Allah’ın fazlıdır (lütfudur). Onu dilediği kimselere verir ve Allah çok büyük fazl sahibidir! Ne arzda ne de nefislerinde bir müsibet başa gelmez ki biz onu fiile çıkarmazdan (varetmezden) evvel bir kitapta yazılmış olmasın! Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır! Şunun için ki kaybettiğinizi gam yemeyesiniz (üzülmeyiniz) ve size verdiğine de güvenmeyesiniz! Allah çok övünen-kurulanların topunu (kendini beğenmişlerin hiçbirini) sevmez.”

Hadid 22-24

“Bu dünya (alçak) hayat bir eğlence ve oyundan ibaret ve hakikaten sun yurt (dar-ı ahiret) işte halis hayat o! Ama bilselerdi!”

Ankebut 64

Dünya hayatını gerektiği gibi analiz edemeyenler yani cehalet penceresinden bakanlar gerçekleri göremez ve kendi iyiliklerine çalıştıklarını zannederken kendi helakına büyük bir gayretle çalıştıklarının farkında olamazlar. Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım;



Hz. İsa (A.S.) zamanında işte böyle bir yahudi yaşardı. Hz. İsa (A.S.)’ın mucizelerinden olan ölüleri diriltmek ve hastalara şifa vermek dikkatini çekmiş fakat gerçeklere kör olduğu için bu mucizelerin İsa (A.S.)’ın asası ve hırkasından kaynaklanan birer sihir olduğunu düşünmüştür. Kendi kendine eğer İsa (A.S.)’ın asasını ve hırkasını ele geçirirse bu mucizeleri kendisi de yaparak istediği zenginliğe ve şöhrete kavuşabileceğine karar verir ve İsa (A.S.)’ın yanına gelerek; hiç kimsesinin olmadığını gidecek bir yerinin bulunmadığını ve izin verirse kendisiyle birlikte seyahat etmek istediğini söyler. İsa (A.S.)’da bu teklifi kabul eder ve birlikte yola koyulurlar. Yahudinin niyeti bellidir uygun bir zamanda İsa (A.S.)’ın asasını ve hırkasını alıp kaçacaktır. Nihayet bir deniz kıyısına gelirler. Yahudi denizde karşıya geçmeye muktedir olamayınca İsa (A.S.) onun elinden tutarak karşıya geçirir. Karaya çıktıklarında yahudi karnının acıktığını söyler. İsa (A.S.)’da yakınlarında bulunan bir köyü işaret ederek oraya gidip İsa (A.S.)’ın kendisine ekmek vermelerini istediğini söylemesini söyler. Yahudi İsa (A.S.)’ın dediği gibi onlara giderek yiyecek bir şeyler ister. Köylüler üç adet ekmek verirler. Yahudi geri dönerken yolda ekmeğin birini yer ve diğer ikisini İsa (A.S.)’a getirir. Akşam orada bir mescitte kalırlar ve sabahleyin yolculuklarına devam ederler. Karşılarına bir cüzzam hastası çıkar, İsa (A.S.) hemen bir dua okuyarak Allah’tan cüzzamlı için şifa diler ve hasta kişi bir anda sağlığına kavuşur. Bunun üzerine İsa (A.S.) yahudiye dönerek; şu hastaya şifa veren Allah hakkı için ey yahudi köylüler sana kaç tane ekmek vermişlerdi. Yahudi yediği ekmeği inkar ederek iki tane diye yanıt verir. Yolculuklarına devam ederler ve yine bir deniz kıyısına geldiklerinde yahudi susadığını söyler. İsa (A.S.) denizden bir miktar su alır ve deniz suyu Allah’ın izniyle tatlı suya dönüşür. Yahudi suyu içtikten sonra İsa (A.S.) sorar; “Ey yahudi şu tuzlu suyu tatlı suya çeviren Allah hakkı için sana kaç tane ekmek verdiler”, yahudi yine iki tane diye yanıt verir. İsa (A.S.) denizden karşıya geçerken kendisinin bastığı yerlere yahudinin de basmasını ve kendisini takip etmesini ister. Böylece denizin ortasına geldiklerinde İsa (A.S.) yine yahudiye “Bizi bu deniz üzerinde yürüten Allah hakkı için sana kaç ekmek verdiler” der. Yahudi yalanında ısrarlıdır ve yine iki yanıtını verir, karşıya geçtiklerinde İsa (A.S.) Allah’a ibadet için namaza başlar bunu fırsat bilen yahudi İsa (A.S.)’ın asa ve hırkasını alarak oradan uzaklaşır ve bir şehre girer. Şehirde “hastaları iyi ederim, ölüleri bile diriltirim” diye avaz avaz bağırmaya başlarlar şehrin meliki çok hastadır ve yahudinin iddialı sözleri saray çalışanlarını harekete geçirmiştir çok geçmeden hasta olan padişahın yanına getirilir. Yahudi hemen İsa (A.S.) hırkasını padişahın üzerine sererek asa ile yavaş yavaş vurmaya başlar fakat hastada hiçbir gelişme görmeyince kendi kendine belki şiddetli vurmakla tesir eder diye düşünerek asa ile daha şiddetli vurmaya başlar. Günlerce hastalıktan bitap düşmüş padişah nihayet yahudinin darbeleriyle ölür. Yanında bulunanlar hemen yahudiyi yakalar seni sahtekar padişahımızı öldürdün senin de cezan ölümdür diye asmak için meydana doğru sürüklemeye başlarlar. O sırada şehre gelen İsa (A.S.) gürültüyü ve kargaşayı görerek ne olduğunu sorar durumu anladıktan sonra yahudiyi götüren askerlere; hele siz sabredin ve bu yahudiyi asmayın ben padişahınızı Allah’ın izniyle diriltirim der. Hep birlikte padişahın yanına giderler ve İsa (A.S.) Allah’ın izniyle padişahı diriltir. Padişah ve orada bulunanlar İsa (A.S.) çok minnettardır ve ona iman ederler. Onlar ey İsa sen çok iyi ve doğru sözlü birisin neden şu sahtekar yahudiyi öldürmemize izin vermiyorsun, bırak bunu öldürelim derlerse de İsa (A.S.) izin vermez ve yahudiyle birlikte şehirden ayrılırlar. Yolda İsa (A.S.) yahudiye sorar; ey yahudi seni ölümden kurtaran ve o padişaha yeniden hayat veren Allah hakkı için sana kaç ekmek verdiler der. Melun yahudi yine iki tane yanıtını verir ve yollarına devam ederlerken üç külçe altın bulurlar. İsa (A.S.) yahudiye der ki; bu külçelerden biri senin, biri benim diğeri de üçüncü ekmeği kim yediyse onun olsun der. Yahudi hemen ey İsa Allah hakkı için üçüncü ekmeği de ben yemiştim der. İsa (A.S.) da doğruyu itiraf ettin külçelerin üçü de senin olsun der ve oradan uzaklaşır yahudi mutluluk içinde külçeleri kucaklayıp oradan uzaklaşırken yolda üç balıkçıya rastlar balıkçılar elleri boş ve öfkelidir, yahudinin elindeki altınları görünce bu sahtekar nereden çalmıştır kim bilir deyip onu orda öldürerek altınları kendileri alır sonra kendi aralarında içimizden biri şehre gidip yiyecek bir şeyler alsın karnımız acıktı derler ve birisi şehre gider diğer ikisi kendi aralarında yiyeceğe giden arkadaşları döndüğünde onu öldürüp onun payını da kendileri almayı kararlaştırır. Şehirdeki ise diğer ikisinin yiyeceklerine zehir koyup onları öldürmeyi ve paylarını almayı planlar böylece arkadaşlarına döndüğünde arkadaşları onu öldürür sonra onun getirdiği zehirli yiyeceklerden yer ve kendileri de ölür. Oradan geçmekte olan İsa (A.S.) dünya hayata meyl ve muhabbet edenleri sonu bunlar gibi hüsrandır diyerek oradaki ibret verici manzaraya dikkat çekmiştir.

Rahmet penceresinden bakan insan dünya nimetlerini ve hayatı daha farklı görür bilir ki bir çiçek açmışsa elbet solmaya mahkumdur, bilir ki üzerinde birçok nimet varsa onları bahşeden yaratıcı kendisini onlardan hesaba çekecek ve dilediğine daha fazlasını bahşedecektir. Dünya nimetlerine gereği kadar verir ve önemli olanın ise Yüce Yaratıcı’nın rızasını kazanmak olduğunu ve asıl bahtiyarlığın Allah’ın razı olduğu bir kul olmak olduğunun farkındadır. Nitekim vaktiyle Karum tüm zenginliği gösteriş ve ihtişamı ile halk arasına çıktığında Allah-u Teala’nın dilemesiyle rahmet penceresinden bakanlar hariç halkın çoğu onun gibi zengin, güçlü ve şöhret sahibi olmayı dilerken Yüce Kur’an’dan hidayete erdirilmiş olanlar o zenginliği Karun’un şöhret ve şanını dileyenlere şöyle hitap ettiği bildirilmiştir.

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise ‘Yazıklar olsun size’ dediler. Allah’ın sevabı, iman edip salah ile çalışan kimseler için daha hayırlıdır, ona ise ancak sabredenler kavuşturulur.”

Kassas 80

“Derken biz onu, hem de sarayı ile yere çevirdik, o vakit Allah’a karşı yardımına gelecek taraftarları da olmadı, kendini kurtaracaklardan da değildi. Dün onun mevkiini temenni edenler de bu sabah şöyle diyorlardı; ‘Vay be, demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine seriyor ve kısıyor, eğer Allah bize lutfetmeseydi, bizi de batırmıştı. Ayy. Demek ki hakikat bu kafirler felah bulmayacak”

Kassas 81-82

Geçmiş tarihlerdeki insan ve kavimlerin hayatları bugün insanlar için büyük bir ibret ve tecrübe oluşturmaktadır. Bizden önce nice kavimler yaşamış, nice imparatorluklar kurulmuş, nice dünyaya hükmetmek isteyen padişahlar şu bastığımız toprağa toza karışmıştır. Hepsi birer ibret nişanesidir.

“Sizden evvelkiler gibi ki kuvvetçe sizden daha çetin mal ve evlatça sizden daha çok idiler ve dünya hayatından kısmetleriyle zevk sürmeye bakmışlardı. O sizden evvelkiler kısmetleriyle nasıl zevk sürmek istedilerse, siz de öyle kısmetinizle zevk sürmeye baktınız, siz de o batağa dalan gibi daldınız. İşte bunların dünya ve ahirette bütün amelleri heder (hiç) oldu ve işte bunlar hep o hüsran içinde kalanlardır!”

Tevbe 69

Görüldüğü gibi bizi bizden daha iyi bilen ancak bizi yaratan ve bu nimetleri bahşedendir. Onun bahşettiği ilim ve rahmetle hayata bakmak insan için hayatta en önemli vazifedir.

“Rahmet penceresinden ufka açılan seyhat

Ne varlığı sevindirir dünyanın ne rahat

Kipriğimin ucunda ebedi hayat

Ne yokluğunda hüzün dünyanın ne feryat”


KISA – EMEL

“Her nefis ölümü tadacak, ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak; o vakit kim ateşten uzaklaştırılır da cennete konursa, işte o murada erdi. Yoksa dünya (alçak) hayat aldatıcı bir mekandan başka bir şey değil!”

Ali İmran 185

Rebi bin Haysem (R.A.) bir gün evinde bir mezar kazdı. Ne zaman gönlüne şu fani dünyadan bir arzu düşse veya kalbinin katılaştığını hissetse hemen o mezara girer bir müddet ölü gibi yatar ve şu ayeti kerimeyi okurdu;

“Rabbir cuini lealli ameli salihan fima terektü” (Rabbim beni dünyaya geri çevir ta ki zayi ettiğim mukabilinde iyi amelde bulunayım)

Sonra o mezardan çıkar kendi kendine “Ya Haysem işte geri çevrildin, boş ameli bırak da Allah için hayır işlerle uğraş” derdi ve sabahlara kadar ibadet ederdi.

Peygamberimiz (S.A.V.) bir hadisi şeriflerinde buyururlar ki:

“Kısa emelli olun öleceğinizi göz önüne alın ve Allah (C.C.)’dan haya edin”

İbni Abbas’tan rivayet edilir ki:

“Resulullah (S.A.V.) küçük abdestini bozduğu zaman teyemmüm ederdi. Bir gün O’na şuracıkta su var, neden teyemmüm ediyorsun denildiği zaman O şöyle buyurdu;

“Olur ki suya kavuşamam”

İnsana hiç değişmeyecek gibi görünen hayat şartları öyle çabuk değişiyor ki insan şaşırıp kalıyor hayata insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanırken zengin olan sanki hep zengin kalacak gibi, fakir olan yine hep fakirliğinden şikayetçi ve hep fakir kalacak gibi, sağlığı ve sıhhati yerinde olan yarınından emin ve sıhhatini kaybedeceğine ihtimal bile vermiyor oysa yarınlar öyle değişkenliklere gebe ki hayal güçlerini bile zorluyor. Yarın ölmeyeceğinden, sakat kalmayacağından, gözlerini kaybetmeyeceğinden ya da ölümcül bir hastalığın pençesine düşmeyeceğinden nasıl emin olabilirsin? Dünya çapında bir günde milyonlarca kaza oluyor, bu kazalarda kimileri can verirken kimileri sakat kalıyor ve bütün bu insanlarda bizim gibi yarın başlarına böyle bir musibetin gelebileceğine ihtimal vermeyen insanlar. İnsanlık adama yarınından emin olmak ne büyük gaflet. Günün birinde Resulullah (S.A.V.) eline üç odun alarak birini ön, birini yan tarafına bıraktı diğerini ise uzaklara attı ve önündeki odunu işaret ederek; “Bu insan şu yanındaki ise onun eceli uzaklara attığım ounun uzun emelidir” O emelinin ardına düşer fakat eceli onu hemen yakalar böylece emeline ulaşamaz.”


Yüklə 415,76 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin